19. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız
Bölümler 32Şu an: 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni başlangıçlar yapmak çoğu zaman herkes için çok zordur. Bir türlü elimiz gitmez, ayaklarımız kımıldamaz yeni başlangıçlara ama bazılarımız da vardır ki hemen atılıverir ormanlar kralı aslan gibi. Öyle insanlardan olmayı çok isterdim ama ben ilk taraftayım. Yeni başlangıçlar için çekinen taraftayım ve bu hiçbir zaman düzelmeyecek bir durum. Birileri beni zorlamadıkça ben o adımları atamayacağım sanırım. Az önce sahile gitme fikrini sunduğum için aynanın karşısında dururken pişmanlık çekiyordum. Oğuz gitmeyelim, ev daha güvenli dese hemen onaylardım ama çıt ses çıkmamıştı ve çıkmadığı gibi de İpek'le Beyza odama gelip beni beklemeye başlamışlardı.
Annemlere bu fikirden bahsetmişlerdi ve onlar da Oğuz'la İpek'e güvenerek izin vermişlerdi. Annemin de gelmesini istemiştim ama onun bahçede işleri olduğu için şimdilik gençler olarak takılmamızı önermişti. Bu adımı atmaya kendimi motive ederken İpek'in arkadan patlayan sesiyle irkildim.
"Ayh! Şiştim Ekim abla ne olursun aynayı rahat bırak artık!" deyince hemen arkama dönüp İpek'e baktım. Aynaya nasıl bakıyordum ki? Kötü müydüm? Elbise giymiştim ince bir tane. Sahilde eserdi efil efil. Hem ayaklarımı suya sokmak da zor olmazdı.
"Olmamış mı?" dedim fırfırlı eteğin yırtmacını kaldırıp bakarken. Tek omzumdaki askısını düzeltip arkama baktım. Hardal rengindeki elbise tenimle uyumluydu ve öyle çok sırıtmıyordu. Açık seçik bir şey de değildi. Başımdaki hasır şapka da garip kaçmıyordu üstelik. İpek için ters giden neydi anlayamamıştım. Arkama tekrar döndüğümde İpek soluğu dibimde almıştı, arkasında ise Beyza karnını tutarak ayaklanmıştı.
"Fıstık ablam, çok güzel olmuşsun o yüzden diyorum ki aynayı sal artık. Hadi çıkalım," dedi ve çıplak omzuma bir tane vurup önden ilerledi. Antre boyunca, "Abi biz hazırız!" diye bağırdığında iç çekerek Beyza'nın koluna girdim. Birlikte ağır ağır odamdan çıktığımızda küçük çantayı boynumdan geçirmiştim. Merdivenlerden aşağıya indiğimiz sırada Oğuz ve İpek bizi bekliyordu.
"Hadi kızım ya..." diye şikâyet etti Oğuz, bizi gördüğünde fakat gözlerimiz anlık bir yıldırım düşmesi gibi kesiştiğinde yüzündeki bizi beklemekten bunalan ifade dağılmış onun yerini somurtkan bir yüz almıştı. Beyza ile yanlarına bittiğimizde Oğuz baştan aşağıya beni süzüyordu hala. Aldırmadan gidip ayakkabılıktan her zaman giydiğim sandaletlerimi giydim ve kapıyı açtım.
Oğuz aksi bir sesle arkamdan, "Bu ne?" dediğinde durup onlara döndüm. Beyza terliklerini giyip benim yanımdaki yerini aldığından yerime cevap vermişti.
"Ay elbise Oğuz! Elbise, kör müsün? Hadi gidelim artık!" diye bağırdı. Beyza'yı biraz bunaltmıştık sanırım. Oğuz aldığı tepkiyle bozulurken İpek sinsi gülüşlerini alıp arabaya koştu. Bense yutkunarak Oğuz'a baktığımda o da terliklerini giyip kapıyı çekti ve arabayı tek tuşla açıp ellerini beline koydu.
Bir adım geriye gittim bana dik dik bakarken. Boy avantajı yüzünden bazen onu tokatlamak geliyordu içimden. Hep böyle üstten bakmak zorunda mıydı? Saçlarının açısı buradan hep daha tatlı oluyordu ve burnundaki küçük ben yüzünden onu ciddiye alamıyordum.
"Eskiden ceket giyiyordun sen ne oldu ona?" dedi fısıldarcasına. Gözlerimi kırpıştırdım duyduklarımdan emin olmak istercesine. Ceketi morluklarım yüzünden giyiyordum ve bunu biliyordu. Artık bedenimde morluk izleri yoktu ve giymeme de gerek yoktu. Bunun için sevineceği yerde neden giymediğimi sorguluyordu ki?
Çıplak omzumu sıvazlayarak burnumdan verdim nefesimi. "Hava sıcak, sahile gidiyoruz, neden ceket giymeliyim?" Gözlerimi bir kere daha kırpıştırarak Oğuz'a baktığımda bana doğru eğdi kafasını. O an net bir şekilde nefesini yüzümde hissettim.
"Çünkü elbisen çok açık ve her yerini gösteriyorsun!" Gözlerim iri iri açıldı. Söylediklerinde ciddi olup olmadığını anlamak için bir süre gözbebeklerinin içine baktığımda ciddiyeti ifadesiz yüzünden anlaşılıyordu.
Ürpertiyle kaşlarımı çattım. Elim omzumu biraz daha sıkı sarmıştı. Bu elbisenin açık tek yanı tek omzunda olmayan askısı idi ve bu da abartılı bir şey değildi. Elbise neredeyse topuklarımda bitiyordu ve çok genişti. Bacaklarım bile çok az görünür vaziyetteydi. Yırtmacı derin değildi. Vücudumu sarmıyordu bile. Normal bir şeydi bu elbise. Yaz gelince herkes giyerdi bu elbiseleri. Yani elbiseler ayağıma dolandığı için nefret ettiğim bir gerçekti ama ayağıma dolanacak kadar telaşlı günlerim yoktu artık. Hastane elbisesi de değildi ki üstümdeki. Sahil için uygundu bence. Hem ben elbise giymeyi artık sevmeye başlamıştım çünkü korkup kaçacağım kimse yoktu burada.
Onu taklit edercesine yüzüne doğru fısıldadım. "Ben hep askılı üstler giyerim Oz," dememle Oğuz'un yüzünü öyle bir gülümseme sardı ki kalbimin teklemesi işten bile değildi. Kahverengileri tıpkı bu kasabanın ışıkları gibi yanıp yanıp söndü bana bakarken. Girdap gibi kahvelerin içine daldığımda gözlerimi kırpıştırıp kendime gelmeye çalıştım. Neydi bu böyle dalmalar filan...
Oğuz yüzüme baktı baktı ve en sonunda kafasını geri çekip eliyle kafamın üzerinden arabayı işaret etti. "Yürü arabaya asabımı bozuyorsun!" diyerek omuzlarımdan tuttu ve beni yönlendirerek arabaya doğru yürüttü.
Burnumu kıvırıp bana ayrılan öndeki yolcu koltuğuna geçtiğimde kapımı kapatıp şoför koltuğuna geçti. Kemerimi bağladım ve arkama yaslandım. Gözüme güneş gözlüklerimi taktığımda Oğuz arabayı çalıştırdı. Aklımda canlanan tek şey Oğuz'un burnumun dibinden gözlerimin içine bakarak gülmesiydi. Allah'ım! Deliriyordum!
🍂
Kısa bir yolculuğun sonunda araba sahilin açık otoparkına park edildi. Arabadan indikten sonra güneş dağların arkasından kaybolmaya yüz tutmuştu ama çarşaf gibi serilen denizin üzerinde kızgın bir turunculuğu da vardı. Giderken arkasında bıraktığı ayak izi gibiydi. İpek'le sahile koştuğumuzda kimsenin olmaması şerefine çığlık atıyorduk. Kahkahalarımız semalarda kendine yuva bulurken denize soktum ayaklarımı sandaletlerimle ve elimi suya daldırdım düşünmeden. O güneşin ayak izine dokunduğumda gülüşüm büyüdü. Deniz ferahlatıcıydı. Deniz özgürlük gibiydi.
"Islanıp arabaya binmeye kalkmayın! Allah'ıma kitabıma almam sizi!" Oğuz'un oyunbozan bağırtısını duyduğumuzda İpek'le aynı anda doğrulduk ve Beyza ile oturdukları yere baktık. Oğuz kumların üstüne bir örtü sererken Beyza kamp sandalyelerinden birini açmış kumlara ayaklarını uzatarak oturuyordu. Bize el sallayınca biz de el salladık.
"Abime söylerim!" diye çığlık attım sinirime hâkim olamayarak. Oğuz serdiği sergiye oturduğunda bakışları ilk beni buldu. Abim girince işin içine Oğuz sus pus olduğundan bunu kullanmaya uzun bir süre boyunca devam edecektim sanırım.
Oğuz cevap olarak, "Yapamazsın öyle bir şey!" diye bağırınca İpek'e bakıp güldüm ve Oğuz'a döndüm yeniden.
"Öyle bir yaparım ki!" dedikten sonra İpek'le birbirimize beşlik çaktık ve suyun tadını çıkarmaya başladık.
Oğuz, benim zaferimi çok çabuk kabullendiğinde İpek'le birlikte biraz yürüyüş yaptık daha sonra ben denizin içinden hatıra için yine taş toplamaya başladım. O sırada İpek üzerini çıkarıp mayosuyla yüzmeye başladı. Birkaç kulaçtan sonra yorulduğunu söyleyip Beyza'nın yanına gidince ben çantama taş doldurmaya devam ettim ama bir süre sonra deniz kabuklarını görünce eteğimi toplayıp yere çömeldim. Su bana değmiyordu ancak her sakin dalgasında ayağımı yalayıp geçiyordu.
"Sizinle kolye yaparım belki," dedim sesimi incelterek. Elime topladığım tepesi delik kabukları çantamdaki taşların arasına attığımda değişik şekillerde, yuvarlak olanları gördüm ve onları da toplamaya başladım hemen.
"Sizinle de dekor yaparız," derken arkamdan bir ses duydum hemen.
"Bununla peki?" Gözlerimin önüne gelen turuncumsu, sarımsı deniz kabuğunu görünce dudaklarımın kenarı doğal bir şekilde yukarı doğru kıvrıldı ve Oğuz'un elindeki kabuğu severek aldım. En sevdiğim bu olmuştu.
"Bununla kolyemin ucunu yaparım," diyerek onu da çantama atıp denizin içine elimi daldırmaya devam ettim. Ensemden gelen ürpertiyle saçlarım yüzüme doğru savrulunca kafamı kaldırıp kumlara elimle tutundum ama dengemi çok kolay kaybetmiştim. Suyun içine düşecekken Oğuz kollarımdan yakalayınca doğrulabildim.
"Şu saçlarını ne zaman toplayacaksın acaba, çok merak ediyorum denizkızı." Teklifsiz hasır şapkamı çıkarıp bana uzatınca hemen elinden aldım. Eskisi gibi rahatsız olmuyordum. Hatta bu bazen onun yapması gereken bir şeymiş gibi kalıyordu.
Oğuz her zamanki profesyonelliği ile saçlarımı ensemde atkuyruğu yapınca dudaklarımı sağa sola doğru oynatıyordum. Dokunduğu her hücremde anormal tepkimeler gerçekleşirken sessizce bu anın bitmesini bekledim ve bileğimdeki lastiğimi uzattım.
"Keseceğim yakında," diyerek şapkamı kafama geçirdim ve yine yere çömelip deniz kabuğu avına çıktım. Oğuz'un sesi hemen arkamdan geliyordu.
"Niye kesiyorsun güzelim saçlarını?" diye sorunca omuz silktim.
"Çok uzunlar ondan. Daha da uzarsa işimi zorlaştırırlar. Kesersem güçlenirler ama," dediğimde Oğuz çömelerek yürüdü ve önümde durdu. Kafamı denizin dibinden kaldırmadım ve tüm kabukları telaşla toplamaya başladım.
"Kesilen her şey güçlenmez denizkızı. Eskiler iyidir, sağlamdır. Hatıralar barındırır." Kurnaz bir gülüşle yüzümü kaldırdım ve ona baktım havalı olduğunu düşündüğüm bakışlarımla. Güneş gözümü almaya başlayınca gözlerim kısıldı istemsizce. Bu Oğuz'u epey güldürmüştü. "Cam gibi gözlerin, toprak gibi, altın gibi..." Sözleriyle çenemi biraz daha kaldırıp genişçe güldüm.
"Koyu kestane gibi gözlerin." Soluğum boğazımda takılı kalınca Oğuz'un tebessümü soldu, durgunlaştı birdenbire. Gözlerimi anın bozulmasıyla kırpıştırdığımda kollarımı dizlerime dayadım. "Ne oldu?" diye sordum çekinmeden. Oğuz bakışlarını kaçırıp başka yöne bakarken huzursuzluğunu sezebiliyordum. Aklına bir şey gelmişti.
"Sana verdiğim sözü tutamadım Ekim," dediğinde kaşlarım çatıldı hızla.
"Ne sözü?" dedim biraz daha anlayabilmek için. Oğuz elini suda dolaştırdı keyifsiz bir şekilde.
"Kestane sözü. Benden en son kestane istemiştin sobada yapmam için. Seni kaybetmeden bir gün önce, kamp yaparken," deyince hatırladım. Çadırın önüne savurmuştum kestaneleri. Kafamı salladım usulca. Bu konuda ne yapabilirdim bilmiyordum.
"Hatırladım," diyebildim sadece. Oynadığı suyun dalgalanışını izledim bir süre. Dizlerim ağrımıştı çömelmekten ama Oğuz'da herhangi bir eğilme bükülme hareketiyle ilgili sorunu yoktu. "Süresi filan var mıydı?" dedim kafamı kaldırıp. Aklıma bir fikir gelmişti. Onu bu ifadeden kurtarmak istiyordum.
Oğuz ne dediğimi anlamayınca gözlerini çevirdi. "Neyin süresi var mıydı?" Kurnaz bir tilki gibi gülüp cevapladım.
"Kestane sözün zaman aşımına uğramadıysa bana hala kestane pişirebilirsin. Ölmedim sonuçta ve kestaneleri hala seviyorum," diyerek kolyeme dokunduğumda solan yüzü öyle bir anda açtı ki tıpkı terasta izlediğim gün doğumları gibi iç ferahlatıcı, tatlı bir meltemin yüzümü okşaması gibiydi. Çocukların lunaparka gittiğinde gördükleri devasa oyuncaklarda yaşadıkları adrenalinle harmanlanan yüreğim, toy bir sevgiyle tir tir titrerken dudaklarımı birbirine bastırabildim.
Oğuz'un gülüşü daha da derinleşip kolyemdeki bakışları yüzüme tırmanınca beklenmedik bir enerjiyle yükseldi ve beni kollarına hapsetti. "Kestaneler kurban olsun sana be! Sen iste her an pişiririm!" diye bağırdığında ne olduğunu anlayamadan kendimi dönerken buldum ama ayaklarım kesinlikle yere değmiyordu.
Öylece elbisemle savrulurken kollarım göğsümde tor top olmuş, denizin hırçın dalgaları bacaklarıma nazik dokunuşlarda bulunmuştu. Dönmenin şiddeti ile hasır şapkam denize uçarken ve Oğuz'un sıkı kolları bedenimi iyice sıkarken çığlığım sahili yerle bir etti ama gülüyordum. Gülmekten çığlık atıyordum.
"Abi ne yapıyorsun!?" diye bağıran İpek'i bir ara buraya koşarken gördüğümde şapkam takıldı gözüme. Denizin üzerinde çok uzaklara uçmuştu.
"Şapkam uçtu Oğuz!" diye çığlık attığımda Oğuz beni bıraktı hemen. Elimi şaşkın bir şekilde saçlarıma daldırıp denizde yüzen şapkama koştuğumda dizime kadar suya girmiştim ve ayağıma bir şey batmıştı. İnleyerek ayağımı tuttuğumda Oğuz yetişti arkamdan ve omuzlarımdan tuttu.
"İyi misin?" dedi telaşla görmeye çalışarak. Şapkama bakıp arkamdaki bedene döndüm.
"Şapkamdan ne istedin ya?" Mızmız bir çocuk gibi bağırıp omzuna vurduğumda İpek de artık bizimleydi. Giden güzelim şapkamın arkasından bakarken Oğuz epey umursamazdı zaten benim de pek umurumda değildi o şapka ama az önceki yaşadığım anın üzerini örtmeye, gizlemeye çalışıyordum çünkü bu muhteşemdi. Tekrar beni döndürmesini istesem acaba garip karşılar mıydı?
"Burada hasır şapkadan bol hiçbir şey yok Ekim," dedi ve bu mantıklıydı. Uzatmadım bu yüzden.
"İki tane alacaksın!" diyerek işaret parmağımı salladığımda bir yandan da yerde sekiyordum. Ayağıma sivri bir taş batmış olmalıydı çünkü kesik acısı hissediyordum.
Oğuz giden şapkama umursamaz bakışlar atarak beni çevik bir kuvvetle sırtına attı. Islanan elbiseme kollarıyla mukayyet olurken sinirli nefesler alıyordum. "Kölen olsun hasır şapkalar kızım!" dedi abartılı bir gururla. "Sana bir şey olmasın da..." diye fısıldadığını duydum ama bunu doğru duyduğumdan bile emin değildim. Kalbim yine yerinden çıkmak suretiyle atıyordu.
İpek yanımda gülmelere doyamazken kafamı hiç kaldırmadan nefes alıp veriyordum sadece. Oğuz'un kokusu niye böyle sakinleştirici bir etkiye sahipti? Bu adama bir daha güzel bir şey söylemeyecektim, her seferinde böyle çıldırırsa kafayı yerdim.
"Oğuz midem bulanıyor indirir misin beni bir," dedim aklıma gelen şeyle. İpek, arkadan ciddi olup olmadığımı anlamak istercesine bana bakarken ona göz kırptım ve gülüşümü bastırmaya çalıştım.
Oğuz beni yavaşça yere indirirken, "Niye bulandı ki birdenbire?" dedi. Bunun beni az önce döndürmesiyle ilgili olacağı aklına damlamış olmalıydı ki gözlerinde telaş ışıltıları beliriyordu. Elleri yüzüme yaklaştığında kafamı kaldırıp güneş gözlerimi alsa da gülümsedim.
"Sen ıslanırsak arabaya bindirmiyordun ya hani," dediğimde yapacağım şeyi anlamıştı ama çok geçti. İpek de anlayınca aynı anda Oğuz'u dalgalara ittirdik ve Oğuz dalgalara kurban gitti. Başından aşağıya dalga onu bir güzel ıslatırken İpek'le ellerimizi çaktık yine. Bu işbirliğini sevmiştim ben.
"Ben... Bunu..." Oğuz yüzüne gelen saçlarını arkaya yatırdıktan sonra hiç kızgın olmayan, aksine gülen gözlerle bize baktı. "Yanınıza bırakır mıyım hiç?" diyerek cümlesini tamamladığında ayağımdaki ufak kesiği aldırmadan ayak bileğimden tuttuğu gibi beni kendine çekti. Ben onun üzerine düşerken belimde yakalamıştı. Öteki koluyla da İpek'i çektiğinde ikimiz de suya boğulmuştuk. Ben yüzme bilmediğimden Oğuz'dan tutunarak kafamı sudan çıkardığımda suyun içinde oturuyorduk sadece ve su belime kadar geliyordu. İpek ise çoktan abisinden kurtulmuş, özgürlüğüne yüzüyordu adeta.
"Artık bizi ıslattığına göre doyasıya ıslanabiliriz öyle değil mi?" diye sordum uzun saçlarımı yüzümden çekerken. Saçlarım inatla her yerime yapışmıştı ama su vurdukça çekiliyorlardı.
Oğuz dalgın gözlerle beni seyredip aynı zamanda omuz silkince gülerek kalktım ve daha derine gitmek için koşmaya başladım. Şapkam hala uzakta bir yerde yüzerken kollarımı açmış daha derine koşuyordum ama su beni yavaşlatıyordu.
"Hoş geldin poyraz! Hoş geldin Ekim!" diye çığlık attım körfeze doğru. Limanda yüzen teknelerin duyup duymadığından emin değildim ama çığlık atmak o kadar iyi gelmişti ki hafiflemiştim tıpkı bir kuş gibi. "Güle güle samyeli!" Derin bir nefes alıp şiddetle inip kalkan göğsümü rahatlatmaya çalıştım ve kendimi fütursuzca suya bıraktım.
Hoş geldin poyraz.
Güle güle samyeli.
Hoş geldin soğuk, karlı rüzgârlar.
Güle güle sıcak, yakıcı rüzgârlar.
Ve hoş geldin Ekim. Küçük kız... Yeniden merhaba.
🍂
Saat akşamın ilerleyen saatlerinde çok hızlı tükenmişti. Biz ıslak ıslak eve gelince sırayla duş alıp üzerimizi değiştirmiştik. Artık kuru kıyafetlerin içinde güzel bir meltemin esintisini tenimde hissederken bahçeye kurulan küçük mangalın közünde Oğuz kestane pişiriyordu. Beyza bugün yorulduğu için erkenden uyumaya gitmişti, Serpil teyze de İpek'le içeride akşam kahvesi hazırlıyordu. İpek yorulduğu için kaçmaya çalışsa da Serpil teyze, kızına acımamıştı her zamanki gibi.
Kestanelerin kızgın közde pişmesini izlerken hemen çimenlerin üzerindeki mindere kuş gibi tünemiş, bacaklarımı sarmıştım. Hava serin olduğundan üzerimde kalın bir şal vardı ve közün kırmızı kızgın ateşi bana uzaktan tatlı tatlı sıcaklık sağlıyordu. Eh bu tatlılığın geniz yakıcı bir kokusu da yok değildi. Katlanıyorduk.
"Olmadı mı daha?" dedim sabırsız bir şekilde. Bir ileri bir geri sallanırken gözümü alan kestanelere bakıyordum. Oğuz suda beklettiği kestaneleri plastik bir şeyin içinde yanıma koymuş, her birine kesik atmamı istemişti. Onu da bitirmiştim ama hala pişmemişti kestaneler. Ağzım sulanıyordu.
"Daha yeni attım ha," dedi, sabırlı olmamı istercesine. Gözlerimi ona kaldırdım ve huysuz bir şekilde omuz silktim. Ağzım sulanıyordu kokudan. Elimde miydi sanki?
"Suda bekletilince hani daha hızlı pişiyordu bunlar?" dedim, çenemle yalancı kestaneleri işaret ederek. Oğuz sabır dilercesine kafasını yana doğru salladığında bir şeyler söylemişti ama duymamıştım. Dudaklarımı birbirine bastırıp kestanelere hızlı pişmeleri gerektiği mesajını verirken Oğuz da maşayla çeviriyordu.
Ellerimi birbirine sürterek yayılan közün sıcağına tuttum. O esnada İpek'in sesini duydum arkamdan. "Marshmallowlar da geldi!" diyerek küçük çöp şişlere taktığı pembe beyaz jelibonları getirince dizimin üzerinden doğruldum. Oğuz kestaneleri birazcık kenara çekerken İpek de abisinin karşısına geçip tepsiyi yanımıza koydu ve birlikte çöp şişleri dizmeye başladık.
Oğuz, çöp şişlere onaylamaz bakışlar atıyordu. "Bu şekerli şeyleri nasıl yiyorsunuz anlamıyorum..." diye mırıldandı huysuz bir şekilde. Omuz silkip dizmeye devam ettim.
"Sen nasıl kestane yiyorsan artık..." İpek'in cevabı yeterli olmuştu ki Oğuz tek kelime etmedi.
Közün üzerine yeteri kadar marshmallow dizdikten sonra onların pişmesini bekledik ama neyse ki onlar saniyeler içinde pişti ve ilk pişenleri alıp İpek'le sıcak sıcak yemeye başladık. Şekerli şey ağzımda sünüp giderken dişime de yapışıyordu aynı zamanda. Huylanarak sadece bir şiş yiyebilmiştim.
"Yeter bu kadar," dedim yerime otururken. O sırada Oğuz yanındaki çelik tepsiye kestaneleri atmaya başlayınca ellerimi vurdum heyecanla. "Oldu oldu! Ver hadi," diyerek elimi uzatınca Oğuz iyice arkasına döndü ve kestaneleri benden uzaklaştırdı. Yüzüne baktım aval aval. "Versene ya tepsiyi!" diye söylendiğimde elini kaldırdı uyarı mahiyetinde.
"Çok sıcak!" deyince bıkkın bir şekilde elimi yüreğime götürüp nefesimi verdim.
"Bilmiyordum, söylediğin iyi oldu Oğuz!" diyerek sağ kolunu tutup çektim. Onu çekiştirmeme hazırlıksız yakalanan Oğuz üzerime düşecek gibi olurken bir anda burun buruna geldik. Kestaneler tepemde kutu kutu pense oynarken görebildiğim sadece koyu kestane rengine hâkim güzel gözlerdi. Yani... Gözlerini de yiyebilirdim. Aman be, ne diyorum ben?
Ama burnundaki beni daha önce bu kadar yakından görmemiştim. Tamam, sustum.
Oğuz'un kokusu buram buram ciğerlerimi istila ederken bütün mantığımla bir atakta daha bulundum ve hiç acımadan sol omzuna tutundum. Oğuz da tıpkı benim gibi bir anlık yakınlığımızdan sıyrılınca çok diretmeden dumanı üzerinde tüten tepsiyi bana verdi. Tepsiyi kendime çekip zıt kutuplar gibi birbirimizden uzaklaşırken Oğuz, yanımdaki tastan diğer kestaneleri aldı ve köze yerleştirdi.
Hafif ilgili bir sesle, "Elini yakıp söylenme sonra bak," diye uyarınca tepsiyi dudaklarımı yalayarak önüme çektim. Yüzüme bakmamıştı, ben de ona bakmamıştım zira çok utanıyordum.
"Söylenmem..." diye mırıldanıp dikkatli bir şekilde kestanenin dışını soydum ve ikiye ayırdım. Dumanı içinden alev gibi yükselirken burnuma dolan enfes kokusuyla içim titremişti sanki. "Müthiş bir şey." Sarhoş olmuş bir şekilde bir tanesini sıcak sıcak ağzıma attığımda yansam da aldırmadım pek ve çiğnemeye başladım. "Mmmhhhh!" diye abartılı bir ses çıkardığımda hemen bir tane daha yedim. Gözlerimi açtığımda bana bakan iki çift göz görmüştüm. Ağzımdakileri yuttuğum sırada İpek yerinden kalktı ve marshmallowlarını topladı.
"Şunları annemlere götüreyim en iyisi. Burada bu zavallılara yer yok," diyerek uzaklaşınca gidişine bakıp önüme döndüm. Diğer kestaneleri de hızlıca soyarken tam kafamın üstüne, sol çaprazımda oturan Oğuz'un bakışlarını hissedebiliyordum. Kafamı bu yüzden hiç kaldırmadan kestaneleri soyup soyup yedim ama hepsini yiyemedim tabii ki. Mecburen en sonunda kafamı kaldırdığımda hala bana bakıyor oluşu garip hissettirdi.
"Yer misin?" diye uzattım bir tane. Ne olur bana bakma daha fazla, panik atak geçiriyorum diye çığlık atacağım yoksa.
Uzattığım kestaneyi elimden aldığında ben de bir başkasını yemeye başladım. O da kendi yaptığı kestaneyi emin olamayarak yemeye koyuldu lakin yerken de kafasını sallamaya başladı.
"Ellerime sağlık, baya ustayım he!" Havaya girmeyi de ihmal etmedi. Kestane yerken girdiği havaya gülümseyip ben de başımı salladım.
"Birinin sana yapması daha güzel oluyor ama. Yani bu kestanelerin güzel ve lezzetli olmasındaki sır birinin bunu sevgiyle birisi için yapması. İşte senin ustalığının sebebi de bu."
Oğuz dudağının kıyısında gizlenen tatlı bir gülümseme ile beni onayladığında bir tane daha uzattım ona. Elimden alıp yedi ve maşayla diğer kestaneleri pişirmeye başladı. Çok garip, tatlı bir andı. Oğuz pişiriyordu bense hem ona hem de kendime soyup pişen kestaneleri birlikte yiyorduk. Garip ve tatlıydı. Kalbim rahatlıyordu. İlk kez...
"Hiçbir zaman kestaneleri neden bu kadar sevdiğini anlayamadım," deyince birinin kabuğunu daha soyarken durdum ve kabuğunu elime alıp Oğuz'a baktım.
Hiç düşünmeden, "Gözlerinle aynı renk çünkü," dediğimde ne dediğimin ben bile farkında değildim. Ağzımdan çıkan lafla anlamıştım ancak ne dediğimi çünkü Oğuz da ateşe bakmayı kesip şok içinde bana bakınca bazı şeylerin gerçekliğiyle sarsılmıştım. Kabuk gayriihtiyari elimden düşünce transtan çıkarcasına bir titreme ile Oğuz'a bir kestane daha uzattım. İçime titrek bir nefes aldım. "Kestaneyi çok anımsatıyorsun bana, hala," diye açıkladım ama sanırım açıklamasam daha iyiydi çünkü her konuştuğumda, Oğuz bana her içi gider gibi baktığında kalbim daha hızlı atıyordu.
Kestaneyi elimden almayınca sağ elindeki maşaya inat avucuna koyup diğer soyduklarımdan yemeye başladım. Oğuz bana bir süre cevap vermedi, sanki susarak anlaşıyormuşuz gibi sessizlikle hemhal olduk. Kafamı eğip kestanelerle pürdikkat ilgilendim ama parmak uçlarım titriyordu. Birazını sabah Beyza yer diye köşeye ayırırken Oğuz elini uzattı bana. Kafamı o an kaldırdığımda tepsiyi ver dercesine parmaklarını oynatıyordu.
"Kestane aşığı kız," dedi beklemediğim bir anda. Sesi keyifliydi. "Tepsiyi ver bakalım pişti bunlar çok sıcaklar ama. Hemen dokunma bir posta yedin zaten," dediğinde tepsiyi uzatıyordum ama aklımla, ruhumla, tüm düşüncelerimle söylediği ilk kelimede kalmıştım. Kestane aşığıydım, herhalde.
Oğuz yandan sarkan bir gülüşle tepsiye sıcak kestaneleri doldururken dudaklarımı büzüştürdüm gülümsediğimi anlamasın diye çünkü bana söylediği tüm isimlerin içinde en hoşuma giden bu olmuştu. Kestane aşığı kız. Onun gözlerine âşık kız. Oğuz o sırada bana tepsiyi yeniden uzatınca kucağıma çektim sıcak kestaneleri.
Tatlı hislerle bezenen kalbimde küçük kızım sevinç çığlıkları atarken gökyüzünden gelen gürültüyle sıcak kestanelere bakakaldım. Göğün yağmur habercisi yıldırımın sesi kasabayı yokladığı esnada babamın sesi yankılandı zihnimde. Her şey bir anda doldu zihnime.
"Baban yanında güzel kızım. Gel bakalım."
"Kızım kemerini bağlamamışsın?"
Kemerin olması gereken yerime dokunduğumda gözlerimi alan farı hatırladım, o far gittikten sonra arabada takla atıp camdan nasıl fırladığımı anımsadım. Korkunç bir ses zihnimde yankılandığında tepsiyi kucağımdan devirerek ayağa kalktım. Nefesim bir anda sıklaşıp kalbim korkunç bir hızda atmaya başlamıştı. Bu tatlı bir his değildi. Bu his, tatlılıktan o kadar uzaktı ki kalbimi ezerek öldürme isteği uyandırıyordu içimde.
"Ekim!" diye bağırdı Oğuz, ani atağım karşısında. Elindekileri bırakıp bana doğru gelirken arkamda birisi tuttu beni. Kokusundan anladığım kadarıyla annemdi. Ona baktığımda sesleri geldi kulağıma. Babamın bağırdığı sesler, yere fırlatılan eşyaların kırılma sesleri ve yatağımın soğuğunu hatırladım. İlk kez o gece yatağım buz gibiydi benim. Başım matkapla delinircesine ağrımaya başladığında elimin ayasıyla bastırdım şakaklarıma.
"Kızım iyi misin? Gel otur şöyle, iyi misin?" diye sordu telaşla.
Beni oturtmaya çalıştıklarında gergin bir şekilde durdurdum onları. Artık buna dayanamıyordum. Bu düşünceleri içimde tutamıyordum ben. Annem bırakmıştı bizi. O da gitmişti ama neden? Babamın beni bulduğu an geldi aklıma, onu gördüğümde kahramanımı görmüş gibiydim. Bana o gece neler hissettirdiğini hatırlıyordum. Yüzü silik silikti ama neler hissettiğim en net haliyle bağıra çağıra kalbimde doğuyordu. Babamın şefkatle beni kollarına aldığı an ve yarım yamalak da olsa hatırladığım sözleri zihnimdeki karanlık perdeden dışarı sızdığında annemin gözlerine sabitledim bakışlarımı.
"Nereye gitmiştin?" diye sordum, tarazlı bir sesle. Annemin evden gittiğini anımsıyordum.
Annem zorlukla yutkunduğumda anlamayarak yüzüme bakıyordu hala. Keskin kaşları daha keskin bir şekilde çatılmış, gözleri yüzümün her zerresini iyice tarıyordu.
"Buradayım güzel kızım, bir yere gitmedim ben." Ama o gece gitmiştin anne. Nereye gitmiştin bizi bırakıp?
Başımı belirsiz bir ifadeyle salladım. Gitmişti. Hatta babamla ben de annemi bulmak için o gece evden çıkmıştık. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağarken korkmamak için içimden kendime sözler vermiştim. Babam, Servet amcayı aramıştı. Abim yoktu. Babam ve ben vardık, annemi aramak için dışarı çıkmıştık. Kaza günüydü... Her şeyin değiştiği milat gecesiydi. Araba altımızdan kaymıştı korkunç bir şekilde. Yuvarlanmıştık uçurumdan aşağıya. Kaç kere o yabani otların arasında yuvarlandığımı bilmiyordum ama acısını biliyordum.
"Yoktun," dedim kesin bir ifadeyle. Sonra güldüm acıyla. "Yeşil renkli biber almadın diye kızmıştın babama. Babam öyle söylemişti ama öyle değildi değil mi? Öyle olsaydı evi terk eder miydin anne? Peşinden geldik anne, peşinden gelirken babam... Biz senin..." Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım titremeyle. Senin yüzünden oldu diyemedim, bilemezdi kimse. Öyle değil mi?
Annem donakalmış bir şekilde bana bakarken gözlerinin beyazı kıpkırmızı olmuştu. Sözlerimin devamını tahmin etmişlerdi ama dillendirmemiştim. Dudaklarım hatırladığım acıyla titrerken yara izine dokundum korkarak. Çekinerek yüzüne baktım.
"Neden gittin?" diye sordum, onu suçlamamak için. Eğer annem o gece gitmeseydi babam ölmezdi, ben de hafızamı kaybedip senelerce başka bir kadına anne demek zorunda kalmazdım. Neden gitmişti? Mantıklı bir sebebi olmalıydı.
Serpil teyze annemin kolundan tutup onu bir yere oturturken midemdeki yanma hissiyle yüzümü buruşturdum. Annem tek kelime etmedi. Zihnimin karanlık köşesinde aydınlanan küf kokulu bir odanın içinde kalakaldım. Bu odada yağmur da vardı rüzgâr da vardı ama en kötüsü kasırganın sesini öteki odadan duyabiliyor oluşumdu. Kıyametimin kopmasına çok az bir zaman vardı sanki.
Sırtımdan düşen şalla ürperdiğimi hissettiğimde son bir güçle bahçeden içeriye girdim ve hızlı adımlarla odamın yolunu tuttum. Kapıyı arkamdan sessiz bir şekilde kapattıktan sonra gidip camları da örttüm ve yatağıma oturdum. Sırtımı yatak başlığına dayadığımda karanlık bir odada tek başıma yapayalnız kalmıştım. Kestane aşığı bu kız her zamanki gibi zihnindeki o karanlıkla yine baş başaydı.
Bacaklarımı karnımda topladığım sırada odamın kapısı çalındı. Felakete bakan gözlerim bu kez yarı aydınlık kapıma bakarken içeriye Oğuz'un bedeni süzüldü. Yorgun bir şekilde avuç içlerimi gözlerime bastırdığımda adım sesleri yatağıma oturmasıyla son buldu.
"Ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum prenses," dedi, tatlı bir sesle saçlarıma dokunurken. Onun dokunuşuyla parmak uçlarıma kadar titrerken ellerimi yüzümden çekip kafamı kaldırdım. Dudaklarım daha ne kadar aşağı sarkabilirdi bilmiyorum ama suratımın çok asık olduğunu biliyordum.
"Ne düşünüyormuşum?" dedim yutkunarak. Sence gerçekten ne düşündüğümü biliyor musun Oz?
Oğuz yatağımda bağdaş kurunca pikeme uzanıp başımı onun dizine koydum aniden. Pikeyi de üzerime örttüğümde Oğuz'un elleri uzun saçlarımda gezindi. Sakinleştirici iğne gibi omzumu sıvazladı arada. Tüm hücrelerim nasiplendi bu histen. Onun dokunuşları bana artık rahatsızlık vermiyordu. Beni rahatlatıyordu.
"Anneni suçluyorsun içten içe. O gitmeseydi babamla ben de evden çıkmazdık, babam ölmezdi ben de bunca çileyi çekmezdim diyorsun değil mi?" diye sorunca başımı salladım gözlerimi diktiğim pencereden ayırmadan. Bir kısmı buydu düşüncelerimin. Elimde değildi. Böyle düşündüğüm için de gelip kendime öfkelenip kızıyordum. Belki de mecbur kalmıştı ama sormama rağmen neden cevap vermemişti bana?
En sakin, makul ses tonuyla, "Annen böyle olacağını bilse gider miydi hiç?" dediğinde gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Gitmezdi.
"Gitmezdi kesin. Zehra gibi değil o," diye cevap verince şakaklarıma bastırdı ve ovmaya başladı. Başımın sızladığını bilir gibi masaj yapınca vücudum biraz daha gevşemişti.
"Zehra anne bile değil," deyince gözlerimden süzülen yaşlarla güldüm. Oğuz, Zehra'ya hakaret edince nedense bir gülme alıyordu beni.
"Bir oğlu bir kızı var ama. Gerçekten seviyor onları. Torunu da var hatta. Onları sevdiğine şahit olmuştum bir kere." Ve kahrolmuştum.
"Annelik sadece kendi evladını torununu sevmek demek değil Ekim. Ben mesela kendimi bildim bileli haftanın beş günü mutlaka sizin evde kahvaltı yapardım, akşam yemeklerinde sizin evde olurdum hep. Annemle babam şirketle, işle güçle o kadar meşgul olurlardı ki beni büyüten neredeyse Nilüfer teyzeydi. Anne dediğin başkasının evlatlarını da sever ve ne kadar kin güderse gütsün birine, o kini başkasının evladından çıkarmaz."
Sözlerindeki haklılık payı acı bir biber gibi damağımı uyuşturup yakınca sessizce başımı salladım. Gözlerimi yumdum yorgun bir şekilde. Bugün çok uzun bir gün olmuştu, çok yorulmuştum. Hem seans, hem sahil hem de bu akşam olanlar yüzünden uykunun hemen bastırması çok da şaşılacak şey değildi. Elimdeki kolumdaki sızlamalara aldırış etmeden oracıkta uykuya daldım. Oğuz gitti mi, gitmedi mi, başımı ovmayı bıraktı mı, bırakmadı mı bilmiyordum ama kestane aşığı kız, bu kasabada koyu kestane renginde gözleri olan çocukla yaşadığı her şeyi hafızasına ilmek ilmek kaydetmişti. Böyle kolay unutmaktan korkuyordum artık. Daha doğrusu, geçmişimin tekerrür etmesinden korkuyordum.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
