25. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)24. Bölüm: Hissizlik
Bölümler 32Şu an: 24. Bölüm: Hissizlik
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oğuz Demirel
Odasının kapısı ardına kadar açıktı. Boğazımı ele geçiren rahatsız edici kurulukla uykumdan sıyrıldığımda görmüştüm odasının kapısını o halde. Yatağı bozulmuştu ve o yoktu. Uyku mahmuru gözlerimi kısıp iyice odasına girdiğimde onun bütün ruhu beni birkaç saniyede ele geçirmişti bile.
Birkaç gün önce, hemen şurada ilk defa onu öptüğüm an aklıma dolunca dudaklarıma sinen belirsiz tebessüm kurak topraklarımda çiçekler açtırdı. Ne garipti. Bu zamana kadar gerçekten nefes alamıyormuşum ama o gün... O gün ilk kez içimden gele gele tereddütsüz ve tüm sevgimle onu öptüğümde anladım nefes almanın ne demek olduğunu. Yerinden çıkan kalbimi onun yaralı ellerine bırakmıştım ve o günden beri de ona emanetti. Sanırım iyi bakıyordu kalbime ama şu anda pekiyi bakıldığını söyleyemezdim.
İçimi kemiren endişe kırıntılarıyla komodinine baktım. Telefonu burada duruyordu. Güç tuşuna bastığımda saatin henüz 04.16 olduğunu fark ettim ve Ekim bu saatte yatağında değildi. Endişelenmemeye çaba göstererek yalnızca terasa çıkmış olma ihtimalini düşündüm çünkü orası onun rahatlama alanı gibi bir yeriydi. Yani orada kafa dinlediğine emindim ve orayı kış gelse de bozmayacaktım. Bir şekilde kış bahçesi haline getirmek için annemlerle ciddi bir konuşma yapmalıydım. İlk fırsatta.
Odasından çıkmadan hemen önce yatağının kenarına atılmış ince battaniyesini aldım ve seri adımlarla odasından terasa uzandım. Eylül ayının sonlarında olduğumuz için geceleri artık daha serindi ve oraya şafak vakti çıkmak hastalığa açık bilet almaktı.
Adımlarımı hızlandırıp evden çıktım ve sokağa bakan merdivenleri üçer beşer tırmanıp soluğu kurumuş asmaların altındaki salıncağın orada aldım. Buradaydı ve uyukluyordu. Sağ kolu hafifçe sarkmıştı ama bundan rahatsız olmuyordu sanırım.
Durup elimi kalbime götürdüm ve içimde gümbürdemesini sonlandırmak adına derin bir nefes aldım. Başına bir iş gelmemiş olsa bile biraz daha burada uyursa donarak başına en korkunç şey gelecekti. Adımlarımı en sessiz ayarında attım ve yanına gittim. Cenin pozisyonunda salıncağın köşesine sinmişti. Sağ bileğine dokunduğumda tenindeki soğuklukla yüzümü buruşturdum. Buz gibiydi.
"Prenses?" diye fısıldadım dizlerimin üzerine çökerken.
Kaşları amansızca çatıldığında başparmağımla ovaladım biraz. Kaşları düzelince gözlerini kırpıştırarak açtı ve ilk gördüğü şey benim yüzüm oldu. Biraz sersemlemiş bir tavırla sarkan sağ kolunu kendine çekti ve gözlerini ovaladı. Kalkmaya yeltendiğinde belinden destekleyip battaniyeyi üzerine örttüm. Ne boyutta üşüdüyse battaniyenin altına girip burnunun üstüne kadar örttü ve arkasına yaslandı.
"Uyumuşum..." derken sesi kırılıyordu tatlı tatlı. Gülümseyip yanındaki boşluğa oturduğumda sert bir rüzgâr esti ve o an tahmin edemeyeceğim bir şey oldu. Sanırım esen sert rüzgâra minnet borçluydum tıpkı Ekim'in sol ayağına olan minnet borcum gibi.
Ekim, anlık bir üşümeyle başını göğsüme yasladığında kollarımla sardım onu. Dağınık ve kabarık saçları bir aslan yelesinden hallice yüzüme gelirken elektriklerini fark etmemek elde değildi. Elimle yatıştırıp saçlarından öptüm.
"Teras mevsimi kapandı galiba prenses, ne dersin? Yatağına gidelim mi? Daha sıcak ve sağlıklı olduğu konusunda bahse varım," derken gülmeyi kesemiyordum. Ekim'in de uykulu kıkırtısı göğsümde son bulunca battaniyenin üzerinden sıkıca sarıldım. Bitmese de olurdu.
"Neyine?" diye sormasını beklemiyordum elbette. Oyununa ayak uydurup mırıldandım.
"Bilmem... Bir seansına ne dersin?" dediğimde gülüşü usul usul azaldı ama tamamen yok olmadı. İkimiz de bir anlığına sakinleştik.
Burnuna kadar çektiği battaniyeyi biraz indirip başını bana çevirdiğinde en masum hislerimi sıraya dizip gözlerine bakıyordum. Beklemediği çok barizdi ama bunun üzerine bahse girmek istiyordum.
"Na-nasıl yani? Seans mı?" dedi kekeleyerek. Gözlerimi kırptım onaylar cinste. Umarım bu isteğimi yanlış anlamazdı. Amacım kesinlikle onu darlayıp özel alanına girmek değildi çünkü.
"Yani... İstemezsen problem yok ama bir seansında senin yanında durmak isterim. Duygularını paylaşmak o kadar da kötü bir deneyim olmaz bence? Ne dersin? Bence yatağın daha sıcak ve sağlıklı. Hala bu konuda diretebilirim." Sesimi en eğlenceli tonda tutmaya ama abartmamaya gösterdiğim özeni görebilseydi keşke.
"Tabii diretirsin çünkü yatağım buradan sıcak ama sağlıklı olduğu konusunda yanılıyorsun. Fiziksel mi duygusal mı sağlıklı bunu bilemezsin," deyip önüne döndüğünde canını yakmamaya özen göstererek belinden kavradım ve iyice göğsüme çekip çenemi omzuna yasladım.
Ekim itiraz etmedi ve battaniyeyi üzerimize çekti. Gözlerimi sadece birkaç saniyeliğine kapatıp kokusunu çektim içime. Allah'ım bu kız beni her gün büyülüyordu.
Birlikte karşımızda doğmaya yüz tutan güneşi izlerken aynı zamanda kasabanın huzur veren sessizliği de ruhlarımızın tam da ihtiyacı olan şeymiş gibi içimize işliyordu. Bu hissi tarif etmem mümkün değildi. Sevdiğim kız kollarımdaydı, biraz yaralı da olsa her geçen gün daha iyiye gidiyordu. Sessizliğine en huzurlu anını birlikte paylaşıyorduk, o gülümsüyordu, elimi tutuyordu, yanımdaydı, nefes alıyordu ve en önemlisi de bana nefes aldırıyordu.
"Bu ne demek oluyor? İddiaya giriyor musun benimle?" diye fısıldadım kulağına doğru.
"Duygularımı paylaşmak konusunda hala çok iyi sayılmam ama karşılıklı bir anlaşma yaparsak iddiaya girmemize gerek kalmaz. Al gülüm ver gülüm? Ne dersin şövalye?" dedi en davetkâr sesiyle ancak anlamamıştım.
"Al gülüm ver gülüm mü? Nasıl yani?"
Başını salladı sakallarımın alnına batmasını umursamadan.
"Duygularını paylaşması gereken ya da bunu isteyen bir tek sen değilsin Oğuz," diyerek bana döndüğünde gözlerindeki o merakı yenice keşfetmiştim. Battaniyenin altından elime dokunduğunda içimin her bir zerresi ayrı ayrı titredi. "Ben de senin duygularını paylaşmak isterim ve bunu tek taraflı yapmana izin vermem. Eğer benden bunu istiyorsan bilmelisin ki ben de bunu senden istiyorum."
"İyi de benim-"
"Öldüğümü düşündünüz Oğuz," diyerek sözlerimi keskin bir bıçakla kesti ve o bıçak kalbimdeki yarayı kanattı. Kapandığını düşündüğüm o eski yarayı hatırlattı bana. "Kaybettiğin birini kazandığını söyleyip bana sarıldığında ağlamıştın. Hem de omuzumda. Duygularını paylaşması gereken sadece ben değilim. Sen de duygusal bir işkenceye maruz kaldın ve bunun üstünü örttüğünü görebiliyorum. Bir şeylerin üstünü örtmeni istemiyorum çünkü üstünü örttüğünde altındaki şey hiçbir zaman kaybolmuyor. Tozlansa bile o hep orada ve hiçbir yere gitmiyor."
Ekim, usulca önüne döndüğünde nereye baktığımı bile bilmiyordum artık. Bir boşlukta süzülüyordum sanki. Ve o boşluğun şimdilik bir sonu yoktu. En kötüsü de buydu işte.
"Çocuk yaşında sana dokuz şiddetinde bir deprem yaşattılar tıpkı bana yaşatılan gibi. Yıllarca bana kestane pişiremediğin için bir pişmanlığın içinde hep kendinle cebelleştin. Bense her gün binlerce sevgisiz cümlenin altında bir sevgi kırıntısı arayıp durdum. Yanlış insanların içinde, yanlış yerlerde ait olduğum yeri aradım. Belki de her gece rüyana girdim, belki de sen günlerce, aylarca, yıllarca bir tane kestaneye bile bakamadın, yiyemedin. İçinden kaç kere keşke demişsindir sence?"
"Binlerce kez..." diyebildiğimde boğazımdaki sert şeyi nihayet yutmuştum ama ağırlık hissi geçmemişti. Ben bile içimden kendime itiraf edemezken Ekim nasıl oluyor da su gibi bu cümleleri kurabiliyordu? İyiyim sanmıştım. Bunca zaman, Ekim'in yokluğu süresince iyiyim, direniyorum sanmıştım ama şimdi birkaç cümleyle toz olduğumu hissediyordum.
Eğilip yüzüne baktığımda gözlerini sakince kapatıp açıyordu sadece.
"Bir an önce yaralarımızı sarmalıyız o yüzden. Çünkü biz, bize yaşatılan hiçbir şeyi hak etmedik. Ne sen o keşkeler denizinde boğulmalıydın ne de ben yıllarımı yanlış insanların elinde geçirmeliydim."
Elinin altındaki elimi zorla çıkarıp saçlarına dokunduğumda yeni kestirdiği kısa tutmalarını arkaya doğru yatırdım. Ekim saçlarına dokunmamdan olsa gerek mayışıp kendini bana bıraktığında beynimde sadece şimşekler çarpmıştı. Çok güçlü şimşeklerdi bunlar. Beni korkutacak kadar gerçek ve güçlü...
Ekim kucağımda tekrar uyuyunca onu nazikçe kucağıma alıp aşağıya götürdüm. Ev halkı hala uyurken kapısı açık olan odasından içeriye girip zayıf bedenini yatağına bıraktım. Saniyeler içinde sol tarafına dönüp yüzünü yastığa gömerken beline dolanan battaniyesinin üzerinden elyaf yorganı serdim ve odasının açık camını örttüm.
Ona bir süre baktıktan sonra odasından çıktım ve kapısını aralık bıraktım. Kendi odama geçtiğimde yüzümü sıvazladım sertçe. Yatağıma oturduğumda kafamdaki binlerce ses bağıra çağıra konuşuyordu. Sanki birisi beni binlerce insanla tek bir odaya tıkmıştı da ben de onları susturmakla görevliydim.
Ekim, daha kötüye gidiyor olamazdı öyle değil mi?
***
Ekim Şah
"Bugün nasılsın Ekim?"
Melike Hanım'ın ılımlı bir sesle her seans başında sorduğu soruyla burun buruna gelince derin bir iç çekmeden edemedim. Elinde tuttuğu tablete kalemiyle not almaya hazırdı ve gözleri rahatlıkla beni tarıyordu. Odamdaki yumuşak yastıklı berjere sinmiştim yine. Kapımız kapalı ve sessizdik. Huzurluyduk demek daha doğru olurdu sanırım.
"Değişik bir şekilde iyi hissediyorum kendimi." Söylediklerimi kısaca not alıp bana döndü yeniden. Her zamanki gibi insanı rahatlatan bir gülümsemesi vardı yüzünde.
"Gerçekten böyle mi hissediyorsun peki? Uzun bir süre hastanede baygın yattın, yaralandın..."
"İşkence de gördüm," diye tamamladım cümlesini ama bu beni nedense o anda etkilemedi. Gözyaşlarına boğulmak istemiyordum ve bugün gözyaşlarına boğulacağım gün değilmiş gibi dümdüz hislerle bezenmiştim.
Melike Hanım cevabıma epey şaşırmıştı.
"Birisi bana yardım ederken öldürüldü ve onun akan kanını gördüm, kokusunu hissettim. Mide bulandırıcıydı gerçekten. Buz gibiydi hava. Belki de üzerimde incecik beyaz bir gece elbisesi olduğu için üşüdüm ama havada kar soğuğu vardı ve ben o soğuğu nerede hissetsem tanırım Melike Hanım."
"Bunlar çok zor şeyler Ekim. Bunları bana bu kadar takılmadan anlatmanın sebebi bir an önce seanstan kurtulmak mı yoksa gerçekten üstesinden geliyor musun?"
Aramızdaki alçak sehpada duran sudan birkaç yudum alıp bir süre kendime zaman tanıdım ama buna cevap veremiyordum. Sadece anlatıyordum. Onun da bilmesi gerekiyordu ve ben söylemesem bile illa ki abimden veya başka bir yerden bana yapılanları öğrenecekti. Neden gizleyecektim ki? Ben, neden bu kadar sakin durduğumu öğrenmek istiyordum sadece. Bunun altında yatan esas sebebin bir fırtına olduğunu hissediyordum.
"Melike Hanım, seans bir an önce bitsin diye değil ama ben bilmek istiyorum. Neden bu kadar sakin olduğumu, neden bu kadar tepkisiz olduğumu, neden bu kadar hissizleştiğimi bilmek istiyorum." Sözlerim Melike Hanım'ı daha çok şaşkınlığa sürükleyince kendimi toparladım hemen. "Aslında hissiz sayılmam ama nedense geçirdiğim o korkunç anlar kafamdan siliniyor gibi hissediyorum. Hatırlıyorum ama kâbus görmüyorum. Normalde olsa binlerce kâbus peş peşe uykularımı zehir ederdi ama ben kâbus görmüyorum. Her şey olması gerektiği akışta sanki. Hiçbir şey hissedemiyorum."
Son cümlemin verdiği garip hissiyatla sertçe yutkunduğumda Melike Hanım tabletine birkaç şey daha not aldı ve yüzünü bana çevirdi.
"Tepkisizlik en büyük tepkidir Ekimciğim. İnsan kaldıramadığından daha fazla şey yaşadığı zaman aslında en büyük tepkiyi hiçbir şey hissedemeyerek verebilir. Kâbus görmemen şu anda iyi bir şey aslında. Uykuların düzenli mi?" diye sorunca daha bu sabah terasta Oğuz'un göğsünde uyuduğum dakikalar aklıma geldi. Bir insanın kokusu, dokunuşları uyuşturucu niteliği taşıyabilir miydi bilmiyorum ama Oğuz bir çeşit uyku ilacım gibiydi.
Hatırlamamla dudaklarıma silemeyeceğim kadar derin bir tebessüm yayıldı.
"Uykularım neredeyse düzenli. Geceleri bir ya da iki kere uyanıyorum ama tekrar uykuya dalıyorum. Sanırım o da yaraların kaşınması yüzünden oluyor. İyileşme döneminde bu kaşıntılar normalmiş," derken aynı zamanda bacaklarımda artık daha az yer kaplayan sargılara bakıyordum. Melike Hanım gülümseyerek başını salladı ve tableti artık bir köşeye bıraktı.
"Peki, evdekilerle aran nasıl? Annenle, Beyza'yla, abinle?"
Omuz silktim dudaklarımı sarkıtarak. Aklımda da kalbimde de sadece Oğuz vardı ve ben onları düşünemeyecek kadar doluydum. Melike Hanım'ın sorusu olmasa düşünmezdim belki de.
"Annem biraz dalgın. Ona babamın yaşadığını söylediğimden beri odasından pek çıkmıyor. İlk geldiğim zamanlarda bahçesinde vakit geçirirdi ama şimdi kahvaltılarda bile göremiyorum onu. Serpil teyze ona zaman tanımam gerektiğini söyleyip durduğu için açıkçası çok üstüne gitmiyorum çünkü ben de ne yapacağımı bilmiyorum. Beyza'yla da aram iyi. Ablam gibi artık. Karnı her geçen gün daha çok büyüyor." Bebeğin tekmelediği anlardaki gülüşü aklıma gelince kocaman sırıttım. "Bebeği heyecanla bekliyor ve bu aralar sürekli isim düşünüyoruz. İpek zaten sürekli dışarıda arkadaşlarıyla. Servet amca ve Serpil teyze de işe gidince evde çoğu zaman Oğuz'la kalıyorum. O hiçbir yere gitmiyor. Sürekli onunla vakit geçiriyoruz. Hatta öğleden sonra salıncağa gidelim dedi. Seans bittikten sonra tepedeki salıncağa gideceğiz birlikte. Eve geldiğimden beri dışarı çıkmadım."
Melike Hanım'ın memnuniyetle, "Ekim bana bu kadar detaylı açıklamanı beklemiyordum," demesiyle gözlerimi kırpıştırdım. Tam olarak neyi detaylı açıklamıştım ki? Birkaç cümleyi peş peşe kurmuştum sadece. Bu o kadar ilginç miydi?
"Beni geçiştirirsin sanıyordum ama sen ilk kez yüzünde tatlı bir tebessümle bana onlardan bahsediyorsun. Keşke şu anda nasıl parıl parıl baktığını sana gösterebilsem. Çok güzelsin biliyor musun? Hep böyle bakman için ne yapmam gerek acaba?" derken hafifçe öne eğilip bana gülümsedi.
Utandığımı yanaklarımdaki ısınmayla fark edince yanağımın içini ısırdım. Aslında bunu Melike Hanım'a söylemem gerekiyordu. Evdekiler ne düşünüyordu bilmiyordum ama onun haberinin olmadığı aşikârdı.
"Oğuz'la mı ilgili bu parıltılar diye sorsam kabalık etmiş olmam değil mi?" Melike Hanım benim açmak üzere olduğum konuyu sorunca onun bazen bir psikolog olduğunu unuttuğumu fark ettim ama bu da iyi bir şeydi değil mi? Demek ki onu arkadaş olarak benimsiyordum ki bu seanslarda doktorum olduğunu unutabiliyordum.
Sorusuna cevaben önce başımı salladım ve parmaklarımla oynamaya başladım. Gerilmiştim, aynı zamanda ondan bahsedecek olmak nedense beni sonsuz bir heyecan kuyusuna gelişine atmıştı.
"Onunla olan çocukluğumu ilk hatırladığım zamandan beri içimde hep bir şeyler vardı sanırım. Bir eksiklik vardı kalbimde ve ben hatırladıkça o eksiklik doluyordu. Oğuz'a baktığımda, onun gözlerine baktığımda Melike Hanım her şey tamamlanıyormuş gibi hissediyorum. Bunlar normal mi bir fikrim yok açıkçası. Bana biraz da garip geliyor. Ailelerimiz bu kadar iç içe geçmişken birbirimize olan hislerimizin bu denli sıkı olması beni korkutuyor ama bunu nedense pek düşünemiyorum. Sadece cümle içinde bir kelime bunlar. Daha önce böyle hissetmemiştim, evet. Bunu not alın bence," deyip utanarak güldüğümde kalbim artık dörtnala koşuyordu çünkü hislerimden bahsetmek hala biraz garipti.
Melike Hanım gülüşüme manidar bir şekilde karşılık verip elimden sıkı sıkı tuttu.
"Senin adına çok sevindim Ekim. Hep böyle parıldayarak bakacağını düşünüyorum. Ailelerinizin durumuna gelecek olursak bence onlar karşı değil çünkü bu konuda Oğuz biraz serbest. Oğuz'la yaptığınız gezi, birlikte geçirdiğiniz vakitler sana çok iyi geliyor. Salıncak fikri de çok iyi. Eğer iyi hissediyorsan iyi hissettiğin şeyleri yapmaya son gaz devam edip sakın durma. Hala düşüncelerin seni bunaltıyor mu peki? Bana bir keresinde kafandaki sesleri durduramadığını söylemiştin."
Burnumdan derin bir nefes aldım ve kafamı iki yana salladım.
"Düşüncelerim artık o kadar boğucu değil. Can sıkıcılar ama eskisi gibi değiller. Yani bunda da Oğuz'un etkisi var sanırım çünkü artık eskisi kadar sık düşünmüyorum. Çünkü kafamda artık tek bir şey var ve ben onu dinliyorum. Yani bu kötü bir şey değil. Artık milyonlarca sesin yerine o tek sessizlik var kafamda. Garipsediğim taraf da tam olarak bu. O sessizlik bana inanılmaz iyi geliyor ve bu acaba tehlikeli bir şey mi bilmiyorum. Çünkü neredeyse artık her şeyi hatırlıyorum. Çocukluğumun elbette bir kısmı hala kayıp ama bu normal bir şey. Her şeyi hatırlamam imkânsız."
Melike Hanım sözlerimi not edip kahvesinden yudumladı. Bu sözlerim onun kaşlarını çatmasına yetmişti zaten.
"Peki, istersen seansımızı burada bitirelim sen de Oğuz ile olan salıncak randevuna çok geç kalma. Ama bir dahaki seansta senden bir şeyin cevabını çok net istiyorum Ekim. Baban hakkındaki düşüncelerini istiyorum. Dilersen bunu bir kâğıda yazıp bana verebilirsin, bu süreçte hislerinden başka birine de bahsedebilirsin ama mutlaka kendini yıpratmadan paylaşmaya çalış. Tamam mı?"
"Tamam," diyerek onayladım Melike Hanım'ı.
Melike Hanım eşyalarını yavaş yavaş toplarken ben de bu kısa anın bıraktığı rahatlatıcı hisle ayaklandım. Melike Hanım hazırlanmam için ısrar edince onu odamdan gönderip hemen yatağın üstündeki telefonumu aldım. Saat bire geliyordu ve bugün hava eylül ayında olmamıza rağmen güneşliydi. Dışarıda serin bir rüzgâr esiyordu sadece ve bu daha da tatlıydı.
Dolabıma gidip ne giysem diye düşünürken rafta katlı halde duran beyaz kısa kollu tişörtü ve askıda duran haki rengindeki jileyi aldım. Efil efil eseceğine emindim ve elbette altına üşümemek için bir şeyler daha bulmuştum.
Üzerimi değiştirirken canımın yanmasını göz ardı ederek kremlerimden sürdüm. Kurdele şeklindeki dişli tokamı çıkarıp saçlarımı taradım ve elektriklenmemesi için saç bakım yağımdan biraz sürüp yine kurdeleli tokamla evsel bir topuz yaparak perçemlerimi saldım. Çalışma masama oturunca masadaki aynayı kendime yaklaştırıp yüzüme baktım.
Sabah yıkayıp nemlendirici sürmüştüm zaten. Ekstra bir şey yapmayı bilmediğim için çıkan birkaç sivilceye dudak büzüp kaşlarımı taradım, dudaklarıma parlatıcı sürdüm ve bu kadarını yeterli buldum. Dediğim gibi daha fazlasını zaten istesem de yapamıyordum.
Beyza'nın bu sıralar merak saldığı örgü sayesinde edindiğim krem rengindeki alakasız örgü çantamın içine telefonumu ve cüzdanımı atıp boynuma astım ve odamdan çıktım. İpek olmayınca ev gerçekten müthiş bir sessizliğe bürünüyordu. Beyza ise bu sıralar günlerini hamilelikle ilgili annemin ona aldığı kitapları okuyarak geçiriyordu ve muhtemelen odasındaydı. Merdivenlerden aşağıya indim sessizce. Oğuz salonda bekliyordu büyük ihtimalle diye düşünürken onu kapıda Melike Hanım'la konuşurken bulmayı beklemiyordum.
"Canını sıkma Oğuz. Halledeceğiz," dediğini duydum Melike Hanım'ın. Adımlarım durduğunda zaten kabak gibi meydandaydım. Neyi halledeceklerdi ki?
Oğuz beni görür görmez dikleşip endişeli ifadesini sildi ve genişçe gülümsedi. Gözlerimi kırpıştırıp son birkaç basamağı da indim ve yanlarına doğru ufak adımlarla ilerledim. Çok garip bir andı.
"Çok güzelsin Ekim," diyerek bana döndü Melike Hanım. Yüzündeki gülümsemeye aldanıp zoraki tebessüm ettim.
"Teşekkürler. Siz gitmemiş miydiniz daha?" Çatık kaşlarımla sorduğum soru pek de iyimser gelmiyordu kulağa. Nedense her ne konuştularsa merak ediyordum.
Melike Hanım sesimdeki katı ifadeye aldırmadan çantasını kollarında sağlamlaştırdı ve omzumu sıvazladı.
"Abin hakkında sorular sordu da onunla ilgili konuşuyorduk. Alpay çok yakında dönecek sanırım size henüz söylemedi," deyince başımı salladım. Söylememişti henüz.
"Anladım," desem de modum birdenbire düşmüştü. Neden ikisinin konuşmasından delicesine bir rahatsızlık duyduğumu anlayamasam da çok süründürmek bana göre değildi. Çok düşünmek istemiyordum, daha yeni kurtulmuştum üstelik.
"Ben gideyim artık. Görüşürüz gençler."
Melike Hanım nihayet evden çıkınca Oğuz kapıyı kapatıp yanıma geldi ve yüzüme gelen birkaç tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"Ağlamadığını biliyorum ama yüzün düştü? Bir şey mi oldu? Kendini kötü mü hissediyorsun?" derken her zamanki gibi ilgiliydi ve bunu belli etmekten çekinmiyordu. Dişlerimi birbirine sürterek başımı iki yana salladım lakin gözlerine bakmıyordum. Nereye baktığımı da açıkçası pek bilmiyordum zaten.
"İyiyim, sorun yok. Abim... Merak ettim sadece. Sorun yok."
İlk defa hislerimi sakladım birinden. İlk kez bunu yaptım ve neden yaptığımı bile anlamadım ama şu anda bana rahatsızlık veren şeyin ne olduğunu anlayamıyordum zaten.
"Tamam, sen öyle diyorsan... Çıkalım mı o zaman? Sen yine muhteşemsin."
Oğuz'la arama bir sis bulutu girmiş gibi onu zor duyarken bir süre o sis bulutunun dağılmasını bekledim. Gözlerimi sakince açıp kapatırken kafamda artmaya yüz tutan sesleri bir anda bastırabildim. Gözlerimi açtığım gibi Oğuz'un koyu gözlerine baktım. Şüpheci, endişeli bir halde yüzümü talan ediyordu.
"Çıkalım," deyip gülümsedim.
Oğuz gülümsediğimde hep gülen bir adamdı ama bu defa ilk kez gülümsemedi ve uzanıp alnımdan öpüverdi. Sıcak dudaklarının hissiyle bileklerinden tutundum. Sanırım buna hızlı alışmıştım. Sandığımdan daha hızlı.
Benden ayrılıp ayakkabılıktaki beyaz sporlarımı çıkardı. Eğilip ayakkabılarımı giydikten sonra beni kolunun altına aldı ve avluya birlikte çıktık. Adımlarımız uyum içinde sağ tarafa yöneldi. Benim için kapıyı açarken koca arabaya tırmanarak bindim adeta. Oğuz da kısa sürede şoför koltuğuna yerleşince kemerimi takıp çantamı kucağımda tuttum.
Coşkulu bir sesle, "Eveettt! Hazır mısınız prenses?" deyince başımı salladım.
"Tek bir şey?" diyerek parmağımı kaldırdığımda arabayı çalıştırıp bana döndü.
Mest olmuş bir ifadeyle, "Bir sürü şey söyle," dediğinde gülerek parmağımı indirdim.
"Geçen bir tane şarkıyı sürekli aklımda söylüyordum ve o şarkıyı sonunda buldum. Açalım mı? Çok güzel." Oğuz hayretle kaşlarını kaldırıp bana gülerken aynı zamanda cebinden telefonunu çıkardı ve birkaç ayarlama yaptıktan sonra telefonu kısa sürede arabaya bağladı.
"Aç bakalım. Şarkıyı merak ettim," dediğinde klavyeye girip şarkının adını yazdım. Oldukça eski İspanyolca ve Portekizce bir şarkıydı ve açıkçası bunu internetten araştırıp bulmuştum. Meğerse aklımda çalan o şarkı, Danza Kuduro, 2010 yılında çıkmıştı zaten.
Sesi biraz açtığımda adamın tüm sesi vücudumda yankılandı. Gülerek Oğuz'a baktığımda şarkıyı hatırlaması işten bile değildi çünkü ezbere biliyordu zaten.
"Sen bunu nereden hatırladın!?" dedi bağırarak. Şarkıyı azıcık kısıp omuzlarımla ritme ayak uydurdum.
"Ne biçim bir soru bu?" diyerek ona döndüm aksi bir suratla. "Hatırladım işte ne önemi var? Ben de bilmiyorum ne zaman dinlediğimizi ama aklımdaydı sadece ve araştırınca şarkının varlığını öğrendim."
Sağ eliyle saçlarımı karıştırınca şarkının sesini biraz daha açtım ve mırıldanmaya başladım. Yol kısa olduğu için neredeyse şarkının sonuna doğru salıncağa gelmiştik ve burayı özlediğimi hissetmiştim. Oğuz'un telefonundan çalan şarkıyı son kısmında kapatıp sesli bir şekilde nefes alıp verdim. Ellerim cama dayanmış o salıncağa bakıyordu. Ağacın yaprakları hala yeşilliğini korusa da ilk geldiğimdeki canlılığı yoktu ama çiçekler hala yerindeydi. Rengârenk, ışıl ışıllardı ve esen serinletici meltemle daha bir güzel duruyorlardı.
Oğuz arabayı uygun bir yerde durdurunca kemerimi çözüp çantamı da boynumdan geçirdim ve arabadan fırlayıp koşmaya başladım. Rüzgârı korkusuzca kucaklarken tüm hislerim tepetaklak oldu. Sebepsiz gelen bir gülmeyle salıncağa oturduğumda sallanmaya başlamıştım.
"Bu kadar sevineceğini bilsem daha önce getirirdim seni!" diye bağıran Oğuz, aynı zamanda sırtımdan ittirdiğinde bir anda çiçekli tarlaya doğru yükseldim. Kokuları buram buram ciğerlerime dolup beni rahatlatırken gözlerimi yumdum ve rüzgârı tüm vücudumla karşıladım.
Sıkı halatlardan ellerimi bırakacak gibi olduğumda arkamdan gelen uyarı dolu sesi duydum: "Elleri bırakmak yok!" Kesin ve netti. İtiraz etmeyip gözlerimi açtım ve omzumun üzerinden ona bir bakış fırlatıp yeniden önüme döndüm.
"Arabadaki malzemeleri getirsene sen!" diye söylendiğimde Oğuz huysuz bir sesle bağırdı.
"Elleri bırakmak yok küçük hanım! Uyarıyorum!"
Uyarısına yalnızca kafamı sallarken planlarımı bozduğu için göz devirip bacaklarımla hızlanmaya çalıştım. Sabah bu planımızı öğrenen annem bizim için ufak bir sepet hazırlamayı teklif edince Oğuz reddetmemişti. Yiyeceğimiz sadece biraz meyve, birer sandviç ve meyve suyuydu.
Sallanmaktan hızlıca yorulunca salıncağı kendi haline bırakıp salınmaya başladım. Usul usul yavaşlarken toprak yoldan gelen sesle kaşlarım çatıldı. Oğuz arabadan eşyaları alıp yanıma geldiğindeyse ben duyduğum sesleri düşünüyordum. Sanki birisi geliyordu buraya doğru ya da buradan geçiyordu.
"Ne oldu?" Oğuz'un sorusuyla gözlerimi ona çevirdim ve salıncaktan inerek yanına gittim. Kolunun altına sıkıştırdığı siyah beyaz kareli piknik örtüsünü aldım ve ağacın gövdesine ilerledim.
"Araba sesi duydum sanki. Neyse ne, boş ver. Ağaca çıkalım mı?" diye sorunca Oğuz bir elindekilere bir de bana baktı. Sanki birisi gelip bizi burada görse kıyamet kopacakmış gibi hissediyordum.
"Yaraların tam iyileşmedi, şimdilik şurada otursak?" Teklifiyle dudaklarımı büzüştürdüm. Haklıydı çünkü.
"Tamam madem," dedim çok diretmeden. "Oturalım bakalım." Piknik örtüsünü yere serdim ve çantamı boynumdan çıkarıp sırtımı ağaca yaslayacak şekilde oturdum. Oğuz da ufak hasır sepeti önüme bırakıp yanıma oturdu.
"Sıkılmıyor musun hiç?"
Aniden sorduğum soru karşısında afallarken Oğuz afallamış mıydı hiç bilmiyordum ama merak ediyordum. Burada olmaktan, bu evde yaşamaktan hiç sıkılmıyor muydu? Benim hayatımın büyük bir bölümü zaten bir eve kapatılarak geçtiği için alışıktım bir evde tüm gün durmaya ama o alışık olamazdı. O hiç, bir eve kapatılmamıştı ki. Nasıl oluyor da tüm gün benimle durabiliyordu?
Oğuz anlamayarak, "Neyden?" deyince pembe saklama kabının sıkı kapağını açıp ortaya bıraktım. Üzüm vardı bunda biraz.
"Evde durmaktan, aynı şeyleri yaşamaktan... Ne bileyim? Bu gibi şeylerden işte. Hiç sıkılmıyor musun?" Pet bardakları çıkarıp ağzını açtığım şeftalili meyve suyundan doldururken Oğuz'un bakışlarını yüzümün her zerresinde hissedebiliyordum.
"Neden sıkılayım ki? Seninle vakit geçiriyorum işte. Hep istediğim de buydu zaten. Hem sen yokken okul bitirmekle meşguldüm. O da bitti. Tam istediğim gibi. Sen sıkılıyor musun böyle?" Cevabı karşısında birkaç saniye olduğum yerde duraksadım.
Pet bardağı dikkatle ona uzatıp soğuk meyve suyundan bir yudum aldım. Meyve suyunun şekerli tadı bütün acıyı yok eder cinsten lezzetliydi ama yine de içimdeki merakı gidermiyordu.
"Ben..." Omuz silktim hızla. "Sıkılmıyorum çünkü evde çok uzun süre kaldım zaten. Yani yayladayken zaten evden çıkamazdım o yüzden evde oyalanacak bir sürü şey buluyorum kendime ama sen benim gibi değilsin ki? Barselona'da okudun. Dışarıya tek başına çıkabiliyorsun, en önemlisi tek başına şehir değiştirebiliyorsun. Bunları yapabilen birisi için aile evinde olmak sıkıcı gelmiyor mu hiç? Ben olsam sıkılırdım hemen."
Oğuz ağzıma yeşil elma tıktıktan sonra ısırmamı beklemişti. Garip bir ifadeyle elmadan ısırdığımda kalanını kendi ağzına attı. Bana nazaran hızlıca elmayı çiğneyip yuttu ve ağacın gövdesine yaslanıp ayaklarını uzattı.
"Hayatımda en çok sevdiğim insan bir yan odamda kalıyorken ben neden aile evinden sıkılayım Ekim, mantıklı tek bir neden söyler misin?" Sesindeki uzak ciddiyeti Fizan'da da olsa algılayabiliyordum. Gözlerimi bir süre piknik sofrasında gezdirip ağzımdaki elmayı yuttum.
"Çünkü dışarıyı gördün ve özgürsün. İstediğin her şeyi yapabilecek özgüvenin var ve imkânın da var. Sanki ben senin yerinde olsam sıkılırmışım gibi geldiği için sadece merak ettim. Senin, benim hayat rutinimden sıkılmanı istemiyorum." Çünkü seni hayatımdan çıkarmak imkânsız Oğuz Demirel.
Oğuz başını iki yana salladı ve bir üzüm yedi. Oldukça rahattı ama gerginliğini çenesinde seğiren kaslardan anlayacak kadar tanımıştım onu.
"Sende de özgüven ve imkân var Ekim. Bazen öyle bir konuşuyorsun ki tıpkı Samyeli gibi ve ben Samyeli'ni sevmiyorum. Hem senin hayatının rutini asla sıkıcı değil. Bunu kim söylediyse sana ya da bu fikri ne kafana soktuysa aşırı saçma olduğu çok bariz," dediğinde buruk bir şekilde tebessüm ettim. Sakinliğimin onu boğabilme ihtimali çok yüksek bir ihtimaldi.
"Yani ben Samyeli olsam beni sevmez misin?" dedim gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken.
Oğuz bir an allak bullak olunca küçük oyunuma devam etmek istedim. Hayretler içerisinde kalmış ve hatta alınmış bir ifadeyle bardağımdaki meyve suyunu içip bitirdim. "Hâlbuki sen bir solucan olsan da ben seni severdim," deyip güldüğümde elimle ağzımı kapatıyordum. Oğuz'un yüzündeki şaşkın ifade silinip giderken gerçek gülümsemesiyle rahatladı.
"Oyun mu oynuyorsun benimle prenses?" Bardağını ağaca dayadığını görünce kafamı sallayıp tebessüm ettim. "Yanlış kişiyle oynuyorsun ama," dedikten saniyeler sonra kollarını belime dolayınca bir anda huylanmaya ve hatta kahkaha atmaya başladım. Benden bağımsız bir şekilde boğazımda kopan kahkaha Oğuz'un kolları arasında solarken yeniden o araba sesini duyar gibi olmuştum ama gülme krizinden çıkamadığım için umursayamıyordum.
"Ta-tamam! Bırak!" diye bağırdım nefes nefese. Karnımdan bu kadar gıdıklandığımı bilmiyordum. Oğuz belimden kaldırıp beni dizine yatırınca kaçacak delik arıyordum sadece. "Ne-nefes alamıyorum!"
Kahkaham bir süre sonra tüm tarlayı kaplayacak hale gelirken Oğuz'un kıkırtılarını da duyabiliyordum ve bu sanırım hayatım boyunca duyduğum en iyi sesti.
"Seni senden daha iyi tanıyorum prenses," deyince beni gıdıklamayı kesmişti artık. Yılgın bir şekilde kollarını tuttuğumda gözümden akan yaşı tişörtüme sildim.
"Anladık onu, anladık! Ama cidden nefes alamıyorum." Kollarını bırakıp doğrulacağım esnada beni belimden yakalayınca kasıldım ama o beni gıdıklamak yerine nazikçe kendine çekince bu sabahki gibi kollarının arasına kıvrıldım hemen. Sanırım Oğuz'a dair en sevdiğim şey buydu: Kollarının arası.
"Kedi olduğundan şüpheleniyorum artık," diye fısıldayınca anlık gülüverdim ve daha ne kadar sokulabilirsem sokuldum. Bu onu güldürmeye yetmişti.
"Yayladayken kedi beslerdim ama eve sokamazdım. Zehra görüp de kediye işkence eder diye. Şimdi beslesek mi?" diye sordum en tatlı sesimle. Oğuz'a döndüğümde yüzüme gelen saçları çekip gülümsedi. Muhteşemdi yine...
"Bizimkilerin bir şey diyeceklerini sanmam. İstersen besleriz. Hem kedi beslemenin panik atağa iyi geldiğini söylemişti birisi. Belki sana da iyi gelir. O yok olduğunu düşündüğün özgüvenine iyi gelir, ben yokken sana arkadaşlık yapar." Hiç zahmet vermeden isteğimi kabul edince göğsüm ferahlamıştı.
"Ben ne istersem isteyeyim kabul edecek gibisin?" dedim sorar gibi. Oğuz parmağını saçlarıma dolayıp orada oyalanmaya başladığında belimi saran elini tutuyordum.
"Sana hayır demek aptallık gibi geliyor nedense."
Elimi uzatıp burnundaki bene dokundum merakla. Dudaklarımda kırık bir tebessüm belirdi.
"Belki de bana en son hayır dediğinde delicesine bir pişmanlık duyduğun için böyle hissediyorsundur?"
Elimi çekip koyu kahverengi gözlerine baktığımda oradaki parçalanmış duygusunu ilk defa en net haliyle görür gibi oldum. Saçlarımın arasında dolanan ve huzur veren parmakları kaskatı kesildiğinde hafifçe toparlandım ama o sırada sabahtan beri duyduğum araba sesini daha net duydum ve bir bağırtı bu sesi takip etti.
"Oguz! Dostum her yerde seni arıyoruz! Nerelerdesin?"
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
