17. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar
Bölümler 32Şu an: 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sanki dünyam başıma yıkıldı da ben altında kalmak üzereydim. Üzerime düşecek kolonların farkındaydım ama henüz kaçışıma daha vardı. İki isim, bir cümle, bana endişeyle bakan telaşlı gözler... Dünyamı başıma yıkan bunlardı. Diyeceksiniz ki bana bunlarda ne var? Hemen korkup gerildin mi sende. Dile kolay dokuz sene. Dokuz sene bir evde kapalı kalınca anlayacaksınız beni. Sonra o dokuz senelik esaretten çıkınca, ilk özgürlüğün tadına varınca daha iyi anlayacaksınız ne demek istediğimi. En son nerede bitecek anlamanız biliyor musunuz? Yaşadığınız ne var ne yoksa hepsinin yalandan dolandan ibaret olduğunu öğrendiğinizde bitecek beni anlamanız. O zaman beni anlamış olmayacaksınız ya da en doğru tabirle ben olmuş olacaksınız. Bu düğümü neden çözemediğimi ve ondan neden bu kadar korktuğumu ancak anlayacaksınız.
Tek cümleydi ya, tek cümle. Zehra ve Devrim, buradalar. Birisi öz annem olduğunu söyleyen, yıllarca beni türlü türlü ilaçlara maruz bırakan kadın; diğeri de bana adını bilmediğim ilaçları yapan sözde doktorum. İkisi de iyiliğimi isteyen iki insandı. Yani kısaca cellatlarımdı aslında. Buradaydılar ve bir aylık özgürlüğüm düşe kalka devam ederken onlar da bu yolda bana taş koymaya gelmişlerdi. Ödeyeceğim bir düzine bedeli görür gibiydim şimdiden. Çetrefilli bir yol beni beklerken bu defa yalnız değildim ama. Ailem yanımdaydı, Oğuz güven verircesine bana bakıyor annem beni sarıp sarmalıyordu bu yolda. Arkamda ve önümde beni çevreleyen ailem varken daha güçlü olabilirdim.
Gözümden süzülen bir damla yaş içimde patlayan volkandan bir damlacıktı sanki. Yaka yaka yanağımdan süzüldüğünde dudaklarım titreşti bir şey söylemek için ama hiçbir şey diyemedim. Korku ben oldu, ben az önceki benliğimi yitirdim.
"Neredeler tam olarak?" diye sordu annem arka arkaya saçlarımı okşayıp bana sıkıca sarılırken. Abim işte o tanıdık telaşlı, korkulu gözlerle bana bakarken annemin saklandığım göğsünden ayrıldım usulca.
"Madrid'deler. Burada değiller ama bir şekilde İspanya'ya girdiğimizi öğrenmişler. Melike'den geldi haber," diyerek telefonunu gösterince elimi göğsüme götürüp ovaladım birazcık. Tamam, şimdilik tam olarak nerede yaşadığımı bulamamışlardı ve biraz daha vaktim vardı sanırım. Henüz her şey bitmiş ve ele düşmüş sayılmazdım. Hem... Annem bırakmazdı değil mi beni bu defa da? Bırakmazdı.
"Peki, şimdi ne yapacağız? Gitmemiz gerekir mi? Ülkeyi bulduysa burayı da bulur," dedim endişeyle. Annem bana baktı ve sonra imkânını sorgularcasına abime döndü.
Hesap sorarcasına, "Nasıl buldu burayı?" dedi aniden. Abim sinirle alnını kaşırken İpek'in sesini duydum.
"Arkanızda bir iz bırakmış olmayasınız siz? Normalde Nilüfer teyzenin buralı olduğunu biliyor muydu bu kadın?" dediğinde anneme döndüm merakla. Kafam karmakarışıktı zaten ve Zehra'nın ya da Devrim'in benim hakkımda, gerçek ailem hakkında ne kadar bilgi bildiklerini bilmiyordum.
"Şey... Sen aslen buralı mısın? O kadın biliyor muydu bunu, ben bilmiyorum," diye geveleyince annem belirsiz bir şekilde başını salladı.
"Burada bir evim olduğunu bilmesine imkân yok. Ailemi de biliyor olamaz. Zehra beni tanır ama izin verdiğim kadarını bilir. Daha fazlasını bilmesine imkân yok. Buna ben değil, benim babam izin vermez bir kere," dedi kesinkes bir sesle. İçim az da olsa rahatlamıştı lakin annemin babasını da tanımıyordum ki tam anlamıyla emin olayım.
Kuşkuyla abime döndüm bu kez. Arkamızda iz bırakmadığıma emindim. Acaba bizi kaçıran askerlerle mi ilgili bir şeydi bu? En son o evde ne yaşandığını bilmiyordum ama askerlerin sağlam yerden geldiklerini biliyordum.
"Askerler abi?" dediğimde abimle gözlerimiz kesişti. O an aynı şeyi düşündüğümüzü anlamıştım bile.
"Ne askeri?" diye sordu Oğuz anlamayarak. Ona baktım hemen.
"Bizim kaçmamıza Doğal ve Barış adında iki kişi yardımcı oldu. Yanlarında iki tane de özel kuvvet askeri de vardı. Lotus Birlikleri'nden ama Türk Silahlı Kuvvetleri değildi. Doğal getirmişti onları. Yani bildiğim kadarıyla Lotus Birlikleri'ne ulaşamaz. Ulaşmaması lazım, orası çok özel bir yer," dediğimde Oğuz tek kaşını kaldırmış abimle bana bakıyordu.
Beni destekler umuduyla abime döndüm yeniden. Aklındaki düşünceleri her neyse bize söylemiyordu.
"Lotus Birlikleri mensuplarına nereden ulaşacak bu kadın? Öyle bir imkânı var mı Alpay?" diye sordu Beyza, aramıza girerek. Başımı iki yana salladım. Buna imkânı yoktu. Tamam, Zehra'nın eli kolu çok uzundu. Bunca zaman bana işkence edecek ve beni herkesten saklayacak kadar kudretli olabilirdi ama askerlerin karşısına öylece çıkıp onları sahip olduğu parayla alt edemezdi.
"Lotus Birlikleri'ne nereden bulaştınız siz ya? Ben bağlayamadım yani Payam şu anda yeterince karışık zaten. En son darbe olmuştu orada," dedi Oğuz anlamaya çalışarak. Gözlerimi devirip kollarımı göğsümde bağladım. Orasını hiç bilmiyordum işte. Darbe 7 Nisan'da olmuştu ve biz temmuz ayında kaçmıştık onlar sayesinde.
"Abime sormak lazım, her şeyi o ayarladı sonuçta," deyince Oğuz sinirle güldü.
"Gerçekten Lotus Birlikleri'ndense o askerler, bu kadın onlara kolay kolay erişemez. Paranın da açtığı kapı bir yere kadardır. Payam'ın askerlerinden bahsediyoruz, tüm dünya o askerleri istiyor ama ulaşamıyorlar elin götü boklu Zehra'sıyla Devrim'i mi ulaşacak Allah aşkına? Başka bir şekilde öğrenmişlerdir," deyince dudaklarımda hafif bir gülümseme oluştu. Alt dudağımı ısırarak önüme döndüm hemen. Oğuz sinirlendiğinde de böyle tatlı olabiliyor muydu? Sanırım evet.
"Kimden öğrendiğini ben öğrenirim. Boş verin şimdi bunları. Oğuz ben Madrid'e gidip Melike ile duruma bakacağım sen de burada kalacaksın aslanım." Eliyle beni gösterdi. "Sana emanet," dediğinde ne olduğunu anlayamadan abim gelip alnımdan öptü, anneme sarıldı ve bizi Oğuz'a emanet edip evden fırlayarak ayrıldı. Arkasından daha seslenemezken gelen kapı sesiyle bahçede kalakaldık.
"Ne olacak şimdi?" dedim diğerlerine bakarak.
Beyza dudaklarını büzerek arkasına döndü ve masayı toplamaya başladı. İpek de ona yardıma başladığında anneme döndüm bu kez. Bana sarılıp saçlarımdan okşadı şefkatle. Onun yatıştırıcı kokusunu içime çektim. Beni alamayacağına adım kadar emindim. Koparamazdı beni buradan. Artık kıyamet benim için değil Zehra ve Devrim için kopacaktı.
"Korkma sen sakın, hiçbir şey yapamaz sana. Oğuz!" diye seslenince annemden ayrılıp Oğuz'a baktım. Hemen yanımızdaydı zaten.
"Efendim teyze?" diyerek anneme döndü. Annem elini onun omzuna koydu.
"Ekim'e iyi bak oğlum tamam mı?" diyerek bana döndü hemen. Yanaklarımı avuçlarına hapsederek şefkatle okşadı ve öptü. "Canım kızım, çok dikkatli ol döneceğim ben," diyerek içeriye girdiğinde peşinden koşturmaya başladım hemen. Herkes bir bir evden beni Oğuz'a emanet edip nereye gidiyorlardı böyle? Üstelik o nereye gidebilirdi ki? Beni bırakıp...
"Anne nereye!?" diye bağırdığımda evde sesim yankılandı ve bu yankı içime kadar dokundu, kimse anlamadı.
Onun odasına kadar gittiğimde kapının ağzında durdum. Annem dolabını açıp askıdan aldığı kıyafetlerini yatağına atıyordu. Uzun süreli bir yere mi gidecekti, gittiği yerde ne yapacaktı bilmek istiyordum. Herkes benim için böyle hareketlenirken öylece oturamazdım. Üstelik o yeniden gidiyordu. Bundan daha önce nasıl gittiyse şimdi de gidiyordu ve bu içimde önün alamadığım can yakıcı bir şeye dönüşüyordu.
"Annemlerin yanına gideceğim kızım, korkma," dedi ama ben korkmuyordum ki. Kırılıyordum galiba onu böyle görürken. "Sen burada Serpil teyzenlerle kalacaksın merak etme ben hemen dönerim. Sadece durum neymiş yakından öğrenmem gerekiyor tamam mı? Endişelenecek bir şey yok," dediğinde sessizleşip gözlerimi indirdim. Annem üzerini değiştirirken kuru bir tamam diyerek kapısından ayrıldım ve aşağıya doğru indim.
Umarım bu kez dönersin anne.
Anneannem oluyordu sanırım gideceği yer. Yani öyleydi, evet. Yaşıyorlardı ki gidiyordu. O an annem hakkında ne kadar az bilgiye sahip olduğum gelmişti aklıma. Bunu düşüne düşüne mutfağa girdiğimde Oğuz masada oturmuş telefonuyla ilgileniyordu, İpek ve Beyza ise bulaşıkları makineye diziyorlardı. Yanlarına gittim durgun bir şekilde. Az önce korkudan ağlarken şimdi bir sakinlik binmişti üzerime. Tezgâha yaklaşıp Beyza'nın elindeki bezi aldım usulca.
Kafamla masayı işaret ederek, "Otur sen, ben hallederim," dediğimde Beyza ikiletmeden masadan bir sandalye çekti ve oturdu. Ben bulaşıkların kabasını alıp İpek'e verirken o makineye diziyordu. O sırada dışarıdan gelen kapı sesiyle annemin de gittiğini anladım ve kalbimde bir yerlerin kapısı sertçe kırıldı. Yutkundum.
"Annem buralı mı?" diye sorduğumda benden tabak alan İpek duraksadı ve bana baktı. Mutfaktaki bakışların üzerimde toplandığını hissedebiliyordum ama bilmek istiyordum. Onun hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordum. Hatta emin olmak istiyordum bir şeylerden ama emin olmak istediklerimin yanıtları bu soruda değildi.
"Eeevet..." dedi İpek, kararsız bir şekilde. Tezgâha bıraktığım bulaşığı alıp yerleştirmeye devam ederken akan suya daldım öylece.
"Annem İspanyol mu yani?" dedim inanamayarak. O halde ben de İspanyol sayılırdım öyle değil mi? Babam da Türk olmalıydı.
"Evet, yedi göbek İspanyol o yüzden burada yaşamaya başladık. Annenle baban burada tanıştı. Bu köyde. Yani öyle anlattılar bize. Asaf amcayla evlenince İstanbul'a yerleşmişler. Hatta bu ev de Nilüfer teyzenin doğduğu evmiş. Yani çocukluğunu geçirdiği, annesi ve kardeşleriyle yaşadığı evmiş ama sonra Nilüfer teyze bu evi satın almış tamamen kendinin yapmış. Miraslık malı paylaşmış yani," dedi Oğuz takır takır. Suyu kapatıp ona döndüm ama bir milim bile yerinden kıpırdamamıştı.
"Kardeşleri de mi var? Teyzem, dayım..." diye mırıldandığımda Oğuz kafasını telefondan kaldırmadan başını salladı.
"İki teyzen bir dayın var. Onlar da kendi ailelerini kurup dağıldılar, çok görüşmüyorsunuz ama. Her biri bir yerde. Zaten annen İstanbul'a taşınınca da hiç görüşemez oldu ailesi ile. Doğal bir şey bu," dedi dudaklarını büzerek.
Başımı sallayarak önüme döndüm ve kalan bulaşıkların da kabasını alıp tezgâha bırakmaya başladım. İki teyzem ve bir dayım vardı. O halde kuzenim de olmalıydı. Anne tarafından akrabalarım fazlaydı yani. Baba tarafına dair kimseyi bilmiyordum henüz.
"Kuzenlerim peki?" diye sordum kısık bir sesle. Neden görüşmüyorduk ki? Ayrı ülkelerde olduğumuz için mi?
Oğuz yine pervasız bir sesle, "Kuzenlerinle de görüşmüyorsunuz onların da her biri bir yerde. Hem ben tanımıyorum onları. Sadece varlar onu biliyorum. Nilüfer teyzeye sorsana," dediğinde tezgâhı köpükleyip makineye girmeyen bulaşıkları elimde yıkamaya başladım.
Hatırlatma yaparcasına, "Gitti ya," dedim kısık bir sesle. Bir cümle daha ağırıma gitti. "Ondan soruyorum size."
Bulaşıkları sudan geçirip bezle tezgâhı sildim ve musluğu kapattım. Masaya döndüğümde İpek bana sandalye açtı. Oraya oturdum usulca ve bacağımı katladım. Dirseğimi dayadığım elime çenemi yerleştirdim bir güzel.
"Nilüfer teyzenin Türk vatandaşlığına geçmeden önceki ismi, yani İspanyol ismi Candela Sal..." İpek duraksayıp ismi çıkarmaya çalışırken Oğuz telefonunu kapatıp masaya koydu ve tamamladı.
"Candela Salazar. Alpay abinin ismi de Lorenzo Salazar," dedi tam bir İspanyol aksanıyla. Dudağımın kenarıyla gülümsedim. İkisinin ismi de kulağa hoş geliyordu.
Oğuz bu kez parmağını bana çevirdi. "Senin adın da Elena Salazar," deyince şaşkınlık içinde bakakaldım. Elimle kendimi gösterip gözlerimi kırpıştırdım.
"Benim mi? Benim adım mı var? İspanyolca hem de..." diye sorunca Oğuz keyifle gülümsedi ve başını salladı. Heyecanlanmıştım. Demek İspanyolca bir ismim vardı ve üstelik annemin soyadını taşıyordum. Keyfim yerine gelmişti.
"Tabii ki var. Asaf amca Türkçe isimlerinizi vermiş Nilüfer teyze de İspanyolca olan isimlerinizi koymuş ve kendi soy ismini vermiş size." İç çekerek masaya dayadım parmaklarımı ve ritim tutmaya başladım. Babam Asaf Şah... Unuttuğum babam.
"Babamı hatırlıyor musunuz peki siz?" dedim İpek'le Oğuz'a bakarak.
"Ben pek hatırlamıyorum," dedi İpek, dudaklarını birbirine kenetleyerek. Oğuz'a baktığımda sesli bir şekilde nefesini verdi.
"Asaf amca tıpkı babam gibiydi. İkisi iş konusunda çok didişirlerdi ama hatırlarsan eğer anlarsın sözlerimi. Kardeş gibiydiler gerçek anlamda. Hâlbuki onlar sadece lise arkadaşı. Hiçbirimizi ayırt etmeden severlerdi. Bunca zaman mesela hep birlikte yaşamışlar. Annelerimizi bile arkadaş etmişler. Öyle çok bağlıydılar birbirlerine. O yüzden Asaf amcayı sorarsan babam gibiydi derim. Başka söze gerek yok," diyerek omuz silktiğinde ağır ağır başımı salladım. Demek benim babam böyle birisiydi. O zaman Servet amcaya daha çok bakmam gerekiyordu kafamda babamı hayal edebilmek için.
"O zaman bol bol babana baksam iyi ederim," dediğimde Oğuz masada ritim tutan parmaklarımdan tuttu aniden. İrkilerek ona baktığımda keskin gözlerini bana dikmişti. Gözlerimi kırpıştırdım yüzüne bakarak. Öylesine derin öylesine dikkatliydi ki bakışları koyu kahverengi gözbebeklerinin her zerresini görebiliyordum sanki. Binlerce kum tanesi birleşmiş gibiydi ama gece kadar koyuydular. Bir sürü şey saklıydı o derin gözlerin arkasında ya da bana mı öyle geliyordu hiç anlamıyordum.
"İpek albümümüzü getirsene yukarıdan," dedi gözlerimin içine bakarak. Dudaklarımı bir şaşkınlık kaplayınca İpek heyecanla masadan kalktı.
Beyza da bu fikirle, "Ben de bir kahve yapayım en iyisi," diyerek kalktı.
Biz masada öylece kaldığımızda gözlerimi ne kadar çekmek istesem de çekemdim. Tutuklu kaldım onun harelerinde. Çok kısa bir an içinde gözleri gülümseyince ben de gülümsedim ve başımı eğebildim. Neden güldüğümü bile bilmeden gülüyordum ve bu bile başlı başına garipti. Elimi elinin altından çektiğimde bacaklarımın arasına yerleştirip ovaladım bir süre. Parmak uçlarımdan firar eden akımla titreştim durdum ve neyse ki o fark etmedi.
Alay edercesine, "Her an yakalanabilirim ama şu anda albüm mü bakacağız?" dediğimde Oğuz ve Beyza aynı anda, "Ekim!" diye bağırdılar. İrkilerek ve şaşırarak kafamı kaldırdığımda Oğuz, Beyza'ya bakmayı kesip bana odaklandı yeniden.
"Ne var canım?" dedim küçülerek. Gerçekleri söylemek suç muydu sanki? Zehra burnumun dibine kadar psikopat doktorumla gelmişti. İlla ki bir şeyler yaşanacaktı ve ben o bilmediğim geleceği fotoğraf albümü bakarak bekleyecektim.
"Ne yakalanmasından bahsediyorsun kızım sen?" Oğuz, sessiz ama azarlayıcı ses tonuyla moralimi bozarken bundan hiç çekinmiyor gibi bir hali vardı. Dudaklarımı büzdüm çocuk gibi.
"Bilmiyormuş gibi yapmayın Allah aşkına. O ikisi birden bu ülkeye geldilerse yakında beni de bulurlar. Başımın belada olduğunu biliyorsunuz. Gerçekleri yok sayamayız."
Oğuz'un gözleri daha da kısıldı ve şakacı tavrı buhar olup uçtu.
"Eee buldular diyelim sonra ne olacağını düşünüyorsun?" diye sordu Oğuz bu defa. Ciddi olup olmadığını merak ederek bir süre sessizce gözlerine baktım. Vardığım kararsa sinirli olduğu idi. Kaşlarını sertçe çatmış, koyulaşan gözleriyle dimdik bakıyordu bana ama ben gerçekleri söylemiştim sadece.
"Bana neden bunları yaptığını bilseydim ne olacağını da bilirdim ama bunca yıl bana neden yalan söylediğini bile bilmiyorum. Tek aklıma gelen geçmişimde ona ait bir şey var ve o bunu istiyor. Unutmamı mı istiyor yoksa hatırlamamı mı karar veremiyorum. İyi bir şey düşünür müydünüz siz olsaydınız?" diyerek Beyza'ya baktığımda kahve makinesine döndü hızlıca.
Ellerimi cevap beklercesine iki yana açtığım sırada Oğuz'a döndüm ama o tiksinircesine masaya bakıyordu. Sinirden çenesinin gerildiğini görebiliyordum. Ellerini sıkıyordu bir de lakin bu kadar gerilmesine hacet yoktu. Gerilmesi gereken birisi varsa o da bendim. Onun hedefi bendim çünkü.
"Hiçbir şeyi hatırlamak zorunda değilsin sen. Güzel şeyleri hatırlasan yeter," dediği sırada mutfağa İpek girdi.
"Kim neyi hatırlıyor?" diyerek kocaman bir albümü masaya koyarken Oğuz bir anda oturduğum sandalyenin altından tutup hiç zorlanmadan beni yanına çekti. Ona tutunduğum sırada diğer yanıma da tepsiyle birlikte Beyza oturdu ve bu durumu kimse yadırgamadı. Kahvelerimizi yapmıştı ve mis gibi kokuyordu mutfak lakin ben buna odaklanamıyordum.
Oğuz dibimdeydi, yan yanaydık, omuzlarımı değiyordu...
"Kimse bir şey hatırlamıyor. Hadi ben büyüğünüz olarak anlatayım size bu hikâyeyi iyi dinleyin beni," dedi Oğuz göğsünü gururla kabartarak. Sol dizimi kendime çekip çenemi yasladığımda Beyza da heyecanla kollarını dayadı masaya ama benim hissettiğim tek şey, Oğuz'un gölgesinin üzerime düşmesiydi.
"Gören de seksen yaşında sanacak ya seni abi. Hadi hadi..." İpek'in dalga geçişine göz deviren Oğuz albümün ilk kapağını açtı ve orada bizi karşılayan üç fotoğrafı gösterdi. Kaşlarım hayretle kavislenirken oradaki bebeği kucaklayan iki erkek çocuğuna baktım.
"Siz misiniz?" dediğimde Oğuz kafasını salladı.
"Tarih 1 Ekim 2003'ü gösteriyordu. Böyle zırt pırt ağlayan, huysuz mu huysuz, bir de sevimsiz bir bebek doğdu İspanya'nın göbeğinde. Annesi Elena dedi, babası Ekim dedi."
Beni anlattığını anladığımda yanağımı yasladım dizime bu kez. Utanmıştım sanki. Beyza da bir elini sırtıma atmış fotoğrafları en ince ayrıntısına kadar inceliyordu. Birisinde bahçede annemin kucağında idim, birisinde iki tane erkek çocuğunun arasında yatıyordum ve yırtınarak ağlıyordum. Son fotoğrafta ise İspanya'nın köyünde iki tane yaşlı insanın kucağındaydım. Fotoğraflarım o kadar sevimli ve o kadar utanç vericiydi ki sürekli burnumu kırıştırıp kafama torba geçirmek istiyordum ama bir yandan da hepsini ezberlemek istiyordum. Bu albüm çok güzeldi ve benle doluydu.
"Bunlar Ekim mi şimdi ya?" dedi Beyza, duygusal bir sesle.
Ona dönüp içten içe güldüğümde gözlerimin kızardığını hissetmiştim. Oğuz, hayran hayran fotoğraflarda elini gezdirirken başını salladı.
"Evet, evin cadı kızı nihayet doğmuştu. Oğuz çocuk dört yaşında, Alpay çocuksa yedi yaşındaydı. Alpay çocuk epey sevmişti bu Ekim kızını. Sonra tabii Oğuz çocukla Alpay çocuk baya bir süre bu Ekim kızın büyümesini beklemişlerdi oyun oynamak için. Fotoğraflar ara sıra İspanya'ya gidiyor ara sıra İstanbul'a. Ekim kızı nihayet dört yaşına geldiğinde ise temelli İstanbul'a yerleşiyorlar. Bakın, yıllarca içinde tepindiğimiz ev burası işte," dedi parmağını bir fotoğrafa sertçe bastırarak.
Oğuz'un gösterdiği fotoğrafta önünde durduğumuz evi çat pat hatırlıyordum. Sahile yakın, şehirden uzakta sakin bir mahalleydi orası. Yüksek binalar yoktu orada. Sadece bahçe vardı bol bol.
"Ah ne güzelmiş eviniz Ekim..." dedi Beyza iç çekerek. Ara sıra ona baktığımda ne kadar hayran kaldığını görebiliyordum. Keşke hep burada kalsaydım.
"Hala duruyor mu?" dedim kafamı gömdüğüm yerden kaldırıp.
"Duruyor ama yıllardır girmiyoruz. Ne haldedir bilmiyorum valla ama satılmadı," diyerek bana baktı Oğuz, bakışlarımı kaçırdım istemsizce. En azından duruyordu o ev. Bir gün gidebilirdim belki.
Tek kaşım kavislendi birdenbire. "Peki, oraya taşınamaz mıyız tekrardan? Burada olmak zorunda mıyız?" dedim mutfağa göz gezdirirken. Burası da güzeldi tabii ama dil bilmemek, hep yabancı olmak ve hep evde olmak... Nereye kadar böyle devam edecektik ki?
"Yani... Sevmiyor musun burayı?" diye sordu Oğuz, ne diyeceğini bilemeyerek. Bakışlarımı ona çevirdiğimde İpek de Beyza da bana beklentiyle bakıyorlardı. Ne cevap vereceğimi bilememiştim. Dizimi indirip omuz silktim.
"Bu kadar anı yeter bence. Ben uyumaya gidiyorum," diyerek kalktım masadan ve odamın yolunu tuttum. Kimse arkamdan bir şey dememişti. Adım seslerim yalnızlaşan evde yankı bulurken odama geldim ve kapıyı arkamdan kapatıp yatağıma bıraktım kendimi. Pikeyi üzerime örttüğümde binlerce düşünce yine kafama üşüşmüştü. Burayı sevip sevmemem değildi ki asıl mesele. Asıl mesele içimdeki bu kasvetin, bu hapis hayatının, bu korkunun, bu iç bunaltıcı hislerin bir gün tamamen geçip gitmesiydi.
Gözlerimi kapattım. Uyursam geçerdi belki.
🍂
Akşama doğru gözlerimi açtığımda evde bir hareketlilik mevcuttu. Önce uykunun verdiği hisle ağzım yırtılırcasına esnedim ve ellerimden destek alarak kalktım. Sırtımda tutulma benzeri ağrılar sızılar kendini belli ederken gözlerimi ovalayarak yatakta bağdaş kurdum. Biraz daha dikkat kesildiğimde aşağıdan uğultular geliyordu. Net anlaşılmıyordu ama bir şeyler vardı.
Dağılan saçlarımı düzeltip komodinin üzerinden aldığım tokamla topladım ve yataktan kalktım. Elbisemi düzeltip odamdan çıktığımda sesler gitgide netleşiyordu. Serpil teyzenin sesi geliyordu, Servet amcanın bir de. Merak içinde annemin odasına gittim. Kapısına vurduğumda içeriden ses gelmiyordu. Odaya girdiğimde onu görememiştim. Demek hala gelmemişti. Bu defa çekinerek İpek'in odasına gittim. Onun kapısına vurdum, normalde olsa seslenirdi ama onun da odasından ses gelmeyince evde olmadığını anladım.
Arkamı dönüp gidecekken havadaki elimi yakalayan Oğuz'la bir anlık kalakaldım. Aranın ışığını açtığında onu daha net görebiliyordum. Uyku mahmuru ayılmaya çalışarak gözlerimi kapatıp açtım sıkıca.
"Ödümü kopardın," diyerek elimi kurtarınca Oğuz da elini indirip dudağının kenarını sarkıttı.
"Hayırdır neyin var senin? Kedi gibi dolanıyorsun milletin kapısında ama şu kapıya gelmek aklına gelmiyor." Kafasıyla kendi odasını gösterince alt dudağımı sarkıtarak ona baktım. Boyu bazen gereksiz uzun geliyordu bana. Burnumu kırıştırdım direkt.
Sorduğu soruyu es geçerek, "Annem gelmedi mi hala?" dedim kısık sesle. Oğuz derdimi anlayınca başını eğdi bana doğru. Bir adım geriye gittim hemen.
"Yok, gelmedi henüz ama merak etme gelir yakında. Onun başına bir şey gelmez burada."
"Nasıl bu kadar eminsin? Ona ulaşırlarsa-"
Oğuz bir anda omuzlarımdan tuttu ve beni yönlendirerek terasa çıkan merdivenlere yönlendirdi. Ona ayak uydurup merdivenleri çıkmaya başladım ama neden terasa çıktığımızı bilmiyordum.
"Ona ulaşmaları imkânsız prenses. Burası Nilüfer teyzenin çöplüğü bir kere. Zehra anca avcunu yalar. Yalamazsa da yalatırız icabında," dediğinde gülerek kapıyı açtım ve kaç zamandır çıkmadığım terasa çıkıp temiz havayı ciğerlerime çektim. Çektiğim nefesi doyasıya verdim ve bir yenisini daha ekledim. Ciğerlerim bayram etmişti ama Oğuz'un Zehra'ya avucunu yalatacağı anı görmeyi çok istemiştim içten içe.
"Baya güven veriyorsun şu anda. Acaba nasıl yalatacaksın? Bin tane adamını bir yıkarsa kapıya ölümüzü alır ancak," dedim gülerek.
Ayaklarımı yerde sürüye sürüye salıncağa oturduğumda Oğuz'a döndüm merakla. Arkamda bana öylece baktığını fark ettiğimde gülüşüm aniden soldu. Asmaların arasına doladıkları led ışıkları yakıp yanıma otururken onu gözlerimle takip etmiştim. "Ne oldu?" dedim sessizce. Yanlış bir şey mi demiştim de bana böyle bakıyordu?
Kafasını bana çevirerek, "Sana ne dedim ben dün?" deyince susup ona baktım bir süre.
"Ne dedin?" dedim gergin bir şekilde etrafa bakarken. Bir sürü şey söylemişti hepsi de aklımdaydı hâlbuki. Ama sonra hatırladım o cümleyi. Gözlerine baktım hemen ve gülümsedim istemsizce. "Feriştahı da gelse alamaz mı?" dediğimde Oğuz'un da asık yüzü gevşedi ve güldü. O güldüğünde neden tüm sorunlarım yok oluyor gibi geliyordu ki? Şu anda ne Zehra ne de Devrim zerre umurumda değildi ama korkmam gerekirdi. Korkmuyordum. Oğuz vardı. Şövalyem.
"Bak hatırlıyorsun ne güzel." Burnumdan sıkınca önüme döndüm huysuzlanarak.
"Unutmam..." dedim salıncağı ayağımla sallarken. Güneş semaya usul usul veda ededursun bulutlar da fırsattan istifade gökyüzüne serilmişti. Her biri parça parçaydı ve kopkoyu bir renge boyanmışlardı. Güneş ise ufuk çizgisine gelmiş kızıllığını gökyüzüne duyurmuştu artık. Batıyordu ve bir gün daha bitiyordu. Arkama yaslanıp iki elimi de başımın arkasında birleştirdiğimde serin meltem yüzümü okşamaya başlamıştı. Havalar bu köyde iyiden iyiye soğumaya yüz tutmuştu. Temmuz sıcağı yoktu artık.
"Barış ve Doğal kim?" diye sordu Oğuz, suskun çekingen bir sesle. İstifimi bozmadan ona döndüm.
"Yayladaki son günlerimizde beklenmedik misafirlerimizdi. Doğal'ın iki küçük kardeşi kaybolmuştu ormanda. Abim de onları bulmuştu. Doğal ve Barış, ikisi evlendiler şu anda," dediğimde Oğuz'un gülüşündeki değişikliği fark ettim. Kaşları havalanırken bana dönerek bağdaş kurdu.
"Eee, peki arkadaş mı oldun onunla? Görüşüyor musunuz hala?" dedi meraklı meraklı. Gözümün ucuyla baktığımda anladım ki gerçekten merak ediyordu.
"O gün beni korumaların elinden almıştı Doğal. Öyle çıtı pıtı birisiydi ama çok güçlüydü. Ondaki gücün onda biri bende olsa emin ol Zehra'yı mezara koyardım ama yok. O gün yine bir hastane dönüşüydü." Sesim durulurken gözlerimi indirip o güne gittim kısacık bir an. Belki de özgürlüğüme attığım ilk adım o gündü. "Doğal ve Barış'ın arası o zaman iyi değildi galiba. Doğal çok zorluklar yaşamış, babasını kaybetmiş o da benim gibi. Annesiyle görüşmüyordu. Kendi hayatını kurmuştu. O gün ona o kadar imrenmiştim ki biliyor musun o da bana imrenmişti. Hâlbuki imrenecek hiçbir şeyim yoktu ama o her şeye rağmen gülebiliyor olmama imrendiğini söylemişti. Bana demişti ki, nasıl gülündüğünü unuttum ben. Bu lafı o kadar zoruma gitmiştim ki sonra ne bileyim içimden çok defa şükrettim. Doğal farkında olmamı sağladı. Yani... Derme çatma bir evde ben gülebiliyordum ve gülmeyi unutmamıştım ama o İngilterelere gitmiş gelmiş serbestçe gezebiliyorken, özgürken gülmeyi unutmuştu. Çok zıt ve farklıydık."
İç çekip Oğuz'a baktığımda bana bakan dalgın gözbebeklerindeki sevimli ışıltıyı gördüm. Durgun ifademe tebessüm konarken kollarımı çözüp onun gibi oturdum. Tam karşısında bağdaş kurdum. Bu anları nedense onunla paylaşmayı daha çok seviyordum. Küçüklüğümüze dair elimde çok bir şey yoktu ama gençliğimize dair elimde daha fazla şey vardı ve bunlar gün geçtikçe birikiyordu. Biriktirmek benim elimdeydi, bizim.
"Eski günlerime dönmek istiyorum ben," dedim heyecanla.
Ne olursa olsun o eve gitmek istiyordum. Zehra ya da Devrim umurumda değildi. Bana artık karışamazlardı. Buna hakları yoktu bu yüzden evime gitmek istiyordum. Annem, abim, Oğuz, İpek, Beyza, Serpil teyze, Servet amca. Hep birlikte gidelim istiyordum. Orada yeni bir hayata yelken açacak umudu taşıyordum içimde ama bu umudun bir saman alevi olacağından habersizdim.
Umut biraz öyledir. Başta saman alevi gibidir ve size o saman alevini sönmez ateşe çevirmenin sınamasını yapar. Sonunda çevirirsiniz ama. Umudun ana babasıdır o sönmez ateş.
"Anlamadım?" Oğuz şaşırarak gözlerini kırpıştırınca kendimden emin bir şekilde başımı salladım.
"Anlamayacak ne var? Evime dönmek istiyorum ben. O ormana, o siteye, o denize, o yan yana olan evlerimize... Eskiden huzurluyduk Oğuz biz. Hatırladığım ne varsa hepsinde ben çok mutluydum. Gülümsüyordum, kahkaha atıyordum. Bu saatten sonra ben bir kere daha bir eve hapis yaşamak istemiyorum. Yarım kalan ne varsa tamamlamak istiyorum. Ben tamamen özgürleşmek istiyorum Oğuz."
Kafamı kaldırıp asmalar izin verdikçe gökyüzüne baktım. Yıldızlar tek tük semaları süslerken gözlerimi yumdum ve burnumdan derin derin soludum havayı. Saçlarım savrulurken gözlerimi açtım ve Oğuz'a döndüm.
"Bunun şimdilik zor olduğunu söylersem üzmüş olur muyum seni?" dedi çekinerek. Dudaklarımı birbirine bastırdım sertçe. Kafamı eğip yüzüne baktım öylece. Üzmek mi? Ben bu zamana kadar öyle feci üzüntüler yaşamıştım ki bu sözler beni üzemezdi. Ama beni üzmemek için böyle davranan birisi sebepsiz gözyaşlarımın sebebi olabilirdi.
"Bu kadar ilgili davranma bana," dedim alaylı bir sesle. "Hemen bağlanıverir kalbim, sonra daha çok üzersin beni."
Kendi sözlerim kendi kalbimde havai fişekler patlatmaya başlayınca titrek bir gülüş sindi dudaklarıma. İş işten geçmişti kızım, sen Oğuz'a zaten bağlanmıştın. Şimdi neyin uyarısını yapıyordum ki ona? İçimdeki bu anlamsız coşkuların, akan ırmakların, cıvıl cıvıl öten kuşların sebebi bunlardı. Kaç kaç nereye kadar kaçabilirdim ki kendimden? Ya da Oğuz'dan. O herhangi birisi değildi.
Kararsız bir sesle, "Ben..." deyip susuverdi Oğuz. Kafamı kaldırıp ona baktığımda gözlerini kırpmadan gözlerime bakıyordu. Merakla bekledim devamını. Beklentiyle baktım yüzüne. Manasız bir umut kaplarken içimi kalbimin etrafında uçan kuşları öldürecek mi yoksa onları kucaklayacak mı diye bekledim. "Yani sen, benim çocukluğumsun Ekim. Sen benim çocukken en sevdiğim arkadaşımdın. Büyüdüğüm zamanlarda abinle seni hep koruyorduk. Kulağa şimdi çok saçma geliyor ama erkek olmadan anlayamazsın. Garip varlıklarız, bazen ben bile içimdekilere akıl sır erdiremiyorum. O koruma içgüdüsü... Yaşamadan bilemezsin. Sorgusuz sualsiz seni sadece canım pahasına korumayı istiyordum. Okula başladığında yeni arkadaşların çok sinirimi bozuyordu mesela," dedi kaşlarını ciddiyetle çatarken. Ansızın gülerek elimle ağzımı kapatınca Oğuz da güldü. Ben hatırlamasam bile o hatırlıyordu.
"Karan mıdır nedir, o çocuğu hatırlıyorum hala o kadar iyi anlaşıyordunuz ki... Gıcık oluyordum çocuğa. Sınıf arkadaşısınız, ödevler hep birlikte yapılıyor bilmem ne... Ne alakaydı yani? O çocuk benim arkadaşım olan kızla arkadaş olamazdı sanki. Hem çocuk tembel tenekenin tekiydi ama sen ona ders çalıştırıyordun. Kıskançlık ediyordum. Sonra bir yandan da sen benim oyuncağım değildin ki oraya git buraya gel diyeyim. Annem beni çok frenliyordu bu konuda. Hatta ilk o fark etti her şeyi. Büyümek çok zor, saçma sapan, bir yandan da çok eğlenceli bir şeydi ama sen... Arkadaşım değilsin. Yani arkadaşım olmaktan çıktın zamanla. Böyle..."
Tarifsiz kaldığında tırnak etlerimi yolmaya başlamıştım stresle. Ne anlatıyordu şimdi bana? Hatırlamadığım bir sürü şey... Karan ismini hatırlıyordum. Sınıf arkadaşımdı muhtemelen ama çocuğun yüzü bile yoktu hafızamda. Oysa Oğuz, çocuğa epey gıcık olmuş gibi hırsla bahsediyordu ondan. Ama mesele o değildi, Oğuz'un sözleriyle nereye varmak istediğiydi. Kalbim sıkışıyordu.
"Oğ-Oğuz," dedim onu çağırır gibi ama devam edemedim sesim titreyince. Sertçe yutkunup duruyordum karşısında. Bu, bu kadar gergin bir şey miydi? Yani kelimelerin tükenmesi, dilimin damağımın kuruması... Normal miydi?
"Efendim?" O da en az benim gibi sessiz sessiz cevap verince yüzüne bakakaldım.
"Gıcık olmana gerek yok. Ben Karan'ı hatırlamıyorum bile," diyerek sallanan salıncaktan bir anda kalktım. Sanırım daha fazla burada durup onun gözlerine bakamayacaktım. Bedenim, aklım, kalbim istediğim gibi değildi çünkü. Çünkü çok büyük bir his besliyordum ona karşı ve bu da beni o tanıdık korku hissine sürüklüyordu.
Oğuz anın şaşkınlığı ile demirlerden tutup salıncağı durdurunca yere çıkardığım terlikleri giydim alelacele. "Yemeğin hazırlanmasına yardımcı olayım en iyisi." En iyi bahanemi de uydurup terastan koşarcasına indiğimde kendimi ancak odama atabildim. Elimi kalbime götürdüm usulca.
"Atak mı geçiriyorum ben?"
.
.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
