27. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)26. Bölüm: Kesif Bir Tat
Bölümler 32Şu an: 26. Bölüm: Kesif Bir Tat
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime · Okuduğun bölüm
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Özür dilerim.
Her şey için çok özür dilerim Ekim. Benden nefret edeceksin, edeceksiniz ama özür dilerim. Ben Allah'ın aciz kulu Beyza, bana emanet edilen can için her şeye mecbur bırakıldım. Senden defalarca özür dilerim. Çektiğin acılar için, bana güvendiğin için, seni şu an ağlatıp bir enkaza çevirdiğim için özür dilerim.
Oğuz'dan defalarca özür dilerim. Alpay'dan defalarca özür dilerim. Annenden, Serpil abladan, Servet abiden... İpek'ten. Nefes alamıyorum ben burada. Benim senin hayatına girmem her şeyin bir parçasıydı Ekim. Bu yazdıklarım belki beni affetmene sebep değil ancak gözyaşlarımın izlerini taşıyor bu kâğıt. Her gece başımı yastığa koyarken döktüğüm gözyaşlarına bir yastığım bir de Allah şahit.
Karnımdaki doğmamış bebeğim ben kahroldukça kahroldu. Sana daha fazla zarar vermeden gidiyorum güzel yürekli kız. Biliyorum, yuva yıkanın yuvası olmaz. Benim de zaten bir yuvam yok Ekim ama senin seneler sonra kavuştuğun yuvanı daha fazla dağıtamam. Vicdanım el vermez, yarın bir gün oğlumu kucağıma aldığımda yüzüne bakacak yüzüm olsun istiyorum. Buraya kadar okuyabildiysen anlamışsın her şeyi.
Zehra... Zehra denen kadın beni aldı ve senin hayatına soktu. Her şey bu kadar basit gerçekleşti. Onun sayesinde ben seninle tanıştım ve seni kandırdım. Başta gerçekten senin iyiliğini isteyen bir anne olduğunu sandım ama işler öyle değildi. Bebeğimle en çaresiz anımızda bize el uzatan kadının elleri kan içindeymiş, o bir katilmiş bilemedim ben. Senin açık yaralarına nasıl kolonya bastıysa benim de yüreğime bastı o kolonyayı Ekim. Affet beni, beni affet ki eğer bir gün ölüm gelirse hesap verebileyim.
Sana daha fazla zarar veremem. Aileni daha fazla mahvedemem ve buna sebep olamam. Şimdiden sebep olduklarım bile vicdanımı ezip geçiyor. Evladım için her şeyi yaparım ama bunu yapamam. Evladım için bir aileyi darmaduman edip bir sürü insanın gözyaşına, kalp yarasına sebep olamam. Allah affetsin beni, sen de hakkını helal et. Ben gidiyorum artık. Hayatında hiç var olmamışım gibi gidiyorum. Her şey için teşekkürler ama senden güvenini de aldığımı biliyorum. Sen çok iyi bir kızsın Ekim, hep iyi kal. İyi kalman için sana son defa bir şey söylemek istiyorum.
Hayatınız tehlikede. Zehra durmayacak. Bunu bil. Zehra yakıp yıkacak, çok can yakacak. Babanı bulmalısın. Hem de hemen.
Beyza.
Sandalyemin üzerinde tüm parçalarım dağılmış halde oturuyordum ve elimde bir kâğıt parçası tutuyordum. Üzerinde yer yer damla izleri, dağılmış ama hala kelimeleri okunabilen mürekkep izleri yer alıyordu. Bir kâğıt parçası ve dağılmış bir sürü his... O an anladığım tek şey, hiçbir şeyin sonu olmadığı idi. Dip diye bir şey yoktu bu hayatta. Dip dediğiniz her an, bir dip daha olduğunu öğreniyorsunuz. Ve son olarak ben bu sonsuz okyanusumda boğulmak üzereyim.
Gözümden yaş akmadı ama mahvolduğumu anladım. Yüreğime oturdu bir şeyler ve o şeyler tek bir isimde toplandı: Sıkıntı. Ağacın toprağa saldığı milyonlarca kök gibi bu sıkıntı da yüreğime doğru köklendikçe köklendi. Hüzün, kızgınlık, güvensizlik, öfke, hayal kırıklığı, yorgunluk, kalp kırıklığı... O kadar ağır geldi ki tüm bu hisler yutkunamadım ama en kötüsü de inanamadım.
İnanamamak bu hayatta başınıza gelebilecek en büyük kötülük sanırım. Ama biliyorum artık, bunun da ötesi vardır illa ki. Bu yüzden en kötüsü dememeliyim. Bundan daha kötüsünü tadarsam işte o zaman hayatta kalabilir miyim bilmiyorum.
"Canım yanıyor, Beyza..."
Ağzımdan çıkan tek cümle bu oldu ve beynimde yankılandı kırık sesim. Bu kırık sesin bana ait olma ihtimali bile o kadar sıfırdı ki başımı kaldırıp, renkli odamın duvarlarına bakıp renkleri bir bir yitirişlerine şahit oldum. İçimdeki inancın, güvenin, arkadaşlığın, sırdaşlığın, kardeşliğin en acı yerinden parçalandığını ve yitip gittiğini hissettim. Bu tıpkı canlı canlı dağlanmaktı.
Ah Zehra, ah... Bana bunu da yaptın ya helal olsun sana. Helal olsun be kadın. Sen bizden gerçekten nefret ediyormuşsun. Ama merak ediyor ya bir yanım, sen bizden neden bu kadar nefret ettin ki?
Kafamdaki can yakıcı sorulara bir cevap bulamayınca masamdan destek alıp sandalyeyi ittirdim. Öyle gürültülü bir şey yankılandı ki odamda ayağa kalkar kalkmaz baştan aşağıya titredim ve soğuk soğuk terledim. Sırtımdaki battaniye yere düşerken dişlerimi birbirine sürttüm sertçe. Çıkan sese, kasılan çeneme aldırmadan yatağa uzandım o gece. Hâlbuki bir çığın altında kaldı yüreğim. Oğuz bile ısıtamaz gibi geldi. Tir tir titrerken başımın gömüldüğü yastıkta nefes alamadım. Yatak bana hem cehennem oldu hem de yüzlerce metre karın altı kadar soğuk geldi.
Canımın acısı zamanla geçer sandım ama garip bir şekilde geçmek bilmedi. Sağa döndüm, sola döndüm, sırtüstü döndüm, yüzüstü uzandım ama hayır, kesif bir his yüreğimin tam merkezine bir kule dikti ve tek tek ne varsa keskin nişancı gibi kurşunla indirdi. Anbean öldüğümü hissettim.
Ne kadar düşünürsem düşüneyim aklım almıyordu. Sanki bu satırları yazan Beyza değildi. Sanki bu bir kâbustu. Sanki az sonra içeriye girecekler ve şaka olduğunu söyleyip güleceklerdi ama ben ne kadar aptalca bir umuda sarılıp beklesem de olmadı. Odama kimse girmedi ve ben soğuk mu sıcak mı karar veremediğim yorganın altında bir ateşi bir de karı tattım.
Daha fazla yatağımdaki soğukluğa tahammül edemeyip ayağa kalktığımda üzerimde sadece günlük kıyafetlerim vardı. Saate bakmadan odamdan çıktığımda kemiklerim kaskatıydı hala. Aklımda Beyza'nın yazdığı her cümle deli gibi dönerken hemen yan odama ilerledim. Kapısı hep aralık olan kapıyı ellerimle ittirdiğimde onun kokusu doldu ciğerlerime. Çenem kendiliğinden titremeye başladığında ince bir ses çıkıyordu dudaklarımdan ama neden böyle sızlıyordum bilmiyorum.
Belki de kanıyordum. Görmediğim bir yerim kan içindeydi çünkü sanırım bir kâğıtla yara almıştım ben. Bilirsiniz... Kâğıt kesikleri çok acıtır canı. Bu da öyleydi. Kâğıt kesiğiydi. Ufacık bir kesikti şimdilik ama gün ağardığında yaramın büyüyeceğine emindim.
"Ekim?"
Oğuz'un şaşkın ancak epey tarazlı gelen sesiyle uyumadığını anladım. Gerçekliğimi yitirdiğimi anlamıştım.
Minik adımlarla kapısını örtüp içeriye girdim. Yanağımın içini kemire kemire yatağına kadar ilerleyip önünde durduğumda bana ne olduğuna dair bir fikrim yoktu. Ne gözyaşlarımla tepki verebiliyordum ne de başka bir şey yapabiliyordum. Melike Hanım'ın sözleri aklıma geliyordu. Tepkisizlik en büyük tepkidir aslında.
Oğuz, sustuğum dakikalara tahammül edemeyip, "Gel, gel buraya. Ne oldu?" deyince Ay ışığının vurduğu yüzüne bakakaldım. Saniyeler içinde beni kolumdan çekip sarmaladığında o üzerimdeki kütlelerce karın eridiğini hissettim. Kalbim atmaya başladı yeniden ama can çekişe çekişe.
"Çok soğuk. Üşüyorum Oğuz..."
O an ağzımdan sadece bunlar çıkmıştı ve sessizliği sesimle yarıp geçmiştim. Çok rahatsız ediciydi. Zorla yutkunabildiğimde midemin taşlaştığını, az önce içtiğim yumuşak içimli kahvenin lav gibi her yerimde gezindiğini hissediyordum. Boğazım yanıyordu acı bir tatla.
Oğuz, sözlerimden sonra gerçekten beni daha sıkı sardığında nefes almaya çalışıyordum. "Ekim iyi misin? Ne oldu sana? Neden böylesin? İyi misin bir tanem?" diye sordu art arda ama ne cevap vereceğimi bilemedim.
Ne diyecektim ona?
Beyza beni kandırdı mı?
Beyza aslında sandığım insan değilmiş mi?
Beyza, onun ölmesinden korktuğumdan kendimi feda edeceğimi aslında biliyordu ve susuyordu mu diyecektim?
Allah aşkına, ben ne cevap verecektim?
"İyi değilim ben." Son cümlem bu oldu.
Oğuz saatlerce saçımı okşadı, benimle konuşmaya çalıştı ama ben sadece gözlerimi açıp kapattım ve bir boşluğa baktım. Ruhum çekilmiş gibiydi. Kalbimdeki sancıyı Oğuz'un hala işe yarayan kokusu sakinleştirdiğinde hislerim geri dönmemeye yemin etmişçesine yok oldular.
Duygu karmaşası içinde cılız kollarımla çırpınırken Oğuz da ne yapacağını bilmiyordu sanırım çünkü tüm gece sabırla durdu benimle. Uyudu mu uyumadı mı bilmiyordum ama yatağa benimle uzandığında göz kapaklarım ağırlaştı. Uyuyabilir miydim bir fikrim yoktu ama bir anlık kısa sürelerde içim geçip duruyordu.
Karşımda, Oğuz'un sade çalışma masası ve içeriye sızan göz ağrıtıcı güneş ışıkları vardı. Ses yoktu. Tek ses nefes seslerimizdi ve Oğuz hala saçlarımın arasında dolaştırıyordu parmaklarını. Kaşlarımı çattım alnımdaki ağrı ile. O an karar verdiğim bir şey varsa o da iliklerimde artık kan yerine önlenemez bir öfkenin aktığı idi. Oğuz'un gece üzerime örttüğü battaniyeyi yavaş hareketlerle itekledim ve yataktan doğruldum. Gözlerimi her kapatmamda canım acıyordu.
"İyi misin prenses?" Oğuz bunu bıkmadan milyonuncu kez sormuştu ve hepsinde de yanıtsız kalmıştı. Ama sormaktan vazgeçmemişti.
"İyiyim."
Ve sesim adeta yalanın kendisi oluverdi.
Yataktan kalktığımda başım dönse de adımlarımı sağlam atıp odadan çıktım. Dudaklarım titriyordu öfkeden. Beyza'yı görsem kendime hâkim olamayıp bağırır mıydım yoksa susar mıydım kestiremiyordum bile.
Kendi odama girip komodine yaklaştım korka korka. Neyden korktuğumu bile bilmiyordum ki. Tüm gece beni uyutmayan kâğıt gerçekti işte. Yalan olmasını dilememe rağmen. Yalan olması için her şeyimi verirdim ben ama hayır, ayan beyan ortaydı her şey.
Telefonumu bulup rehbere girdim ve abimi aramaya başladım çok düşünmeden. Saat farkı umurumda bile değildi. Sinyal sesi uzunca bir süre çalıp sustuktan sonra nihayet telefona cevap geldi.
"Ekim? Abicim?" derken epey şaşkındı. Onu aramamı beklemiyordu.
"Abi, babam hayatta," dedim ilk olarak ancak abim tepki vermedi. Sertçe yutkundum konuşabilmek için zira boğazıma dikenli teller batıyordu sürekli. "Abi, babamı bul. Zehra onu bir yerde tutuyor olmalı. Babamın hayatta olduğuna eminim."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ancak hayır, kalbim bu kadar gümbürderken sakin olamıyordum. Yumruklarımı sıkmış dizimi ovalıyorken abimden hala ses gelmiyordu. O sırada odamın kapısı açıldı ve Oğuz girdi odaya. Duraksamadan direkt yanıma gelip elimden tutunca kalbim daha çok gümbürdemeye, göğsümü daraltmaya başladı. Güzel kahverengi gözleri kısılmış ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu ancak ipler artık inceldiği yerden kopuyordu. Kopmalıydı...
"Abi, Beyza abla yok..." diye mırıldandı İpek, benim odamın kapısında belirirken. Ona kısa bir bakış attığımda abim ilk şaşkınlığından sıyrılamamıştı henüz.
"Ne... Ne diyorsun Ekim sen? Babam yaşıyor ne demek? Babamız... vefat etti bizim. O kazada..."
Kurumuş dudaklarımı yaladım hızlıca.
"Ekim sakin olur musun bir," dedi Oğuz, iki omzumdan da tutarak. Bana ciddiyetle bakarken o sevecenlikten eser yoktu yüzünde. Gözlerimi diktim Oğuz'a. İçimdeki bu şeyi almasını istesem alabilir miydi yoksa bu kez hayır mı derdi? Yapamazdı, bilirdim.
"Etmedi abi, babam o kazadan kurtuldu ve Zehra hepimize yalan söyledi. İşin en acı kısmı ne biliyor musun?" Dudaklarım bu kısımda daha çok titremeye, gözlerim de yanmaya başladığında Oğuz omuzlarımı sıvazlıyordu seri hareketlerle. Durdurmak için hiçbir şey yapmıyordu ama bunları söylememi de istemiyordu.
"Ekim, sakin ol," diye mırıldandı telefona uzanırken ama hemen omzumu çekip Oğuz'dan uzaklaştım.
"Biz bunu yedik, yemekle de kalmadık kandırıldık biz! Abi biz kandırıldık duyuyor musun beni?" Kalbim önünü alamadığım bir hızda atıyordu artık ve zihnimden geçenleri kontrol edemiyordum. "Zehra hayatımızı mahvetti! Beni yıllarca kandırdı! Babamı yıllarca bizden sakladı! Annemle seni yıllarca tanıyamadım! Beni çocukluğumdan vurdu hep! Bana işkence etti, sana işkence etti, Beyza'ya..."
Nefesim tıkanınca Oğuz kaşlarını çatmış yüzüme bakıp bir şeyler anlamaya çalışıyordu ama bu nasıl anlatılırdı ki? Sesli söylersem o an her şey gerçek olacaktı ve ben bunun gerçekliğini kabullenmek istemiyordum.
"Beyza mı?" Abimin afallamış sesiyle telefonu daha çok sıktım. Oğuz hala dimdik bana bakıyordu ve olduğu yerden bana doğru bir adım dahi atamıyordu. O an umutlarımız sökülüyordu bir ağacın kökünden sökülmesi gibi. Canımız yanıyordu.
"Beyza da öyleydi abi. Zehra'nın yanımıza koyduğu birisiymiş." O sırada Serpil teyzeyi gördüm kapının önünde. Sözlerimden sonra bir anda yere düşmüştü ve İpek onu kollarının altından tutup bağırmaya başlamıştı. Oğuz ise hala ne yapacağını bilmiyordu.
"Na-nasıl?" diye kekeledi abim.
Dudaklarımı büzdüm sinir bozukluğuyla.
"Evden gitmiş dün gece. Bir mektupla. Ben de daha fazla burada durmayacağım. Savaşı başlatan ben değilim abi, ben olmadım ama bu savaşta karşı safta savaşması gereken benim. Yapacaklarım için bana kızma olur mu? Beni anla. Zehra'yı mahvedeceğim. Hayır, aslında bunu delicesine yapmak istiyorum. Benden aldıkları için, sizden aldıkları için onu mahvetmeyi çok istiyorum! Bu sefer hiçbir şeyi onun yanına bırakmayacağım!"
Telefonu tir tir titreyerek abimin suratına kapattığımda Oğuz durmadan başını iki yana sallıyordu.
Kesinkes, "Hiçbir yere gidemezsin," dediğinde sorgular bir şekilde yüzüne baktım. Bir adım attım ona doğru. Ne demekti şimdi bu?
"Özgürdüm hani ben? Hani beni tutamazdın? Ben şu anda İstanbul'a gideceğim Oğuz. Haber veriyorum sadece," deyip yatağıma yöneldim ve sıkışan kalbime inat bıraktığım mektubu alıp İpek'e verdim.
İpek şok içinde mektubu eline alırken yüzündeki ifade dün geceki benden farksızdı. Serpil teyze elini kalbine götürmüş orayı ovalıyordu. Annem de yanı başındaydı. Yere çökmüş Serpil teyzeyi kendine getirmeye çalışıyordu.
"Her şeyi yazmış! Her şeyi!" dedim bağırarak.
Bileğimdeki lastik tokayla saçlarımı ensemde toplayıp dolabımın kapağını açtım. İçinden giymek için kot pantolonumu, beyaz gömleğimi ve süveterimi aldım.
"Teyze bize izin verir misiniz biraz?" dedi Oğuz, sakinliğini üstün bir çabayla korumaya alarak. Bunun üstüne annem tek kelime etmeden Serpil teyzeyi de alıp odadan çıktı.
Kapı kapandığında durup Oğuz'a döndüm. Hala ağlayamıyordum, hala pek bir şey hissedemiyordum ama en çok da bir şeyler hissedebilmeyi istiyordum. Ağlarsam geçer sanıyordum ama ben tek damla gözyaşı dökemiyordum. Sadece bir enkaz altında can çekişiyordum.
Birinin güvenimi boşa çıkarması bu kadar koymamalıydı. Ben Beyza'yı ablam gibi seviyordum. Ablam gibi... Bana hiç ablalık yapmamış ama senelerce öz ablam sandığım Süeda'nın yerine koyuyordum onu. Bu denli kırılmamalıydım.
Odada yalnızca ikimiz kaldığında Oğuz yüzüme döndü ve en net ifadesiyle önüme set çekti.
"Hiçbir yere gitmek yok Ekim. Saçmalıyorsun şu anda. Ani karar veriyorsun. Öfkelisin, anlıyorum ama-"
"Anlayamazsın Oğuz!" diyerek kestim. "Beni anlaman mümkün bile değil. Yanından bile geçemezsin." Başımı iki yana salladım dalgın bir şekilde. Sözlerim onu durdurmuştu çünkü bunları duymayı benden beklemiyordu. Ben de beklemiyordum bunları yüzüne karşı çarpmayı ama şu anda kendim olmaktan çok uzaktaydım. Beni en çok o anlıyor sanıyordum. "Sen unutmadın, sen kaybetmedin geçmişini, başka birine anne demedin, koca bir yalanın içinde büyümedin, abla yerine koyduğun kadın sana ihanet etmedi bana ihanet etti Oğuz."
Dudaklarımı yalayıp tam gözlerinin içine baktım ve o dün geceden beri kalbimi kasıp kavuran cümleleri kurdum: "Ben sizin canınız için kendi canımdan vazgeçmiştim o gün Oğuz! Bak yaraları hala duruyor bedenimde ama bu yaraları alırken hep sizi kurtarabildiğim için sevinmiştim! Beyza, gözümün içine baka baka Zehra yarama kolonya bastı diye ağlamıştı yanımda! İki gün önceydi ya daha!" Sesim gitgide kısılırken Oğuz mahvolmuş gözlerle, kederin bekçiliğini yapan o yüzle bana bakakaldı. Aramızda dillendirmediğimiz o gerçeği sonunda dillendirmiştim ve bu sandığımdan daha fazla yakmıştı canımı.
Çaresizce ona baktım ve yılgınlıkla ellerimi iki yanıma bıraktım. "Dünden beri ağlayamıyorum bile iğrenç hissediyorum kendimi. Geldim buraya..." Elimle odayı gösterdim çaresizce. "Aslında kim olduğumu öğrenmeye çalıştım, öğrendim de. Samyeli değilim ben. Ben Ekim Şah'ım ve Zehra bunu çok iyi bir şekilde unutmuş. Dün ne düşündüm biliyor musun?" Kuruyan dudaklarımı ıslatıp ona bir adım attım. "Ne kadar farklı iki aile olduğumuzu düşündüm. Siz hiç parçalanmadınız ama bir zamanlar sahip olduğum o mükemmel aile paramparça edildi. Hak etmemiştim bunu! Küçücük bir çocuktum ben daha, hak etmemiştim Oğuz!"
Sesim yeniden son ayarda ince bir şekilde odamda yankılandığında boğazım yanıyor, aldığım nefesler yüzünden göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. Oğuz bir dakika bile düşünmeyip birkaç adımda yanıma geldiğinde yine kollarıyla beni sardı ama bu sarılmayla geçecek bir şey değildi.
"Ekim, ben seni o küçük yaşta kaybettim. Zehra senden aldıysa benden de seni aldı. Senelerce öldün sandım yasını tuttum ben on beş yaşımda. On beş yaşındaki hangi çocuk yas tutar söylesene bana? Hangi on beş yaşındaki çocuk, ilk aşkını kaybeder ki? Ben seni ikinci kere kaybedemem. Şu anda da bir yere gidebilecek durumda değilsin. Sen de biliyorsun şu anda her şey çok taze güzelim. Sakinleşmeye çalışmalısın. Sakinleşmelisin."
Sesi bir uyuşturucudan farksız zihnimi ele geçirirken de ağlayamadım. Çenemi biçare omzuna yaslayıp gözlerimi sımsıkı kapattım ve o karanlıkta oynanan milyonlarca gerçeğin canımı yakmasına seyirci kaldım.
"Oğuz canım yanıyor," dedim dişlerimin arasından zar zor. "İçim kaynıyor bildiğin ve geçmiyor. Dünden beri ne uyku ne başka bir şey. Mahvoldum. Nefes bile alamıyorum yemin ederim çok kötüyüm. Tek bildiğim, tek hissettiğim bu. Çok kötüyüm. Burada durdukça daha da kötü olacağım. Gitmem gerek. Kaybetmeyeceksin ama beni. Bunu düşünme, kaybolmam bir daha." Kaybolacak, yitirecek hiçbir şeyim kalmadı çünkü...
Ondan telaşla ayrıldığımda her hücrem titriyordu sanki. Tek isteğim gitmekti işte. Gidersem rahatlayacağımdan manasızca bir eminlik duyuyordum.
Oğuz'un gözlerine baktığımda çok sürmedi ki alnını alnıma dayayıp ellerini yanaklarıma yerleştirdi. Gözlerim kendiliğinden kapandığında boğazımdaki geçmeyen ağırlığa inat yutkundum.
"Ben seni bir daha kaybetmem kızım, saçma sapan konuşma karşımda. Birlikte gideriz gerekirse ama ben, seni, bırakmam."
Yanan gözlerimi ansızın araladığımda zaten bana baktığını anladım. Koyu gözlerindeki kesinlikle bir an bocalasam da toparlanmam anlık oldu. Onu reddedecek halde değildim ancak şunu anlamıştım, bu ait oluş hikâyemdeki yeni sayfaların zeminiydi. Ben esas ait olduğum o topraklara geri dönüyordum lakin bir ben yoktu artık. Ait olduğum yeri bulsam bile ait olduğum benliğim yitip gitmişti o gün.
***
İçimdeki o keder kuyusunda ölüp gidecekmişim gibi gelse de hayır, saatlerdir oradaydım ancak hala ölmemiştim. Ölmeyeceğimi de iyi biliyordum. Buraya ilk geldiğim gün geliyordu aklıma sürekli. Yapamayacağımı sanmıştım ama sandığımdan daha iyi başa çıkmıştım her şeyle. Bunun için kendi saçlarımı okşayıp duruyordum. Tebrik ediyordum kendimi. İyi başa çıkmıştım ama iyi de yenilmiştim. Hazmedemediğim tek şey buydu. Zehra'ya yenilmek. Her seferinde onun kurguladığı bu hüznü yaşamaktan bıkmış usanmıştım.
Beyza'nın gidişinin üzerinden bir gün geçmişti. O gün boyunca Serpil teyzenin zoruyla boğazımdan iki üç lokma bir şeyler geçmişti ve odamdan hiç çıkmamıştım. Siz şimdi diyeceksiniz ki Beyza için yemeden içmeden kesilmene değecek mi?
Değmeyecek belki lakin elimde olmayan şeyler bunlar. Birini kalbime almak ve ona inanmak, onu hızlıca sevmek benim en zayıf noktam ve Zehra bunu çok iyi biliyor. En öldürücü darbeyse bunu çocuk oyuncağı gibi kullanması. Artık kimseyi eskisi kadar hızlı benimsemeyeceğim, belki de asla normal bir hayat yaşayamayacağım.
Oğuz gideceğiz demişti en son ve benden birkaç gün beklememi istemişti. Ne yapmaya gittiğini bilmesem de bekle demişti ve evden apar topar gitmişti. Saatlerdir odamdaki pencere kenarında onun gelmesini ve bizim gitmemizi bekliyordum. Saatlerdir...
Bir gün daha gözlerimin önünde yitip giderken gökyüzü yine muazzam renklerin bütünlüğüne kavuşmuş haldeydi. Şu saatte terasta olmak, sıcak kahvemden içmek, belki de kızlarla sohbet etmek isterdim ama canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Cam kenarına kedi misali kıvrılıp kalmıştım. Bu halim daha ne kadar sürecek bir fikrim yoktu lakin bu sessizliğin sonuna geldiğim, odamın kapısından gelen seslerle anlaşılmıştı.
Kıvrıldığım dar alandan doğrulup kapıma baktığımda annem bir hayaletten hallice içeriye doğru süzüldü. Kapıyı arkasından kapatıp ufak adımlarla yanıma kadar sessizce yürüdü.
"İkna etmeye geldiysen ikna olmayacağım," deyip önün kestim anında. Sesim sandığımdan daha takatsiz çıkınca buna biraz daha canım sıkılmıştı.
Küskün bir şekilde dizlerimi karnıma kadar çekip yanağımı da camı görecek şekilde dizime yasladım. Annemse ona açtığım yere oturdu usulca.
"Sadece kızımın yanında olmak istiyorum. Onu kaybetmemek ve mümkünse güzel bir ömür geçirmek istiyorum. Çok mu sence?" dediğinde boğazıma yine dikenli teller sarıldı ve yine sökemedim o telleri. Gözlerimi yumdum birazcık onun tatlı, ılımlı ve bir o kadar da şefkatli sesine karşılık.
"Ben de..." diye mırıldandım sessizce ve büyük bir güçle yutkundum. Gözlerimi aralayıp anneme baktım. Ona sarılmak istedim ama hafızamdaki şeyler engel oldu hep. Yapamadım. Gözlerimin kızardığını hissediyordum anbean. Buruk bir hisle, "Neden?" dediğim anda gözyaşlarının hepsi bir anda gözlerimden boşaldı. Annem sıcacık avuçlarıyla elime dokunduğunda ise tüm vücudum karıncalanmaya başladı. Üşüdüğümü ancak o zaman anladım.
Şefkatle, "Kızım benim..." diyebildi sadece. Islak kirpiklerimi araladığımda daha fazlası geldi ve tüm yüzümü sırılsıklam etti. Kalbim yine önü alınmaz bir hızla gümbürdemeye başlamıştı.
"Beni nasıl arkanda bırakabildin anne?" deyip yutkundum hızlıca. "Babamla beni o gece nasıl evde bırakabildin?" Bir kere daha yutkundum ve hıçkırdım. "Neden sadece bana söyledin sırrını?" Kollarımı çözmeden telaşla bir o yana bir bu yana salladım. "Tüm bunlar yaşandıysa bile neden gelmedin geri? Anne neden gelmedin benim için, babam için? Sen de Zehra gibi misin yoksa?" dediğimde bile pişman oldum söylediklerime. "Onun gibi bir anne misin?"
Nefesim tıkandığında susup kafamı dizlerimin arasına gömdüm ve içli içli ağladım sadece. İçimde boğulup durduğum okyanustan eksilen hiçbir şey olmamıştı, annem de bir süre boyunca bana cevap verememişti.
Bu akşam bu soruların hepsi yanıtsız kalacaktı sanırım. Boynu bükük bir çiçek gibi. Zira cevabı biliyordum. Annem sadece gelmemişti işte. Kurtarmak istememişti beni ya da daha kötü şeyler olmasından korkmuştu. Korkmuştu ve gelmemişti benim için. Yaşadığımı öğrendiği her ne zamansa o gün de hiçbir şey yapmamıştı ve ben bununla da baş edemiyordum artık. Hiçbir şeyle baş edemediğim gibi.
"Ben..." deyip sustu tarazlı bir sesle. "Zehra gibi bir insan değilim kızım. Beni onunla sakın bir tutma," diye ekledi buhranlı buhranlı.
Ayağa kalktığını hissettiğimde anında kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Günbatımının rengiyle boyanmıştı hüzünlü yüzü. Az önce söylediklerime inanamıyor gibi bir hali vardı ama bundan ziyade çikolata rengine bürünen gözleri dopdoluydu.
"Bana kızabilirsin, darılabilirsin, alınıp gücenebilirsin ama asla o kadınla bir tutamazsın Ekim. Senin o içinde taşıdığın kırık kalbin kadar benim de kalbim kırık, çünkü biz aynı kalbi taşıyoruz anneciğim. Senin kalbin burada oluştu. Dokuz ay boyunca birlikte attı kalplerimiz," deyip elini karnına götürdüğünde dişlerimle dudaklarımı kemirerek baktım.
Zehra'nın beni nasıl doğurduğunu, bebekken beni sevip sevmediğini hatta beni gerçekten isteyerek emzirip emzirmediğini merak ederdim. Asla bir cevap bulamazdım sonra. Meğerse yalanmış da ondan hayal edemiyormuşum beni sevdiği günleri ama karşımda duran kadın, bana kırgın bakan öz annem kalplerimizin birlikte attığını söylüyordu. Bu bana dünyaları verse de o dünyaları göremiyordum.
Karnında takılı kalan gözlerim anneme tırmandığında ona söylediğim sözün altından kalkmaya çalışıyordu.
"Kaza geçirdiğiniz gece... O gün babanın Zehra ile olan fotoğraflarını birisi bana mesaj atmıştı. Biliyorum ki baban asla beni aldatmaz, babasının pis işlerine de bulaşmazdı ama o gün öyle fotoğraflar gördüm ki... Zehra ile sarmaş dolaş oldukları... Her şey geldi aklıma. Aldatmaz beni dedim, gitmez o kadına dedim, yalan söylemez dedim, photoshop filandır dedim, benden başka bir kadına gitmez sandım ama gördüklerime mi inanayım yoksa babana mı bilemedim işte. O güne kadar Zehra'dan haberim yoktu çünkü. Babanın bir zamanlar o kadınla nişanlandığını, nişanı attıktan sonra da benimle yıldırım nikâhı kıydığını bilmiyordum. Eve geldiğinde sakinlikle sordum ama istediğim cevapları alamadım babandan. Sürekli sen karışma deyip duruyordu bu yüzden daha çok şüphelendim. Zaten benden önce bir nişanlılık geçmişi olduğunu gizlediğini duyunca daha çok korktum. Güvenim sarsılmıştı," deyip yanaklarını süsleyen gözyaşlarını elinin tersiyle sildi. Biraz nefeslendikten sonra ona bir şey dememe fırsat tanımadan yeniden anlatmaya başladı.
"İşler çığırından çıkmıştı o gün. Asaf'ın peşinden koşturduğu o şeyi de öğrenince delirdim. Sadece bir anlık sinirle... O gün, ertesi sabah geri döneceğimi kendime hatırlatarak çıktım evden. Hatta ne ertesi günü, bir saat sonra dönecektim eve lakin hayır, olmadı kızım. Sen babanla kaza yaptın, beni de o kadar şeyi öğrenen ailem buraya zorla getirdi. Annemle babam Asaf'tan boşanmamı söyledi ama kazadan çok kısa bir zaman sonra Asaf'ın ölüm haberi geldi. Senin de tabii. Annemle babamın beni tuttuğu evden kaçmaya çalıştım, Alpay'ın yanına gitmek istedim ama izin vermediler işte. Delirdiğimi hissettim hep. Bir daha Türkiye'ye adım atmama izin vermediler. Onun yerine nasıl olduysa artık Servet amcanlar taşındı buraya. Annemleri zor ikna ettim bu ev için. Burada onlarla duracağıma yemin ettim. Sonra öğrendim ki Alpay'ı getirememişler. Alpay kendi rızasıyla dedesinin yanında kalmak istediğini belirtince sadece telefonlarımız kaldı birbirimizde. Zehra'dan gizlice, dedenden gizlice sadece oğlumla görüşebildim. Sonra ne oldu biliyor musun?" dedi şaşkınlık içinde.
Acıyan dudaklarımı ufacık bir tebessüm kapladı.
"Ne oldu?" diye sorduğumda annem dudaklarını birbirine bastırıp benim gibi acı acı gülümsedi. Burnumu çektim hızlıca.
"Yaşadığını öğrendim bir tanem. 12 Ocak 2017 idi. O günün akşamında söyledi Alpay. Öyle bir söyledi ki yine duramayıp evden çıkmaya kalktım ama Servet amcanlar izin vermedi. Zehra'nın elinde olduğunu söyledi bana. Alpay seni getireceğine dair yeminler verdi bana sürekli. Durumundan da bahsetmişti. Senin için sabretmemi istedi benden bu kez. Yaşadığına şükrettim ben yıllarca. 12 Ocak'tan beri sana burayı hazırlıyorum. Ha bugün gelecek ha yarın kaçacaklar diye ömrüm gitti. Seni kaybettikten tam dokuz sene sonra kavuşabildim sana. Zehra zamanında çok kolay bir şekilde benden babanla seni alıp ailemi darmaduman etmişti kızım. Bir daha bu kadar kolay yapamasın diye bekledim, sabrettim. Özür dilerim senden. Bu hata yüzünden senden özür dilerim güzel kızım."
Annem karşımda elini göğsüne bastırıp kocaman bir nefes çekti ciğerlerine ama yetmediğini görebiliyordum. Gözlerini tavana kaldırıp ağlayarak konuşmasını bitirdi.
"Bu hata hepimizin hayatına mal olduğu için senden binlerce kez özür dilerim bebeğim... Ben o gün... O kara günün pişmanlığını şu yüreğimden yıllardır söküp atamıyorum. 21 Aralık gecesi benim için sonsuz bir gece gibi geliyor bir tanem. Sizi kaybedişimi ve o hatayı unutamıyorum. Hiçbir zaman da unutmayacağım."
Dudaklarım istemsiz bir güçle sarkarken yerimden kalkıp kollarımı annemin boynuna doladım sımsıkı. O kadar sıkı sarıldım ki ona bir daha ayrılmak mümkün olmasın istedim. Kokusunu derin derin soludum ve zihnime anne kokusu diye kodladım onun çiçeksi kokusunu.
"Affet anne..." dedim burnumu şiddetle çekerken. "Sen de beni affet sana o sözleri söylediğim için ama yapamadığımı da bil. Bir savaşın ortasında tek kalmışım gibi hissettiğimi ve içimde... İçimde saf bir öfke olduğunu bil. Özür dilerim."
Dişlerimle yanağımın içini ısırdığımda annem çenesini omzuma yaslayıp saçlarımı okşamaya, sırtımı sıvazlamaya başladı.
"Affedilecek hiçbir şey yapmadın kızım sen. Bundan sonra yanımdan ayrılma o bana yeter. Ben senden başka hiçbir şey istemiyorum. Ne yapacaksak birlikte yapalım olur mu?" deyip benden ayrıldığında bir eli yanağımı buldu ve gözlerini gözlerime sabitledi.
Daha önce deselerdi ki, annenle kucak kucağa oturup birbirinize böyle güzel kelimeler söyleyeceksiniz, asla inanmazdım. Aynen, derdim. Dünya da düzdü zaten. Ama bazen dünya düz de olabiliyormuş.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
