16. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)15. Bölüm: Güzeller Güzeli
Bölümler 32Şu an: 15. Bölüm: Güzeller Güzeli
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Senin acın hayatımdaki en büyük acı oldu Ekim. Ben seni her gün yıllarca çok özledim."
İki cümleyle kalbim de zihnim de iflas ediverdi. Oğuz'un bana olan ilgili bakışlarına dalıp gitmemek elde değildi. Neydi bu? Bu içine çekildiğim şey... Ona her baktığımda beni duygularıma yenik düşüren şey tam olarak neydi? Beni bu denli duygulandıran, burnumun direğini sızlatacak derecede hüzne boğan bu his neydi de beni günlerdir rahat bırakmıyordu bir türlü?
Bir şey diyemedim. Yutkunmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Gözlerim yine doldu. Ağlamadım ama kalbimdeki bir yere defalarca dikenler battı battı çıktı. Oğuz yavaş yavaş bana gelirken farkında olmadan ona yaklaşmam benim kontrolümde olan bir şey değildi. Aramızda engel olamadığım bir çekim vardı ve ben ona çekilirken korkmuyordum. Hüzne boğuluyordum. Alınlarımız birleştiğinde gözlerim kapandı ve bir damla yaş aktı otlara bastıran elimizin üstüne. Kalbim daha çok gümbürdemeye, karnımın her yeri daha çok kasılıp gevşemeye başladı. Ondan gelen kokuyu rüzgar burnuma doldurduğunda hala düşünüyordum, neydi bu? Beni ona iten şey neydi? Beni hem huzura hem de hüzne boğan bu yoğun hissin bir adı olmalıydı. Bu hoşlanmak olamazdı.
Oğuz'un bir eli saçlarımın arasına daldığında gözlerimi ani bir şokla açtım. Dokunuşuyla tüm damarlarımda bir titreme meydana gelmişti lakin rahatsız olmakla ilgili değildi bu. Başka bir şeydi.
Ne yapıyordum ben böyle? Bu kadar yakınlık... Çok saçmaydı! O an beni tam anlamıyla gerçekliğe götüren şey bacaklarımdan aşağıya vuku bulan halsiz, krampa benzeyen ağrı idi. Geriye çıkıp bir elimi bacağıma attım ve sertçe sıktım. Artık kalbim daha hızlı atıyordu ve terliyordum. Sağıma soluma bakındım şokla. Üzerimdeki ölü toprağını tek seferde atmaya çalışıyordum.
"Ne oldu birdenbire? Ağrın mı var?" Oğuz hareketlerimle daha çok hareketlenip çiçeklerin içinde diz çöktüğünde oflaya puflaya dizlerimi katladım ve ona bakmaya çalıştım ama yapamıyordum.
"Psikolojik ağrılar. Yani öyle bir şey herhalde... Dizlerime vurdu bugün de. Gidelim mi artık yoruldum ben," diye söylenerek yerden destek aldığımda ağrı canımı yakıp geçiyordu. Sendelediğim sırada Oğuz, "Gel buraya," diyerek hemen kolumdan tutuverdi. Ona tutunarak yere daha sağlam adımlarla bastığımda yavaş yavaş yokuş yukarı yürümeye başladım.
"Çok sık oluyor mu bu ağrılar?" dedi, bacaklarıma kitlenmiş halde. Yüzümü ekşiterek bacaklarımı ovmaya devam ettim lakin benim aklım az önceki ömürlük andaydı. Düşünmek istemiyordum. Utancımdan şu çiçekli toprak yarılsa da içine girseydim keşke diyordum içten içe. Oğuz benim arkadaşımdı yani, bilmiyorum... Yanlış mı şeyler hissediyordum ben ona karşı? Çok mu abartmıştım içimdekileri? Böyle olmaması gerekiyordu. İçimde bir şeyler ters gidiyordu galiba. Düzgün çalışmıyordu aklım.
"Bu aralar sadece," diye mırıldandım sessizce.
Bacaklarım karıncalandığında yere düşecek gibi oldum bir anda. O kadar ani gelişmişti ki Oğuz'a tutundum tamamen. Düşmeme engel olup beni sırtına un çuvalı gibi attığında bir anda dünyam tersine döndü. Gözlerimi sımsıkı kapatıp anın gerçekliğine hapsoldum.
"Arabaya kadar dayan prenses," dediğinde ses etmedim ve sallana sallana Oğuz'un sırtında yokuşu çıktım.
Arabaya gelince belimden tuttu nazikçe. Ben de omuzlarından tutunup dikkatlice yere ayak basınca dizlerim artık feci halde uyuşmaya başlamışlardı. Artmaya başlayan huysuzluğumu da sezince yüzüm düştü anında. Hayatım sanki çok mükemmelmiş gibi bir de bu fibromiyalji denen şey çıkmıştı başıma. Stres kaynaklı ağrılar...
Oğuz kapımı açtığında koltuğa oturdum ve rahat bir nefes alarak kemerimi taktım. Ellerime baktığımda gördüğüm titremeler ve soğukluk hissiyle ofladım. Kontrol edemiyordum kendimi. Yüzüme gelen saçlarımı düzeltip arkama yaslandığım sırada Oğuz da yanımdaki yerini aldı ve kemerini takarak arabayı çalıştırdı. Bu huzurlu salıncağa veda ettik.
"Fibromiyalji," dedim yolu seyrederken.
"Efendim?" dedi Oğuz anlamayarak. Ona döndüm kısa bir an. Ara ara bana dönüyor ama çoğunlukla yola bakıyordu.
"Bu ağrıların adı fibromiyalji. Yani Melike Hanım bir romatolojiye gitmemi söylüyor. Büyük ihtimalle bu ağrılar fibromiyalji. Antidepresanların dozajını düşürmesini istedim. İçince aptal gibi yapıyor diye. Düşürürsem ağrılarda ataklarda artış olabileceğini söylemişti. Doğru galiba," derken aynı zamanda sol bacağımı katlayıp sağ dizime koydum ve baldırlarımı ovmaya başladım nazikçe. Oğuz yaptığım şeye bakıp önüne döndü yeniden.
"Tedavisi yok mu bunun? Ne zaman geçecek?"
Omuzlarımı silkerek, "Ruhum ne zaman iyileşirse," dediğimde aslında bir tedavisinin olmadığını söylemiştim. Psikolojik temelliydi bunlar. Bu aralar yoğun stres altında olduğum gerçeğini kabullenmem de zor olmamıştı. Stresi damarlarımın içerisinde hissediyordum.
"İyileşecek mi peki? Hissediyor musun?" Oğuz'un sorusu ile arkama yaslandım ve bacağımı rahat bırakıp bilmem dercesine dudaklarımı sarkıttım. Ona çevirdim başımı. Dudağını yiyordu farkında olmadan. Gülümsedim.
"Sonsuza dek saklanacak mıyım ben böyle Oğuz? Abime sorsam cevap vereceğini sanmam ama belki eski dostum olarak sen bana söyleyebilirsin. Söylesene şimdi bana, nereye kadar saklanarak yaşayacağım ben? O kadınla ne zaman görüşeceğim?"
Gözlerimi kırpıştırarak tatlı olduğunu düşündüğüm şekilde ona baksam da onun bu bakışlarımdan elbette haberi yoktu. Haberi olsaydı bakamazdım.
"Eski dost?" dedi gülüp gülmemek arasında kalırken. Yüzü iyice asılıp şekilden şekle girerken tüm cümlelerin içerisinde bu iki kelimeye takıldığına inanamıyordum.
"Dost yani. Her neyse, buna takılacağını düşünmedim," diye geçiştirdim elimle. Güldüğümde o da güldü ve bana döndü kısacık bir an.
"Takılırım elbette! Eski dost olmak istemiyorum çünkü. Ben-"
Tahammülsüz bir şekilde, "Ne olmak istersin o zaman?" diye sözünü kestim ve usulca önüme dönüp karanlık yolu seyrettim. Kalbim yine deli gibi atıyordu. Ne biçim soru sormuştum ben böyle?
"Daimi dost olmak isterim. En yakın arkadaş olmak isterim." Verdiği cevaplara şaşırarak zorla tebessüm kondurdum dudaklarıma ve onaylayarak başımı salladım. Bunlar geçerli seçeneklerdi tabii.
"Tamam, o halde artık best friend forever olduk," diyerek yumruğumu yaklaştırdığımda küçük küçük kıkırdamalarım artmıştı. Antidepresanlardan bu halde olduğumu anlayabiliyordum. Ağrılar da yok oluyordu sanki ya da bacağım artık tamamen uyuşmuştu.
Oğuz yumruğunu yumruk yaptığım elime değdirince dudağımı yaladım. "Peki, o kadınla ne zaman görüşeceğim?" Elimde olmadan kocaman esnediğimde avucumla kapattım dudaklarımı.
Oğuz gülerek, "Uyuduktan sonra," diye dalga geçti benimle. Ağzımı kapatıp ona döndüm ve gerçekten kıkır kıkır güldüm.
"Çok ciddiyim ne zaman görüşeceğim? Hem o beni nasıl bulamadı hala? Bir ay geçti gidiyor ve hala ses seda yok. Bütün gücünü kullanmış olması gerekiyordu. Yoksa bir önemim kalmadı mı artık?" Gözlerim yola dalmıştı artık kesin bir şekilde. Göz kapaklarım pervasızca kapanıp açılıyordu.
"İyi olduğuna emin misin? Sanki sayıklıyorsun artık." Oğuz çenemden tutup kaldırınca kafamın düştüğünü o an anlayıp gözlerimi ovaladım. Hafifçe gerindiğimde biraz daha iyiydim.
"Yok, sayıklamıyorum sadece ilaçların etkisi. Feci uykum geldi ama bilinçliyim. Sence ne zaman görürüm onu?" dedim yeniden. Oğuz derin bir nefes alıp verdi. Buna cevap vermek istediğini sanmıyordum ama ben bir cevap duymak istiyordum.
"Bilmem, yani... Görünce ne yapacaksın? Görmesen daha iyi değil mi? Senin o kadınla aranda hiçbir şey yok. Annen bile değil. Manyağın biri," dediğinde son cümlesinden öyle bir nefret akmıştı ki bu tanıdık tınıya da gülümsedim. Her şeye gülümsediğim gibi. Yatar gibi ona döndüm ve kemerimi ona göre ayarladım.
"Dokuz senemi aldı benden Oğuz," dedim acı acı. Bu Oğuz'un da tadını kaçırmıştı ama gerçeklerden kaçamazdık. "Beni kandırdı, bana yalan söyledi. Beni bir ilaca bağımlı yaptı, kafamla oynadı. Babam onun yüzünden öldü belki de. Hayatımda hiç var olmamış insanlardan medet umdum ben biliyor musun Oz?" diye mırıldandım yutkunarak. Göz kapaklarım beni daha fazla dinlemeyip kapanınca iç çektim sesli sesli. "Yani görüşmek istiyorum sadece. Sanırım bu en üst mertebedeki acı ancak böyle kül olup gidecek. Öyle hissediyorum. Onun korkusunu hayatımdan tamamen yok etmek, benim annem sen değilsin demek istiyorum. Ben... Özgürce yaşamak istiyorum. Kendim olmak istiyorum." Ama kimliğimi benimseyemiyorum bir türlü.
Daha fazla konuşamadım. Arabanın tatlı sarsıntısı beşik gibi beni sararken Oğuz'un elini yanağımda hissettim. Sıcak parmakları tenimde gezinirken gözlerim sızladı, kalbim çarptı pat pat ama dışımda rüzgar esmedi. Başım iyice onun eline düştüğünde bir milim kıpırdayacak halim yoktu. Uyuyamıyordum ama gözlerimi de açamıyordum. Huzursuzdum ama sanki birisi dilimin ucuna çilekli bir dondurma değdiriyormuş gibi bir tatlılık seziyordum.
"Uyu prenses, uyu da büyü. Hala kendinden büyük laflar ediyorsun," diye mırıldandığını duydum Oğuz'un. Anlık bir şekilde güldüğümde Oğuz da irkildi. "Uyumuyor musun kız sen?" dediğinde biraz daha güldüm.
"Uyuyamıyorum, sadece halim yok," dedim mırıltıyla. "Deli... Uyudum mu sanıyorsun? Uyu da büyü mü? Çocuk değilim artık, yirmi yaşında koca kız oldum unuttun mu?" dediğimde tek oynayan kaşlarımdı. O sırada beklenmedik bir anda Oğuz yanağımdaki parmaklarını hareket ettirdi ve bu muhteşem hissettirdi. Muhteşem...
"Anladık kocaman kız, büyüdün. Uyudun ve büyüdün prenses. Masal da burada bitti ha?" Kafamı salladım hafifçe ve Oğuz'un avucuna daha çok yastık muamelesi yaptım. Ellerinin yüzümü kaplayacak kadar büyük olduğunu bilmezdim ama artık biliyordum.
"Hmm... Masal bitti gerçekler başladı."
"Ve eve geldik," demesiyle araba yavaşladı ve nihayet durdu.
Oğuz sessizce başımı koltuğa bırakırken zorla gözlerimi açtım. Kemerimi çıkarıp kapının koluna dokunacağım esnada kapı zaten açıldı. "Gel bakalım kocaman kız. Sana bir iyilik yapıp seni taşıyacağım," dedi dalga geçercesine. Dediğine mahmur bir hisle gülerken beni kucağına almıştı bile. Bir kolumu gelişigüzel boynuna attığımda Oğuz başımı boynuna yasladı.
"Ses çıkarma sakın evdeki herkes uyumuş. Bir de seni böyle görürlerse valla Alpay abi yaygara koparır. Bir şey oldu sanır falan," diye fısıldayınca nefesi ensemi yalayıp geçti. Gıdıklanarak titrediğimde esintili hava son buldu. Gözlerimi güç bela açtığımdaysa Oğuz ayak parmaklarına basarak açık balkon kapısından eve girdi, sonra merdivenlere tırmandı ve odamın kapısını dirseğiyle açarak odama girdi. Odam soğuktu biraz. O soğuklukla istemsizce titreyince ona biraz daha sokuldum bir anda.
"Üşüdün mü?" diye sorunca bir şeyler mırıldandım ama ne dediğimi ben de bilmiyordum. Aklımın zihnimin her yerinde Oğuz'un adı yazıyordu ve ben nasıl sileceğimi bilmiyordum.
Ben içimdeki karmaşaya bir çözüm bulmaya çalışırken Oğuz nihayet beni yumuşak yatağıma bıraktı. Yatağıma kavuşunca üzerime pikemi çektim hemen. Çok kısa bir sürenin içinde üzerime daha kalın bir şey örttü Oğuz.
"Elyaf yorganın," dediğini duydum. Gözlerimi yarım yamalak açtığımda tepemde dikildiğini gördüm. Battaniyeyi tamamen örttükten sonra diz çöktü başucuma. Yüzü yüzüme daha yakındı yine. Gözlerini dışarıdan sızan loş aydınlık sayesinde hafifçe seçebiliyordum ve o bu ışıksız ortamda bile bana içimi ısıtan bakışlar atabiliyordu.
"Camı kapatma sabah sesinizle uyanmak hoşuma gidiyor," dediğimde derince gülümsediğini fark ettim. Eli hemen yatağımın kenarında duruyordu. Dudaklarını birbirine bastırdığında yüzüne bakmaya devam ettim. "Beni özlediğin için teşekkürler," dedim gelen gülme hissini durduramayarak. Ağzımdan bir kıkırtı dökülünce Oğuz iyice sırıttı ve yorganımı kolumun altına ittirdi.
"Ne demek, her zaman seni özleyeceğim. İyi geceler Ekim," diyerek saçlarımı karıştırıp ayağa kalkınca üfleyerek uzaklaştırmaya çalıştım.
"Sana da..."
🍂
Gürültülü sesler eşliğinde uyandığımda üzerimdeki kalın yorganın ne olduğuna anlam veremeyip ayakucumda topladım. Kan ter içinde kalmıştım ve saçlarım enseme yapışmıştı hep. Huysuz bir şekilde uyandım, sanki hiç uyumamışım gibi yorgun ve mutsuz. Üzerimdeki kotu ve dün geceyi hatırlayınca ağır ağır yutkundum. Saniyeler içinde tüm hisleri tekrar yaşadığımda ayak parmaklarımda başlayan kızarma tepemde son buldu. Dün buraya beni Oğuz getirmişti, onun boynuna sarılmıştım, onun elleri yüzümdeydi... Ellerimi yüzüme koyduğumda ateşe dokunmuşum gibi çekmem bir oldu.
Kot pantolonun düğmesini açarak hemen yatakta çıkarıp masaya fırlattığım pijamalarımı giyindim. Rahat kumaşın içerisinde nihayet kendimi bulunca kapının arkasındaki askıya astığım saç havlumla bornozumu aldım. Kendimi banyoya attım direkt. Ilık bir duşun ardından uzun saçlarımı havluya, bornoza da bedenimi mumya gibi sardıktan sonra terliklerimle şip şip banyodan çıktım. Ayaklarım terliğin içinde kaydığından dikkatle yürümeye çalışıyordum ki tam o sırada birisine çarptım. İnleyerek duvardan tutundum ve müthiş bir başarı ki o sulu terliklerle düşmedim. Yüzümü ekşiterek kafamı kaldırdığımda Oğuz kaşlarını çatmış baştan aşağıya beni süzüyordu. Süzüyordu.
Anlık bir titreme ile bornozuma daha sıkı sarılarak bağırdım. "Sa-sapık mısın ne bakıyorsun be?" dememle Oğuz'un hemen elini gözlerine perde edip benden uzaklaşması bir oldu.
"Saçmalama kızım, bir şeyin var mı diye baktım! Git giyin, kahvaltıya bekliyor herkes," diyerek odasına girince kaşlarım daha da çatıldı ve hızlı bir şekilde odama girdim. Kapıyı gürültüyle kapatıp hemen kilitledikten sonra yerimde durmayıp penceremi de kapattım ve perdeleri sıkı sıkı çektim. Nefes nefeseydim.
"Utanıyorum..." diye mızıldanıp dolabımın önüne gittim. "Çok utanıyorum ben."
Mutsuzluğum biraz daha artarken üzerime askılı su yeşili tonlarındaki elbiseyi giydim. Evin içinde sürekli giydiğim terliğin de içini kurulayıp aynanın karşısına geçtim. Islak saçlarımı saç kurutma makinasıyla on beş dakika boyunca kuruttuktan sonra bakım yağı ile yağladım ve kilidi açıp odamdan çıktım. Aşağıya indiğimde masaya en son oturan yine bendim ve evdeki kimse buna şaşırmıyordu.
"Hoş geldin abicim," diyerek bana yer açtı abim. Ona başımla teşekkür edip yerime geçtiğimde Oğuz bakıyordu dik dik. Herkes neredeyse kahvaltısını etmişti ve geriye benim muhteşem alakasız şeylerle dolu tabağım kalmıştı. Abimin işiydi bu da.
"Çarpılacağım ben. Heyy!" İpek'in elini Oğuz'la aramızda sallanırken gördüğümde irkilerek kendime geldim. Bana ne oluyordu bu sabah? Neden bu kadar aksi ve mutsuzdum ki? "Ne biçim bakışlar atıyorsunuz birbirinize," dedi İpek çekinerek. Pek de çekindiğini söyleyemezdim aslında.
"İyi misin abicim?" diyerek saçlarımı okşadı abim. Ona bakmadan çatalımı poğaça tabağındaki rastgele bir poğaçaya sapladım.
"İyiyim ben," dedim yalnızca ve poğaçadan sadece bir ısırık aldım.
Peynirin ve maydanozun tadını hissettiğimde bir anda duraksadım. Ağzımdaki lokma bir anda büyümeye başlarken değişik bir şekilde bu tadı beğenmediğimi hissediyordum. Peynir neden böyle bir tada sahipti ki? Bir değişiklik vardı. Sası sasıydı bunun tadı. Her sabah yediğim peynirden değil de başka bir şeydi bu ama ne? Tadı çok tanıdık, tiksindiğim bir tattı ama anlayamıyordum bir türlü. Poğaçayı kendimden uzaklaştırıp içine baktım boş boş.
"Bir şey oldu şu anda," dedi Beyza, bana hitaben. Onunla gözlerimiz kesişince gözlerimi kapatıp sertçe yutkundum ve o kokulu peyniri mideme gönderdim çaresizce. Geri tüküremezdim ya, ayıp olurdu. Meyve suyundan hızlıca soğuk birkaç yudum alırken herkesin bakışları benim üzerimde toplanmıştı.
"Şey..." dedim utana sıkıla. "Peynir taze mi acaba?" dediğimde o kadın cevapladı. Annem.
"Taze güzelim. Daha yeni yaptım ben. Lor peyniri. Bir şey mi çıktı içinden yoksa?" deyince çatalımdaki poğaçaya baktım ve yiyemeyeceğime kanaat getirdim. Yok, yani bir ısırık daha alırsam ölebilirdim.
"Yoook..." dedim detone bir sesle. Nasıl diyeyim ben şimdi bu peynir bana koktu diye? Ağzımda bıraktığı tadı hiç beğenmemiştim. Midem bir hoş olmuştu o yavan tatla ama koktu demektense kendimi biraz zorlayıp yemek daha mantıklı gelmişti. Bu yüzden çatalı tekrar kavradığımda abim tuttu elimden.
"Sen bu peyniri sevmezdin zaten. Ezelden beri de hep kokuyor diye şikayet ederdin. Kokuyor mu hala?" dediğinde kafamı kaldırıp ona baktım. Çok şükür anlamıştı.
Benden bir cevap bekliyordu umutla ama bir şey diyemiyordum. Ayıp olur muydu ki?
"O nasıl soru abi? Bu peynir Ekim'e hep kokmuştur!" Oğuz'un gür sesiyle birlikte önüme dönüp ona baktım. Onlar koktuğunu nereden anlamışlardı ki? Oğuz, sorunsuz bir şekilde çatalımdaki poğaçayı aldı ve kendisi yemeye başladı. "Benimse en sevdiğim peynirli poğaça bu. Nilüfer teyzemin yaptığı lor peyniri... Sen çemenli poğaça seversin. Al bakalım," diyerek kalan çemenli poğaçadan tabağıma koyunca iç çekerek tabağıma baktım.
Susup çemenli poğaçadan bir ısırık aldığımda damağımda bıraktığı acımtırak ama hoş tatla hafızamda birkaç anı peş peşe sıralandı.
"Peynirleri seçme kızım!"
Nilüfer Hanım'ın bağırtısı ile küçük kız kaşlarını çatarak annesine baktı.
"Ben peynir sevmiyorum ama. Çemenden sürelim gitsin işte hepsine! Babaannem göndermişti o çemenleri," diyerek bir kase çemeni kucağına çektiğinde Nilüfer Hanım çaresizce kızına bakıp gülümsedi.
"Çemenci kız seni," diyerek fındık burnundan bir makas aldı. "Çemeni de Oğuz'la abin sevmiyor ama ne yapacağız? Hem abin de lor peynirlisini çok seviyor. Onlara da yapmayalım mı birazcık?" dedi hoş bir teklifle. Kızının başından öperken küçük kız annesinin açtığı hamurların içine tatlı kaşığı dolusu ev yapımı çemeni bastı. Bu çemeni kayınvalidesi Tokat'tan kendisi yaparak göndermişti. Küçük kızın ve babasının kıymetlisiydi.
"Oğuz ve abim benimle eskisi gibi oynamıyorlar ben neden onlara lorlu poğaça yapayım ki? Onlardan nefret ediyorum ben," dese de onlara duyduğu sevgi ve bağlılıktan dolayı böyle konuşuyordu. Nilüfer Hanım kızının bu huyunu bildiğinden yalnızca gülümseyip geçiyordu.
"Nefret çok şiddetli bir duygudur. Sen gerçekten nefret ettiğine emin misin fındık kurdum," dedi oyunbaz bir sesle.
Küçük kız annesinin açtığı hamurların hepsine çemen yetiştirmeye çalışarak başını salladı. Kaşlarını da öyle bir çatmıştı ki görenler gerçekten çok öfkeli olduğunu anlayabilirdi.
"Evet, nefret ediyorum işte. Beni sevmiyorlarsa ben de onları sevmem. Yedi yirmi dört futbol oynuyorlar mahallede. Oğuz artık bana kestane pişirmiyor anne. Bu demek ki beni sevmiyor. Abim de beni çadırla kampa götürmüyor ormanda. Parka da gitmiyoruz. Ne salıncağa gidiyoruz ne yapboz yapıyoruz ne atari oynuyoruz artık. O da sevmiyor demek. Beni sevselerdi isteklerimi yapmazlar mıydı? Mesela sen her istediğimi ne güzel yapıyorsun ama onlar yapmıyorlar artık. Nefret ediyorum ben de," diye açıklayınca Nilüfer Hanım şaşkınlık içinde hamur açmayı bıraktı. Son defa çemen koyan küçük kızsa annesinin duraksayan yağlı eline baktı.
"Neden açmıyorsun?" diyerek kafasını kaldırınca annesinin kalbi kırık bakışlarıyla karşılamıştı.
"Bebeğim, abin ve Oğuz sadece büyüyorlar bu kadar. Oğuz'un sana kestane pişirmemesi ya da abinin seni ormanda artık kampa götürmemesi seni sevmedikleri anlamına gelmiyor. Onlardan sakın nefret etme olur mu? Onlar seni bizden sonra en çok seven iki kişi."
Küçük kız anlamayarak annesine pürdikkat bakmayı sürdürdü. Nasıl sevebilirlerdi? Artık onu oyunlarında bile oynatmıyorlardı. Böyle sevgi mi olurdu?
"Ben de büyüyorum ve onlar benden bir şey istedikleri zaman hemen yapıyorum. Yani ben onları hala seviyorum, büyüsem de ama onlar büyüseler de beni sevmiyorlar. Anne onlar beni sevselerdi beni ağlatmazlardı ki. Ben onlarla oynamak istiyorum ama beni artık oynatmıyorlar. Bak, şimdi de yoklar. Maçtalar hep. Maçlardan da nefret ediyorum," dedi huysuz bir şekilde çemen kasesini bırakarak.
Nilüfer Hanım sertçe yutkundu küçük kızının bu tavırları karşısında. Galiba gerçekten minik kalbi abisi ve Oğuz tarafından feci halde kırılmıştı ve küçük kız bunu hep içselleştirmişti. Nilüfer Hanım bunu ancak şimdi fark edebiliyordu.
"Güzeller güzeli kızım benim," dedi sevgi dolu bir sesle. "Büyürken bazı değişiklikler yaşar herkes. Eskisi gibi olmazlar. Mesela çevremizdeki insanlar değişebilir, büyüdükçe daha fazla insanla tanışırız. Oğuz ve abin senden birkaç yaş daha büyük olduklarından hayatlarına sadece yeni insanlar giriyor ama bu seni sevmedikleri anlamına gelmiyor. Aynı şeyleri sen de yaşayacaksın. Zamanla onlar gibi senin de hayatına yeni arkadaşların girecek ama sen onları unutmuş olmayacaksın. Onlar seni hep eskisi gibi seviyorlar. Sen de onları sevmekten vazgeçme olur mu?"
"Anne nefret nasıl bir duygudur ki?" diye sordu küçük kız, masum bir sesle. Henüz sevgiyi ve nefreti içinde ayırt edemiyordu ve annesinin anlattıkları zihninde bir karmaşaya sebep olmuştu.
Nilüfer Hanım poğaça yapmaya devam edince küçük kız da kokusunu sevmemesine rağmen yüzünü ekşiterek lor peyniri kasesini aldı. Annesi açtıkça o da peynirle doldurdu içini küskün küskün.
"Nefret etmek çok güçlü bir duygudur ve sevginin tam tersidir kızım. Birisini seversen onu incitmekten korkarsın, ona değer verirsin, o mutlu olunca sen de mutlu olursun, o üzülünce sen de üzülür ve incinirsin ama birinden nefret edersen ona zarar vermek isteyebilirsin, onun üzüntüsü seni mutlu edebilir fakat bu çok değişkendir. Bazen nefret etmek çok sevmek anlamına da gelebilir. Eğer çok sevdiğin birinden istemeden de olsa nefret edersen o kişiyi gizlice sevmeye başlarsın. Onunla gülmezsin belki ama içten içe o yokken gülümsersin. Sadece ona göstermek istemezsin ama onu sevmeye devam edersin. Onun mutluluğuyla gizlice mutlu olursun."
Küçük kız hızlı hızlı nefes alıp verirken lor peyniri kasesini kendinden biraz uzaklaştırdı istemeden. Kaşlarını çatmayı kesmişti bu kez.
"Ben gizlice seviyorum o zaman."
Çemenin ağzımda bıraktığı acımtırak, ekşimsi garip tatla lor peynirinin o sası kokusu yok oldu. Kafamı kaldırıp ona baktım. Anneme. Bana itinayla anlattığı nefreti anımsıyordum artık ve anlıyordum. İçtenlikle ve çokça da kahroluşla gülümsedim ama o görmedi nasıl tebessüm ettiğimi. Sanki yüzümde bir yerimde kesik vardı ve ben kanaya kanaya gülümsüyordum.
Annem beni sevmişti ama beni bırakmıştı da. Geçmişimdeki tüm anılarımda annem beni hep sevmişti ama beni bıraktığı gerçeğini değiştirmiyordu ki. Bana en güzel duyguları öğretmişti. Bu poğaçalarsa bize yaptığı o poğaçalardandı. Lor peynirli olanlar Oğuz ve abim içindi. Çemenliler ise benim içindi. Şimdi daha iyi anlıyordum. Annem, ben buraya geldiğim ilk andan beri haftada en az üç gün sabah kahvaltısına bunlardan yapardı. Sesimi çıkarmaz yerdim ama lor peynirlisi ilk defa bu sabah denk gelmişti.
Huysuz ve asi tavırlarım bir sis gibi havaya karışıp dağılınca poğaçadan bir ısırık daha aldım. Çemen tadı beni çok güzel eski bir anıya götürmüştü. Annemle olan güzel bir anıya... Meyve suyumdan bir yudum daha aldıktan sonra meyve suyu bile o an farklı bir tada bürünmüştü. Daha bir leziz gelmişti her şey.
Bir ara Oğuz'un keyifli yiyişini seyrettim. Gerçekten ayıla bayıla yiyordu lor peynirini ama az önce neredeyse istifra edecektim o tattan. Sonra abime baktım. Doymuştu ama poğaçayı didikleyerek yiyordu o da. Anneme döndüğümdeyse herkesin aksine oldukça nazik tavırlarla kibar kibar yemeğine odaklanmıştı. Nefesim tıkandı ona bakarken. Ne diyeceğimi bilemedim. Anne demek isterdim ama ne yazık ki ağzımdan o kelime bir türlü çıkmıyordu zira ben hep anne derken korkudan haykırır, ağlardım. Bu kadın annemdi ya şimdi... Beni doğuran da bu kadındı ya... Beni hiç mi merak etmemişti o kadına anne derken? Nasıl bu kadar yıl bekleyebilmişlerdi? Neden beklemişlerdi?
Sıkı durup bir nefes çektim içime ve önüme döndüm. Çemenli poğaçanın içindeki kızıllığa odaklandım sadece. O gün de fırının başında beklemiştim poğaçalar nasıl kızarıyor diye. Sonra peyniri dökülen poğaçalara gülüyordum çünkü Oğuz'la abim peyniri bin bir şikayetle toplayıp yiyordu. Şimdi de öyleydi. Oğuz da abim de poğaçanın içinden düşen peynirleri ağızlarına atıyorlardı ara sıra.
Nefesimi dışarı verdim. "An-annem olmasaydı..." Sesim acayip derecede titreyince biraz durup nefesimi toparladım. "Rüyanızda görürdünüz siz bu poğaçaları," dedim hırsla poğaçaya bakarken.
Dudaklarım mutlu bir hüzünle aşağı doğru sarkınca poğaçanın kalan son lokmasını da ağzıma atıp kaşlarımı çatarak Oğuz'a baktım. Donakalmış bana bakarken lokmayı zorla yutup yanımdaki abime baktım. Herkese bir kal gelmişti ben anne deyince ama bu kelime canımı o kadar acıtmıştı ki kimse bunu hissedemezdi. Sanki birisi dağlamıştı beni tam da boğazımdan ama ben yine de o kelimeyi söyleyebilmiştim. Anne diyebilmiştim sonunda yalvarmadan, acı duymadan, ilk defa içimden geldiği için. Normal bir şekilde anne demiştim.
"Doğru mu duydum?" dedi Serpil teyze sessizliği bozarak. Meyve suyuna uzandım ve bir yudum alıp geri bıraktım. Gözlerimden yaşlar süzülünce defalarca yutkunup ağzıma salatalık attım. Anne demek acı bir tat bırakmıştı damağımda ve ne yaparsam yapayım geçmiyordu.
Sonunda... Sonunda bunu söyleyebilmiştim ama beni sevindirmemişti ki anne demek.
Anne demenin bu kadar garip duygusal bir fırtına çıkaracağını bilmiyordum doğrusu. Beni böyle manasızca ağlatacağını, kalbimi dörtnala koşturacağını bilmiyordum. Elim kolum boşalmıştı sanki. Bir kelime yüzünden. Bu kelime yüzünden bütün can yakan haykırışlarım çiçek açmıştı ama her an solabilirlerdi. Öyle bir emanet histi içimdeki bu his. İyileşmek böyle bir şey miydi? Acırken de ağlıyorduk ama iyileşirken de ağlıyorduk. Kötü hissetmiyordum ama bir şeyler oluyordu içimde, olan her neyse işte beni ağlatıyordu. Ağlamak istemiyordum halbuki.
"Güzeller güzeli kızım benim. Canım benim." Annemin gelip bir anda bana sarılması ile tüylerim diken diken oldu ve irkildim. Dudaklarım artık daha çok titremeye başlayınca annemin şiddetli ağlayışı ile daha çok küçüldüm olduğum yerde. Kollarını arkadan bana sardı ve bedenimi sıcaklığıyla buluşturdu. Sıcacıktı onun kolları ve ben üşüyordum. Bu kollar dokuz sene önce neden sarmamıştı beni?
"Ah canım benim..." diyerek geldi yanımıza Serpil teyze. Sevgi yumağı gibiydi. O da anneme sarılırken bir eliyle çıplak omzumu sıvazlıyordu.
Sanki üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi titrek nefesler alırken ruhumun yavaş yavaş düştüğü yerden kalktığını hissediyordum. İyileşiyordum işte ve bu o kadar güzel bir histi ki ağlayarak bunu kutluyordum şimdi. Ama neden dokuz sene önce gelmemişti kimse?
"Hatırladın mı?" dedi annem, ince bir sesle.
Başımı salladım küçüldüğüm yerde. Her şeyi hatırladım, her sözünü ama hatırlamam gereken yerler daha var. Çok geçmeden benden ayrıldıklarında temiz havayı soludum bir müddet ve gülümseyerek gözümden akan yaşları sildim elimle. Herkesin yüzünde gezdirdim gözlerimi.
Beyza karnını okşayarak bana gülümsüyordu, gözleri yaşlıydı. İpek hemen babasının yanında ona sarılmış ikisi de gururlanarak bakıyordu bana. Abim eliyle yüzünü örtmüştü, gizleniyordu. Oğuz ise uzaktan bir anı izler gibi, eski bir anı izler gibi bakıyordu bana. Bir süre ona bakakaldım öylece. Ayrılmak eziyet gibi gelirken gözlerini kaçıran ilk o oldu.
"Ben biraz hava alayım hele," diyerek ayağa kalktı abim ve bir anda bahçeden çıkıp içeriye girdi. Onun gitmesiyle gülümseyip gözlerimin odağını değiştirdim. Duygulandığında gitme ihtiyacı hissediyordu ve bu yönünü biliyordum.
"Duygulandı bizim aslan kral," dedi Serpil teyze, abimin arkasından. O da yerine geçerken annem abimin yerine oturdu ve ellerimden tuttu sıkı sıkı. Keşke daha önce de tutsaydın ellerimden, ellerimizden.
"Kızımla bu akşam yemeği biz yapacağız o zaman? Olur mu?" dedi, gözlerini benden bir an bile ayırmadan.
Kulağa ne kadar şaşırtıcı geliyordu bu. Annemle mutfağa girmek... O kadına sorsaydım eğer yerdim tokadı otururdum yerime herhalde. Bana nefretle bakardı, tiksinerek bakardı hep. Demek ki anneler böyle değilmiş. Benim annem yanlış kişiymiş sadece. Ben yanlış kişiye hep anne demişim. Benim annem öyle vicdansız birisi değilmiş ama... Aması vardı aklımın bir köşesinde ve ben onu bastırmaktan ölmek üzereydim.
"Olur," dedim kafamı sallayarak.
Mutfak bilgim kurtarır mıydı beni bu akşam bilmiyordum ama belki annemle uğraşırken böyle güzel anılarımı daha fazla hatırlardım. Kötülerine fırsat vermezdim hiç.
"Eh, o halde ben ofise geçeyim bugün olur mu? Kaç gibi çıkalım canım?" dedi Serpil teyze, kolundaki saate bakarak. Servet amca o sırada arkasındaki eşine dönerek cevap verdi.
"On gibi çıkalım buradan. Ofiste çok iş yok zaten, var olanları da halledip dönelim. Hazırlan," diyerek ayağa kalktı. Serpil teyze ve Servet amca üstlerini değiştirmek için yukarıya giderken İpek ve Beyza da ayaklandı masayı toplamak için. Onlara yardımcı olabilmek adına ben de ayaklandığımda abimin içeriye telaşlı adımlarla geldiğini fark ettim. Bize doğru gelirken gözlerindeki korkuyu gördüm. Sanki bir canavar görmüş gibiydi.
"Buradalar..." diye mırıldandığında gülümsemem, içimdeki tüm iyi hisler buhar olup uçuverdi. Yavaş yavaş öldüler sanki. Yerine sadece kötüleri geldiğinde bahsettiği kişileri anlamıştım çoktan. Elimde tuttuğum o tabak yere düştüğünde paramparça oluverdi. Her yer kırıklarla doldu tıpkı ruhum gibi. Geldiler demek sonunda. Buldu yani beni.
"Kim burada abi?" diyerek öne çıktı Oğuz. Abim sadece bana bakıyordu. Anlamıştım o kişiyi. Katilim buradaydı, beni öldürecek olan.
Ellerim titremeye başladığında yavaşça anneme döndüm. Mahvetmesini istemiyordum. Bu kez mahvetmesini istemiyordum. Bu kez annemin beni bırakmasını istemiyordum. O da anlamıştı sanki. Bana endişeyle bakarken hemen başımı göğsüne yasladı. Onun çiçeksi kokusu ciğerlerime dolarken Oğuz'a baktım çaresizce. Bana bakıyordu. Anlamıyordu. O buradaydı, bulmuştu beni. Şimdi ne yapacaktı benimle? Ben artık ailemi biliyorken beni nasıl alacaktı buradan?
"Zehra ve Devrim, buradalar."
.
.
.
.
.
Dıs dıs dısss!!!
Bakalım şimdi ne olacak güz yaprakları?
Bölüm etkileşimi
