22. Bölüm: Şövalye ve Prenses

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime · Okuduğun bölüm
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Yüzmeyi bilmediğinizde ufacık bir kıyıda dahi olsanız güvenli bölgenizden asla ayrılamıyorsunuz ama yüzmeyi bildiğinizde bir okyanusa bile meydan okuyabiliyorsunuz. Dip ne kadar dip olursa olsun siz savaşmayı öğrenince her yere dalıp çıkabileceğinizi sanıyorsunuz ama bazen savaşmayı bilmek de yetmiyor. Bazen hiçbir şey yetmiyor yaşamak için. Bazen yaşamak için her şeyi bırakmak gerekiyor. Durup düşünmek belki de... Bazen de her şey gözümüzde o kadar değersiz bir hale bürünüyor ki insan aklı buna ermiyor. Muhteşem varlıklardık vesselam ama sözün özünü bilmek isteyenler için, biz sınırları olan varlıklardık. O sınırlar aşıldığında insanlar istemsizce birtakım değişimlere uğruyordu.

Bazen birinin tek sözü bizi öldürmekten beter ederken bazen de onca söz işitir hayata devam ederdik. Bu dengeyi insan nasıl yakalıyor anlayamasam da benim bu hayata dair ve insanlığa dair anlayamadığım çok şey vardı hala.

Ben kimin sözüyle yıkılmıştım mesela? Annem olmayan kadının sözleriyle mi yoksa herkesin saldırısı sonucunda mı? Sınırlarım çok dardı benim. Ben çok savunmasızdım ve savunmasız birine saldırmak savaş kanunlarına aykırı bir şeydi. Adil savaşamıyorsak katliam çıkardı ve o katliamı çıkaran ben değildim. Ama sonunu getirecek olan bendim. En azından bunu biliyordum ve o son için çırpınacaktım.

Beyazın ağırlıkta olduğu bir odada gözlerimi açtığımda anında gözlerim yaşarmaya başlamıştı. Burnumun ucu sızım sızım sızlarken bedenim tüy kadar hafifti. En son yaşananları düşününce bedenime geri gelen bu tatlı his doğrusu beni korkutmuyor değildi. Ölmüş müydüm acaba? O yüzden mi böyle rahattım? Anlayamadım. Bu ölümle bağdaştırdığım hissi bir miktar sevdim çünkü kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Bu düşünce sersem sersem gülümsememe sebep olurken odağımı bulmaya çalışıyordum hala. Gözlerimin odağı bulanıklaşıp duruyordu.

Ellerimi havaya kaldırdığımda sol kolumdaki iğne hissi ile alt dudağımı ısırdım. Bu beni kendime getirecek acıyı doğurmuştu. Biraz nefeslendikten sonra anladım ki sol kolumda serum bağlıydı, üzerimde bir battaniye vardı ve sıcacık bir odada yatıyordum. Güneş ışıkları odama doluyordu ama çok da sıcak değildi. Kurumuş boğazıma inat yutkunurken uzandığım yerden aşama aşama doğruldum.

Ellerime baktım merakla. Sargıları görebiliyordum. Neredeyse dirseğime kadar bandaj vardı. Hiç ağrımın olmaması garibime giderken yorganı ayakucumda topladım. Son yaşananları saniyesi saniyesine hatırlıyordum lakin hislerim... Bedenimi ele geçiren bu acısız tatlı narkoz hissi farklıydı.

Odada ulvi bir sessizlik vardı. Zehra buralarda mıydı bilmiyordum ama en son Oğuz'un kollarında olduğumu hatırlıyordum. Buz gibi bir gecede, yine upuzun beyaz bir elbiseyle harap haldeydim. Bu halimi görmesini hiç istemiyordum ama gerçek benliğimi o gecede görmüştü. Acaba şimdi neredeydi? Beni o mu getirmişti hastaneye? Burası kesinlikle bir hastaneydi ve umarım beni hastaneye getiren de Oğuz'dur.

Sağ elimin tersiyle kuruyan dudaklarıma dokundum merakla. Çatlamıştı hep. Dilimle ıslatıp ayağa kalkmaya çalıştım ancak beyaz küçük fayanslarla göz göze gelince nevrim döndü. Yataktan sımsıkı tutunduğumda gözlerimin önü karardı, beynimde ince bir ses duydum ama her şey saniyeler içinde oldubitti. Kendime geldiğimde fayansları artık daha net görebiliyordum, başım da dönmüyordu. Nefeslenip yere daha sağlam bastığımda ayak parmaklarıma kadar sargı içindeki bacaklarım kalp atışlarımı tetikledi. Her yerimi mumya gibi sarmışlardı neredeyse ve ben... En son hatırladığım ne varsa o kadına söylemiştim. Kaçtığım evin adresini vermiştim! Bunu nasıl yapabilmiştim?

Gözlerim yersiz bir korkuyla aralanırken serum askısından tutunup demir çubuğu peşimden sürükleye sürükleye odanın dışına çıktım. Bayıldıktan sonra neler olduğunu öğrenmeliydim acilen. Annem iyi miydi, abim ve Oğuz neredeydi, diğerleri ne yapıyordu bilmek istiyordum. Zehra onları öldürürdü. Uraz'ı nasıl öldürdüyse yeni kavuştuğum ailemi katledebilirdi. Bunu istesem de bu halde durduramayacağımı bildiğimden olsa gerek hastane koridoruna öylece baktığımda bir sürü insanla burun buruna geldim.

Odanın içindeki o sessizlik bir anda hayal olurken dışarıdaki yoğun gürültü başımı ağrıtmaya yetmişti. Birkaç kişi kazara bana çarpıp geçtiğinde anlamadığım dilde bir şeyler söyleyip gidiyorlardı. Demek ki hala İspanya sınırları içerisindeydim. Zehra beni İstanbul'a götürememişti. Tamam... O halde hala Oğuz'a ulaşabilirdim.

Büyük bir nefes alıp duvara dayandım. Kafamı kaldırıp etrafa baktım çaresizce. Ya öldürdüyse Zehra? Ya herkese kıydıysa? Geriye bir tek ben kaldıysam bu acıyla nasıl baş edebilirdim? Edemezdim herhalde. Bu düşünceler gözlerime yaşları doldururken hızlı nefesler alıyordum. Boğazım düğümlenmişti ve çıldıracak gibi hissediyordum kendimi. Sadece tek bir tanıdık yüz görmek istiyordum. Tek bir yüz. Oğuz'un yüzü...

İçimden binlerce kötü senaryo zihnimin perdesinde canlanırken kalabalığı yarıp geçemeyeceğimi anlamıştım çoktan. Hepsi üstüme üstüme geliyordu sanki. Tüm korkularım ve paniğim su yüzüne çıkıyordu. Gözlerimi kırpıştırıp tanıdık bir yüz aradım etrafta. Endişeyle dudağımın kenarını ısırdığımda ani bir titreme sardı bedenimi. Üşür gibi olduğumda sağ elimle sol omzumu sıvazlayıp kalabalığa bir adım atmaya çalıştım ama olmadı. Yapamadım. Sanki çok hızlı bir dönme dolaptaydım ve bu dönme dolap hızlandıkça hızlanıyordu.

Bir kalabalığı yaramayacak kadar acizdim işte... Zehra benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Bu yüzden. Bu durumda olduğum için Zehra bunu yapabiliyordu.

Gözlerimi sımsıkı yumduğum esnada dibimde biten ayak seslerinden sonra bileklerimde tanıdık bir dokunuş hissettim. İrkilerek gözlerimi açtığımda Oğuz'un dalgalı saçları neredeyse benim alnıma değiyordu. Dalgalı saçlarını gördüğüme bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi. Yüzünü bu kadar yakından görmeyi beklemediğimden kalbim daha da hızlanmaya başladı ve kontrolümü kaybetmem saniyelerimi aldı.

Bir anda girdi dünyama, kendi kokusuyla bulandı her yanım, ne korku bıraktı ne de panik. Tek eli yanağıma dokunduğunda rahat bir nefes alıp boynuna sarıldım sıkı sıkı. Çok sürmeden Oğuz'un da tek kolu belimi sardığında derin nefesler aldım. Gerçekti sanırım. Bu kadar sıkı sarıldığına göre gerçekten o olmalıydı. Ölmemişti, Zehra ona bir şey yapmamıştı çok şükür.

"Çok şükür," dedim pürüzlü bir sesle. Sonra o kadar derin bir nefes çektim ki içime yüzyıl yaşayabileceğimi sandım bu nefesle.

Gözlerimi sımsıkı kapattığımda bile kalabalığın sesi vücudumu geriyordu ama tek derdim şu anda onun hayatta olması ve bana sarılıyor olmasıydı. Oğuz usul usul saçlarımı okşarken başını sallıyordu aynı zamanda. Allah'ım... Şükürler olsun. Binlerce kez hem de.

"İyi misin?" diye sorarken sesi öyle derinden geliyordu ki yutkunamadım bir an.

Tam ondan ayrılacaktım ki beklemediğim bir anda gevşeyen tek kolu yeniden belimi sıkıca kavradı ve ayaklarımı yerden kesip beni odadan içeriye soktu. Çok kısa bir sürenin sonunda yatağıma oturduğumda Oğuz serum askısını yerine ittirip yanıma oturdu. Dizi dizime değdiğinde hiçbir şey hissedemedim. Anın gerçekliği zihnimde hala ufacık şüpheler bırakıyordu.

"İyi misin Ekim? Bir şey söyle artık," dedi kısık ve pürüzlü bir sesle. Bütün merakı tek bir cümlede toplanmış gibi bir hali vardı. Başını eğip yüzüme bakmaya çalışınca dudaklarımı yaladım önce.

"İyiyim, herhalde..." Açıkçası hiçbir şey hissetmiyorum Oğuz.

Mırıldanışımdan sonra derin bir nefes alıp beni belimden kavrayarak kendine çekti. Kokusunu solumadığım kadar hava niyetine solurken Oğuz'un kalp atışlarını işittim ilk kez. Çenem omzuna denk düştüğünde orada yaşayabileceğimden emindim. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki esas iyi misin diye ben sormalıydım ama bana sarılmayı kesmedi bir türlü. Dizimden kavrayıp beni iyice kendine çektiğinde neredeyse kucağına oturacaktım. Utanç beni ziyaret eden ilk his oluverdi o anda ama rahatlama hissi, onu hep geri plana atıyordu. Güvendeydim sadece... İlk kez abim dışında birinin yanında bu denli kendimi güvende hissediyordum.

"Ömrümden ömür gitti Ekim. Yemin ederim kafama sıkacaktım artık. İyisin değil mi? Eminsin değil mi? Ağrıyan bir yerin var mı? Ben kimim?" Bir anda yüzümü elleri arasına alıp gözlerime baktığında şok içinde ona bakıyordum. Ben kimim de ne biçim soruydu öyle?

"Anlomodom!" dedim balık gibi büzüşen dudaklarımı oynatmaya çalışarak.

Oğuz'un halsiz, bitkin yüzünü zayıf bir tebessüm kapladığında gözlerimi kırpıştırdım. Nefes aldırıyordu gülümsemesi. Birisi oksijen gibi gülemezdi herhalde.

Çok geçmeden sakince, tane tane konuşmaya başladı. "Ben kimim? Adım ne? Sen neredesin? Hafızan iyi mi yani?" dedikten sonra omuzlarını umutsuzca düşürüp büyük bir istekle mırıldandı: "Ne olur iyi ol." Arka arkaya sorunca gözlerimi devirerek güldüm.

İyiyim Oğuz, hafızam bu defa yerinde korkma. Unutmayacağım artık seni, bizi...

Hüzünlü olmam gerektiği yerde Oğuz'a baktıkça gülesim geliyordu. Bin tane şey yaşamıştım. Kadın açık yarama kolonya basıp bana işkence etmişti ve ben ilk uyandığım anda gülüyordum. Allah'ım...

Oğuz'un yanaklarımı presleyen ellerinden tutundum ve sıcaklığını yüzümden çekiverdim. Bu halde konuşamazdım.

"Adın Oğuz, yaşın yirmi dört. Üniversiteyi Barselona'da okudun ve benim çocukluk arkadaşımsın. Ben de Ekim. Ekim Şah. İspanya'dayız." Sonra durup yaşadığımız kasabanın adını telaffuz etmeye çalıştım.

"Lastres... Lastres adında bir kasabada yaşıyoruz ve orayı gerçekten çok seviyorum. Abim Alpay, annem Nilüfer, babam Asaf. Serpil teyze ve Servet amca senin annenle baban. Beyza arkadaşım, beş aylık hamile, erkek olacak. İpek kız kardeşin o da on dört yaşında. Ve bana kestane sözün var!" diyerek işaret parmağımı burnuna doğru uzattığımda dayanamayıp tam burnundaki benin üstüne bastırdım. Oğuz gülerek parmağımı yakaladığında az öncekinden çok daha fazla gözbebeklerinde parıltılar vardı.

Lastres geceleri gibiydi gözleri. Özgürlüğü ilk tattığım gece gibi parlaktı bana bakan hareleri.

"Yalnız kırıldım," dediğinde hayretle kaşlarımı kaldırdım.

"Neye?" diye sorarken farkında olmadan bacaklarımı boşlukta sallandırıyordum ve bundan keyif alıyordum. Oğuz o sıra sallanan ayaklarıma bir bakış atıp yine bana döndüğünde gözündeki parıltılar siyaha büründü sanki. Korkmam mı gerekiyordu çünkü gözlerindeki o şeyi tanımlamakta güçlük çekiyordum.

Muzip bir sesle ama aynı zamanda sesini kısarak fısıldadı: "Sence de çocukluk arkadaşı olmak biraz az kalmadı mı?" Göz kapaklarım ağırlaştı fısıltısı zihnimi kuşatırken. Tek yapabildiğim onun koyulaşan gözlerine bakmaktı. "Şu durumda, pek inandırıcı gelmiyor bana. Sen ne kadar inanıyorsun orasını hiç anlamadım zaten..." deyip elini havada sallarken bir kolu seruma dikkat ederek belimi kavradı Geriye gittiğimi ancak Oğuz belimden yakalayınca fark etmiştim. Bir çeşit girdaptaydık sanki. Ona bakarken hipnoz oluyordum, döne döne andan sıyrılıyordum.

Birkaç dakika daha ona böyle bakarsam yanaklarımdan dumanların çıkacağına inanırken birkaç saniye sadece gözlerimi kırpıştırdım. Sonra susup gözlerimi kaçırmanın en iyisi olacağına karar verdim çünkü bunu ilk kez yaşıyordum. Bu içimdeki his... Hem çok yabancı hem çok tanıdık garip bir şeydi.

Bağdaş kurmak için bandajlarla sargılı yeni tasarım bacaklarımı kendime çekecekken Oğuz durdurdu son anda. Çenemden tutup yüzümü kendi yüzüne sabitlediğinde ne diyeceğimi bilemiyordum. Çok karışıktım şu anda. Aklımda binlerce şey vardı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemiyordum ve bu hisler... Yanlış olmasından çok korkuyordum. Çünkü o arkadaşımdı. Çocukluktan beri hep beraber büyümüştük ama şu an, yanlış olmasından çok korkuyordum. Hislerimden çoğu kez kırılmıştı benim yüreğim. Şimdi yeniden kırılmasını kaldıramazdım.

Yemin edercesine, "Seni üzmek son istediğim şey bile değil Ekim," dediğinde boğazıma bir katman tel sarıldı konuşamayayım diye. Gözlerime öylece bakarken anlayışla gözlerimi kırpıp elini çektim ve onun etkisinden biraz uzaklaşıp yatakta bağdaş kurmaya yeltendim ama dizimdeki acıyla yüzüm ekşidi. Bağdaş kurmaktan o an vazgeçtiğimde Oğuz yataktan fırlamıştı çoktan.

"Tamam, dur bükmemelisin dizini. Yaraların henüz taze. Uzat şöyle bacaklarını," diyerek ayak bileğimden nazikçe tuttuğunda tutuşunu neredeyse hissetmiyordum. Ellerimi yatağa bastırdığım sırada Oğuz doğrulup koltuk altımdan yakaladı ve beni yatağın başlığına çekip ayaklarımı düzledi. İlk acıyı hissetmek şoka sokmuştu beni. Bir süre konuşamadım dizimdeki sızlamalar yüzünden. Oğuz da üzerime battaniyeyi örtünce kenardaki sandalyeyi çekip yanıma oturdu hemen.

"Şurada ayarları var diyordu hemşire..." Daha çok kendi kendine konuşurcasına yatağın ayarlarıyla oynadığında bir anda doğrulmaya başladım. Şaşkınlık içinde yatağın hareketlerini izlerken hafif doğrulmuş vaziyette durdum. Oğuz ise zaferle gülümsedi.

"Oldu! Şimdi rahat mısın? Acıyor mu hala?" deyince başımı iki yana salladım. Bir elimi karnımın üstüne yerleştirdim huzurla. Ne saçma, neden şu an huzurlusun Ekim?

"İlki gibi değil. Burası neresi?" diye sordum etrafı daha detaylı incelerken ama inceleyeceğim çok az şey vardı. Basit bir hastane odasıydı ve iç bunaltıcıydı. Hava da kapalıydı zaten.

"Hafızanda sorun yok değil mi?" dedi Oğuz bir eli saçlarımı okşamaya başlarken. Biraz irkilsem de Oğuz daha narince hareketlerle devam etti. "Az önce saydın o kadar ama..."

Sözleriyle birlikte tebessümle yüzüne baktım ve avucumu açtım beklentiyle. Bir avucuma bir de bana baktı saf saf. Ne istediğimi gözlerimden anlayabilirmiş gibi dikkatle kahvelerini bana dikmişti.

"Kolyem yok mu?" diye sorduğumda Oğuz hatırlarcasına kafasını salladı ve kolyemi cebinden çıkardı. Demek ki ceketimi bulmuşlardı ve kolyeme hiçbir şey olmamıştı. O halde Uraz'ın kanını da görmüş olmalıydı. Hatta o cekete sıvanmış kanımı da...

"Takalım gel," diyerek üzerime eğildiğinde hafifçe doğruldum. Oğuz saniyeler içinde kolyemi taktıktan sonra geri çekildi. O muhteşem kokusu da doğal olarak benden uzaklaşınca iç çekerek kolyeme dokundum. Buna yeniden kavuştuğum için bu kadar rahatlayacağımı hiç düşünmezdim.

"Kaç gündür buradayım ben? En son ormanda koşuşumu ve seni hatırlıyorum," dediğimde Oğuz dudaklarını birbirine bastırıp elini ensesine attı. Sertçe ensesini ovaladıktan sonra yanaklarını şişirerek nefesini verdi.

Umarım daha fazla kötü bir şey yaşanmamıştır. Evin adresini verdiğim için zaten bin pişmandım bir de baygınken bir ton dertle uğraştırmış olmak istemiyordum onları.

Uzanıp Oğuz'un eline dokunduğumda hemen iki eliyle ellerimi tuttu ve dudaklarına bastırdı. Bu kadar rahat hareket ediyor olması içten içe beni hayrete düşürse de anı bozmak istemiyordum. Bugünlük her şeye izin verebilirdim. Bugünlük sadece bu anda kalmak istiyordum. Sonrasında uzunca uyumak, dinlenmek ve ona dönmek...

"Ne yaptı o kadın sana prenses? Neden bu kadar yara içindesin? Canını çok yakmış, ben..." Oğuz çaresizce yüzüme baktığında boğazıma bir ağırlık oturdu sanki. Bunu sormasını istemiyordum onu anlatamazdım bana yapılanları. O da sorarken zaten kilometrelerce taş taşımıştı sanki.

Gözlerimin hızla dolduğunu hissettiğimde tek yapabildiğim dişimi sıkmaktı. Oğuz bana merhamet timsali bakışlar gönderiyordu ki gerçekliğinden şüphe duyuyordum. "Ben ömrümde ilk kez birini öldürmeyi düşündüm. Seni bir daha o halde görmek istemiyorum Ekim. Elime geçseydi eğer, öldürürdüm de. Hiç düşünmezdim," derken kendinden fazlasıyla emindi ve bu beni korkutuyordu. Benim için birini öldürmek mi? Değmezdi ki o kadar. Ölmüş gibiydim zaten. Yıllarım, gençliğim, ergenliğim... En güzel zamanlarım ölmemiş miydi daha?

Başımı cama çevirip en az ruhum kadar dargın duran kapalı havaya baktım. Bir damla sıcak gözyaşı ise yanaklarım boyunca yol çizdi. Acı içimi kavura kavura sınırlarımı aşıp kalbimin merkezine indi. Bu katliamı ben başlatmadım Oğuz ama ben bitireceğim... Bu okyanusa meydan okumak mı bilmiyorum lakin güvenli limanım kalmadı artık. Boğuluyorum kendi içimde.

"Herkes iyi mi?" Ağlamam sesime bozuk bir nota gibi yayılıp hastane odasında yankılanırken Oğuz ellerimi ovuyordu durmadan. Kafamı ondan yana çevirip baktım.

"Herkes iyi ama Zehra kaçtı. Polisler onu arıyor. İki haftadır her yerde arıyorlar da muhtemelen ülkeden kaçmayı başardı. Sen buradasın ama. O yeter bana." Yorganı biraz daha boğazıma kadar çektiğinde gözlerimi yumdum ve sağ kolumu gözlerime perde ettim. Az önceki gülüşüm solmuş, kocaman bir kederle aynı masada baş başa kalmıştım. Duygularım iç içe geçmişti.

"Ben söyledim galiba Oğuz," dedim suçluluk içinde. Başımı yeniden ona çevirdiğimde kan çanağına dönüşmüş, sulu gözleriyle beni izliyordu. Garip bir şekilde tebessüm edip ondan tarafa döndüm iyice. Yüzündeki acı yüreğimdeki acıyla tıpatıp benziyordu.

"Annemle olan sırrımı söyledim ben o kadına. Annem bir şey yaptı mı? Eve gelmedi mi Zehra? Çünkü köydeki evdeydi her şey. Söylesene annemler iyi mi? Niye bir tek sen buradasın?" diye sordum cevap vermesini umarak. Oğuz buruk bir şekilde gülümseyip saçlarımı okşadı uzunca bir süre. Diplerindeki tüm acı sızlamalar onun dokunuşuyla yok oldu teker teker.

"İyiler merak etme sen onları. Zehra peşindeki İspanya polis teşkilatını öğrenince gelmedi eve filan. Herkes güvende yani. Sen de ağlama daha fazla. Uyanman için herkes dua etti, sabırla bekledik burada. Uyanır uyanmaz ağlıyorsun," dedi sahte bir sitemle. Anlık bir gülüş dudaklarımı kıskıvrak yakaladığında gözümden akan yaşları silip Oğuz'a baktım.

"Uyanır uyanmaz güldüm bir kere. Şövalye gitmemiş bir yere, yine iş başında." Oğuz gururla gözlerini kıstı ve güldü. Onun gülüşüyle gözyaşlarım da kesildi.

"Yedi yirmi dört, her an prenses. Görevimiz yani." Çapkın çapkın gülüşüyle sağ elimi yanağımın altına yerleştirip gözlerimi ağır bir vaziyette açıp kapattım.

"Bundan sonra ne olacak peki şövalye? Bir fikrin var mı prensese sunacağın?" Oğuz kısa bir an düşünür gibi yaparken gözlerim uzunca bir süre kapandı. Oğuz o sırada avuç içime masaj yapmaya devam ediyordu ve bu beni mayıştırıyordu. Gözlerimi tekrar araladığımda iç çekerek yüzüme bakıyordu.

"Prensesi önce sağ salim buradan çıkaracağız, daha sonra o ne isterse onu yapacağız. Belki sürprizler vardır bir yerlerde. Hayatımıza o şekilde yön verebiliriz," dediğinde kapanmak üzere olan gözlerimle bulanık bir şekilde Oğuz'u süzdüm. Savaşacağım Oğuz. Bu kez öyle bir savaşacağım ki Zehra'yı kendi silahıyla vuracağım. Beni o gün o kazada kurtardığına pişman edeceğim. Ve sen de bana yardım edeceksin...

"Sen niye bu kadar tatlı bir şövalyesin?" diye sorduğumda Oğuz garip bir ses çıkarıp karşımda şok geçirdi. Kısık gözlerimi ne kadar aralamaya çalışsam da uyku o kadar ağır basıyordu ki bilincimi yavaş yavaş kaybettiğimi hissediyordum.

"Kız sana ne yaptılar böyle? Ne var bu serumda? Az önce iyiydin..." diyerek seruma bakmak için ayaklandığında gözlerim kapandı ve bir daha göz kapaklarımı aralayacak gücü bulamadım. Elini biraz daha sıkı tuttuğumda Oğuz bir yere ayrılamadı. Bunun geri dönüşü yoktu, kabul ediyorum. Beyza'nın söyledikleri, Oğuz'la geçmişimiz, ailelerimiz, yaşadığımız tüm anlar zihnimin karanlık perdesinde oynanırken ben kararımı çoktan vermiştim.

Oğuz haklıydı. Biz çocukluk arkadaşı demek için çok ileri bir seviyedeydik. Buna arkadaşlık denmezdi. Ben her seferinde ona bu kadar çekilirken buna arkadaşlık çekimi diyemezdim. Çok saçma olurdu. Ben ona yavaş yavaş, adım adım âşık oluyordum. Ona bu kadar sığınırken sadece arkadaş demek büyük bir yalandı. Çocukluğumun yakamı bırakmayan, belki de hayatta kalan tek hissi Oğuz sevgisiydi. Ben onu çok uzun zamandır kilitli sandıklarımın birinde saklıyordum zaten.

"Kendimdeyim," dedim mırıltılı bir sesle. Oğuz'un yerine oturduğunu duyunca gözlerimi aralamaya çalışsam da beceremedim. Tuttuğu elimi harekete geçirip başparmağını kavradım. "Hak vermeye karar verdim diyelim," diyerek yastığa biraz daha gömüldüğümde Oğuz'un sessiz gülüşünü duydum.

"Hangi konuda hak verme kararın var bakalım senin?" Elini saçımda hissedince gülümseyişim büyüdü.

"Arkadaşlık..." Uykulu bir şekilde nefesimi verdim. Gözlerimi son bir güçle açıp Oğuz'un hipnoz olmuş gözlerini gördüm. Gülümsedim öylece. Bu kadar güzel bakmayı nasıl başarıyordu o koyu kestane rengi gözleriyle? Bana daha önce kimse böyle bakmamıştı, rüya değildi değil mi bakışları? Rüya olacak kadar güzeldi çünkü.

"Ölürüm ben sana," dedi derinden bir sesle. Gülümsemem daha da derinleşince sağ elimi kaldırıp saçlarına uzandım. Dalgalı saçları elimin arasında kaybolurken ağır ağır gözlerimi kırpıyordum.

"Yaşa ama sen yine de. Ben bu dünyada seninle biraz daha yaşamak istiyorum. Biraz daha sahile gitmek, başka şehirleri gezmek, terasta gün doğumu izlemek, yemek yemek istiyorum. Olur mu?" Dudaklarımı sarkıttım elimi saçlarından çekince. Oğuz dalıp gitmişti suratıma tıpkı benim ona dalıp gitmem gibi. En güvenli kıyıdaydım. Okyanus da olsa bu kıyıda yüzmeyi bilmeme gerek yoktu.

"Olur. Salıncak peki?" dedi muzip bir tavırla.

Uyku mahmuru kıkırdadım ve başımı salladım. Kolunu biraz daha kendime çekip sarıldım ve başımın birazını da onun koluna yasladım. Gözlerimi yumdum hızlıca.

"Yaralarım hemen iyileşsin lütfen..." dedim zayıf bir sesle. Çok geçmedi ki Oğuz'un da başını başıma yaslı hissedince uykuya dalmam çok hızlı oldu.

"Hepsini, tek tek, ellerimle saracağım prenses. Sen unutma yeter ki."

***

Oğuz Demirel

"Öhhhüümm! Öhhhöö!"

Kulağımın dibinden gelen gürültüyle birlikte tüy kadar hafif uykumdan hızla sıyrılırken aynı zamanda uyuşan kolumla bütün vücudumu kütleterek doğruldum. Gözümü tek elimle ovalayıp kulağımın dibinde öksüren sese döndüğümde babamla burun buruna geldim. Yanında annem ve teyzem vardı... Onlar biraz daha arkada bizi izlerken ben koluma koala gibi sarılan Ekim'e döndüm. Hoba... Kızım olmadı ama bu. Derin bir uykuda olmalıydı ki hiçbir sese uyanmamış, ifadesiz bir yüzle uykusuna devam ediyordu ama yeryüzünde uyuyan en güzel kızdı şimdi, Allah var yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Ekim Şah benim dünyamdaki en güzel, en sevilesi, her hücresine ayrı ayrı en âşık olunası kızdı.

Sessizce, paniklemeden Ekim'in sardığı kolumu kurtarmaya çabalarken yerinden huzursuz bir şekilde kıpırdandığını fark ettim. Ayağa kalkıp büyük bir sabırla arkamda beni izleyen velilerim yüzünden biraz da terleyerek Ekim'in başından yakaladım ve yastığa bıraktım. Sağ eli boşluğa düşerken bir anda kolumu bıraktı ve öbür tarafına döndü. Bu ani terk edilişim karşısında bozguna uğramıştım.

"Bu kadardı yani..." dedim kısık bir sesle. Terk edilmiştim.

Gördüklerime inanamayarak, terk edilmiş bir adam profiliyle arkama döndüğümde babamın en asabi bakışları gözlüklerinin arkasından beni bulmuştu. En tatlı olduğunu düşündüğüm gülüşü, serilerimin arasından özenle seçip babama ve zat-ı muhterem annemle teyzeme gönderdiğimde yalnızca Nilüfer teyzem karşılık veriyordu. Ne annem ne babam, kaskatı kesilmiş suratlarıyla bana bakarlarken pek rahat değildim doğrusu.

"Bu ne hal lan, it herif?" Babam it kelimesine özenerek bezenerek bütün fosforlu kalemlerle aynı anda vurgu yapması kâğıtta çıkan o gıcırtı seslerini duymama sebep oldu. Hiçbir açıklamam olmadığı için büyük bir nefes alıp ellerimi onlara doğru heybetlerine güvenerek kaldırdım.

"İt herif mit herif, hoş olmuyor babacığım. Aman duymasın kimse hadi çıkalım, dışarıda deyin ne diyorsanız. Ekim uyuyor," dediğimde annem ve teyzem beni söyletmeden önden çıktılar. Babam bir süre benimle bakışma yarışına girse de kısa kesip dışarı çıktığımda peşimden geldi.

"Oğlum anladık anladık da... Sence bu biraz fazla değil mi? Mesela bu durum sana fazla gelmiyor mu oğlum? Edep yahu edep!" diye inledi annem yakasını silkerek. Fazla bağırmıyordu hastaneden kovulmamak için ama şu parlak ışıkların altında öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Dişlerinin arasından o kadar kelimeyi tek nefeste nasıl savurduğunu bir ara özel olarak düşünecektim.

Annecim biz bir gece sarılıp uyuduk itirafını kendimizle mezara götürmeliydik sanırım.

"Sadece uyuyakalmışım. Uyku anı diye bir şey var canım!" diyerek umursamazlığa vurdum. Sakince ellerimi kaldırıp mükemmel açıklamamı sunduğumda teyzem olacak kraliçe girdi araya.

"Yahu uyuyakalmışlar işte sadece. Ben biliyorum Oğuz'umu siz kendi öz evladınızı bilmiyor musunuz sanki? Kızımı incitecek hiçbir şey yapmaz benim aslan parçam. Varmayın üstüne. Hem konumuz bu değil," deyince gülümsemenin en sahici haliyle teyzemi kolumun altına aldım ama yine de kendimi iyi hissetmediğimden başımı eğip ona baktım.

"Teyze özür dilerim. Yemin ederim bak, kötü bir şey yok. Sen beni biliyorsun ben seni biliyorum. Ben isteyerek böyle bir şey yapar mıyım?" Teyzem keskin gözlerini bana kaldırıp baktı. Yapmak isterim, uyumak güzel. Bir başka oluyor sevdiğinle uyuyunca... Ama bunu bilmelerine gerek yok bence. Sizce?

Ben de öyle düşünmüştüm.

"Eminim Oğuz... İsteyerek yapmazsın."

Teyzemin imalı sözleri bana inanmadığının kanıtıydı. Daha fazla kadınla göz teması kuramadım çünkü beynimi okur gibi bakıyordu. Önüme döndüm dudaklarımı birbirine bastırırken. "Tamam, boş verelim bunu," diyerek geçiştirmeyi seçti teyzeciğim. "Ekim uyandı mı tamamen? Doktor iyi şeyler söyledi ama... Uyandığı andaki psikolojisi tabii daha önemli."

Karşımda sabır krizine giren aile üyelerime baktığımda aklıma Ekim'in uyandığı an geldi. Başta koridorun başında onu korkmuş halde görünce aklımı yitirmiştim. Kuş gibi titriyordu serum askısından tutunmuş. İçeriye götürdüğümdeyse daha iyiydi. Kalabalıkla hala ateşkese varamamış olsa da biz bizeyken çok güzeldi. Bana güvendiğini gördüğümde, yanımdayken rahat bir nefes aldığını fark ettiğimde dünyalar benim oluyordu sanki. Yüzü gülüyordu neyse ki. Uyurken de başka bir tatlılığı vardı tabii... Vişneli dondurma gibi, keskin ama ekşi...

"Kötü değildi," diyerek bütün her şeyi özetledim. "Biraz ağladı, sizi sordu ama genel olarak gülümsüyordu. Rahattı yani. Siz ne yaptınız? Evdekiler ne âlemde?"

Tek tek hepsine baktığım sırada annem bekleme koltuklarına gidip yorgunca kendini attı. Hastaneyle ev arası mekik dokumak onları yorduğu için burada kalmaya elbette baş gönüllü bendim. Nilüfer teyze de kalıyordu benimle ama ben buradan çıkmıyordum. Zaten beni buradan kimse çıkaramazdı. Eh, Nilüfer teyze de işleri olduğunda halletmek için arada hastaneden çıkıyordu. Zehra denen kadının peşindeydi ama iki haftadır sonuç yoktu.

Annem her zamanki gibi, "Bildiğin gibi oğlum. Değişen bir şey olmadı. Beyza haliyle endişeli, gelmek istiyor da yorucu olur kıza. Kasa da güvende," deyince hepimiz birlikte sırayla koltuklara oturduk.

Zehra bundan sonra aradığı şeyin yerini biliyordu ve bir kere daha saldırmayı deneyecekti. Bunu nasıl yapacaktı bilmiyordum ama Alpay abinin planı hazırdı. Yeni satın aldığı şirketle vuracaktı Zehra'yı. Dedesinin kan akıtarak ördüğü o koca imparatorluğun surlarını bir bir yıkacaktı. Bunun için yine Türkiye'ye gitmişti ve ne zaman döneceği meçhuldü. Bizim burada yapacağımız en önemli şey elbette Ekim'i korumaktı. Ondan gözümü bir an bile ayırmayacaktım.

"Alpay abiye güvenmekten başka çaremiz yok," dedim fayansların yüzünü ezberlerken. Teyzem de başını sallayarak beni destekledi. Ellerimi yanaklarıma bastırıp öylece önüme baktım. O kadının sonunu görmek için can atıyordum. Ekim'i o hale getirmişti ya, onun ileride geleceği hali de merakla bekliyordum. İlahi adalet şaşmazdı neticede. Beter bir son hayal ediyordum Zehra için.

"En güvenli yol onunkisi. İstanbul'a taşındıktan sonra şirketi biraz toparlasın sonra temelli döneriz belki," dediğinde şaşırarak teyzeme döndüm.

"Harbi mi?" Teyzem dudaklarını büzüştürüp tepkime karşılık gülmüştü.

İstanbul'a dönme fikri harikaydı. Çok uzun zamandır burada yaşıyorduk, burayı da seviyordum ama eski anılarımızın olduğu o mutlu günlerin yaşandığı eve dönmek daha güzeldi.

"En büyük pişmanlığım bu. Eğer başarılı olursak eski evimize taşınmak isterim. Tabii siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama bu sadece bir öneri. Hayatın ne göstereceği meçhul..." diyerek annemlere de dönünce bir hevesle ben de anneme baktım. Annem bana göz devirip teyzeme bakınca bu kez babama baktım. O daha ağır göz devirince surat astım.

"Bunu herkesle konuşmamız lazım Nilüfer ama yine de güzel düşünmüşsün arkadaşım. Umarım bir gün yurdumuza dönmek nasip olur. Evler hala duruyor, özlemedim de değil yani. Yıllardır vatanımızdan uzakta yabancı bir yerde yaşamak zor. Haklısın..." Annem içi gide gide eski evimizden bahsedince benim bile içim gitmişti. O kazadan beri ne bir daha Alpay abiyi görmüştük ne de topraklarımıza girebilmiştik.

"Buradaki şirket nasıl olacak peki?" dediğimde bir teyzeme bir de babama bakıyordum. Annem de merakla babama döndüğünde babam omuz silkti gayriihtiyari.

"Ne olacak hırto, taşırız. Daha önce yapmadık mı? Biz yeter ki hep birlikte olalım da gerekirse sıfırdan iş kurar ekmeğimizi helal yoldan Allah'ın izniyle kazanırız." Hırto... Babamla bir süre böyle olacaktık sanırım.

Teyzem başını sallayarak arkasına yaslandığında ben de arkama yaslanıp önüme döndüm. Babamın son cümlesi hepimizin içinde aynı burukluğu doğurmuştu. Asaf amca... Keşke o da burada olsaydı. Hayatta olsaydı, yaşasaydı. Kızını bırakır mıydı hiç bu canilerin eline? Bırakmazdı elbette. Ekim'i ne çok severdi o. Ekim ve İpek, Asaf amcanın nazarında bambaşka yerlere sahipti.

"Asaf..." Teyzem, eşinin ismini mırıldanıp sustuğu esnada karşımızdaki kapı aniden aralandı ve Ekim kapıdan fırladı nefes nefese.

"An-anne?" dedi kekeleyerek. Allak bullak olmuş bir yüzle hepimize birden bakıyordu. Teyzem saniyeler içinde ayağa kalkıp Ekim'e sıkıca sarılırken Ekim sersemlemiş bir ifadeyle boşluğa bakıyordu. Gözleri usulca beni bulduğunda güven vermek ister gibi gülümseyip onları izledim ama bir terslik var gibiydi. Korkuyordu bir şeylerden. Uyurken böyle değildi hâlbuki. Kâbus mu görmüştü acaba?

"Canım kızım benim. Mis kokulum, güzelim." Nilüfer teyze sarıp sarmaladığı kızından ayrıldı ve yüzünü okşadı. "İyi misin annem? Nasılsın yavrum?" Nilüfer teyze, Ekim'i öpmelere koklamalara kıyamazken Ekim sırayla hepimize bakıp yutkundu. Annesinden ayrılıp gözlerini kırpıştırdı öylece. O an emin oldum, tadımızı kaçıracak bir şeyler söyleyecekti.

"Anne, babam hayatta."
.
.
.
.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

292okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.