10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime · Okuduğun bölüm
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Oğuz Demirel

Elimdeki fotoğrafta henüz bir buçuk yaşındaydı. Bense beş yaşına yeni girmiştim ve İpek'in henüz dünyaya teşrif etmesine beş yıl vardı. Ekim, benim için o yaşlarımın mucizesiydi zira tek arkadaşım olacak kız nihayet doğmuştu. Onu dokuz ay boyunca bekleyen bir abisi, annesi ve babası vardı ama bir de ben vardım. Hemen yan dairede oturan komşunun ya da babasının ortağının oğluydum işte ama hep daha fazlasıydık bence. Onun için onun dünyasında sadece ben varmışım gibiydi ve ben ne kadar kabul etmek istemesem de benim dünyamda da o vardı. Sadece bazı şeyler bunu bana kanıtlamalıydı ve o bazı şeyler bana bunu kanıtladığında her şey için çok geçti. Sert bir kasırgaya tutulmuştuk ve bu herkesin kişisel kasırgasıydı. Kurtulabilenler kurtulmuş, kalanlarsa benim gibi tutulmuştu.

Okuldan geldiğimde bütün anılarımı, bütün günümü her detayına kadar dinleyen tek insandı bu kız. Hiç sıkılmadan, bunalmadan... Onunla oyun oynuyordum bu fotoğrafta. Birkaç sayfa daha ileriye gittiğimde yaşlarımız seri halde büyüyordu. Çok bir fotoğrafımız yoktu aslında ama senede en azından birlikte çektirdiğimiz bir fotoğrafımız vardı. En sondaki fotoğraf ise çekildiğimiz son fotoğraftı. Sanki son olacağını bilirmiş gibi Alpay abi, Ekim ve hemen yanında ben yer alıyordum. Evimizin arkasındaki ufak ormanlık alandaydık ve o gün Ekim'in ısrarı ile küçük bir kamp yapıyorduk. Çadırın önündeydi fotoğraf. Ekim yine şebeklik yapmak istemişti ama biz izin vermemiştik. Onu sıkı sıkı tutmuştuk ikimiz de. Ekim ise kameraya doğru kollarını uzatmış gülüyordu. Keşke bu fotoğraftaki gibi de tutabilseydik onu ama ne yazık ki olmamıştı. Burada on bir yaşındaydı. Hayatımızın darmaduman olacağından habersiz son gülümsediğimiz, son defa birlikte olduğumuz fotoğraftı.

Ekim'in, fotoğraf çektirdiğinden cıvıl cıvıl duran yüzüne dokunduğumda yine o his gelip kalbimi yerle bir etti. Erkek adam ağlamazdı bizim kitabımızda ama bu kız mevzubahis olunca duygularım benden izinsiz hareket ediyordu. Tam dokuz yıl sonra takvim yaprakları 20 Temmuz 2023'ü gösterirken işte ona yeniden kavuşmuştum. Dokuz sene önce kaybettiğim arkadaşımı şimdi yavaş yavaş kazanıyordum ve belki de o bu kez arkadaşım olmayacaktı.

Ona ne kadar çok göstermek istiyordum çocukluğumuzu taşıyan bu küçük albümü. Bizimle genelde Nilüfer teyze ilgilenirdi çünkü o işini hep evden yürütürdü. Annemle babam ofisten evin yolunu yitirmişken ben de artık onlardan biri olmuştum. Daha sonra İpek de... Ama gerçek şu ki bir şey çok düzenli gidiyorsa bir süre sonra o mükemmel düzenin bozulacağı ihtimali daha da artıyordu. Bunu o yaşlarda henüz bilmiyordum ve maalesef acı bir şekilde tecrübe etmiştim.

Samyeli... Ne uyduruk bir isimdi bu böyle? Ona bu saçma ismi kim vermişti bilmiyorum ama ona hiç uymuyordu bu isim. Ekim'di onun adı. Sonbahar gibi turuncuların içinde bir kızdı. Sonbahar gibi serin ve toprak kokuluydu. Her Samyeli dediğimde kalbime bir ağrı giriyordu ve ona her Samyeli diye seslendiğimde bana dönüyordu. Kahverengi badem gözleri beni bulduğunda Ekim demek istiyordum ona. Samyeli değil, Ekim'sin sen demek istiyordum ama olmuyordu işte. O hatırlamıyordu. Ben ne kadar hatırlıyorsam o hatırlamıyordu. Silmişti her şeyi.

Fotoğraf albümünü tam kapattığım sırada kapım çaldı. Kapıya döndüğümdeyse annem kafasını uzattı bana oradan. Gözlerimi izin verircesine kapatıp açtığımda gülümseyerek odaya girdi ve yanıma geldi. Çalışma masamdaki tekerlekli ofis sandalyesini çekip karşıma oturduğunda gözleri albümü çoktan görmüştü.

"Ortalıkta bırakma oğlum tamam mı?" diye tembihledi hemen. Albümü pikenin altına atıp başımı salladım.

"Odama girmiyor, görmesi mümkün değil," dediğimde annem neler hissettiğimi anlamış olmalı ki dizime dokundu ve teselli edercesine okşadı.

"Sormayayım diyorum da... Meraklanıyorum hep. İyisin değil mi Oğuz?" Emin olmak istercesine kafasını eğip bana bakmaya çalışırken gülümseyerek başımı salladım ve daha dik oturdum.

"İyiyim anne iyiyim. O yaşıyor ya, hem artık burada. Daha iyiyim. Zamanla her şeyi hatırlayacak ne de olsa. Bizim yapabileceğimiz bir şey olsaydı biliyorum hepimiz birlik olup yapardık ama en sağlıklısı buymuş. Doktor söyledi ya." Annem bana inanarak geri çekildi ve ayak ayak üstüne atıp arkasına yaslandı. Ben o kişisel kasırgamda tutulup kalmıştım maalesef ve bunun farkındaydım.

"Öyle tabii ki. Hem artık o şirret kadının elinden kurtulduğu için daha sağlıklı olacak yaralı kuzumuz. Düşürme kendini tamam mı? Muhtemelen bazı şeyler kafasında oturmaya başladığında kızcağız daha kötüye gidecek," dedi annem, üzülerek. Olacağı bekliyorduk ve en kötüsü de hazırlık yapıyorduk. Her manada her şeye.

Zehra denen kadının onun öz annesi olmadığını anladığında, öz annesinin Nilüfer teyze, öz abisinin de Alpay abi olduğunu anladığında çok sarsılacaktı ama üstesinden hep birlikte geleceğimize emindim.

"Kırk yıl düşünsem senin-"

Annemin yine aynı mevzuya gireceğini anlayınca yüzümü buruşturarak durması için elimi kaldırdım. Zira yüzünde o muzip gülümsemesi vardı ve şu anda hiç bu konulara girmek istemiyordum.

"Anne açma şu mevzuyu, seni ilgilendirmiyor benim özelim bu! Babamla sen her fırsatta yani!.. Olmuyor!" diye itiraz edince annem kıs kıs gülerek dönen sandalyeye sindi ve elini ağzına bastırdı genç kızlar gibi. Bazen öz annemi hiç anlamıyordum. Utandığımı bile bile niye zorluyordu?

"Tamam canım, açmam mevzuyu. Kız evde. Duyabilir ne de olsa, sen de haklısın akıllı oğlum. Bu arada baban diplomasını unutmasın diyor. Mezun olalı iki ayı geçecek ama hala ortada resmi bir belge yok. Ne zaman gideceksin almaya?" diyerek ayağa kalkınca isyan edercesine yatağa attım kendimi ve kafamı eğerek ayakta dikilen anneme baktım. Şu anda diplomanın ne önemi vardı? Bitirmiştim işte okulu. Lisans eğitimini tamamladı diye kayıtlara geçmişlerdi zaten.

"Yahu okul benim, dersler benim! Hallederim ben o işi. Onun için taaa Barselona'ya gitmem gerekiyor. Uğraşamam o kadar yolla şu anda."

Annem elini beline attı ve üstten üstten bana bakmaya başladı. Bana karşı üstünlük kurma çabasına girişmişti yine. Kaşları çatılınca iyice sıkıldım. Arsız gibi gözlerimi devirip doğruldum ve bağdaş kurdum.

"Anne tamam," dedim ellerimi kaldırıp. Kaç aydır diplomamı alacağım diyordum ama gitmiyordum. Bu işin uzadığının farkındaydım lakin evden gitmek istemiyordum. "Tamam, en yakın zamanda alacağım o belgeyi."

"Kötü kaynana olmak istemiyorum ama beni zorluyorsun," diyerek meşhur işaret parmağını kaldırınca idealist annemin parmağından öperek önünde saygıyla eğildim.

"Sen kötü kaynana olma ben bugün gidip alırım o belgeyi. Tamam," dediğimde annem derin bir nefes aldı nihayet dercesine. Kaçışım yoktu zaten en iyisi hızlıca halletmekti. Hem biraz Barselona'dan Ekim için hediye alırdım, yüzü gülerdi.

"Bir zahmet Oğuz. Eskiden babana şirkette çok yardım ediyordun artık işleri sallıyorsun resmen. Lütfen oğlum, biraz işlere de odaklan. Kıza odaklandığın gibi..." dedi başıyla yan odayı işaret ederken. Ya he he dercesine annemi geçiştirmeye başladım.

"Evet, haklısın anne. Biliyorum. Hatta sen çık ben de üzerimi değiştirip hemen yola çıkayım. Saat kaç. On iki bile değil. Tamam, ben giderim ama birkaç gün sonra gelirim ona göre. Git gel yapamam, yorucu olur," dediğimde annem şakağını kaşıyarak etrafa bakındı. Odadan istediğim gibi çıkmayınca bir şeyler düşündüğünü biliyordum.

"Uçakla mı gitsen? Yedi saat sürüyor kara yoluyla. Uzun olur," deyince başımı olumsuz anlamda salladım.

"Barselona'da araba kiralamakla uğraşmak istemiyorum anne. Kara yoluyla yedi saat araba sürerim daha iyi. Hem her gittiğimde bana alışveriş yaptırıyorsunuz ve az buz da değil. Yine yaptırırsanız geçen seneki gibi rezil olamam kusura bakma."

Bu diploma işi nereden çıkmıştı Allah'ım şimdi? Sırası hiç değildi. Barselona'ya bir gittim mi gelmem en rahat dört günü buluyordu çünkü yedi saat yol çok yorucu oluyordu. Uçakla gitsem araba sorunu oluyordu ve o daha beterdi.

"E iyi tamam sen bilirsin," dedi annem çekeceğim yolu umursamadan. "Yanına yolluk hazırlarım ben, hazırlan yola çık bir an önce," dediğinde tamam dercesine kafamı salladım ve annemi ittire ittire odadan çıkardım. Nihayet odamda istediğim gibi tek kalınca memnuniyetsiz bir şekilde oflaya puflaya dolaba gidip siyah ufak çantamı çıkardım ve içine birkaç parça yedek kıyafet koyduktan sonra duş alıp üzerimi değiştirdim. Islak saçlarımı kurutup hafif nemli bıraktıktan sonra şekil verip sıfatımı toparladım biraz. Evde oturmaktan karizmam da çizilmişti artık.

Siyah çantamla odadan çıktığımda saat bire geliyordu. Acilen yola çıkmam gerekiyordu. Dinlene dinlene gitsem bile en erken saat onda Barselona sınırları içerisinde olurdum. Hızlı adımlarla aşağı kata inecekken merdivenlerden yukarı çıkan Ekim'le duraksadım. O da durup beni baştan aşağıya süzdüğünde nereye gittiğimi merak ettiği her halinden belliydi. Bakışlarını hep yaptığı gibi kaçırdığında gülümseyerek birkaç basamak daha indim ve aramızdaki mesafeyi en aza indirdim.

"Diplomamı almam gerekiyordu. Barselona'ya gideceğim," dediğimde bakışlarındaki merak eridi gitti birdenbire. Gülüşüm daha da büyürken Ekim elleriyle oynamaya devam etti.

"Ne zaman geliyorsun peki?" diye sorunca fuzuli bir cevap verdim. Ben de bilmiyordum orada ne kadar vaktimin gideceğini.

"Dört gün diye tahmin ediyorum. Yedi saat buradan Barselona. Arabayla gideceğim."

Yüzü biraz daha düşünce aptal gibi sırıtmak gelmişti içimden. Gideceğim için üzülmüş müydü yoksa ben mi kafamda kuruyordum? Yok, bence kesinlikle üzülmüştü. İçimde konfetiler patlayıp YES diye pankartlar asarken dışımda yaprak kımıldamadı. Öksürdüm hafifçe ve çantayı yere bırakıp iki avucumu da yana doğru açtım.

"Benimle gelmek ister misin desem?" dediğimde nedense kabul edeceğinden emindim ama Ekim eğdiği başını kaldırıp kahverengi gözlerini kocaman açarak bana dikti.

"Hayır, iyi yolculuklar sana," diyerek yukarı çıkmaya başlayınca içimdeki konfetiler balon gibi sönerek yere düştü ve pankartlar yerle yeksan oldu. Kaşlarım kalktı, fazla büyük bir beklentiydi bu girdiğim.

"Hayır mı?" dedim inanamayarak. Yanlış duymuş olmayı o kadar istemiştim ki içimden birkaç defa tekrar etmiştim. Hayır, iyi yolculuklar sana... Elimden gelen bir şey yoktu. "Eskiden olsa geberirdin benimle gelmek için. Oyunbozan! Ama sen o günleri hatırlayacaksın. Hatırlayacaksın, o zaman ne olacak bakalım?"

Kendi kendimle iddialaşırken annemin bana mutfaktan seslenmesiyle yerdeki çantamı aldım ve "Geliyorum!" diyerek merdivenleri hızlıca indim. Soluğu mutfakta aldığımda annem puantiyeli, hiç tarzım olmayan yemek çantasının içine plastik kaplar koyuyordu. İşini nihayet bitip fermuarı çektiğinde Nilüfer teyze de bahçeden içeriye giriyordu. Elinde küçük küreği ve çiçeklerini suladığı demir ibriği vardı. Bu evin hemen yanında ufak bir sera vardı sanırım oradan geliyordu yine. Tam kıyafetlerini giymişti çünkü.

"Nereye gidiyorsun böyle bakalım aslan parçası?" deyince omuzlarımı düşürdüm. Ağlayacak duvar arıyordum ve sanırım o duvarı bulmuştum.

"Acımasız annemle babam beni diploma almaya postalıyor teyze. Nereden baksan dört gün evde yokum!" dedim acıların çocuğunu oynayarak. Nilüfer teyze bu halime alışık olduğundan elindekileri bırakıp omzumu sıvazladı ve yemek masasına oturdu. Yorgundu anlaşılan.

"Eh artık alman gerekiyor yavrum. Kaç ay oldu? Babanın yanında işe başlamalısın. Adamcağız Asaf gittiğinden beri çok yoruluyor. Her şey ona bakıyor," dediğinde annem gözleriyle Nilüfer teyzemi işaret etti. Tamam, anladık, haklı kadın, evet!

"Duy bunları Oğuz Demirel, duy! Bir de koskoca iktisat bitirdin. İşletme okudun ettin o kadar. Neyse artık adı... Bir işe yara oğlum, boşuna doğurmadım ben seni."

Yemek çantasını elinin altından çekip aldım ve yandan yandan annemi bakışlarımla darladım. Kendimi bildim bileli beni bir işe yaramam için doğurmuştu güya ama ben o iş ne çözememiştim hala.

"Sen beni ne için doğurdun bir anlayabilsem ya anne... Neyse. Gidiyorum ben," diyerek mutfaktan çıktım. Annemle Nilüfer teyze de peşimden konuşarak gelirken antreye çıkıp ayakkabı dolabına gittim. İpek'le annemin ayakkabıları arasında kaybolan sporlarımı bulup ayağıma geçirdim ve kasede duran arabanın anahtarını aldım. Zaten şu anda evde tek araba vardı. Babam ofisindeydi.

"Oğlum ben sana yazacağım tamam mı? Listedeki her şeyi al valla eksik görürsem kafanı kırarım!" dedi gayet tehditkar bir sesle. Annem başlamıştı yine. Şimdiden aklında mağazaları ve istediklerini belirlemeye başlamıştı sanırım.

"Tamam anne," diyerek bahçeye çıktım ve hemen evin solunda kalan garaja ilerledim. Düğmeye basıp garajın açılmasını beklerken annem hala peşimden geliyordu.

"Dikkatli git aslan parçam tamam mı?" dedi Nilüfer teyze şefkatle. Arabaya binmeden evvel ona dönüp öpücüklü bir el sallaması gösterisi yapıp arabaya bindim. Annemler garajın içindeki kapıdan sohbet ede ede eve girerken çantamı yanımdaki boşluğa fırlattım ve karşımdaki aydınlık havaya baktım.

Öğlen güneşi en tepeden sırıtıyordu ve hava çok sıcaktı. Mutsuz mutsuz kontağı çevirip arabayı çalıştırınca önce klimaları ayarladım ve torpido gözünden güneş gözlüğüme uzandım. İçinden güneş gözlüğümü aldım, gözlerime takıp direksiyonu kavradım sıkıca. Asfalta bakarken bile ruhum kararıyordu. Gözlerimi devirip radyodan bir kanal açtım ve yola çıktım. Yedi saatlik tek kişilik bir yol. Bitmezdi.

🍂

Yolculuğun dördüncü saatine gelirken benzin almak için gördüğüm ilk benzinlikte durdum. Hem yorulmuştum, hem sıkılmıştım hem de acıkmıştım. Havanın kararmasına daha varken depoyu doldurup hiç durmadan gitmek daha mantıklı geliyordu. Burada herhangi bir çalışan olmadığı için arabayı herkes kendi dolduruyordu. Başta çok zorlanıyorduk benzin doldurma konusunda ama artık alışmıştık. İşimi on dakika içinde halledip ödemeyi de yaptıktan sonra arabayı daha sakin bir yere çekebilmek için yer bakmaya başladım telefondan. Haritalarda biraz gezindikten sonra bu kasabanın yakınlarında dinlenme tesisi buldum bir tane. Orayı navigasyondan ayarladığımda arabaya bindim.

Yarım saatlik bir yolculuk sonunda dinlenme tesisini bulunca arabayı park edip arabanın sağına gittim. Kapıyı açtım annemin hazırladığı yemekten yemek için. Çantanın fermuarını açtığımda içinden sandviç çıkmıştı. Paketi açıp bir ısırık aldığımda anladım ne kadar acıktığımı. Kapıyı örttüğümde gelen öksürük sesiyle durdum. Etrafa bakındım biraz. Başka yerden geldiğini düşünürken bir ısırık daha aldım. Öksürük sesleri daha da artınca sandviçi bıraktım. Öksürük seslerinin yanına bir de değişik gürültü patırtı sesleri geldi ve işin içinde bir şeyler olduğu kesinleşti.

"Tövbe bismillah!" ilk tepkim oldu çünkü hırsız olabilirdi. "Nereden geliyor bu ses?" dedim çünkü arabanın belli bir noktasından gelmiyordu ses.

Kendi kendime sorular sorarak sese yöneldiğimde sesin şiddeti arttı. Bu gürültü kesinlikle arabadan geliyordu. Bagaja gittiğimde en sonunda sesin buradan geldiğini anlamıştım. Öksürük şiddetlendiğinde bagajı açtım hemen. Tam o sırada kendini dışarı atan bedeni görmemle yere düşmemesi için tutmam bir oldu.

"Ne oluyor lan? Sen kimsin?" diye sorduğumda ayakları yere değen kadın saçlarını savurdu ve o an kıpkırmızı olmuş suratını gördüm. Çok geçmeden arabanın arka kapıları da açıldığında tek sıra halinde İpek ve Beyza çıktı. Bagajdan çıkansa Ekim'di.

"İpek? Beyza? Siz nereden çıktınız kızım? Ne arıyorsunuz burada?" diye bağırdığımda Ekim yere çökerek daha derinden öksürdü. Oflayarak arabaya gittim ve yanıma aldığım su şişesini çıkarıp kapağını açtım. Ekim'in eline vermeye çalıştım telaşla çünkü havasızlıktan mahvolmuştu. Öksüre öksüre sudan bir yudum alınca kafasını kaldırıp derin bir nefes aldı. Kan ter içindeydi nedense.

"Ölüyordum az daha!" dediğinde kaşlarımı çatarak kız kardeşime baktım. Ölüyordu, evet.

"Açıkla İpek. Çabuk!" dedim, sükûnetle. İpek sıkıntıyla dudaklarını kemirirken gözlerini etrafta gezdirdi. Suçunu biliyordu neyse ki.

"Onu-onunla bir alakası yok..." dedi Ekim, öksürmekten helak olan sesiyle. Ona gözlerimi devirip İpek'e döndüm yeniden.

"Beyza?" dedim beklentiyle. Belirginleşen karnını tutmuş bir adım öne çıkmıştı. Alt dudağını ısırıyordu ürkek bir ceylandan farksız. Üç tane kız... Akıllarını peynir ekmekle yemişlerdi.

"Ya, biz şey için... Gezmek..." Beyza gevelemekten anında bunalarak kafasını kaldırdı. "Aman Oğuz ya! Barselona'ya gidiyormuşsun. Yaptık bir çılgınlık işte! Kimse evden uzaklaşmamıza izin vermiyor, herkes çok sıkıldı. Şimdi hiç bağırmanın sırası değil. Ben senden büyüğüm. Saygılı olup bizi gezdirmen gerekiyor," dediğinde elimi sertçe alnıma yapıştırıp alnımı süpüren birkaç tutamı sıktım sertçe.

"Beyza! Abla!" dedim vurgulayarak. "Siz kafayı mı yediniz? Annemler çıldırmıştır şimdiye kadar."

"Aramadılar bile abi," dedi İpek omuzlarını silkerek. Keskin gözlerimi onlara çevirip diz çöktüğüm yerden Ekim'i de kaldırarak kalktım. Dört saattir hiç durmadan son gaz araba sürmüştüm hangi akla hizmet bagaja girmişti bu kız? Bu kadar saat havasız kalmıştı orada üstelik. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Bagaja dönüp baktım ve sinirlerime hakim olamayıp sertçe kapattım. Beyza sesten irkilirken alnımı sıvazladım sertçe. Annemler henüz aramamıştı İpek'in dediği gibi ama az sonra tabii ki arayacaklardı. Yokluklarını fark etmeleri an meselesiydi.

Dönüp Ekim'e baktığımda kaldırım taşına oturmuş ellerini çimenlere dayayarak gökyüzüne bakıyordu. Bu kadar rahat olması inanılmaz sinirime dokunuyordu. Eskiden de böyle pervasız davranırdı ama bu pervasızlığın geçmiş olmasını bekliyordum. Hala aynıydı.

"Ya sana bir şey olsaydı?" diye bağırdım kendime engel olamayarak. "Ya ben hiç arabadan inmeseydim, son ses müzik açsaydım, vursan bile duymasaydım sesini ne olacaktı acaba çok merak ediyorum?" Ekim yanaklarını çiğneyerek bana baktı. İpek bir şey diyecek oldu ama Beyza kolundan tutup durdurdu. "Sen sakın ağzını açma zaten!" diye kükredim bu defa. "Senin bu rahatlığın da arşa çıktı İpek Hanım!" İpek iyice yerine sinip Beyza'nın koluna girince şakaklarıma bastırıp sakinleşmeye çalıştım.

"İpekçiğim sen arabaya geç istersen. Hadi canım benim," dedi Beyza, güzellikle. İpek ses etmeden arabaya geçince Beyza'ya yaklaştım bu defa.

"Sen biliyorsun değil mi?" dedim sessizce. "Biliyorsun rahatsızlanabileceğini, kaçtığını... Alpay abinin haberi olmadan nasıl gelirsiniz benimle Beyza? Yanlış anlama beni ama bu çok düşüncesizce. Hayatınız tehlikeye girebilir," dediğimde Beyza omuzlarıma dokunup yüzüme gülümsedi.

"Hayatı tehlikeye girebilir demek istedin herhalde zira oğlumun canı önce Allah'a sonra bana emanet. Benim kaçtığım kişilerinse beni burada silahlı adamlarla aramasına imkan yok ama evet, haklısın Oğuz. Samyeli'nin hayatı tehlikeye girebilir lakin senin es geçtiğin çok önemli bir mevzu var," deyince durdum. Gözlerimi kırpıştırarak ona bakarken bir şeyler anlamış olmasından endişe ederek kaşlarımı çattım. "Samyeli gelmeyi kendisi istedi. Bagaja ben giremezdim hamileyim diye, İpek de girmek istemeyince Samyeli girdi. Haklısın biz hesaplayamadık bu kadar yol olduğunu. Kızlara büyükleri olarak engel de olmam gerekirdi ama yani... Oğuz bize de ve en çok da Samyeli'ne hak ver. Bir evden kaçtı tutsaklığı bitsin diye ama bu defa da başka bir evde mi tutsak olacak bu kız? Üç haftadır buradayız ve sadece bir kere dışarı çıktı. Seninle boya almaya o da. Hatta unutma, en son çıktığında da fırtına koptu yarım kaldı şenliğimiz. Burada başımıza ne gelebilir ki hem? Kötüyü düşünüp kötüyü çağırmazsan eğer hiçbir şeycikler olmaz. Birkaç gün takılıp döneceğiz sadece. Anlıyor musun?"

Beyza'nın feci derece sirayet eden ikna edici ses tonu ve diksiyonu ile geri geri gittim yavaşça. Şaşkınca suratına bakarken tam bir olgun gibi gülümsedi, karnını okşayarak arabaya yaslandı. Yine de düşünmeden edemedim. Ona bir şey olursa eğer ve ben ona bir şey olmasını engelleyemezsem ne yapardım? Yine de tehlikeliydi. Ona sorduğumda evet deseydi herkesten izni ben koparırdım. Şimdi onların yokluğunu fark ettikleri gibi evde kıyamet kopacaktı zaten.

"Teklifine evet deseydim de bu kadar bağıracak mıydın?" dedi Ekim, nihayet konuşmaya karar vererek. Arkama döndüğümde ayağa kalkmış boş su şişesini çöp kutusuna atıyordu.

"Hayır-"

"Ne teklifi?" dedi Beyza, merakla. Bir Beyza'ya bir Ekim'e bakarken Ekim omuz silkti. Sinsiliğinden ve kurnazlığından da hiçbir şey kaybetmemişti küçük hanım.

"Onunla gelip gelmek istemediğimi sormuştu da. Evet deseydim ne olacaktı diyorum," deyince dilimi ısırıp Ekim'e gözlerimi kıstım. Eski haline dönmüş, toparlanmıştı. Bozulan saçlarını açarak siyah lastik tokasıyla toplarken arabaya geçiyordu. Tam o sırada Beyza'ya döndüğümde dudakları O harfini almıştı.

"Beyza, öyle bir-"

"Siz bunu bence baş başa konuşun," diyerek arka koltuğa geçtiğinde ön tarafta arabaya binmek üzere olan Ekim'e baktım. Bana bakıp aniden gülünce etrafıma baktım şu an gerçek mi diye. Tekrar Ekim'e döndüğümde pis pis gülerek ön koltuktaki çantalarımı aldı ve arabaya bindi.

"Yedisinde neyse yirmisinde de o, yemin ederim..."

Söylenerek arabaya bindiğimde bağdaş kurmuş, çantaları ayağının ucuna almıştı. Kemerini takarken ben de oturdum koltuğa ve kemerimi takıp dikiz aynasından arkaya baktım.

"Üç kural var," diyerek arabayı çalıştırdım. "Kural bir, sözümden asla çıkmayacaksınız. Kural iki, birbirinizden ayrılmak yok. Kural üç," dedikten sonra Ekim'e baktım göz ucuyla. Yolu seyrediyordu. "Hayatınızı tehlikeye atacak geri zekalıca hareketler yapmayacaksınız. Mesela bagaja saklanmak gibi." Ekim aniden bana dönünce dikiz aynasından arka ikiliye baktım. "Hiçbiriniz," diyerek kuralları sonlandırdım ve yola odaklandım tamamen.

Sanırım bu yol hem eğlenceli, hem dolu dolu hem de aksiyonlu geçecekti ama ben bunları yaşayabilecek miydim emin değildim. Yol boyu ara sıra Ekim'i gözetledim ama aklıma sadece o bagajdan kendini attığı an geldi. Sadece nasıl öksürdüğü, yüzünün aldığı hal doldu zihnime. Düz yol gözümün önünde akıp giderken hiç durmadan yol alsaydım yaşayacaklarımı düşündüm. Onun nefes alamayıp oksijensizlikten ölmesi ihtimali... Gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım. Tek bir gün geliyordu aklıma. 21 Aralık 2014, öğlen saatleri...

🍂

Oğuz ve Alpay dün geceki fırtınadan sonra soluğu masmavi gökyüzünün altındaki ıslak halı sahada almışlardı. Güneş en tepedeydi ancak zerre ısıtmıyordu. Buz gibi esen ayaz ise bir tokat gibi çarpıyordu yüzlerine. Giyinebildikleri kadar kalın giyinmişti iki oğlan da. Sucuk gibi olmuşlardı zaten saatlerdir koşmaktan. Alınlarından buz gibi ter akıyordu ama bir topun peşinde koşturmaya büyük bir coşkuyla devam ediyorlardı. Maç yapan takımların içinde en büyük yaşa sahip Alpay idi. Lise sona geçmişti bu eylül ayında, Oğuz ise ortancaydı. Liseye yeni başlamıştı henüz. Okulları Ekim ile ayrıldığı için iki yan villada da küçük kıyamet kopmuştu ama bu durumu bir şekilde küçük kıza kabul ettirmişlerdi.

Maçı bitiren dakika geldiğinde herkes aynı anda yere serilmişti. Alpay da Oğuz da maçı kaybetmişlerdi ve bu duruma üzülecekleri yerde kahkaha atarak gülmüşlerdi. Pürüzsüz semaya ikisi baş koyup bakarken göğüsleri aldıkları şiddetli nefeslerle kalkıp iniyordu.

Alpay en kalın ses tonuyla konuştu: "Annemgil dünden beri evde yoklar mı?" diye sordu. Başını hemen yanında uzanan Oğuz'a çevirdiğinde Oğuz yenice uzatmaya başladığı saçlarının önünü yüzünden çekti.

"Bilmiyorum ki!" dedi ciğerleri acırken. Yüzü buruşmuştu bu hisle ve aklına Ekim gelmişti. Bu saat olmuştu hala sesi soluğu çıkmamıştı küçük kızın. Sabah dokuzdu uyanma saati. Dokuzda uyandı mı eğer hafta sonuysa kahvaltıyı Oğuzlarda yapardı hep. Hafta sonu değilse zaten sabahın ilk ışıkları ile okulun yolunu tutar pek de bir şey yemezdi.

"Ben eve gideyim o zaman sen daha buralarda mısın? İnternet kafeye geçecek misin?" diye sordu, Alpay doğrulurken. Maç yaptıkları arkadaşları onlara el sallayarak halı sahayı terk ederken Alpay da onlara el salladı. Nefesini azıcık düzene sokmuş olan Oğuz ise doğrulup yerden kalktı hemen.

"Yok ya, kafeye geçmeyeceğim. Ekim'e söz verdim kestane yapacağız onunla." Alpay da yerden kalkarken duyduklarına gülümsedi. Oğuz'un kestanesi diye bir şey vardı evlerinde ve Oğuz'un bundan haberi yoktu.

"Unutmuştum lan ben onu. Deli kız, kestane diye diye kendinden geçiyordu en son. Eve gidince annem ağzıma edecek onu söylettiğim için!" dedi dişlerinin arasından tıslarken. Köşeye bıraktıkları çantalarını aldı iki genç de. Mataralarını çıkarıp aynı anda su içtikten sonra üstlerine bir de ceket atıp terli terli evin yolunu tuttular.

"Bir şey olmaz," dedi Oğuz, umursamaz bir tavırla. Matarasından ara sıra su içip bitirmişti lakin şimdi de karnı şişmişti. "Alırım ben Ekim'in gönlünü." Kendinden oldukça emindi. Elini karnına götürdüğünde Ekim'in her karnı şiştiğinde komik komik yaptığı hareketler gelmişti aklına. İçindeki suyla dans ederdi o kız. Oğuz hatırladığı şeylerle güldü ve eve kadar Alpay'la haftaya yapacakları maç için konuştular.

Birkaç dakika içinde eve geldiklerinde Alpayların evininin önü epey kalabalıktı. Polisler vardı etrafta, sirenin mavi kırmızı ışıkları vuruyordu sokak boyu. Islak kaldırımlarda her zamankinin aksine bir hüzün kol geziyordu. Bir şeylerin ters gittiği artık barizdi iki genç için de. Komşu kalabalığı evin her köşesine çıkmaz bir leke gibi sinmişti, herkes gelen iki gence bakıyordu. Oğuz ve Alpay henüz uzaktan gördükleri kalabalığa anlam veremeyip adımlarını hızlandırdılar.

"Bizim evde ne oluyor?" dedi Alpay, üzerindeki şoku atamadan. Daha hızlı yürüdü ve eve daldı ama Oğuz onun kadar hızlı olamamıştı.

"Daha çok küçüktü kızcağız..."

"Bir hiç uğruna... Yazık."

Oğuz etrafından gelen sesleri duydukça içini daha kötü bir his kaplıyordu. Alpay gözden kaybolunca Oğuz insanları yararak geçti aralarından ve tüm itirazlara rağmen aile üyesinden olduğunu söyleyerek güvenlik şeridini geçti. Oğuz artık ağlama seslerini daha net duymaya başlamıştı. Omuzundaki çantası çoktan bir köşede yeri boylamıştı. Hep eve geldiğinde devasa büyüklükteki antrede onu karşılayan kızın ruhu silinmişti sanki. Burada bir yerde olmalıydı ama nerede?

Her yerde cirit atan vazo parçaları, toprak taneleri yerdeki parke zemine halı gibi serilmişti. Ayağının altında ezilen cam parçasının çatırtısına annesinin haykırışları karışırken aklına tek şey geliyordu: Ekim buraya yalın ayak basarsa şimdi onun da sesini duyardı ciyak ciyak.

Endişeli kahverengi gözleri koltukta oturan ve beş yaşındaki kız kardeşine sarılan annesinde durdu. Alpay ifadesizdi, öylece duruyordu. Babası tutuyordu omuzlarından delikanlıyı. Oğuz terlemeye devam ederken annesinin yanına gitti sonunda. İpek anlamsız bakışlarla annesine sarılırken kadıncağızın içi boşalmıştı sanki.

"Anne..." diye mırıldandı Oğuz. Korkudan deli yüreği duracakmış gibi atıyordu. Annesinin çenesini tutup kaldırdı nazikçe ve kadının hiç alışık olmadığı suretiyle yüz yüze geldi. Kalbi burkulmuştu. "Ekim mi dağıtmış yine evi?" dedi etrafına bakınırken. Annesi hıçkırıklara boğulurken Servet Bey daha fazla kızına eziyet etmemek için İpek'i Serpil Hanım'ın kucağından alıp salondan çıkarmıştı. Serpil Hanım o anda yere diz çökerek oğlunun ellerinden tutmuştu. Az önce Alpay'a da söylemişti aynı şeyi. Şimdi oğluna söylemek gerçekçi gelmiyordu hiç. Bu öylesine ağızdan çıkacak laf mıydı?

"Oğuz... Oğlum! Ekim..." diyebildi sadece. O sırada Alpay donup kaldığı yerden fırlarcasına gittiğinde Oğuz, abi yerine koyduğu delikanlının arkasından baktı ama son defa ona baktığından habersizdi. Annesine döndüğünde kadın ne yapacağını şaşırmış haldeydi.

"Anne..." diye mırıldandı Oğuz hiçbir şey anlamayarak. Gözleri üst kata tırmandı. Merdivenlere baktı. Ekim orada olmalıydı. Bu kadar gürültüyü duymuyor muydu hiç? "Ekim nerede? Kestane yapacaktım ben. Beni bekleyemedi mi?" dedi. Etrafı hala Ekim'in darmaduman ettiğini düşünüyordu.

"Delikanlı gel şöyle bakalım." Arkasından gelen otoriter sesle Oğuz yutkunarak polis memuruna baktı. Sivil polis olmalıydı ama yine polis olduğu yeleğindeki rozetten belliydi.

"Anne ne oluyor?" diye sordu Oğuz fıldır fıldır gezen gözleriyle. "Ekim!" diye bağırdı üst kata doğru. Oraya gidecekti ama polis memuru onu tuttu sıkıca, üst kata çıkmasına engel oldu.

"Aslan parçası gel şöyle. Ekim neyin oluyor senin?"

"Arkadaşım," diye yanıt verdi Oğuz boş gözlerle polise bakarak. "En yakın," diye ekledi sonra. Polis memuru başını sallarken Serpil Hanım oğlunu yanına çekti yeniden. Damağını kemire kemire gözlerini sildi ama berbat haldeydi.

"Oğlum bak şimdi. Ekim... Bir süre olmayacak. Yani... Ekim babasıyla dün gece bir yere gitmiş-"

"Saçmalama anne. Ekim gök gürültüsünden korkar dün sağanak vardı dışarı çıkmamıştır ki. Hem ben kestane sözü verdim ona. Dün yapamadık öğlen, bir sürü ağladı."

Serpil Hanım başını iki yana salladı akmasına mani olamadığı gözyaşlarıyla.

"Oğlum gitti," diyebildi. Boğazı düğümleniyordu her seferinde ve o düğümler artık kördüğümden ibaretti. Açamıyordu kadın. Arkadaşı geliyordu aklına, dün geceki felaketler doluyordu zihnine. Nasıl izin vermişti hala aklı almıyordu. "Ekim yok oğlum."

Oğuz sertçe yutkundu. Aklı almıyordu. On beş yaşındaydı henüz ve yok ne demek bilmesine rağmen kabullenmek istemiyordu. Ekim yok diye bir cümle dünyadaki en saçma cümleydi. Kaşlarını çatarak geri geri gitti. Annesinden biraz uzaklaştıktan sonra kafasını iki yana salladı hep.

"Ekim'e söz verdim anne o beni bekler hep. Bekliyordur, nerede bekliyor? Kestaneler yapacaktık..."

"Delikanlı arkadaşın dün babasıyla bir kaza geçirdi ve biz arkadaşını maalesef kaybettik."

"Saçmalık!" diye bağırdı Oğuz, bedenini saran ani bir sinirle. Polis memuru yere diz çöküp Oğuz'un elinden tutmaya kalktığında Oğuz hiddetle annesinin yanına gitti ve kadını deli gücüyle sarstı. "Anne siz ne saçmalıyorsunuz? Kaybettik demek öldü mü demek? Öldü ne demek anne? Ekim nasıl öldü? Söz verdim anne! Söz verdim! Kestane yedirecektim!"

"Oğuz yapma böyle oğlum..." diye fısıldadı kadın, gücü tükenmişti. Aklına her geldiğinde yüreği paramparça oluyordu. Henüz on bir yaşındaydı o kızcağız, henüz on bir. Daha yaşayacak bir sürü ömrü vardı, okula gidecekti daha ama... Ötesi gelmiyordu Serpil Hanım için.

Delikanlının ise içinde hudutsuz bir fırtına başlamıştı. Bağırıp çağırmıştı, dört bir yanı bir de Oğuz dağıtmıştı. Koşarak soluğu Ekim'in odasında aldığında yatağının dağınıklığını gördü. Serpil Hanım oğlunu zor zapt etmişti üst katta. Ağlıyordu genç çocuk. Boğazı parçalanırcasına ağlıyordu. Yere çökmüştü annesiyle ve bütün fırtınanın etkisiyle ağlıyordu. Ölümü henüz kabullenemeyeceği bir yaştaydı ancak öte yandan da hayatın anlık gerçekleriyle yüzleşmeye başladığı bir yaştaydı.

On beş yaşındaydı Oğuz. Ergenliğe ilk adım attığı yıllarda, çocukluğundan sıyrıldığı yaşlardaydı ama o çocukluğundan ansızın bir öğlen vaktinde koparılmıştı. Bir çiçek gibi toprağından ayırmışlardı delikanlıyı.
.
.
.
.
.
.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

305okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.