14. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)13. Bölüm: Kara Delik
Bölümler 32Şu an: 13. Bölüm: Kara Delik
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Geçmişimin silik anılarla dolu olduğundan bahsetmiştim. Artık öyle değildi. Bir gün vardı ve ben o günü o kadar net hatırlıyordum ki sanki dün yaşamış gibi hissediyordum. O günün içimdeki bahar fırtınasına sebep olduğu anı çok iyi biliyordum. Arsız, yaramaz bir kız çocuğunun bedenindeydi bu örselenmiş, sakin genç kızın ruhu. Nasıl böylesine zıt karakterlere bürünebilmiştim bilmiyorum ama o çocuk sanırım mutluydu zamanın bir yerinde. O yaramaz kızın elinden tutup geleceğime yürümek istediğimden artık emindim. Daha çok şey hatırlamalıydım. Daha çok şeyi o silik perdenin arkasından çıkarmalıydım zira hiçbir şey beklediğim gibi gelişmiyordu. Hiçbir şey şu körelmiş duygularımı diri tutma çabasında olan kalbimin sandığı gibi değildi.
Beyza demişti. Oğuz sanki beni uzun süredir tanıyormuş gibi davranıyordu. Belki de haklıydı. Oğuz ve ben tanışıyor olabilir miydik acaba? Geçmişimin bir yerinde ben daha önce Oğuz'la, küçük Oğuz'la, arkadaşlık etmiş olabilir miydim acaba? Adım başka olabilir miydi mesela? Samyeli olmayabilir miydim?
Bu düşüncenin kaç saattir kaç gündür esiriydim bilmiyorum. Beni çok korkutuyordu. Yolun nereye çıkacağını bilmeden son gaz giden bir arabanın yan koltuğundaydım sadece. Yokuş aşağıya giden bu aracın gidişatını durduramıyordum, kontrol bende değildi. Olacakları da durduramayacaktım. Annem hep derdi ki, bu hayatta yaşanan şeylerin bazı bedelleri olur. Ben hiçbir zaman o bedelleri çözememiştim. O bedelleri neden ödediğimizi, niçin var olduklarını bile bilmiyordum. Ama ödediğim bedellerin artık farkına varmıştım. Mutlu bir yaşam mı? Özgür bir yaşam mı? Sanırım geçmişimdeki sırları çözmeden bunlar mümkün olmayacaktı. Benim ödediğim bedel de belki bu sır dolu geçmişti ve o geçmişi hatırlamaktan korkan ruhumdu.
Zihnimin kilitli kapılarına bir ceset yığını gibi dayanmış zayıf yumruklar vurarak hem öğrenmek istiyordum oradaki kişileri hem de gözlerimi kapatıp görmekten sakınıyordum. Ya her şey bir yalandan ibaretse o zaman ne yapacaktım? Annem benim neşeli çocukluğumu benden çaldıysa ya da Oğuz'la olan arkadaşlığımı bitirdiyse? Ya benim adım Samyeli değil de Ekim'se?
Zihnimde yankılanan Ekim abla bensem o zaman ne yapardım hiçbir fikrim yok. Bu düşünce beni çok korkutuyordu.
"Samyeli?"
Uzaklardan gelen o yabancı isimle kendime geldim. Sağıma döndüğümde Oğuz kapıyı açmıştı ve bana bakıyordu. Daldığım düşüncelerimden bir anda çıkıp hareketlendim. Eve gelmiştik sonunda ve yol beni mahvetmişti. Uzun bir yolculuk olmuştu doğrusu.
Öksürerek kurumuş boğazımı temizledim. "Kusura bakma, dalmışım," diyerek arabadan indim ve eve doğru ilerledim.
Barselona'da dört gün değil iki gün kalmıştık. Dört gün kalmak istesem de şu anda orada olmak bana sıkıntı verecekti. Yalnız kalıp düşünmek istiyordum sadece. Üstelik yarın Alpay abinin doğum günü vardı. Onun için de Barselona'dan bir hediye almış ve plan yapmıştık. Neyse ki kimse bozuntuya vermemişti dönmek istememdeki ısrarı. Alpay abiyi bahane etmiştim. Oğuz diplomasını alır almaz yola çıkmıştık ve sekiz saat süren bir kara yolu yolculuğunun sonunda her yerim uyuşmuş halde kasabaya dönmüştük. Sonun başladığı bu eve...
Serpil teyze ve Nilüfer teyze bizi kapıda karşılamışlardı ancak onların sorularına cevap verecek durumda değildim. Hemen orada Alpay abiyi de görmüştüm. Durup yüzüne baktığımda yine her zamanki gibi gözleri ile kontrol etti beni. Fiziksel anlamda iyi olduğumu görünce gözlerine yerleşen rahatlama ile bana doğru yaklaştı ancak duran adımlarımı hızlandırıp eve girdim ve ayakkabılarımı girişte çıkarıp yalın ayak koşarak odama çıktım.
Odaya girer girmez kapıyı kapattım ve birkaç kez kilitledim. Sırtımı kapıya verip yere oturduğumda yüreğim endişeyle, korkuyla kasılıp duruyordu. Bu histen kolay kolay kurtulamayacağım aşikârdı. Ayağa kalkıp çalışma masasına geçtim ve hatırladıklarımı yazdığım o defteri çıkardım. Hiç içimden gelmese de birkaç satır yazıp tarihe not bırakmalıydım ancak yüreğimdeki korkular yakamı bir türlü bırakmıyordu.
Birkaç saat odamda boş boş geçip gitmişti. Elim ağrıdığı için defteri kapatıp yerine koymuştum ve kapının kilidini açarak yatağıma uzanmıştım. Bu kasabanın sakinliğini özleyeceğim aklıma gelmezdi hiç. Şehir o kadar işlek ve gürültüydü ki sanırım hayatım boyunca böyle sakin yerlerde bulunacaktım. Bu düşünceye tebessüm ederken kapım çaldı. Yastığa sarılmayı kesip yatağıma oturdum ve dağılan saçlarımı toparladım.
"Gel!" dediğimde kapı aralandı ve içeriye elinde bir tepsi ile Alpay abi girdi. Onu görünce derin bir nefes alıp omuzlarımı düşürdüm. Sorgu zamanıydı sanırım.
Hiçbir şey olmamış gibi bana doğru yürüdü ve sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Elindeki ilaç dolup tepsiyi alıp hemen yanıma bıraktığımda ben sormadan açıklamaya başlamıştı.
"Yeni ilaçlarını aldım. Bunların uyuşturucuya olan bağlılığını azaltacağını ve beraberinde yaşadığın bazı semptomları da düşüreceğini umuyorum. İçlerinden birisi de antidepresan ama çok az bir dozajda olduğundan şiddetli bir etkisi olmayacak. Fibromiyaljiye karşı içmeni istedi doktor," dediğinde haplara bakmayı kesip Alpay abiye döndüm. Söylediklerinin yarısını pek anlamamıştım.
"Melike mi doktorun adı?" dediğimde Alpay abi boş bulunarak suratıma bakakalmıştı.
"Evet, ama..." diye mırıldandı dalgın bir sesle. Gülümsedim ve başımı salladım. Alpay abi Melike'yi nereden bildiğimi düşünürken gözlerinde bana karşı temkinli bir endişe de barındırıyordu.
"Bu eve geldi sanırım, serumla uyandığımda konuşmalarınızı duydum. Hafızamla ilgili bir şeyler söyledi. Hafızamla mı ne oynamışlar? Annem değil mi?" dediğimde Alpay abi sustu ve sadece kafasını eğerek birleştirdiği ellerine odaklandı. Bu evet demek oluyordu sanırım. Kabul etmek istemediğimiz hakikatlerdi.
"Sen de iyi biliyorsun, sen yaşadın her şeyi. Zehra-"
"İşkence yaptı bana," diyerek sözünü kestim kasvetli bir sesle. Kelimenin tam anlamıyla bana yaptığı buydu. "O kadar çok ilaç verdi ki aptala döndüm sonunda. Ruhum sıfırlandı, bambaşka birisi oldum çıktım öyle değil mi?" Yutkunarak gözlerine baktım. Bu gerçeklerden kaçmamıştım ki ben zaten. "Asıl benliğimi unuttum sanırım Alpay abi. Eskiden neşeli bir çocuktum galiba ama şimdi o neşe ve enerjiden eser yok. Büyüdükçe neşemi kaybettim ama bunu bana zorla yaptılar." Sesim boğuklaştı bir anda ve ben buna engel olamadım. Boğazıma bir tel sardılar sanki konuşmayayım diye. "Hep üzgünüm, hep ağlamak istiyorum bir şeylere, hep yalnız hissediyorum siz ne kadar yanımda olsanız da. Oğuz mesela..." dedim sesim gitgide buğulanırken. Yutkundum zorla. "Oğuz çok iyi bir arkadaş. İpek de öyle. Beyza da hatta. Ablam Süeda'nın yerine koydum onu artık. Sen de bana hiç abilik yapmayan Taylan abimin yerindesin. Diğerleri de iyi ama bu kadar iyi insanın içerisinde kendimi bir kafese kapatmış gibi hissediyorum. Kendi ellerimle yaptığım bu şeyi kırıp çıkamıyorum. Onu geçtim artık ben bile hiçbir şeyi hatırlamak istemez olmuşum. Annem, artık ne kadar ilaç verdiyse bana... Hepsi senin iyiliğin için adına sahipti o ilaçların ama hiçbiri benim iyiliğim için değildi. Annem hatırlamamı istediği anıları hatırlamadığım için beni mahvetti değil mi Alpay abi? Öldüremedi de beni, neden öldüremedi bilmiyorum belki sen biliyorsundur ama. Biliyor musun annemin beni neden öldürmediğini?" diye sorunca Alpay abi eğdiği başını milim bile oynatmadı. Kelimelerim zehir gibi acı bir tat yaydılar dilime, zehirlediler hatta.
Alpay abi gözlerimin önünde put gibi kaldı öylece ve bir kere daha anladım haklı olduğumu. Doğru düşünüyordum bu kez. Alpay abi avutmuyordu bile. Yanlış düşünüyorsun bile demiyordu. Düşüncelerimde haklıydım.
Göz pınarlarıma dayanmış akmak için savaşan gözyaşlarımı geri gönderip sırtımı dikleştirdim ve haplara baktım boş boş. Bunlar da beni iyi etmek içindi ama acaba iyi edecekler miydi? Yoksa daha mı kötüye gidecektim? Acı bir komediydi ya da en iyi isimle trajedi...
Alpay abi genizden gelen bir sesle, "Öldürmesine izin veremezdim..." diye fısıldadığında haplar bir anda bulanıklaştı. Boğazıma dikenli teller birkaç kat daha dolandığında nefes alamayacak gibi oldum. Tıkandım kaldım karşısında.
Alpay abi sayesinde mi ölmemiştim? O mu korumuştu beni yani? Nefes alıyorsam ona mı borçluydum ben? Yine aynı sonuca çıkmıştı işte. Beni o kurtarmıştı annemin elinden ama neden? Bunu neden yapmıştı? Bu kadarı da yabancı birisi için fazla değil miydi? Hem ölsem belki daha güzel olmaz mıydı? Ben bunca işkenceye ne uğruna katlanmıştım ki? Dünyadaki hangi geçici şey içindi bunlar? O haplar, iğneler, seanslar, insanlar, hakaretler, zulümler... Ne içindi, ne?
Elimle üzerimdeki pijamayı sıktım. "Beni vefat eden kardeşinin yerine koy-koyduğun için..." Dudaklarım delicesine titriyordu ama cümlelerimi bitirmeliydim. "Teşekkür bo-borçluyum sanırım. Sen olmasan hayatta olmazdım o zaman," diyerek kafamı kaldırdığımda sıcak bir damla yaş yanağımda kendine ince bir yol çizdi. Boğazıma kadar ilerledi ancak ondan sonra tıpkı benim yolumu kaybettiğim gibi o da yolunu kaybetti. Devamı geldi. Bir değil iki değil, aktı gitti bir sürü yaş yanaklarımdan. Hepsi de kayboldu böyle. Bulamadılar ait oldukları o yürekleri.
Alpay abiyle bakışlarımız kesiştiğinde gözlerinin akı kıpkırmızı olmuştu. Ateş gibi bir yol çizmişlerdi gözlerinde. Benden daha dayanıklıydı bu konuda. Ben yine onun karşısında gözyaşı döküyordum. Ağlayacak gibi sulu gözlerle bana bakarken gözlerini bir an bile kırpmadı. Boğazımdan kaçan hıçkırıkla birlikte elimi ağzıma sıkıca bastırıp gözlerimi yumdum. Parmaklarımı yanaklarıma tenime gömdüm acı içinde. Kafam o kadar karmaşıktı ki işin içinden çıkamıyordum artık. Zihnim saatli bomba gibiydi. Ne zaman bir şeyleri hatırlayacağım belli değildi ve artık yaşamaktan korkmaya başlamıştım.
Oğuz... O çocuklardan birisi Oğuz olmalıydı. Hiçbir şey tesadüf değildi. Bu aile geçmişimdeki sayfaların birinde yer alıyordu ama nasıl yer edinmişlerdi bilmiyordum. Şimdi geleceğimdeki sayfaları yazarken yine onlar vardı yanımda. Bu düğümü çözemiyordum bir türlü. O düğümün nasıl oluştuğunu da çözemiyordum...
"Bir şey mi hatırladın Küçük Hanım?" dedi Alpay abi, nihayet. Gözlerimi açıp elimi çektim ve odaya bakındım. Bu oda... Ölen o kız... Kafam keşmekeşlerle doluydu. Burnumu çekip titrek bir nefes verdim.
"Alpay abi ben kimim?" dedim yüzüne bakıp. Dudaklarım titredi hıçkırarak ve o an daha önce hiç şahit olmadığım bir ana şahit oldum. Alpay abinin gözünden süzülen yaş yanaklarında can buldu. Bana baktı öylece ve ağladı. İlk kez önümde ağlıyordu. İlk kez o heybetinden eser yoktu sanki. İlk defa gözlerimin içine bakarak gardını indirmişti, normal bir insan gibi bana bakarak ağlıyordu.
"Bilmiyor musun kim olduğunu?" deyince başımı aciz bir şekilde iki yana sallayarak eğdim. Bilsem sorar mıydım hiç? Ben kimdim, ailem kimdi, yuvam kimdi, ait olduğum yer neresiydi? Hiçbir şey bilmiyordum, hiçbir şeyden emin değildim ve her şeyden korkuyordum.
"Bilmiyorum... Artık hiçbir şeyden emin değilim. Kimim ben? Samyeli kim? Ben sanırım Samyeli değilim..." dedim hıçkırarak. Midem bulanıyordu üzülmekten. Ellerimi çaresizce kaldırıp etrafı gösterdim. "Oğuz kim? İpek kim? Bu aile, bu insanlar, ben kimim Alpay abi? Birisi daha fazla bana bir şey söylemezse kafayı yiyecek gibiyim," diyerek daha şiddetli hıçkırıklara boğulduğumda Alpay abi kollarını zayıf sırtıma dolayıp sıkıca sarıldı. Benim kollarım güçsüz bir şekilde boşluğa düştüğünde yanağımı onun omzuna yaslayıp kapıdan tarafa döndüm.
Bütün vücudum korkudan tir tir titrerken Nilüfer teyzeyi gördüm kapıda. Çekimser bir şekilde bana baktığını gördüm. Gözlerimin önü yeniden bulanık bir hal alırken içeriye girdi ve küçük adımlarla yaklaşıp sıkıca sarıldı ikimize birden. Onun baharı anımsatan kokusuyla şiddetli ağlamam usulca dinmeye yüz tuttu. Narkoz gibiydi bu koku, sakinleştiriyordu beni bir de derin bir uykuya sürüklüyordu. Bu koku bana şöyle fısıldıyordu, sakin ol her şey yoluna girecek.
Bunları hissetmem normal miydi?
Nilüfer teyze bir anne şefkati ile sırtımı sıvazlayıp saçlarıma öpücükler kondururken Oğuz girdi odaya bu kez. Ayak seslerinden anladım ki odanın ortasında bizi o halde görünce durdu.
"Ne oluyor? İyi misiniz?" diye sordu İpek tedirgin bir sesle. Onun da artık içeride olduğunu anladığımda ağlayışlarım sessiz sızlanışlarla yer değiştirdi. Nilüfer teyzenin sakinleştirici dokunuşları ve o çiçeksi kokusuyla gözyaşlarım durdu.
"Yalnız bırakın," diye bir ses duydum. Beyza'ya aitti bu ses ve sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu kanıtlıyordu. Çok geçmeden herkes odadan yeniden çıktığında Nilüfer teyze benden ayrıldı, arkasından Alpay abi de uzaklaştı benden. Hepimizin gözü kan çanağına dönüşmüştü gözyaşı dökmekten. Ve o an saçma bir şey geldi aklıma.
"Doğum günün kutlu olsun. İlk kutlayan ben olmak istedim," diye mırıldandım boğuk bir sesle ve komodinin üzerindeki taşı aldım elime. Alpay abi bana öylece bakarken üzeri pembeyle, morla, mavi renklerle bezenmiş sahilde bulduğum çakıl taşını uzattım. Ona hediye almıştım almasına ama bunu da vermek gelmişti içimden. Bu taş anlamsız olsa da benim için artık çok değerliydi ve ona vermek istiyordum.
Alpay abi taşı elimden aldığında hemen elinde çevirip inceledi.
"Ne güzel bir taşmış," dedi Nilüfer teyze hayranlıkla. Ellerimi bacaklarımın arasında sıkıştırdım utana sıkıla. Alpay abi ise o an bana minnetle baktı ve gülümsedi. O kadar güzel baktı ki bir posta daha ağladım sırf bana bu kadar minnet dolu baktığı için. Karşısında utançtan küçülmüştüm.
"İlk defa sahile gittim. Hatıra olması için almıştım ve bu taştan sadece bir tane bulabildim o kumsalda. Sana hediye almak istedim ama işte fırsat olmadı, bulamadım ne alacağımı. İlk hediyem sana ama anlamlı bence. Kı-kız kardeşinin... Renkli bir kişiliği olduğunu... Duydum ben. Oğuz'dan. Kız kardeşinden gönderilen bir hediye gibi düşünebilirsin." Cümleleri adam gibi söyleyemesem de sonunda telaffuz ettiğimde kocaman bir yük kalkmıştı üzerimden. Şimdi tepkisi için Alpay abiye baktığımda taşı avucuna hapsetti ve telaşla ayaklandı.
"Benim işlerim var biraz," dedi öksürürcesine. "Anne sen şey yaparsın..." dedi sonra cümlesini tamamlayamadan.
İşi olmadığına emindim ama yine de gitmesine ses etmedim. Nilüfer teyze onu onayladığında Alpay abi odada bizi yalnız bırakıp apar topar çıktı ve son gördüğüm, taşı tutan elini nasıl sıkı yumruk yaptığı idi. Dudaklarım büzülmüş halde camdan dışarıya bakarken gün batıyordu. Bu kasabadaki gün batımını özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Buruk bir şekilde gülümsedim gökyüzündeki sevimli kızıllığa.
"Kalbim paramparça gibi Nilüfer teyze," dedim boğuk, tarazlı bir sesle. Nilüfer teyze yanıma oturdu ve omuzlarımdan tutarak beni dizine yatırınca cenin pozisyonunda kıvrılıp kaldım dizlerine. Elini saçlarıma atıp her bir telini ayrı okşamaya başladı.
"Geçecek güzel kızım, merak etme bu parçalanmış hislerin çok yakında geride kalacak. Unutmayacaksın ama bunların hepsi geçecek," dedi yine o sakin sesiyle. Gözlerimi ovaladım ve derin bir nefes alarak gözlerimi yumdum.
"Nasıl geçecek peki?" diye sordum çok heyecanlı bir hikâye anlatıyormuş gibi. Eğer hayatım bir romansa diğer sayfaları önden okumaktan başka çarem yoktu.
"Bir şekilde," dedi Nilüfer teyze ve bu basit iki kelimelik cümlenin üzerimde müthiş bir etkisi oldu.
Gözlerimi açmaya dermanım yoktu. Belki de uyuyacaktım artık. Uyanık kalmaya çok direnmedim. Nilüfer teyze bana iyi gelebilecek her cümleyi kurarken bir süre sonra uyuyup kaldım o kadının dizlerinde. Hayatım boyunca uyuduğum en güzel uykuydu belki de. Belki de her şeyin kilit uykusuydu...
🍂
20 Aralık 2014
"Oz, bak ne buldum?"
Oğuz, küçük kızın koşarak kendisine geldiğini görünce çadırdan çıkıp onun gelmesini bekledi. Küçük kız koşarak eteklerinde topladığı kestanelerle durunca Oğuz eteklerinde topladığı kestanelere baktı.
Küçük kız alımlı bir sesle konuştu: "Bir sürü kestane buldum! Çok güzeller değil mi? Bunları akşam sobada bana yapsana," dediğinde Oğuz bir tanesini eline alıp inceledi ve küçük kızın eteğine geri bıraktı. Bu akşam işi vardı genç delikanlının kestane yapmak istemiyordu.
"Akşam maç var Ekim, başka zaman yaparım," deyip kestirip attı. Küçük kız anında kaşlarını çatarak ayağını çamura vurdu. Tam o sırada çamur ikisinin de yüzüne sıçrayınca Oğuz gözlerini yumdu ve yüzündeki ıslak yeri elinin tersiyle sildi. Neden laftan anlamıyordu bu kız? Her istediği her an olacak diye bir kaide mi vardı ki?
"Ekim..." dedi sabır dilenircesine. Küçük kız korkusuzca eteklerini indirdi. Biliyordu ki Oğuz ona sonsuz bir sabır gösterirdi. Bu sebeple sınırları zorlamaktan korkmazdı da.
Onlarca kestane yeri boyladığında Oğuz şok içinde yere bakıyordu, küçük kız ise umursamaz bir şekilde kollarını birbirine bağlıyordu.
Küskün küskün, "Yapmazsan yapmıyorum desene! Lafı dolandırıyorsun hep! Ben hep seni bekliyorum sonra gelmiyorsunuz!" diyerek çadıra girdi. Ayakkabılarını da fırlatınca Oğuz iyice delirmişti.
"Ekim kes şunu!" diye bağırdı arkasından kalın sesiyle. Küçük kız umursamaz bir şekilde çadırın içindeki tabletini aldı ve en son oynadığı mobil oyunu açtı. Bu oyunları oynamayı da hiç sevmiyordu ama artık çocukluk arkadaşı ve biricik abisi onunla oynamadığı için böyle kalmıştı. İnternet oyunları ile can sıkıntısını gidermeye çalışıyordu elinden geldiğince.
"Kızım akşam maç var, maç! Yarın yaparım, ne demeye küsüyorsun ki şimdi?" Oğuz çadıra girdiğinde Ekim tableti indirip Oğuz'a baktı kızgın gözlerle.
Bir çocuğa göre fazlaca öfkeliydi ama minik yüreği sadece kırgındı. Oğuz'un büyüdüğünü kabullenemiyor, onu hep kendi yaşıtı olarak görüyordu ama Oğuz liseye geçmişti bu yıl. Artık okulları bile farklıydı ve bu durumdan da nefret etmeye başlamıştı. Okula gidiyordu ve yapacak hiçbir şeyi yokmuş gibi geliyordu. Küçük aklıyla Oğuz'un hep koridorların birinden çıkmasını umuyordu ama çıkmayacağını da biliyordu.
"Küsmedim, git abimle oyna işte! Ben de oyun oynuyorum kör müsün? Git başımdan!" diyerek tabletini tekrar eline aldı ve hiç istemese de elindeki oyunu oynamaya koyuldu.
Kendi yaşıtları bu oyunları çok iyi oynuyordu ama küçük kız sinir oluyordu bu oyunlara. Sürekli yanıyor ve başa sarıyordu bu defa da tahammülü kalmıyordu. Üstelik ekran gözlerini acıtıyordu ama Oğuz'la oynamak onun gözlerini hiç acıtmamıştı bu zamana kadar.
Oğuz sabır dilenerek çadırdan çıktı ve ormanda bir yerlere giden Alpay'ı aramaya başladı. Küçük kız onun gittiğinden emin olunca bu defa tableti bir köşeye bırakıp yanında getirdiği hikâye kitabını aldı ve öğretmenin ödev verdiği yeri okumaya başladı. Oyun oynayamıyorsa, Oğuz onu istemiyorsa yapacağı en iyi şey hikâye okumaktı. Birkaç sayfa o hikâyeyi okunduğunda dışarıdan bir ses duydu. Oğuz bağırıyordu bu kez.
"Alpay abi bizimkiler geldi! Koş maça gidiyoruz!" diyordu.
Küçük kız uzandığı yerden doğruldu ve bağdaş kurdu. Çadırın şeffaf bir muşamba ile kaplanan camından dışarı baktı. Oğuz ve Alpay koşarak bir yere gidiyorlardı. Küçük kız abisinin de gittiğini görünce surat asıp çadırdan dışarı çıktı. Hiçbir şeyin zevki kalmamıştı ve kalbi kırılmıştı. Gözlerini bu dünyaya açtığından beri yanında olan Oğuz ve abisi artık onunla ilgilenmiyordu. Yeni taşındıkları bu mahalleye de bir türlü uyum sağlayamamıştı ve İpek henüz beş yaşındaydı. Onunla istediği gibi eğlenemiyordu ki. Büyüklerin oyunlarına ilgisi artmıştı ama Oğuz ve Alpay onu hala küçük bir kız olarak görürken bu çok zordu.
Küçük kız botlarını yarım yamalak giyip eve koştu ve mutfağın açık kapısından içeriye girdi. Botları arkasından fırlayıp bahçenin bir köşesine uçmuştu bile. Annesini mutfakta fırından kurabiye çıkardığını görünce ağlamamak için dudaklarını büzdü. Nilüfer Hanım, küçük kızının botlarını bir köşeye fırlatırken görünce sıcak tepsiyi hemen kenara bıraktı ve kollarına koşan kızını büyük bir güçle kucaklayıp masaya oturttu.
"Hayırdır fıstığım ne oldu bakalım? Kestane gözler dolmuş yine," diyerek küçük kızın çenesini okşadığında küçük kız zorla yutkundu. Ağlamamaya yemin etmişti sanki.
"Oğuz benimle oynamıyor artık. Abimle maça gittiler ama bana kamp için söz vermişlerdi anne," deyince Nilüfer Hanım buruk bir şekilde gülümsedi. Bu aralar bu meseleye fazla düşmesi gerekiyordu anlaşılan.
"Güzel kızım benim, Oğuz artık büyüdü. Biliyorum onunla çok eğleniyorsun ama o da kendi sınıf arkadaşlarıyla oynamayı seviyor. Nasıl ki sen onunla oynamak istiyorsan o da mahalledeki arkadaşlarıyla oynamak istiyor. Hem sen geçen birinden bahsetmiştin sanki?" diye sordu göz kırparak.
Küçük kız kafasını eğip ellerini birleştirdi önünde. Minik yanaklarını şişirip şişirip bıraktı.
"Karan. Bizim sınıfta ve karşı komşumuz," dedi sıkılgan bir tavırla. Nilüfer Hanım, kızının dikkatini dağıtmanın en iyi yolunu bulmuş gibi sevindi hemen.
"Evet, Karan. Ona kurabiyeli tabak yapıp götürelim mi? Hem belki ödevlerinizi yaparsınız birlikte. Ben de Karan'ın annesiyle oturup çay içerim evdeyse. Olmaz mı?" dedi. Küçük kız büyükler gibi derin bir iç çekti ve annesine baktı.
"Kestane pişirir misin bana sobada? Kestane yemek istiyorum ben canım çok çekiyor. Oğuz kestanesi değil ama anne kestanesi yap," dediğinde Nilüfer Hanım hemen başını salladı ve kızının masum tabirlerine gülümsedi.
"Olur minik kestane canavarı. Anne kestanesi yaparım sana. Karan'a gitmeyelim mi o zaman?" diye sorunca küçük kız başını salladı iki yana.
"Karan tembel çocuk anne, onunla ödev yapamıyorum bir türlü. Zaten sınıfta da öğretmen bizi yan yana oturttu iyice gıcık aldım çocuktan. Gitmeyelim. Ben odamda ödevlerimi yapıp geleceğim hemen. Yarın değil ondan sonraki gün okul başlayacak yeniden ve öğretmenimiz ödevleri kontrol edip hediye verecek bize," deyince Nilüfer Hanım kızını ciddiyetle dinleyip başını salladı.
"Tamam fıstığım, sen nasıl istersen. Ben seni kestane pişirince çağırırım tamam mı? Serpil teyzen de çok seviyor onu da çağırır otururuz. İpek'i görürsün hem," demişti. Küçük kız başını sallayarak yere indi. Annesi kestaneleri alırken antreye çıkmıştı. Odasına giden merdivenlere yönelecekti ki kapıdan gelen tık tık sesleri ile kalakaldı. Annesine baktığında mutfaktan çıkmadığını görmüştü. Kapıya kendisi gitti. Artık kapıya gelenleri karşılayabildiği için kapıyı ardına kadar açtı ve gelen adama baktı.
"Merhaba küçük hanım," dedi adam, küçük kızın boyuna eğilerek. Yüzünde kask vardı ama açık camdan gözleri görünüyordu. "Nilüfer Şah, burada mı?" deyince küçük kız kafasını salladı.
"Annem içeride ama bana kestane pişirecek. Siz kimsiniz?" diye sordu küçük kaşlarını masumca çatarak. Adam elindeki zarfı kıza uzattı gülümseyerek.
"Annene bir mektup var küçük hanım bunu annene götürmelisin. Görüşürüz," diyerek el sallayınca küçük kız gülümseyerek adama el salladı ve kapıyı kapatıp zarfa baktı. Mutfağa giderken zarfı çoktan yırtıp açmıştı merakla. İçinden çıkan kâğıdı eline aldığında üzerinde yazanları okuyordu ilgiyle. Dudakları yavaş yavaş kıpırdıyordu ve hepsini hafızasına kaydediyordu geçici bir süreliğine. Küçük kıza göre epey önemsiz küçük bir hikâyenin parçası gibiydi bu mektup ve içinden çıkan birkaç fotoğraf.
"Ekim?" Nilüfer Hanım, kızını elinde mektupla ve birkaç fotoğrafla görünce hızlı adımlarla gidip elinden aldı ve kendisi okumaya başladı dünyasını başına yıkan mektubu.
🍂
Hava kapkaranlıktı. Gözlerimi açtığımda odamda bir ışık huzmesi dahi yoktu. Katran karasına boyanan zihnime sızan birkaç damla ışıksa canımı hiç bu kadar yakmamıştı. Saat kaçtı, günlerden neydi bilmiyorum. En son hatırladığım şey elimdeki zarftan çıkan mektup ve fotoğraf kareleri idi. Şimdiyse bir çocuk bedeninden ziyade genç bir kızın bedeninde ama çok canı yanan genç bir kızın bedenindeydim. Rüyamdaki o hüzünlü kız çocuğu yoktu.
Kollarımı bacaklarımı sıkı sıkıya saran sarmaşıklardan ne kadar kurtulmak istesem de kurtulamıyordum. Birisi çok sıkı elimi kolumu bağlamıştı. Neyle bağladığını da bilmiyordum. Ruhum nefes alamayıp içimde bir yerlerde inim inim inlerken uzandığım yerden doğruldum. Terlemiştim. Nefes alsam da yetmiyordu sanki. Ellerim o kadar çok titriyordu ki gerçekliğimi sorguluyordum. Burası gerçek miydi? Bu an, bu ev, bu oda ve o ölen kız gerçek miydi? Hiçbir şey anlamıyordum. Her şey çok yanlıştı sanki. Her şey çok yalandı. Her şey çok korkunçtu.
Toparladığım gücümle yatağımdan kalktım ve sendeleyerek cama gittim. Kafam allak bullaktı. Anne diye peşinde koştuğum kadın... Annem miydi gerçekten? Zehra benim annem miydi? Yüzüme esen hafif meltemle aşağıya baktım. Herkes sessizce yemek yiyordu ve benim sandalyem boştu ama sanki birisi varmış gibi Alpay abi yine oraya kolunu atmıştı. Gözüm usulca Oğuz'a kaydı bu defa. Zihnimde yankılanan Oz kelimesi ile çıldıracak gibi oluyordum. Ve zihnim bunu durdurmuyor, dişli bir çark gibi durmadan çalışıyordu. Durmadan, sürekli bir şeyler hatırlıyordum.
"Oz..." diye mırıldandım boğazımdan yükselen hırıltılı bir sesle.
Rüyalarıma giren o çocuktu Oğuz. Bana limonata almayı teklif eden, düştüğümde dizimdeki yaraya bakan, gözlerini gözlerime sabitleyen, kestane sözü veren, o çadırda beni bırakan o çocuktu. Burnundaki o komik ben yıllar sonra da komikti. Alpay... Abim... Ve Nilüfer teyze. Annem. Ekim, benim. Ekim abla, benim...
Burnumun direği keskin bir acı hissiyle ve gözlerimden sızan yaşlarla sızladı. Pencere demirine tutunmayı kesip beynimdeki zelzelelerle içeriye geçtim ve odamdan çıkıp hemen yanımdaki Oğuz'un odasına girdim. Ne yaptığımı bilmiyordum ama girmiştim bir şekilde. Elim yüreğimi sıkıyordu can havliyle. Kafamda o kadar çok ses vardı ki hangisine inanacağımı yitirmiştim. Bir ipucu olmalıydı. Benim düşüncelerimi yalanlayacak ya da hakikati bana gösterecek bir işaret olmalıydı burada. Oğuz benim unuttuğum geçmişimdi. Ve ben Ekim'dim...
"Olamaz..." dedim ağlarken. "Her şey yalan olamaz..." Samyeli içimden bir ruh gibi çıkıp gidiyordu ve yerini adım adım Ekim dolduruyordu. Zihnimde bir ses Ekim diyordu sürekli. Bu isim o kadar sık yankı yapmaya başlamıştı ki kafamdaki hiçbir sesi durduramıyordum artık. Delirmiştim belki de. Birileri zihnimde durmadan konuşamazdı.
Oğuz'un odasına girer girmez çok az eşyanın olduğu yere baktım. Işığı yaktım ve çalışma masasına koştum paldır küldür. Her yerim titriyordu. Altındaki ince çekmeceyi açtığımda içerisinde birtakım dosyaların olduğunu gördüm. Kurcalasam da bir şey anlamadım. Masasındaki dizüstü bilgisayara baktım, açamadım ama. Şifresi vardı ve kilit ekranı kafayı yedirtecek kadar tanıdıktı. Bir kız çocuğu ve bir oğlan çocuğu vardı ekranda. Aralarındaki o dört yaşı hesaplayabiliyordum. Bu kız da çilliydi ben de. Gözlerimiz aynı renkti, saçlarımız aynıydı, gülüşlerimiz aynıydı. Elimdeki tek çocukluk fotoğrafımla birdi. Rüyalarımdaki oğlanla bu oğlan aynıydı. Tıpatıp benziyorduk.
Dudaklarım kurudu anlık bir hisle ve yaladım.
Bilgisayarı bırakıp etrafa baktım. Sesler arttı. Yetersiz gelmişti kilit ekranındaki fotoğraf. Daha ne görmek istediğimi ben bile bilmiyordum. Masaya saçtığım kâğıtlar çok anlamsız geliyordu. Burada bir yerde olmalıydı. Bizim geçmişimize dair bir şeyler daha olmalıydı, sıfır olamazdı. Ben sıfır olabilirdim ama Oğuz olamazdı. Eğer Oğuz'da yoksa Alpay abide olmalıydı bir şeyler. Bulmam gereken neydi bilmiyorum ama arıyordum işte bir şeyler. Ağlayarak, hıçkırarak, korkarak, kafayı yiyerek arıyordum.
"Prenses, ne yapıyorsun?" dedi Oğuz, meraklı bir şekilde ve benden daha sakin bir sesle.
Oğuz'un sesini duysam da durmadım. Masasında bir şey bulamayınca yatağındaki pikeyi sıyırıp attım çıldırmış gibi. O kilit ekranındaki fotoğraf aklımdan çıkmıyordu hiç. Bakamazdım da bir daha. Korkuyordum ya her şeyi anlamama rağmen. Deli gibi korkuyordum. Üzülüyordum da. O çocuk orada ne arıyordu ki?
Oğuz bu defa sert bir şekilde, "Samyeli!" diye bağırınca irkilerek durup döndüm, yüzüne baktım. Elimi kalbime götürdüm gayriihtiyari. Samyeli değildi adım...
Tıpatıp aynıydı. Oğuz'du işte. Ekim bendim, o kız bendim ve Oğuz en başından beri beni tanıyordu. Belki de beni benden daha iyi tanıyordu, buradaki herkes... Zihnimdeki İpek'in adını hatırlıyordum, Serpil teyzen diyen Nilüfer teyzenin sesini ve o güzeller güzeli gençliğini hatırlıyordum. Şimdiki bana benziyordu ya da ben ona benziyordum. Karar veremiyordum hiçbir şeye ama ben Samyeli değildim işte. Allah kahretsin ki ben bu kimliğe sahip değildim.
"Samyeli kim?" dedim tir tir titreyerek. Soruma cevap vermesini beklemeden hışımla yastığını fırlattım, yetmedi deli bir kuvvetle yatak süngerini kaldırdım ve bacağıma çarparak düşen şeyle durdum. Turuncu renkteki ufak albümü elime aldım hemen. İçi fazlasıyla doluydu kabarıklığına bakacak olursam.
Oğuz ani bir atakla, "Samyeli dur!" diyerek üzerime gelince kenara çekilip sayfalarını açtım.
Kalbim her yerimde delicesine atarken gördüğüm resimlerle kan beynime sıçradı. Rüyalarımı süsleyen, zihnimin kilitli odalarından çıkmak için can atan çocuklar hep burada gülümsüyordu. Sayfaları çevirirken Oğuz bana engel olmayı kesmişti artık. Yere çöküverdim çünkü bacaklarımda güç kalmamıştı.
"Oğuz ne oluyor burada?" dedi Serpil teyze aksi bir sesle.
Ondan ilk kez böyle kızgın bir ses duymuştum. Sonra daha fazla adım seslerini duyduğumda telaşla fotoğrafları incelemeye devam ediyordum. Gözyaşlarım bulanıklaştırıyordu görüşümü ama silip silip fotoğrafları bakmaya devam ediyordum. Bir köşeye sinip anılarımda kayboldum. Gülüyordum arada ama sinirden güldüğüme emindim.
"Oğuz! Oğlum!" Servet amca, sinirle bir şeyler söylediğinde en son fotoğrafı gördüm. O çadır, üzerimdeki o kalın elbise ve çamurlu botlar... Oğuz ve abim... Kestanelerin çok yakında döküleceği o çamurlu yerin hemen kenarındaydık. Zihnimde flaşlar patlıyordu adeta. O kadar güzel gülümsüyordum ki ağzım kulaklarıma varıyordu resmen. Beni tutuyorlardı onlar. Mutluluktan uçuyordum sanki havalara. Neye bu kadar mutluydum ki? Üçümüz son kez fotoğraf çekiliyoruz diye mi? Hayatımda bir daha böyle gülemeyeceğim diye miydi bu gülüşler? Son kez güldüğüm andı bu an.
"Çok güzel..." dedim sarhoş gibi. Elimle kendime dokundum. Sarsılarak ağladım sonra. Omuzlarım çarptı ruhuma her bir damla gözyaşımda. Dudaklarımdan güçlü bir hıçkırık kaçtığında kafamı kaldırıp karşımdakilere baktım.
Herkes buradaydı. En önde Oğuz duruyordu omuzları düşmüştü, yanında İpek ve abim vardı. Öz abim. Annem hemen arkadaydı. Öz annem. Fotoğrafa bakıp acı içinde gülümsedim onlara. Albümü bir kenara bıraktım. Gücüm çekilmişti tüm bedenimden. Bacaklarımı öylece bıraktığımda Oğuz ve abim telaşla yanıma oturdular. Çıldırmama ramak kalmıştı. Gülümsüyordum ama o kadar çok acı çekiyordum ki çıldıracaktım. Gücüm yoktu çıldırmaya.
"İyi misin küçük hanım?" dedi abim, korumam rolünden çıkmayı reddederek. Dudaklarımı büzdüm ve ona çevirdim başımı. On bir yaşımdan bu yana bana söylenen kocaman bir yalandan etin kemikten sıyrılması gibi sıyrılıyordum anbean.
"İyiyim abi. Çok iyiyim hem de," dedim ve Oğuz'a döndüm yavaşça. Şok içindeydi bana bakarken, aynı zamanda korkuyordu, tedirgindi olgunlaşmış olan bakışları. O korkuyu çok iyi tanırdım. Dokuz sene... Dile kolay onca yıl benim hayatımı çalan kadına aynı böyle bakmıştım. Korkarak, beni bir gün sevmesini umarak, ona her gün anne diyerek, esirgediği sevgisine kahrolarak... Annem değildi o kadın. Ben de Samyeli değildim zaten. Ama yine de sevgisizdim. Sevgisiz bırakılmıştım.
Oyunbaz bir sesle, "Oz da buradaymış," dediğimde gözlerindeki o korku silindi, dağıldı ve parçalara ayrılarak havaya karıştı. Yandı kül oldu Oğuz'un korkusu. Bana artık o bilindik, o tanıdık bakışları atarken başımı duvara yaslayıp tavana baktım içli içli ağlayarak. Her damla gözyaşı şakaklarıma yeni bir yol çizerken tenimi ateş paresi gibi yaktı.
"Samyeli değilim ben." Bir hıçkırık koptu. "O kadın hiçbir zaman annem olmadı." Gözlerimi kapatıp bin bir üzüntüyle açtım. "Kestane... Bana kestane yapacaktı."
Elim, uyumadan hemen önce taktığım kolyeye gitti. Minicik kestaneyi sımsıkı tuttuğumda Oğuz'a dönmüştüm. Kolyeyi taktığımı gördüğünde kahverenginin en koyu tonlarına boyanan gözlerine gökyüzündeki yıldızlar serildi sanki. Bana dolu gözlerle gülümsediğinde kaşlarım daha çok hüzünle eğildi.
"Hayatımı çaldı benden. Ahhh..." dedim titreyerek. "Benden hayatımı çaldılar biliyor musun? Hayatımı mahvettiler. Dokuz yılımı aldılar benden. Ruhumu çaldılar benden. Benden sizi aldılar, çocukluğumu..."
Bir yandan sayıklayarak bir yandan da yerden destek alarak kalkmaya çalıştığımda başım o kadar şiddetli döndü ki herkesin çığlığı zihnimde yankılanarak kayboldu ve bir kara deliğe düşmeye başladım. Anılarla dolu bir kara delik...
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
