31. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)30. Bölüm: Eve Dönüş
Bölümler 32Şu an: 30. Bölüm: Eve Dönüş
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Final bölümüne geçmeden önce dinleyebileceğiniz benim de şiddetle önerdiğim birkaç müzik parçası var çiçeklerim
Cem Adrian & Mark Eliyahu - Derinlerde
Cem Adrian & Mark Eliyahu - Kül
Sezen Aksu - Kurşuni Renkler
Sena Şen - Bak Bana
Çağan Şengül & Sezgin Alkan - Beni Sen Kurtar
Dedublüman - Sen Bilmezsin
Bu şarkıları dinleyerek yazdığım için istediğinizi seçip dinleyebilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim. ^_^
***
Oğuz Demirel
Tek hissettiğim kalbimin ne kadar hızlı attığıydı. Burnumdan hızlı hızlı aldığım nefesler işleri daha da zorlaştırıyordu. Hislerim müthiş bir hızda üzerime çullanınca dişlerimin arasından zayıf bir sesle tısladım. Başıma şiddetli bir ağrı saplanmıştı ve çatlamak üzereydim.
"Ek-Ekim..." diye seslendim zor bela.
Hemen yanımda olmalıydı ama koltuğu boş duruyordu. Ona aldığım, vitrinde görür görmez üzerinde hayal ettiğim o gelinlik ise açılmıştı. Ekim'in üzerine doğru serilmişti sanırım ama o koltuğunda değildi. Görebildiğim tek şey gelinliğin yayıldığı alandı.
Gözlerimi açıp kapattım bir süre. Buradan çıkmalıydık. En acil şekilde bu arabadan çıkmalıydım.
"Ekim!" diye bağırdım tüm gücümle ancak ondan tıslamalar dışında hiç ses duymadım.
Elim kemerime gitti yavaşça ama parmaklarımı oynatacak mecalim yoktu. Her hücrem acı içinde kıvranıyordu. Sanki üzerimde tonlarca ağırlığa sahip bir demir yığını konmuştu. Ama ben bu demir yığınının içinden çıkmalıydım çünkü Ekim ses vermiyordu. Nefes alıyor muydu ondan bile emin değildim.
Kemerin kırmızı düğmesine baskı yapsam da açamadım. Gücüm mü tükenmişti yoksa başka bir şey mi olmuştu bilmiyorum fakat tekte açamamıştım. Zaten kısıtlı olan nefesimi tüketmedim ve biraz durdum. Gözlerim artık bu karanlığı daha iyi seçebiliyordu. Araç ters dönmüştü ve duyabildiğim seslerin içinde aracın hala dönen tekerleğinden çıkan zayıf ses ve dışarıdan gelen uğultulu rüzgârın sesi vardı.
"Allah'ım yardım et," dedim çaresizce. "Ekim ses ver! Yalvarırım bir ses ver!" Ama ses gelmiyordu.
Alt dudağımı dişlerimin altında ezip gücümü topladım ve bir yere tutunup bu defa kemere daha sıkı bastırdım. O anda kemer açıldı ve ben de beyaz hava yastıklarının arasına düştüm.
Kaç saattir ters duruyordum bilmiyorum ama şakaklarımdaki damarlarım patlayacak kıvama gelmişti. Yavaşça başımı çevirdim ve sık nefesler alarak Ekim'e baktım. Yüzüstü uzanıyordu ve bedeninin yarısı camdan dışarı uzanıyordu. Gelinlik düşündüğüm gibi üzerine serilmişse de her yeri kan revan içindeydi. Yutkunamadığımı hissettim onun zayıf bedenini öyle görünce. Kemerini neden takmamıştı ki?
"Ekim..." dedim zayıf bir sesle ama hiç kıpırtı yoktu.
Şakaklarıma doğru yol çizen sıcak gözyaşlarımı sildim ve kapıya yöneldim hemen. Bir elimle sıkıca kapının koluna uzandım. Kilitlenmesi ihtimaline karşılık ayağımla aynı zamanda tekmeledim ama tek seferde çok kolay açılmıştı. Bir süre arkama yaslanıp nefesimi toparladım ve el freninin olduğu yere baktım. Telefonum yoktu. En son buraya koymuştum ama karanlıkta ne bulabiliyordum ne de görebiliyordum.
Telefonu boş verip arabadan sürünerek çıktım. Ayağa kalktığım anda bir bacağım aksamaya başlayınca kafamı eğip dizime baktım. Görünür de bir şey yoktu ama sol bacağım feci halde güç kaybı yaşıyordu. Her şeyi boş verip arabadan tutuna tutuna diğer tarafa geçtim. Boğazıma arka arkaya düğümler atılıyordu. Göreceğim şeyden ilk kez çok korkuyordum. Ya ölmüşse? Ya nabzı atmıyorsa? Onu hastaneye yetiştirmek zorundaydım. Tüm bunları düşünerek vakit kaybedemezdim.
"Ekim! Ekim ses ver yalvarırım!"
Bu karanlık gökyüzünün altında avazım çıktığı kadar bağırıp yere diz çöktüğümde her şey beklediğimden daha kötüydü. Elimi uzatıp Ekim'in yüzünü örten tülü ve saçlarını çektim. İpek gibi yumuşak olan saçları kana bulanmıştı hep. Yüzünde sayısız yara ve kesik vardı. Hangisine bakacağıma şaşırmıştım? Berbat görünüyordu. Ne hale gelmişti böyle?
"Allah'ım... Ekim!" diye bağırdım yine ama ses yoktu. Nabzına dokunamadım. Dokunsam daha kötü olacaktı sanki.
"Böyle değil... Böyle değil hayır. Hayır, aç gözlerinin yalvarırım! Ekim aç. Aç gözlerini ne olursun!"
Her şey o kadar sona layıktı ki daha ileriye gidemiyordum ama hayır, kabul edemezdim bunu. Bu defa bu kadar kolay değildi. Böyle olur muydu hiç? Daha birkaç dakika önce sahildeydi, gülümsüyordu, bana sarılıyordu, o güzel saçları kana değil rüzgâra bulanmıştı. Şimdi burada böyle durulur muydu? Aklım almıyordu hiçbir şeyi.
"Tamam... Tamam, sakin olalım. Yok Ekim. Böyle değil. Bu gelinlik üstünde olsun dedim, ben böyle demedim! Böyle olmaz!"
Hızlı olmalıydım. Onu hastaneye yetiştirebilirsem eğer bir şansı olurdu. O şans olmak zorundaydı. Yoksa ben de tüm şanslarımı tüketirdim. Böyle olmazdı. Onu böyle kaybedemezdim.
Ne yapacağımı bilemedim ama onu sarsmadan üzerine serilen gelinliği aldım önce. İçindeki astarını parçaladım ve kafasından akan kana bastırdım. Acıdığına dair mimik bile oynamıyordu yüzünde. Astarı bastırmayı kestim ve onu buradan çıkarmaya karar verdim.
Araçtan dumanlar yükseliyordu. Patlama ihtimaline karşılık Ekim'i belinden kavradım ve tüm gücümle yerinden oynattım. Herhangi bir yere sıkışmadığı için dizlerine kadar rahatlıkla çıkardım ve düz çevirip hemen kucakladım. Gelinliği de bir elimle tutum ve uzaklaşmaya başladım. Çok kan kaybediyordu Ekim, çok. Yüzünün her yerinden kanlar boşalıyordu sanki.
Arabadan uzaklaşıp otlara bata çıka asfalt yola çıktığımda nefesim sıkışmıştı iyice. Gücümü hissedemiyordum ama onu kollarımda taşıyabiliyordum. Hafif bir tepeciği aştıktan sonra arkama döndüm. Araç hala olduğu gibi duruyordu. Biz buraya yuvarlanırken şarampolleri aşmıştık. Bu nasıl olmuştu bilmiyorum ama karşıdan gelen araca dair bir iz yoktu. Bilerek mi yapılmıştı hiçbir şey bilmiyordum. Bildiğim tek şey eve dönmemiz gerektiğiydi. Eve dönecektik biz. Yarın salıncağa gidecektik. Yarın öğlene kadar bir gün programımız vardı bizim. Neden böyle olmuştu şimdi?
"Ekim, aç gözlerini bir tanem..."
Yere diz çöküp yüzüne yapışan saçlarını çektim ama hiç belirti vermiyordu. Korkunç duruyordu. Uyur gibiydi ama uyumadığını biliyordum. Böyle durmak ona yakışmıyordu ki.
"Ekim, yapma Allah aşkına! Şimdi yapma bir tanem! Olmaz. Burada böyle değil, olmaz..."
Başını bağrıma basıp etrafta bir ışık aradım ama tek ışığımız gökyüzündeki Ay'dı. Etraf o kadar ıssızdı ki ve çaresizliği ilk kez o kadar içten hissediyordum ki aklımı kaçıracaktım.
Yanımda getirdiğim gelinliğin astarından biraz daha yırttım ve karnına baktım. Cam parçası saplanmıştı karnına. Onu ellemeden etrafını sardım hızlıca ve düğüm attım. Sonra beyaz astarla başını sardım ve bağladım. Beyaz astar saniyeler içinde kana bulanırken gökyüzünde bir gürleme duydum. Ağır ağır, yoğun yoğun geldi ve soğuk rüzgâr sırtımdan yakaladı beni. Ekim'i daha sağlam kollarıma aldım ve titreyerek yerden kalktım. Hiçbir şey umurumda değildi. Buradan gitmeliydik acilen. Burada böyle oturup ağıt yakamazdım. Onun bana ihtiyacı vardı. Onun her şeyden önce bana ihtiyacı vardı.
Bu gelinliği giymesi gerekiyordu, yirmi birinci yaşını böyle bitirmemeliydi. Önünde koskoca bir sene vardı. O seneyi birlikte geçirip yirmi ikinci yaşına girmeliydik. Böyle bitemezdi. Daha yıllar olmalıydı, uzun mu uzun yıllar görmeliydi. Daha çok gülmeli, istediği gibi sıradan bir hayat yaşamalıydı. Böyle olur muydu hiç?
"Sabret güzelim. Sabret bir tanem. Bulacağım bir yolunu. Hastaneye götüreceğim seni."
Uzanıp başından, yaralarından öptüm ve yürümeye devam ettim. Birisi geçmeliydi bu yoldan. Bu yol bu kadar ıssız değildi ki. Bari kasabanın sağlık merkezine gidebilseydik. Orada acil müdahale yapılırsa yaşayabilirdi. Bedeni hala sıcacıktı. Bir ölünün bedeni bu kadar sıcak olmazdı.
"Ekim!" diyerek kollarımın arasından sarstım onu ama hiçbir kıpırdama yoktu.
Neden böyleydi? Neden böyle tepkisizdi Allah'ım? Alma onu benden. Aldın mı yoksa çoktan? Alma...
"Ekim sabret." Gözlerimden akan yaşları umursamadan nereden geldiğini bilmediğim gücümü korudum. "Sabret yalvarırım. Gideceğiz. Sağlık merkezi vardı burada," deyip yürümeye devam ettim.
Ne kadar yol yürüdüm bilmiyorum ama yüzüme gelen üç beş damla gitgide hızını artırıp yağmura dönüştü. Baştan aşağı sırılsıklam olurken kıyafetlerim ağırlaşmıştı, gücüm tükenmişti. Bacaklarım isyan bayraklarını şimdiden çekiyordu ama pes etmiyordum. İçimde öyle bir yer kanıyordu ki bedenimde açılan hiçbir yarayı hissetmiyordum. O içimdeki kanayan yerdeydi Ekim. Kalbimin en hayati yerinde atıyordu ve ben onun için tüm acılarımı yok sayacaktım.
"Kendine gel bir tanem..."
Sağanak yağmur, o güzel yüzünde açılan sayısız kesiği yıkarken dudaklarındaki morluğu fark ettim. Mosmor olmuştu, daha bu sabah pembeydi dudakları. Parıl parıl parlıyordu sürdüğü parlatıcı yüzünden. Sonra gözlerine baktım hala yağmurun altında yürümeye inat ederken. Gözleri ışıl ışıldı daha bu sabah ama şimdi gözlerini altında koyu halkalar ve akan kanın bıraktığı lekeler oluşmuştu. Beyaz astar kana bulanmış ve gerçekliğini yitirmişti.
"Ekim yapma..." diye fısıldadım zayıf bir sesle ve elimden geldiğince adımlarımı hızlandırdım.
"Kollarımda böyle veda edersen seni asla affetmem."
Affetmem küçük kız. Affetmem kestane aşığı küçük kız. Daha yaşayacak bir sürü anımız vardı beni böyle tek bırakıp gidemezsin.
"Haksızlık bu," dedim karşımda uzayıp giden sırılsıklam yola bakarak. "Sen neden beni hep böyle bırakıyorsun? Dokuz yıl önce de aynısını yaptın. Şimdi de aynısını yapıyorsun. Neden? Beni sevmiyor musun yoksa?"
Boğazım karıncalanınca sertçe yutkunup Ekim'in başını kalbime yasladım. Üşüyor muydu acaba? Ondan mı morarmıştı bazı yerleri?
"Gözlerini açarsan sözlerimi geri alırım prenses. Seni kurtarmama izin ver, yalvarırım. Ekim..." dedim cılız bir sesle.
Ben en son öldüğünü duyunca ağladım. Ne olur şimdi de ölme. Şimdi de yaşa. Her şey bir kâbus olsun ve biz şimdi yataklarımızda gözlerimizi açıp birbirimize koşalım. Yalvarırım... Yapma... Bunu bana bize yapma.
Islak yolun ucundan bir araç sesi duyunca adımlarım yavaşladı. O ses sanki bir araç değil de bir kurtarıcının sesi gibiydi. Gücüm iyice tükeniyordu ama hala inat edip bu ıslak asfaltta yürüyordum.
Duyduğum sesin gerçek olup olmadığını anlamak adına iyice kulak kabarttım. Yağmurun şiddetli sesi arasından bana doğru gelen arabanın sesi netleşince güçlü farları da gördüm. O an yaptığım tek şey aracın önüne geçmek olmuştu. Bu benim, bizim tek şansımızdı.
Yüreğimde cam bir fanusa kapattığım o umut tohumu gördüğü ışıkla büyürken araba ani bir frenle durdu.
"Yardım edin..." dedim sesimi bile zor duyacağım bir tonda. Yutkunarak boğazımdaki kuruluğu giderdim.
"Yardım edin bize. Hastane..." Arabanın kapıları ben sayıklarken açıldı ve içinden iki tane adam çıktı. İkisinde de siyah şemsiyeler vardı ve bu adamlar öylesine birileri değildi.
Çatılan kaşlarımın altından bana doğru gelen iki adama baktım öylece. Tam önümde durduklarında birisi Ekim'e bakıyordu diğer de bana. Öylece ifadesizlerdi. İkisi de birbirine benziyordu, kellerdi ve iri yapılıydılar.
"Kaza geçirdik..." dedim ama karşımdaki iki adam halimizi görüp şaşırmamış, telaşlanmamıştı bile. "Hastaneye yetişmesi gerek," diye fısıldadım lakin onlar normal adamlar değillerdi. Ekim'in kazadan önce bahsettiği dedesinin adamları olmalıydı. O halde bu kaza da onların işi miydi?
Ekim'e bakan adam bir anda Ekim'e uzanınca bir adım geriye sıçradım. Kafam karman çorman olmuştu. Onlara güvenemezdim. Onların istediği zaten Ekim'di. Ekim'i onlara verirsem ona ne yapacaklarını bilemiyordum ki.
"Kızın yaşamasını istiyorsan bize bırak git," dedi bana bakan kalın sesli adam. O an Ekim'i daha çok bağrıma bastım.
"Bırak git mi? Bırakmam..." dedim kafamı iki yana sallayarak. Ölürüm de burada Ekim'i bırakamazdım.
Gökyüzü sanki beni uyarırcasına, beni kendime getirmek istercesine gürleyip aydınlanınca göğsüm sıkıştı. Ekim'i onlara bırakmak da ne demekti? Bu ona iyi gelir miydi? Bu benim kucağımda kanlar içindeki prensesimi iyi eder miydi? Ondan ayrılmak beni öldürürdü ama. Kalbimin acısından geberirdim bu kez. Dayanamazdım sanki.
Bana bakan kel sakinlikle o yağmurun gürültüsünde bana sesini duyurmaya çalıştı. "Kız ölür o zaman! Sen bu halde hastaneye daha ne kadar yürüyebilirsin? Başında ciddi bir kanama var genç adam, farkında değil misin? Kızı bize teslim et. Onu hastaneye yetiştirelim," dedi ve elini kemerine yerleştirdi.
Arabanın güçlü farları sadece bize vurduğundan karşımdaki adamın yüzünü seçemiyordum. Öteki adam da gelip bu defa parmağıyla Ekim'in boynuna dokunmuştu. Ne gördü ne hissetti ya da ne anladı bilmiyorum fakat geri geri gidip adamın kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne fısıldadığını duyamadım ve Ekim'e döndüm. Onun o ruhsuz, ifadesiz yüzüne baktım. Onu böyle görmek istemiyordum.
"Onu hastaneye yetiştirecek misiniz gerçekten?" diye sordum, bir şey boğazımı keser gibi acıtırken. Her harf, her hece bıçak gibi saplanıyordu tenime.
Kel adam sakince başını salladı. "Haris Bey onu istiyor. Hem de sağ istiyor. Onu öldürecek değiliz. Biz, bize verilen emirleri yerine getirmekten sorumluyuz. Eğer bu kız ölürse biz de öldürülürüz. Bilmiyor olabilirsin ama artık kızı bize teslim et. Herkes kurtulsun."
Güçlü bir nefes aldım ve kalbim kan ağlaya ağlaya başımı salladım ama önce Ekim'i bağrıma bastım. Kokusu hala burnuma geliyordu bu yağmurda. Eğer iyileştireceklerse onu bırakmalıydım çünkü daha ne kadar yürüyebilirdim bilmiyorum. Onun için zaman her şeyden önemliydi ve onu burada bırakmalıydım.
Kel adam, yanındaki adama bir şeyler söylese de duyamadım ve o an sadece Ekim'e odaklandım. Bu bir vedaydı çünkü. Ona veda etmeliydim artık. Alnından öptüm, kapalı morarmış gözlerinden öptüm, yanağından öptüm arka arkaya ve ıslak teninden yayılan soğukluğu ısıtmak istedim.
"Seni çok seviyorum bir tanem bunu sakın unutma. İyileş, yalvarırım iyileş prensesim. Şövalyeler kurtarmak içindir. Seni kurtarıyorum anlaştık mı? Sakın bana bunu yapma Ekim."
Gözlerimi saniyelik yumdum ve kokusunu ciğerlerime kadar çektim.
"Kızı ver," dedi karşıma gelen adam.
Gözlerimi aralayıp adama baktığımda şemsiyeyi indirmiş bizim gibi sırılsıklam oluyordu. Kollarını bana uzatmayı kesip Ekim'in belini ve bacaklarını kavramaya kalktığında çelik gibi durdum. Demir kadar sert öylece durdum karşılarında. Ekim'i benden aldılar ama sanki aldıkları Ekim değil de kalbimdi. Canlı canlı, diri diri kopardılar canımı benden ve arabaya götürdüler. Arka kapıyı açıp onu dikkatlice bıraktıklarında ben hala yağmurun altında sırılsıklam oluyordum ve yağmur şiddetini gitgide artırıyordu.
Artık gözümden akan yaşlar ayırt edilmiyordu. Kollarım az önceki hafif ağırlığını yitirmiş ve bir ayazı kucaklar olmuştu. O ayaz tokat gibi yüzüme çarparken şoför koltuğuna geçmek üzere olan kel adam durup bana baktı ve bağırdı:
"Sen doğru yolu seçtin genç adam!" dedi ve arabaya binip yanımdan hızla ayrıldı.
Kalan son gücümle arkama döndüğümde kıvrımlı yoldan ilerleyen tek araç o siyah araçtı. Az önceki sessizlik ve ürkütücü karanlık üzerime yine karabasan gibi çökünce kalbim sanki atmayı bıraktı. Tüm ağrılarım, acılarım su yüzeyine çıktı. Kollarım iki yanıma doğru süzüldü kaldı ve ben o aracın gözümün önünden gidişine şahitlik ettim. Artık yağan yağmur değil, kandı.
Sonra bir gürültü geldi kestiremediğim bir yerden. Büyük bir patlama sesini duyduktan sonra göğe yükselen alevlerin görüntüsünü gördüm. Gözlerim sadece yolun diğer tarafına kaydı ve kaza yaptığımız aracın artık patladığını anladım.
"Gitti..."
Ekim'i almışlardı ve gitmişlerdi. Artık Ekim yoktu. Kollarım bomboştu. Artık onun gülüşleri yoktu, artık onun sıcak sarılışı yoktu, artık onun kokusu yoktu. Ondan geriye sadece hatıralarımız kalmıştı. Artık Ekim yine dünyamdan silinmişti ve onu bir kere daha benden almayı başarmışlardı. Ekim yine yoktu. Dokuz sene önceki o sabah gibi çıldırmak üzereydim ama aynı zamanda çok yorgundum.
"Gitti... Ekim gitti..."
Sol bacağımdaki keskin ağrı kendini hatırlatınca ileriye doğru bir adım atamadan yere düştüm. Sonra boydan boya asfalta uzandım ve karanlık gökyüzünden üzerime boşalan yağmur damlalarına baktım. Gözlerimi yumdum ve zihnimin karanlığına sığındım. Orada Ekim bana güzel anılarımızdan bırakmıştı hep.
Kendime dair bir umudum olsaydı güzel sevgilim, seni bırakmazdım bu ellere ama seni öldüremem. Seni öldüreceğime kendimi öldürürüm daha iyi çünkü sen bir kere ölmüştün, bir daha seni hayattan koparmalarına izin veremem. En çok yaşarken seviyorum seni. Kim kıyabilir sana? Bana kıymaları tek tercihimdir. Bu defa bırak da ben öleyim, sen ölme. Ben ölümü bir kere misafir ettim ruhumun en başköşesinde, bir kere daha misafir edemem ki. Ama ahtım olsun eğer yaşarsan dünyanın altını üstüne getireceğim ve bize daha güzel bir dünya vereceğim. Çünkü bu dünyanın üstü bize göre değilmiş.
Hoşça kal kestane aşığı kız.
Devam Edecek...
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
