21. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)20. Bölüm: Acıta Acıta
Bölümler 32Şu an: 20. Bölüm: Acıta Acıta
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oğuz Demirel
"Abi yavaşla Allah aşkına? Nereye sürüyorsun böyle? Korkuyorum!"
Direksiyonu sıkan parmaklarımın boğumları bembeyaz kesilmiş, his denen şey tüm hücrelerimi terk etmişti lakin sadece bileklerim kasılıyordu. Gözlerimi çelik gibi yola sabitlemiş dörtlüleri yakmıştım ve şehir merkezindeki trafiği birbirine katarak ölüme sürercesine araba sürüyordum. Belki de çoktan ölmüştüm de farkında değildim henüz.
Az önce gözümün önündeydi, hemen önümdeydi araba ama şu anda her şey birbirine karışmıştı sanki. Sağda bir yola saptıklarını gördükten sonra sanki buhar olup uçmuşlardı ve ben onları kaybetmiştim. Bu nasıl oluyordu bilmiyorum ama bir şekilde olmuştu işte ve ben ne yazık ki bunu zihnime açıklayamıyordum. Ekim, kendi de dâhil her şeyi bir sandığa kilitleyip gökyüzüne uçmuştu bir güvercin misali. Zararsız, masum bir güvercin gibi kanatlanmıştı ve ben bunu ne kabullenebiliyor ne de şu deli gibi atan kalbime laf geçirebiliyordum.
Kafam patlayacak gibi baskılanıyordu, yüreğim sıkışıyordu ve bunun çaresi yoktu.
"Oğuz sakin olmalısın! Lütfen durdur şu arabayı artık!"
"Abi korkuyorum, ne olursun dur! Annemlere mesaj attım zaten ilgileniyorlar. Sakin ol!"
"Oğuz!" Beyza'nın omzumu sertçe sıkmasıyla ayağımı frene bastırıp yolun ortasında durdum ve arkama döndüm. Sabahtan beri susmuyorlardı ve sabrım taşıyordu.
"Ne var lan!? Ne var!? Durdum işte! Ne var?" diye bağırdım ikisine birden. Gözlerimden alev çıktığını hissediyordum ama yanıp kül olan şeyler sadece içimdeydi.
Durup ne yapacaktım ben? Ne yapabilirdim ki durup? Sakin olamazdım, kız kollarımdan kayıp gitmişken ben sakin olup neyi çözebilirdim ki? Kafama sıkıp içimdeki bu vicdan azabına son vermemek için tek eksiğim bir silahken ben bu kafayla neyi çözebilirdim? Ekim'i bulana kadar duramazdım, nefes alamazdım, yiyemezdim, uyuyamazdım, konuşamazdım, sakin kalamazdım!
"Oğuz Allah rızası için sadece dur! Eve sür ya da ama sakin kal!" diye bağırdı Beyza, karnını tutarak. Yüzünde müthiş bir ekşime zuhur etmişti.
Öfkeme sığınıp önüme döndüm ve gaza bastım yeniden. Kızları eve bırakıp yine düşecektim yollara. Burada bir yerdeydiler çünkü. Ekim'in buradan çıkmaması için ne gerekiyorsa yapacaktım. Onu bir kere daha Zehra denen kadının insafına bırakmayacaktım. O bana böyle bakarken ben bunu ona yapmayacaktım.
Telefonumu yan koltuktan alıp Alpay abiyi aramaya başladım hemen. Telefonu açtığında alo demesine fırsat vermeden konuya daldım direkt. "Abi, Ekim'i aldılar. Neredesin?" dedim tek nefeste.
Göz kapaklarım acıyla kapanıp acıyla aralanırken sağ elim direksiyonu kırmak üzereydi. O an, o an aklımdan hiç çıkmıyordu ve zihnimde sürekli bir sahnede tekerrür ediyordu. O adamla gidişi, silahı gökyüzüne doğrultuşu, bana son defa bakışı, sarılışı, gözlerindeki o ifade... Çıkmıyordu aklımdan. Daha birkaç saat önce incecik bedeni kollarımdaydı. Onu nasıl saramamıştım ben?
"Allah kahretsin Oğuz! Ne demek aldılar lan? Ben sana emanet ettim kardeşimi!" Alpay abinin sesi neredeyse kulaklarımı sağır etmişti ama umursamadım.
"Abi," dedim sabrımın sınırlarını zorlayarak. "Kendisi gitti! Şu anda bunu tartışamam, kızları eve bırakıp şehir merkezinde karış karış arayacağım ama senin gelmen lazım. Ne zaman gelebilirsin?"
"Yola çıkacağım şimdi! Annemlerin haberi var mı?"
"Var, Beyza az önce haber etti. Annemler de şirketten dönüyorlar. Muhtemelen Zehra'ydı abi," dedim elimin tersiyle alnımı silerek. Alpay abi küfrederek telefonu yüzüme kapattığında telefonu bir köşeye fırlattım ve gaza bastım.
Eve bir saatten bile kısa bir zaman diliminde geldiğimizde garaja girmeden avluda durdum ve arabadan inip eve koştum. Annemler benden önce gelmişlerdi bile. İçeriye girdiğimde Nilüfer teyzeyi gördüm ilk olarak. Telefonda hararetli bir şekilde konuşurken birilerini ayarladığını anlayabiliyordum sadece.
"Anne!" diye bağırdım salona girdiğimde. Annem sesimi duyar duymaz ayaklandığında arkamdan İpek koşarak babama sarıldı. Beyza ise kendini ancak berjere atabilmişti.
"Oğlum nasıl oldu bu? Ekim'i nasıl buldu o kadın?" dedi gözyaşları içerisinde. Annem ellerini omzuma yerleştirip bana ağlarken onu omuzlarından tutup başını kaldırdım.
"Ağlamanın sırası değil anne. Kızları getirdim, ben tekrar yola çıkıyorum. Onu bulmadan gelmeyeceğim tamam mı? Siz ne yaptınız?" dedim Nilüfer teyzeye bakarak. Telefonunu kapatıp elini beline attı.
"Babamdan yardım istedim. İspanya'nın polis teşkilatı ile iletişime geçecek ve bu eyalete giriş çıkışları tutacaklar. Merak etme o kadın girdiyse bile bir daha çıkamayacak. Ben kızımı o kadının eline bırakmam bu kez!" diyerek üst kata doğru gittiğinde babama döndüm hemen.
"Baba, ben geri gidiyorum. Alpay abi de yolda ilk uçakla buraya gelecek. Burası sizde," diyerek arkama bakamdan annemi bıraktım ve avluya park ettiğim arabaya yeniden bindim. Kemerimi takıp arabayı çalıştırdığım esnada evden Nilüfer teyze de çıkmıştı. Birkaç saniyeliğine durduğumda yolcu koltuğuna oturdu ve saçlarını düzelterek kemere uzandı. Ne yaptığını izlerken bana baktı.
"Kızımı bırakmayacağım dedim Oğuz. Sür hadi," diyerek direksiyonu işaret edince el frenini kaldırıp direksiyonu kırdım. Bu eve geldiğimiz gibi yeniden yollara düştük ama yollar eziyet gibi geçmek bilmedi.
Sanki ömrümden ömür gitti de yollar bir türlü bitip tükenmedi. Gözlerimi birkaç saniyeliğine de olsa yumduğumda saçlarından gelen kokusu tenini yalayıp burnuma dokunuyordu kır bahçesi gibi. İçimde pişmanlıklarla doluydu bir köşe. Sarılsaydım, bırakmasaydım öyle kollarımdan sıyrılıp gidebilir miydi ama ben aptal gibi bir türlü derdini anlayamamıştım. Sonra telefonunu kurcaladığımda görmüştüm ki saçlarını yıkarken fotoğrafım atılmıştı ona. Tehdit etmişti Zehra onu. Gelip bulmuştu onu, kuaförde hem de ama ben hiçbir şey yapamamıştım. Ona seneler evvel verdiğim kestane sözünü tutamadığım gibi şimdi korumak için verdiğim yemin de bir hiç hükmüne girmişti.
Yaşayamazdım. Bu kez onsuz yıllar geçiremezdim. O bana bu kadar yaklaşmışken, elini uzatıp dokuz yıldır acı çeken kalbimi iyileştirmişken ben yeniden o acılara merhaba deyip binlerce pişmanlığın arasında yaşam savaşı veremezdim. Ekim de veremezdi. O gerçek ailesini bulmuşken şimdi yine o acımasız kadının ellerinde kendini kaybedemezdi. İstemezdi bunu.
"Bir gelişme var mı polislerden?" dedim, Nilüfer teyzeye dönerek. Telefonuna bakarken meşgul bir sesle cevapladı.
"Yok maalesef ama her an bilgilendiriliyorum. Merak etme, burası benim memleketim Zehra'nın buradan ancak ölüsü çıkar, dirisi zor."
Önüme odaklanıp şehir merkezine daldım direkt. Kuaföre gelmem beş dakika sürünce Nilüfer teyze camdan dışarıya baktı. "Kuaför burası mı?" deyince başımı salladım hızlı hızlı ve arabadan indim. Benim arkamdan Nilüfer teyze de indi. Tam basamakları çıkarken kolumdan tuttu. "Nereye böyle?" dedi beni süzerek. Elimle içeriyi işaret ettim.
"İçeriye teyze. Kamera görüntülerini izleyeceğim."
Nilüfer teyze beni iyice köşeye çekip duvara yaslandı.
"Saçmalama, polis bir arkadaşım gelecek onunla gireceğiz. Bize izletmezler," deyince gözlerimi devirerek sesli bir şekilde nefesimi verdim. Şu an kimse umurumda bile değildi. Zamanla yarışıyorduk.
"Ne zaman gelecek bu arkadaş peki? Hani saniyeler bile bizim için önemli ya teyze." Açıkçası içeriye girdiğimde adamları döve döve öttürmekti tek hedefim ama yanımda mantığıyla olaya el atan birisi vardı.
Nilüfer teyze telefonunu indirerek çantasına attı ve askısını tuttu. Ne yapacağını bildiğini umuyordum.
"Birazdan burada olacak. O zamana kadar bekleyeceğiz Oğuz. Kanunsuz iş yaparsak sonumuz hiç iyi olmaz, Ekim'i bulamadan biz içeriye gireriz haberin olsun. Dikkatli olacaksın," diye uyarınca geçiştirir gibi başımı sallayıp kararan sokağa baktım.
Birkaç saat evveldi sadece. Şurada koştuğunu hatırladıkça kalbim kanlı canlı parçalanıyordu adeta. Ben saçına kıyamıyordum ama adam saçlarından hayvan gibi tutup onu arabaya savuruyordu. Kim bilir canı ne kadar acımıştı? Zayıf bedeni bir yere çarpıyordu, morarıyordu belki de... Belki de şimdi mosmordu her yeri, mahvolmuştu, kurtarılma ümidi son bulmuştu. Zehra bu kez öldürür müydü onu? Ekim ona istediğini vermeden öldürmezdi ama şimdi yanında Alpay abi de yoktu. Kimse yoktu. Eminim korkuyordu. Şu karanlık caddelerin hangisindeydi şimdi? Bu kadar karanlığın içinde hangi köşede bekliyordu beni? Ağlamıyordu inşallah... Saçlarına da bir şey olmamıştır ama dipleri sızlıyordur işte. Sızım sızım acıyordur ve o hüngür hüngür ağlıyordur. O... Çok narin birisi, insan dokunmaya korkuyor.
"Biz bu şerefsizin istediğini verirsek bizimle anlaşma sağlar mı teyze?" diye sordum ona dönerek. Buğulanan gözlerini sarı sokak lambalarında gezdirirken bana döndü ansızın.
"Vermez. Zehra anlaşma yapılacak birisi değil. O istediğini alır, istediğini yapar ve gider. Bunca yıl kızımı elinden öldürmeden alabilmek için uğraştım didindim şimdi öylece her şeyi bırakamam. Zehra kazanmayacak Oğuz," dedi kesinkes. Ciddi olup olmadığını merak ettiğimden yüzünü inceledim ama Nilüfer teyze kapı duvar olmuştu adeta.
"Ya biz anlaşma ayağına onu oyuna getirirsek? O zaman da mı bir işe yaramaz? Ekim'den istediği şeyi biliyor musun sen?"
"Biliyorum," dedi gözlerimin içine bakarak. Yaslandığım duvardan ayrıldım hemen.
"E ne duruyoruz istediği şeyi verelim gitsin! Yani veriyormuş gibi yapalım!"
Nilüfer teyze önüne döndü ve telefonunu elinde çevirmeye devam etti. Onun bu sakinliğine şaşırmamak elde değildi fakat bu sakinliğin fırtına öncesi sessizlikten ibaret olduğunu biliyordum.
"Öyle olmuyor o işler Oğuz. Veriyormuş gibi yapamayız. Rahmetli eşimin babası... O çok tehlikeli birisi. Çok pislik bir adam. Asaf onun gibi değildi ama. Yıllarca babasının bu dünyadaki pisliğini temizlemekle uğraştı durdu. Onun yıllarca ilmek ilmek işlediği, yüzüp yüzüp de kuyruğuna geldiği ve benim de kendi ellerimle mahvettiğim planı yeniden kendi ellerimle mahvedemem. Bu işi sakin kalıp çözeceğiz. Duygularıma yenilmeyeceğim bir kez daha. Sana dedim, kızımı bırakmam o kadının eline. Zehra'ya istediğini verip, zayıf noktamızı gözüne sokarsak daha da azacaktır ve bununla uğraşamayız. Polis arkadaşım gelmek üzere zaten," diyerek ayaklarını sallamaya başladığında kafamı duvara yaslayıp önüme döndüm.
Yapamıyordum. Sakin kalamıyordum ben. Nilüfer teyzenin söyledikleri bir kulağımdan girip öteki kulağımdan çıkıyordu sürekli. Parmaklarım duvarı dövercesine ritim tutarken ben burada Ekim'i ve geldiği hali düşünerek kafayı yiyemezdim. Plan filan zerre umurumda değildi. Eğer Zehra'nın peşinde olduğu şeyi ben bilseydim ben verirdim hiç düşünmeden. Ekim'den önemli değildi ya...
"Hey! Candela! Neler oluyor böyle?"
Sağımdan gelen telaşlı sesle birlikte Nilüfer teyze de ben de doğrulduk. Üç kişi üniformaları ile yanımızda durdular. Nilüfer teyzeye bakarken o bir adım öne çıktı ve eliyle kuaförü gösterdi.
"Duyduğun şeyler oluyor Diego. Kızımı bulmam lazım. Sana şüphelinin fotoğrafları gelmiş olmalı. Atmıştım. İnceledin mi?"
"Evet evet," dedi Diego adındaki polis memuru. Arkasındakilere yönelip içerideki kuaförü işaret etti. "İkiniz de içeriye girip görüntüleri alın. Arabada bekliyoruz," diyerek bize gelin dercesine el işareti yapıp arkasına döndü. Nilüfer teyze ile onu takip etmeye başladık.
"Olayı en başından detaylıca anlatsana Candela. Kızın mı vardı senin gerçekten? Ben sadece oğlun var sanıyordum."
Birlikte beyaz bir minibüsün arkasına bindiğimizde anladım ki burası bir üs gibiydi. Her yerde ekranlar, telsizler ve bilgisayar tuşları yer alıyordu. Karmaşık bir sistem kurulmuştu bu minibüsün arkasına.
"Bir kızım var evet. Elena. Zehra Şah adında birisi tarafından kaçırıldı fakat bu kişi Türkiye'de bir suçlu. Adalete teslim edilmesi gerekiyor. Çok işkence etti kızıma. Kanıtları da var."
Diego şok içinde bağırdı ve telsizini çıkarıp masaya bıraktı. "Ne? Aman Tanrım ne işkencesi Candela? Ne diyorsun sen?"
"Şu anda sana geçmişimi anlatmakla vakit kaybedemem Diego. Kızımı bulmalıyım. Zehra, kızıma işkence edecektir, muhtemelen ediyor da zaten," deyince elimi sertçe enseme atıp gözlerimi yumdum sımsıkı. Başım ağrıyordu. Nilüfer teyzenin her sözünde başım patlayacakmış gibi ağrıyordu ve oturmak batıyordu. İşkence kelimesi bile damarlarımı şişiriyordu sanki.
"Komiserim görüntüleri aldık," diyerek içeriye girdi sarışın olan polis memuru. Peşinden gelen adam şoför koltuğuna geçerken Diego kadının tuttuğu flaşı aldı ve bilgisayara takıp görüntüleri ekrana verdi. İlgiyle ekrana yaklaşıp bir şeyler görebilmek umuduyla ekrana baktım.
"Harikasın Sofia. Peki olay tahminen ne zaman gerçekleşti?"
"Saat 16.12. O saatlerde Elena'ya tehdit mesajları atıyordu," dedim telefonu gösterip. Diego videoları kaydırırken Sofia denen kadın telefonu aldı ve inceledi. Çok kısa sürüp geri bana verdi.
"Bunlar Türkçe, çeviri lazım. Ne diyor?" dedi bana bakarak. Mesajları çevirdim hızlıca. Sofia her kelimemde başını salladıktan sonra başka bir bilgisayara döndü. "Numarayı tespit etmek için çalışacağım komiserim. Tüm birimlere bildiriyorum." Telsizi eline alıp anons geçerken Diego, tam kaçırılma anını bulmuştu. Videoyu başlattığında her şeyi başa sardım zihnimde.
Kuaförün içinde Ekim ayağa kalkıp saçlarına ilgisiz bakışlar atıyordu. Ben onu izliyordum hayranlıkla. Bu yeni modelin ona sadece ne kadar yakıştığını düşünürken o huzursuz bir şekilde etrafına bakıyordu. Tam yüzünü hedef alan kamera görüntüsü sayesinde şimdi fark ediyordum ki Ekim durmadan hep aynadan arkaya bakıyordu ve adamın birisi ona silahını gösteriyordu.
"Ben bunu nasıl fark edemedim Allah'ım!" Bedenimi ele geçiren çıldırma hissiyle ellerimi çenemde birleştirdim. Nilüfer teyze omzumu sıktı sakin olmamı tembihleyerek ama nasıl sakin olayım? Canımla cebelleşiyordum yara almadan.
"Sizi öldürmekle tehdit etmiş. Sen olsan fark ettirir miydin Oğuz?" diye sorunca ağır ağır başımı kaldırıp Nilüfer teyzeye çevirdim. Pürdikkat videoyu izlerken gözlerimi yumdum ve ben de döndüm. Kendimi asla affetmeyecektim, bir anne beni affetmiş olsa da ben kendimi asla affetmeyecektim.
"Burada sana ne diyor?" Diego videoyu durdurup bana döndü. Ekim'in bana sarıldığı ve kulağıma fısıldadığı sözcükleri soruyordu. Elimle yüzümü sıvazlayıp ekrandan gözlerimi kaçırdım. Sarılmamıştım, sözleriyle şaşkınlığa uğrarken ona sarılmamıştım ama o yardım dilenircesine bana sıkı sıkı sarılmıştı. Belki de son defa sarılmıştık birbirimize.
"Herkesi sevdiğini söyledi ve çıktı," dediğimde Diego videoyu oynattı ve video dediğim gibi aktı.
Ekim bir anda dışarıya koşarak çıktığında kamera dış kameraya geçti tek tuşla. Adam onu tuttuğu gibi koşmaya başladığında ben girmiştim devreye. Peşinden koşarken adam bana silah doğrultuyordu. O sırada Ekim son anda silahı gökyüzüne çevirip kurşunun bana gelmesine engel olurken bağırıyordu. Sonra daha hızlı koşuyordu. Etraftaki herkes başımıza toplanıyordu çok geçmeden. Ben onlara yetişemeden adam onu arabaya savuruyordu. Kamera açısı ufacık bir açıyla arabanın içini alırken gördüğüm gümüş rengi topuklu ayakkabılardan anladım ki Zehra idi o ayakkabıların sahibi. Adam da arabaya bindiğinde kapı kapanıyor ve görüntüler sona eriyordu.
"Plakayı tüm birimlere anons geç Sofia. Aramaya başlıyoruz. Bulunur bulunmaz dikkatli bir şekilde çevresini saracağız ve kızı canlı alacağız. Aranan şahısların fotoğraflarını yayın her yere. Türkiye'yle de iletişime geçilsin, durum ülkeye bildirilsin. Muhtemelen bunlar kaçak yollarla girdi ülkeye. Candela, bundan sonra sizin yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Biz kamera kayıtlarından arabanın izini süreceğiz. Eve gidip benden haber bekleyin," dediğinde kan beynime sıçramıştı sanki. Buna kesinlikle izin vermezdim. Ekim'i evde beklemek kadar saçma sapan bir şey olamazdı.
"Hayır! Öyle bir şey olmayacak komiserim. Aramalara ben de katılacağım. Eve gitmek gibi bir saçmalığı kimse yapmayacak!" Nilüfer teyzeye döndüğümde arabadan inmek üzereydi. Bana da başıyla dışarıyı işaret ettiğinde kafamı iki yana salladım ve arabanın anahtarını ona attım. Anahtarı havada yakaladığında kapıyı çektim ve komisere döndüm. Ben gayet ciddiydim. Dokuz sene önce çektiğim acının ve dokuz sene boyunca o kıza çektirdiği acıyı o kadından sormalıydım ve bunu yaparken kimse bana engel olamazdı.
***
Güneşin ilk defa sıcaklık vermeyen soğuk ışıltıları, şehir merkezindeki caddeleri pare pare süslerken gökyüzünden yıldız yağmuruna tutulmuş gibiydi yeryüzü. Gece boyunca sicim sicim yağmur yağmıştı ve buz gibi esen ayaz güneşin doğmasıyla son bulurken gri yağmur bulutları mavi gökyüzüne kümelenmişti. Sokağın o keskin, acımsı kokusu ciğerlerimi delip geçerken bir yandan da ormanın ıslak toprak kokusuyla ağaçların kokusu birbirine karışıyordu ama onun çiçeklerle bezenmiş kokusunu duyamıyordum.
Düşündüğüm tek şey onun nefes alabiliyor halde olup olmamasıydı. Gözlerimi her zamankinden biraz daha sıkı kapattım ve geçirdiğim cehennemden ibaret günleri düşündüm. İki gün olmuştu. İki gündür Ekim'den iz yoktu. Şehir merkezini alt üst etmiştik komiserle, sonrasında Alpay abi de bize eşlik etmişti ama bir iz yoktu. Kameraların olmadığı, dağlık bir alanda kayboluyorlardı ve biz Alpay abinin nereden bulduğunu bilmediğim bir aracın içinde Ekim'in son kez görüldüğü yerde avare bir vaziyette bekliyorduk.
Bir arazinin ortasında, şehirden kilometrelerce uzakta ama şehrin tam çıkışında değildik. Buradan denizi görebiliyordum ama o yoktu. Ekim'in kahverengi hareleri hiçbir yerde yoktu, göremiyordum. Tam iki gündür... Ağustos bitmiş eylüle merhaba demiştik. Onsuz bir eylüle.
Şehrin giriş çıkışları sıkı bir denetime tabi tutulsa da şüpheli hiçbir şey yoktu. Araç da sahte plakaya sahip olduğundan ulaşılmaz olmuştu. Elimdeki tek şey onun bana son kez sarıldığında kollarımda bıraktığı hafif hissiydi. Gözlerimi açıp arabanın camındaki damlalara oradan da öylece şehre baktım. Alpay abi yanımda uyukluyordu iki büklüm ama ben en son ne zaman uyuduğumu hatırlamıyordum. Hafif kestirmeler dışında uyuyamamıştım, sadece onu düşünebiliyordum. Yemeklerin bile tadı tuzu yoktu ve sanki dokuz sene önceyi yeniden yaşıyorduk.
Kapıyı açıp bu havasız arabada durmaktansa dışarıya attım kendimi. İlerideki kayaya doğru yürüdüm ve ıslak da olsa üzerine oturup taştan tutundum. Gücüm yoktu. Hiç enerjim yoktu. Bütün bedenimi kaplayan derin bir üzüntünün izleri öfkemi diri tutuyordu sadece. Yeis bir his, tüm kalbimi ele geçirmişti belki de. Zamanla tükeniyordum.
Daha ne kadar bu şekilde aramalara katılacaktık, daha nereye kadar böyle elimiz kolumuz kanunun söylediği yolları takip edecekti bilmiyordum. Bu mantıklı mıydı? Kadın elini kolunu sallayarak ülkeye giriyordu yetmezmiş gibi burada adam kaçırıyordu ama biz onu bulamıyorduk. Yer yarılmıştı da içine girmişti sanki.
Yutkunarak cebimden Ekim'in saçından sakladığım bir tutamı çıkardım. Özlemiştim... Beni ilk gördüğü gün baktığı o yabancı gözlerini sonra ilk defa ağlarken parıldayan gözlerini, bana ilk sarıldığı anı, terasta gizlice noodle yediğimiz anı, dizinde uyuduğum o günü, gülümseyen zarif dudaklarını, elmacık kemiklerinin güldüğünde biraz daha ortaya çıktığı o yeri, tek tük güneşte beliren çillerini, saçlarını açık bırakıp Samara gibi ortalarda gezdiği günleri çok özlemiştim. Onunla ilk defa uyandığım sabahı özlemiştim. Kokusu bir günde bu kadar bağımlılık yapmamalıydı. Saçları burnuma götürüp kokladım ama yoktu, kokusu kalmamış aksine benim parfümümün kokusu sinmişti saçlarına. İnce mendili kapatıp sadece saçın ucuna dokundum öylece.
"Neredesin be kestane aşığı kız? Canın çekmedi mi hiç kestane? Yanımda var bir tane. Canın istiyorsa çık, istemiyorsa çıkma," diye mırıldandım güçsüz bir sesle ki beni duyan bir canlı dahi yoktu sanırım.
Cebimdeki o tek çiğ kestaneyi çıkardığımda sanki Ekim bir yerden çıkabilirmiş gibi etrafa baktım. Onun canı hep çekerdi, versek bir kilodan fazla kestaneyi tek başına yer bitirirdi ama bu kez çıkmamıştı, tıpkı dokuz sene önce onu kaybettiğimizi öğrendiğimden on gün sonraki gibiydi. 21 Aralık 2014'ten sonra günler geçmemişti. Ne okula gitmiştim ne de derslerime çalışabilmiştim. Alpay abi de gitmişti, kimse kalmamıştı. Darmaduman olmuştuk. Sadece ben kalmıştım o evde. Arka bahçede çadır kurduğumuz o evde yine arka bahçesinde Ekim'e verdiği sözü tutamamış on beş yaşında bir oğlan kalmıştı. Şimdi de yirmi dört yaşındaydı bu oğlan ve yine aynı kız için perişandı.
Telefonum cebimde titremeye başlayınca gözlerimi ovarak elimdekileri cebime koydum ve telefonumu çıkardım. İz bulmaları ümidiyle ekrana baktığımda annemin aradığını fark ettim. Telefonu bıkkın bir şekilde açtım.
"İz yok," dedim halsiz bir sesle. Elimle acıyan gözlerimi biraz daha ovalarken annem konuştu. Onun da benden kalır yanı yoktu.
"Oğlum eve ne zaman uğrayacaksınız?" diye sordu çekimser bir sesle.
Keyifsizlikle yüzümü buruşturdum ve sıcak nefesimi verdim. "Ne evi anne ya?"
"Oğlum iki gündür dışarıdasınız bir şey de yapamıyorsunuz ki. Bırakın polisler halletsin. Bak Nilüfer teyzen de buradan çalışıyor hem ona yardım edersiniz," dedi heyecanla fikirler sunarken ama bu kanunla nizamla olacak iş değildi. Kanun bir işe yarasaydı çoktan bulurduk ama Zehra burada bir yerde at koşturuyordu işte.
"Alpay abi gelir mi bilmem de ben Ekim'i bulmadan gelmeyeceğim o kesin. Hadi görüşürüz, bir gelişme olursa ara," diyerek telefonu kapatıp Diego'ya mesaj attım. Bana olumsuz geri dönüş yapınca telefonu taşın üzerine bırakıp saçlarımı birbirine kattım.
"Neredesin be kızım, neredesin?"
Sabırsız bir şekilde ayağa kalkıp volta atarken dayanamayıp araziye dalacaktım ama o sırada Nilüfer teyzeden gelen arama ile duraksadım. Telefonunu açtım hemen.
"Bir şey mi buldun teyze?" dedim can havliyle. Tuttum nefesimi ve gözlerimi bir yere sabitledim. Ondan olumlu bir şeyler duymaya o kadar ihtiyacım vardı ki.
"Oğuz, Alpay'a ulaşamadım. Nerede o?" diye sorunca büyük adımlarla arabaya gidip şoför koltuğuna oturdum ve telefonu hoparlöre verdim. Bir yandan da Alpay abiyi dürterek uyandırdığımda kendine gelmesi uzun sürmedi.
"Uyandı teyze. Bir şey mi buldun söyle artık!" dedim sabırsız bir şekilde. Alpay abi yüzünü sıvazlıyordu sürekli kendine gelebilmek adına.
"Anne ne oldu söyle," dediğinde Nilüfer teyze sıkıntıyla soluklanıyordu.
"Benim yaşadığımın haberini ve Zehra'nın aradığı şeylerin bende olduğunu yayın," dedi tek solukta. Kaşlarım bu kelimelerle çatıldığında yapıp yapmamak arasında Alpay abiye döndüm. Bu iki aile arasında süregelen savaşı körüklemek demekti ve karşı taraf maalesef çok pis oynuyordu.
"Anne saçmalama!" diye inledi Alpay abi, saçlarını dağıtarak. Uyanır uyanmaz böyle bir şey duymak hiç hoşuna gitmemişti.
"Alpay, ne diyorsam onu yapın. Türkiye'deki adamlara söyle bunu yaysınlar. Senin benim yanımda olduğunu söylesinler yoksa Zehra, Ekim'i gözünü kırpmadan öldürecek. Kızımı tamamen kaybedemem. Büyük ihtimalle Haris ona yardım ediyor ve bu yüzden bir türlü bulamıyoruz. Hazırlıklı gelmiş olmalılar. Tahmin ettiğim şeyi yapıyor olabilirler," deyince telefonu Alpay abiye verip arabayı çalıştırdım.
Diego'nun devriye gezdiği sokağa inmek için araziye daldım ve patika yoldan arabayı süratle sürmeye koyuldum. Hazırlık filan umurumda değildi artık, yer yarılsa da bulacaktım onu. Böyle bekleyerek hiçbir şey elde edemiyorduk.
"Anne, saçmalama gözünü seveyim. Kardeşimi kurtarayım derken seni ateşe atamam! Fuat Türkiye'yi kontrol altında tutuyor zaten. Plan tıkırında. Bozamam planı."
Koltuk dar gelmeye başlamıştı Alpay abinin sözlerinden sonra. Adeta kıvranırcasına sürdüğüm araba sarsıla sarsıla bir hal olurken Alpay abinin ters bakışlarını üzerimde hissediyordum.
"Alpay merak etme. Onlar hazırlıklı geldiyse ben de hazırlıklıyım oğlum. Şu anda daha fazla uzatmanın bir anlamı yok. Dediğimi yapıp biraz daha sıkın dişinizi. Eve dönün hemen. Eğer bu söylenti Zehra'nın kulağına giderse ki gidecektir Ekim'i bırakıp benim peşime düşecek. Deden bana yardımcı olacak merak edilecek bir şey yok. Dediğimi yap," dedi ve telefonu kapattı.
Alpay abi telefonumu dizine vurduğunda peş peşe torpido gözüne geçirdi yumruğunu. Torpido gözü yamulup şeklini değiştirirken direksiyonu kırıp şehir merkezine inen asfalt yola çıktım. En sağ şeritten sol şeride geçmeye çalışırken yolda gözüme çarpan beyaz ceketle acı bir fren yankılandı koca yolda. Direksiyonu sağa kırdım ve durdum.
"Ne oldu?" dedi Alpay abi başını kaldırıp.
"Bir şey var," diyerek arabadan indim ve yolun kenarındaki bariyerden atlayıp çalılara takılan beyaz ceketi aldım. Ekim'in olduğuna adım kadar emindim. Bu ceketi kuaföre girmeden önce giymişti ama burada ne işi vardı ki? Giderken de üstündeydi. Acaba bir işaret olarak mı bırakmıştı? Ceketi kokladığımda kokusunu o kadar net hissettim ki sanki ona sarılır gibi ceketi yüzüme bastırdım bir süre. Boğazım düğümlenmişti. Konuşamayacaktım. Allah'ım resmen diri diri ölüyordum ama ruhumu teslim edemiyordum. Bu nasıl bir işkenceydi?
Ah iki gün... Eziyet gibi geçen iki günün ardından bu bir nimet miydi yoksa azap mı karar veremiyordum. İyice delirmiştim.
"Oğuz bu ceket kimin?" diyerek yanıma geldi Alpay abi. Ceketi yüzümden çektim, gözlerimi açıp Alpay abiye döndüm. Yanıyordu gözlerim, cayır cayır hem de ama dik durmak zorundaydım.
"Ekim giyiyordu bunu. Kuaförden çıkarken de üzerindeydi. Bu onun abi, buradan geçmişler. Sı-sıcak hala..." dedim hissettiğim sıcaklığı ile.
Ceketi evirip çevirdim ve ceplerini kontrol ettim. Cebinden bir şey çıkmıştı. Ona aldığım kestaneli kolyesi çıkmıştı. Zinciri zarar görmemişti. Ceketi havaya kaldırdığımda yakasındaki kan lekeleri ile nefesim boğazımda tıkandı bir kere daha. Kıpkırmızıydı beyaz ceketinin bir yakası. Allah'ım o kadın neler yapıyordu? Nasıl kıyıyordu bu kıza?
"Kan var," dedim sayıklarcasına. Nefesimi titreyerek verdim lakin başım zonklamaya devam etti.
Ceketi tor top haline getirip kolyeyi fermuarlı cebime attığımda Alpay abi ceketi aldı elimden. İyice inceledikten sonra fotoğrafını çekti ve resmini muhtemelen polislere gösterip etrafında dönmeye başladı. Az önce buradan mı geçmişlerdi? Arabada değil miydi, yürüyor muydu, onların elinden kaçmış mıydı ne olmuştu bir türlü anlamıyordum.
"Devriye gezen ekip buraya geliyor. Oğuz!" diye bağırdı Alpay abi. Bağırdığı yere gittiğimde yerdeki izleri gördüm. Yolun kenarındaki kan lekelerini görebiliyordum. Biraz ilerideki lastik izlerini de. Yere çöktüm Alpay abi gibi. Yer boydan boya kanla dolmuştu ve az değildi. Bir damlasına dahi dokunamadım ama taze olduğu her halinden belliydi. Feci şekilde yolun kenarındaki kanalizasyona doğru akıyordu. Çok tazeydi. Vurmuşlar mıydı o herifler? Yarası mı vardı acaba? Öldürmüşler miydi yoksa?
Burada bir yere atmış olabilirler miydi peki?
"Kaçmış ama yeniden yakalamışlar! Şerefsizler. Bu tarafta kamera yok değil mi?" diyerek kafasını kaldırınca hiçbir şey yoktu. Elektrik direkleri dışında hiçbir şey yoktu.
"Girişte olabilir ama orada da kontrol var. Kaçması imkânsız. Şehrin içinde dolanıyor Alpay abi. Ebesini siktiğimin orospusu! Şehrin içinde köşe kapmaca oynuyor sanki!" diye haykırdım dört şeritli yolun ortasında.
Alpay abi kuşkuyla yere bakarken çıldırmamak için dişlerimi biraz daha sıktım ama kırılmak üzereydiler. Ellerimi ensemde birbirine kenetleyip sinirle volta attığımda Alpay abi bana doğru geliyordu. Durup ellerimi indirdim. Bu acının geçme ihtimalini yitirmiştim artık.
"Haklısın, Zehra köşe kapmaca oynuyor bildiğin. Şehrin içinde dolanıyor, yani hareket halinde Oğuz. Bir yerde değil çünkü burada öyle işkence edebileceği mülkü yok ve dolaştığı yerler de buralarda. Buralarda kameralar sık değil çünkü öyle değil mi?" deyince öfkeyle aldığım nefesler garip bir aydınlanma ile sakinleşti.
"Bizim beklediğimiz yer neydi o zaman? Bu kadın arazide sürekli arabayla dolanıyor mu demek bu? Bu çok saçma değil mi? Benzini biter abi. Benzini nasıl dayansın?" dedim.
İki gün geçmişti. Demek ki burada bir yerde illa ki durmuş demek oluyordu bu. Bir yerde harcama yaparsa onu anında enselerdik harcama da yapamazdı kolay kolay. O arada da Ekim kaçtıysa ve ceketini buraya bıraktıysa... Hala buralarda bir yerde olabilir demekti bu. Üstelik kan izleri de tazeydi.
"Gel benimle." Alpay abi bana eliyle gelmemi söyledikten sonra arabaya bindi. Şoför koltuğuna geçtiğimde arabayı çalıştırdım ama beni durdurdu ve telefonundaki görüntüleri açıp ortaya koydu. "Aracın markası ne? Görebiliyor musun?"
"Komiser tespit etti bunu," dedim kamera görüntülerine bakmadan. "Mercedens Benz Vita Tourer kullanıyor. Sıfır araç ama plakası sahte. Kaçak sokulmuş ülkeye," deyince Alpay abi telefonundan bir yere girdi hemen.
"Ufak bir araştırma bize bilgi verecektir. Yakıt deposu kaç litre bunun? Hah, çıktı. Ortalama 80 litre olduğunu yazıyor. O zaman şöyle düşüneceğiz: Hiç durmadan 80 litrelik depo ile kaç kilometre yol alabilir bu araç?" Alpay abi daha çok kendi kendine konuşur gibi hesap makinasına geçip hesaplama yaparken bir sonuç çıktı. Merakla telefonuna baktığımda ekranı bana gösterdi. "14.5 saat yazıyor. İki gün oldu öyle değil mi? Bu aracın yedek yakıtı yok. Zehra, yanında ya bir benzin bidonu gezdiriyor ya da bir buçuk gündür bir yerde sabit duruyor."
Alpay abiyi bilmiyordum ama bu benim beynimi yakmıştı.
"Durduğunu varsayarsak; çünkü hiç durmadan iki gün boyunca araba süremez. En fazla on dört saat olduğu yazıyor," dediğimde Alpay abi parmağını şaklattı. O sırada karşı şeritten polis araçlarını gördüğümde selektör yaktım ve Alpay abiye döndüm.
Bilge bir edayla, "Benzinleri çoktan bitmiş olmalı Oğuz ve onlar burada bir yerde saklanıyorlar," deyince kafamı salladım hızlı hızlı. Ekim'e çok yaklaşmıştık demek ki. Bu kalbime adeta can suyu vermişti.
Diego ve ekibi araçtan indiğinde ben de indim hemen.
"Selam! Ceket nerede?" deyince Alpay abi gelip ceketi teslim etti. Sofia ceketi delil poşetine yerleştirip araca binerken Diego elini beline atmış bize bakıyordu.
Az önce Alpay abinin anlattıklarını Diego'ya çevirdim. O da bu fikri zekice ve mantıklı bulunca çevrede arama başlattılar. Ekipler çalıların arasına özel eğitilmiş köpeklerle dalarken biz yine elimiz kolumuz bağlı ekiplerden gelecek habere muhtaç kalmıştık. Alpay abi kendi çözüm yöntemini annesine de anlatırken ben aracın arkasına geçtim ve etrafa kısa bir göz attım. Cebimdeki kestaneli kolyeyi çıkarıp ucuna baktım. Hiç zarar görmemişti neredeyse.
"Bekle beni kestane aşığı kız," diye mırıldandım kestaneye sevgi dolu bakışlar atarken.
Kuaförde nasıl elinde tuttuğunu görmüştüm. Kafamı iki yana salladım ve kolyeyi giydiğim ceketin fermuarlı cebine atıp aramalara katıldım. Arabayla gidilmeyecek yerlere ellerimizle tırnaklarımızla kazıya kazıya çıktık, her çalının altına baktık, her ormanlık arazinin içine daldık ama o sabah çıktığımız umut dolu yolculukta üçüncü günün sonuna geldik. Üçüncü geceye giriyorduk, ormanda kurt ulumaları duyuluyordu ve merkezden artık ne kadar uzak olduğumuzu bilmiyordum.
"Geri dönüyoruz! Toplanın ekip!"
Duyduğum çağırışla olduğum yerde kaldım. Bu bölgeden sorumlu komisere baktığımda çevresindeki adamlar bir bir onun etrafında toplanmaya başlamıştı.
"Ne demek geri dönüyoruz? Araç muhtemelen geceleri duruyor, aramaya devam edersek bulabiliriz!" diye bağırdım.
Adam bana aldırmadan emir verdi ve adamlarını geri çekmeye başladı. Sabrıma mukayyet olup derin bir nefes aldım ve adamların gitmesine aldırmadan elimde telefonumun ışığıyla arazinin karanlık dehlizlerine onu bulma umuduyla adımlarımı attım. Etrafımdaki ışıklar büyük oranda azalırken telefonum çalmaya başladı. Arayan annemdi bu yüzden telefonu kapatıp yoluma devam ettim. O sırada mesajlar yağmaya başladı. Biraz daha durup annemin attığı mesajları okumaya başladım hızlıca.
"Oğlum neredesin?"
"Şu telefonlarını aç!"
"Zehra ulaştı Alpay'a!"
Mesajı okur okumaz Alpay abiyi aramaya başladım. Telefonuma cevap vermeyince geri dönmek için arkama dönmüştüm ki seslerin kesildiği, herkesin inine çekildiği bu anda bir soluk sesi duydum. Çok geçmeden elimdeki telefonun da şarjı bitip çat diye kapanınca ışığım da kayboldu. Karanlık arazide tek bir ışık huzmesi bile olmadan öylece kaldığımda aklımı çelen sadece duyduğum nefes sesleriydi. Onun sesiydi sanki. Nefes alıyordu. Soluma döndüm, ses kesinlikle solumdan geliyordu ama hangi yön olduğuna karar veremiyordum. Önümden mi arkamdan mı geliyordu bilmiyordum.
"Ekim?" diye bağırdım avaz avaz. Etrafımda bir tur dönerken nefes sesleri daha yakınımdan geliyordu. Uçsuz bucaksız düz arazide hafif ağaçlık bir yön vardı. Gözlerimi kısıp oraya baktığımda bembeyaz, incecik bir elbisenin içinde bir kız gördüm. Saçları onundu... Savruluyordu soğuk rüzgârda...
"Ekim!"
Daha gür bir sesle bağırıp ona doğru koştuğumda artık o bana doğru koşmuyordu. Üzerimdeki ceketi koşarken çıkardım çünkü buradan anlıyordum donduğunu. Ekim zayıf ağacın gövdesinden tutunurken kollarıma aldım hemen. O muydu emin değildim ama onun gibi kokuyordu, onun gibi çiçek kokularına bezenmişti ve onun gibi nefes alıyordu.
"İyi misin? İyi misin güzelim? Canım benim, buz gibisin. Giy şunu, giy!" Ellerimin altında kayan teni soğuktan taş gibi kesilmişti ve tir tir titriyordu. Çıkardığım ceketimi hemen omuzlarına sardığımda yüzüne bakmaya çalışıyordum ama o kadar zor görüyordum ki anlamıyordum hiçbir şey. Saçları hep birbirine karışmış yüzünü örtmüştü. Başımı indirdiğimde çıplak ayaklarını gördüm, kesik içindeydi her yeri. Parmakları sürekli yerdeki çalı çırpıya batarken onu kucağıma aldım hiç düşünmeden.
"Ekim konuş benimle!" diye yalvardım araziden çıkarken.
Başı cansız bir şekilde omzuma düştüğünde yeni kestirdiği saçları yüzünden çekildi. Durmak zorunda kaldım... Ayaklarım o görüntüyle yere mıh gibi saplandı çünkü kalbim, bir şeyler kalbime el uzatmış onu sökercesine almaya kalkıyordu. Sol şakağındaki yaraları, yapıştırılmış şeyleri gördüm. Akan kanın çizdiği yolu seyrettim orada. Kan içindeydi, mosmordu. Yüzünün her yanı kan içindeydi ve gözleri bomboş bakıyordu. Onu mahvetmişti. Onu öldürmekten beter etmişti.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
