17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime · Okuduğun bölüm
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Alpay Şah

Elimdeki dürbünü indirdim. Zehra denen kansız kadın ve peşinde gezdirdiği köpeği Devrim nihayet karşımdaydı ama sandığımdan daha erken bulmuşlardı bizi. Onlarla İstanbul'da görüşmek gibi bir niyetim vardı hâlbuki. Yanımda duran Melike'ye döndüm yüzümü. O haber vermeseydi enselenebilirdik her an. Onun sayesinde daha erkenden haberim olmuştu neyse ki. Buradan kaçmam gerekirse daha erken davranabilirdim ama sorun başkaydı. Bu kadın bu ülkeye kaçtığımızı nasıl tahmin etmişti? Annemin buralı olduğunu bilmemesi gerekiyordu ama Zehra sanki bilir gibi gelmişti, buradaydı.

"Ne yapacaksın şimdi? Ekim'e her şeyi anlatacak mısın?" diye sorunca elimle alnımı ovaladım bir süre. Kardeşime bunca yıl işkence etmişlerdi. O işkenceleri her şeyi anlatarak daha da derinleştiremezdim. Ekim kendisi yapacaktı bunu. Ben karışmayacaktım, kardeşim kendi yolunu kendisi bulacaktı. Hem bütün kilitli kapıların anahtarı onun unuttuğu hafızasında gizliydi. Benim de elimden çok bir şey gelmezdi. Ufak tefek para oyunları dışında.

"Anlatmama sen engel oluyordun. Şimdi bunu neden soruyorsun?" diyerek eskitme berjere attım kendimi. Zehraların yerleştiği dairenin hemen karşı apartmanında bir ev ayarlamıştım. Doğal sağ olsun onun sayesinde yapabiliyordum tüm bunları. Aradan zaman geçse de hala bir eli üzerimizdeydi. Birlikte başarıyorduk bu işi.

"Öyle tabii ama şu anda baş tehlike ta buraya kadar geldiyse... Belki de anlatmak en doğrusu. Gerçi zamana bırakma taraftarıyım hala ama... Kafam karıştı valla benim de," dedi sıkıntılı nefesler alırken. Benim gibi berjere oturup dirseklerini biçare dizlerine dayadı. Yüzünü sıvazlarken binlerce düşünce geçiyordu aklımdan. Hangisi doğruydu hangisi Ekim için iyiydi karar veremiyordum. Tek isteğim artık ailemizin tek parça bir arada olması gerektiği idi.

Buradan gitmek mi daha iyiydi yoksa kalıp bu kadının derdi neyse öğrenmek mi? Hangisi?.. Kardeşimin hafızasını daha fazla deşmesine izin veremezdim ki. Onu dokuz senede ancak elinden alabilmiştim şimdi yeniden gitmesine göz yumamazdım. Dokuz sene önce o soğuk kış gecesinde yaşadığımız felaketin tekerrür etmesine izin vermeyecektim.

"Zehra, annem hakkında burada yaşadığını öğrenecek kadar bilgiye sahip olamaz. Her şeyin bir sınırı var Melike, bunca zaman anneannem ve dedem annemi sır gibi sakladılar. Sağ olsunlar annemin de bu yolda ölmesine izin vermediler ama Zehra'nın bizim bilmediğimiz bir kaynağı olmalı. Bizim İspanya'ya kaçtığımızı kimden öğrenecek, aklına nereden gelecek yoksa? Tüm pasaport kimlik işlerini dedem halletti. Annem dokunmadı bile şüpheleri üzerine çekmesin diye. Gerçi hala bulması imkânsız ya..." dedim. Düşündükçe aklımı kaybedecek gibi oluyordum. Kaçırdığım bir şey vardı, bir sızıntı... Onu bulmazsam bu kadar emek boşa gidecekti.

Melike, başını kaldırıp sıkılgan bir ifadeyle bana bakarken, "Ne zaman dönüyoruz peki?" dedi. Arkama yaslanıp stresle çenemi kavradım.

"Birkaç gün daha burada onları gözetleyeceğim. Ekim'in seansı varsa sen önden git. Dikkat çekme, biliyorsun..." diye uyarınca Melike ayağa kalktı ve elini göğsüne vurdu sırıtarak.

"O iş bende kaptan. Sen merak etme. Ekim'le yarın için seansımız var. Her salı."

"Durumu nasıl bu arada? İyiye gidiyor demiştin en son," dedim bakışlarımı Melike'ye kaldırıp. Elini beline yerleştirdi usta bir doktor edasıyla.

"Üç hafta oldu Alpay. Üç haftada Ekim bu durumla güzel başa çıktı aslında. Yarın daha net şeyler söyleyebilirim ama korkuyorum ki Ekim kendini bir şeylere inandırıp zorlamıyordur umarım. Hafızası onu yanıltabilir çünkü."

"O nasıl olacakmış?" dedim anlamayarak. Melike yüzüne gelen saçlarını sakince kulağının arkasına alırken tepkisizdi.

"Hafıza dediğimiz şey her zaman her şeyi saklamaz Alpay. Sana bunu sadeleştirilmiş bir şekilde nasıl anlatırım bilmiyorum." Omuzlarını silkti öylece. Hiç de hayra bakmıyordu kara gözleri. "Bak, beyin bizi korumaya ve hayatta tutmaya programlanmış bir organımız. Bu tür travmatik kazalarda, ağır kafa darbeleri sonucunda hayatta kalabilmek için hafızayı silmek en bilinen şeydir. Duygusal anlamda da üstesinden gelemeyeceği şeyler yaşarsa insanlar travma sonrası stres bozukluğu denen şey ortaya çıkar. Ekim o kazadan sonra eğer düzgün tedavi edilseydi belki zamanla hafızası yerine gelirdi ama Ekim belli bir dönem hipnoza ve terapilere maruz kalmış. Hem de ilaç altında gerçekleşen terapilere. Bu tür yanlış ve zorlayıcı tedaviler sonucunda insanların duygu durumları sarsılır, hafızamız ise yanlış şeyler üretip onlar gerçekmiş gibi insanı inandırabilir. Şu anda yaşadıkları ile geçmişte hatırlamaya zorladığı şeyler karışırsa iş içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Bunun için çok dikkatli gitmeye çalışıyorum ben de."

"Ne yani? Kardeşim hiçbir şey hatırlamayabilir ve hatırladıkları da yanlış şeyler olabilir mi? Kafasından uydurduğu şeylere inanabilir mi? Kızım! Kardeşime şizofreni tanısı filan mı koyuyorsun sen?" diye hiddetlendiğimde Melike öfkeyle ayağıma tekme attı bir tane.

"Salak salak konuşma be! Şizofreni demiyorum! Sen alanın olmayan şeylere karışma bence Alpay gerçekten. Kardeşin bana emanet. Sen şu itleri temizle yeter yoksa başın daha çok ağrıyacak," diyerek içeriye gidince estağfurullah çekerek elimle yüzümü sıvazladım ve doğruldum. Pencereye tekrar yanaşıp dürbünle ne yaptıklarına baktım.

Zehra denen kadın bir tane adamıyla baya hararetli konuşuyordu. Devrim ise o sırada odanın başka bir yerine göremediğim işlerle uğraşıyordu. Telefonumu çıkardım ve internet üzerinden Fuat'ı aramaya başladım. Melike içeriden bağırarak çıktığını söylediğinde ona cevaplar mırıldandım. Kapı sesi gelirken dürbünü dayadım gözlerime ve izlemeye devam ettim. O sırada Fuat cevapladı telefonumu.

"Alo, Alpay. Abi neredesin sen?"

"Evimdeyim Fuat ama bir sıkıntımız var burada. Sen neredesin?"

"Kardeşim ben İstanbul'dayım. Ana evde," dediğinde içim rahatlamıştı. Zehra demek ki İstanbul'da bıraktığım adamlarıma ulaşamamıştı daha.

"Çok iyi. Zehra size ulaşamadı mı?"

"Yok abi, kadın aklını yitirdi siz kaçınca. Sizin peşinizde. Gerçi sen bunu tahmin ediyorsundur zaten. İyi mi kötü mü bir fikrim yok..." diye mırıldanınca dürbünü indirdim. Bir yönden iyiydi. Zehra ile ben baş ederken Türkiye'de yürüttüğüm işlerden haberi olmayacaktı.

"Allah bilir orasını Fuat. İstanbul'da olmaması şirket açısından iyi. En azından orada rahat hareket edebilirsiniz."

"Yani orası öyle tabii. İşler tıkırında gidiyor. Sonay şirketi artık tamamen bizim elimizde. En büyük hissedar da sen olarak görünüyorsun ama senin buraya gelmen gerekiyor."

Elimi kot pantolonun cebine sıkıştırıp odada volta atmaya başladım.

"O neden?"

"E abi CEO seçilmen için. Genel müdür olacaksın. Şirketin başına seni geçirmek için genel kurulla toplantı yapmamız gerek en yakın tarihte. Adamları taşınma bahanesi ile oyalayıp duruyorum burada. Doğal Hanım gerçi seni önerdiği bir referans mektubunu sundu hissedarlara ama yine de adamların gözünde iyi bir imaj bırakmak için senin bir ara İstanbul'a gelmen gerek."

Başımı salladım mecburiyetle.

"Tamam koçum ben halletmeye çalışacağım. En kısa zamanda gelirim ama Ekim burada ya..."

"Abi mecbursun buna. Hem annen yok mu? Annenin ailesi yok mu? Ekim tek değil artık."

"Var tabii var... Neyse kapatıyorum ben şimdilik. Bu hafta içinde gelmeye çalışacağım."

"Tamamdır abi bekliyorum. Karşılarız biz seni. Haber et."

"Tamam," diyerek telefonu kapattım ve Oğuz'u aramaya başladım. Hızlıca telefona cevap vermişti.

"Efendim Alpay abi?"

"Koçum ne yapıyorsunuz? Rapor ver abine," dediğimde Oğuz, telefonun ucundan gülüyordu.

"Asayiş berkemal abi. Nilüfer teyze annesinin yanına gitmişti bir süre için ama dün döndü. Orada havalar güneşli, sizin orada havalar ne durumda?"

"Bizim burası parçalı bulutlu. Oğuz!"

"Efendim abi?"

"Abicim Ekim ve annem sana emanet anladın mı beni? Benim İstanbul'a dönmem gerekiyor," dediğimde Oğuz'un ses tonu ciddileşti, katılaştı...

"Neden? Ters bir durum mu var abi?"

"Yok yok..." dedim kaçıncı defa volta attığımı hesap etmeden. Camın önüne gidip durdum yine. "Genel kurulla toplantıya gitmem gerekiyor. Şirket işi. Melike az önce çıktı evden, seans için köye gelecek yarın. Ekim nasıl?"

"İyi abi, daha iyiye gidiyor. Peki, sen ne zaman döneceksin? Ekim biliyor mu?"

"Hayır," dedim çenem kasılırken. Onu burada bırakmayı hiç istemiyordum ama hayatımızı bu lanet kadının pençelerinden kurtarmak için gitmeye mecburdum. "Ekim'e bir şey söyleme durumu anlatamayız şimdi. O beni başkentte bilsin hala. Her şey yolundaymış gibi devam edin. Zehra ve Devrim şimdilik burada dolanacaklardır. Ben iki gün içinde dönmeye çalışacağım."

"Tamam abi. Başka bir isteğin var mı?"

"Oğuz..." dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Bu çocuğa o kadar şey borçluydum ki. Benim canımı gözü kapalı koruyacağına emindim ve iyi ki de vardı. İyi ki de o vardı.

"Efendim Alpay abi?"

"Hakkını helal et koçum. Önce Allah'a sonra birbirinize emanetsiniz."

"Saçmalama Alpay abi. Benim hakkım her zaman helal sana. Hadi selametle," diyerek telefonu kapatınca huzursuz bir şekilde dürbünümle son kez baktım onlara.

"Bizi zor bulursun Zehra Tekirağ. Dolan bakalım burada ciğerci kedisi gibi."

🍂

Ekim Şah

"Bu hafta nasıl ilerledi Ekim. Bahsetmek ister misin? Ben de o sırada eşyalarımı hazırlayayım," dedi, Melike Hanım sıcacık sesiyle. Odamdaki tek kişilik berjere oturmuş rahatlamaya çalışıyordum zira manasız bir gerginlik kol geziyordu vücudumda.

"Annemle ilgili bir anımı hatırladım geçen günlerde," dediğimde Melike Hanım aydınlanmış bir gülümsemeyle kafasını kaldırdı.

"Ah, harika bir şey bu. Peki, nasıl bir anıydı anlatmak ister misin? İstersen başka şeylerden de bahsedebilirsin."

"Yok," dedim kafamı iki yana sallayarak. Ellerimi delip deşmeye başladım kaygıyla. "Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama annemle poğaça yaptığımı hatırlıyorum. Sanırım biraz büyüktüm çünkü telaffuzum yerindeydi. Evimizdeydik yine. Annem bana nefretle sevginin tam olarak ne olduğunu açıklıyordu. Poğaçalardan yola çıkmıştık. Oğuz'a ve abime poğaça yaptığımı hatırlıyorum," dedim heyecanlanarak. Çok güzel bir andı. O hep hatırlamak isteyeceğim bir andı. Dudaklarıma sinen tebessümü silmeden Melike Hanım'a baktığımda biraz farklı bakıyordu bana.

"Peki, hepsi bu kadar mı? Sonrasında ne oldu?" diye sorunca kısacık bir an düşündüm ama devamı gelmemişti aklıma.

"Bu kadar. Anlık bir şeydi zaten. Kahvaltıda lor peynirli poğaça yedim yanlışlıkla. Ben normalde peynir pek sevmem, çemenli poğaça yediğimde onun tadı hatırlattı bana. Melike Hanım, tatların kokuların hafızası da var mıdır?" dedim umutlu bir sesle. Melike Hanım ayak ayak üstüne atarken soruma tebessüm ederek başını sallamıştı.

"Elbette vardır. Bazen bir koku insanı alır yıllar yıllar öncesine götürür Ekim. Sanırım çemen tadı seni bu anıya götürdü. Başka koku var mı aklında hiç?"

Düşünmeye çalıştım. Başka koku yoktu fakat eğer böyle şeyler beni tetikliyorsa geçmişimi daha hızlı hatırlamak için bu yola başvurabilirdim.

"Melike Hanım, benim geçmişim güzel şeylerle mi dolu yoksa hatırlarsam kahrolacağım şeylerle mi dolu emin değilim ama o kadın ve o adam... Bana işkence ederken, yani hipnoz filan... Ben ilaçların tesiri ile beynimi zorlarken benden bir şey almak istiyorlardı. Bundan eminim. O kadının benden almak istediği şeyi ben bir an önce hatırlamak istiyorum. O şeyi bulup her ne ise bir an önce onun yerine ben kullanmak istiyorum. Bunu yapmam ne kadar tehlikeli olur sizce? Hafızamı nereye kadar zorlayabilirim?" diye sordum merak içerisinde. Melike Hanım istifini bozmadan elindeki defteri kapattı ve bana yaklaştı. Yüzündeki ifadede zerre değişme olmamıştı.

"Ekimciğim, hafızanı zorlarsan kötü şeylere zemin hazırlarsın. Sana engel olamam, ben buradan çıktıktan sonra sen bildiğini okuyup yapabilirsin ancak bunu yapmanı tavsiye etmem. Bir ilaca karşı bağımlılığın varken bu seni daha da kötüye sürükler. Zihnini elinden geldiğince dinlendirmelisin. Hem bırak daha sağlıklı bir şekilde hafızan yerine gelsin. Bu zamana kadar çok güzel ilerlemeler kaydettin güzelim, bunu bozma lütfen," dedi, umutlarla dolu kahverengi gözleri gözlerimi izlerken lakin ben en beter umutsuzluk olarak gözlerimi düşürdüm, ofladım.

"Melike Hanım ben çok güzel ilerleme filan kaydetmiyorum ki..." Mırıltılarım can çekişen bir kuşun iniltilerinden öteye gidemezken Melike Hanım elimden tuttu yine. Dudaklarımı büzerek kafamı salladım iki yana. "Ben hala bir boşluğun içindeyim. Anneme anne diyorum ama anne kelimesinin benim için o kadar kötü anlamaları var ki, anneme anne derken. Yani... O kelime ağzımdan çıkarken..." Sertçe yutkunurken midem ekşimeye başlamıştı. "Canım acıyor," deyiverdim.

Bunun öz annemle bir ilgisi yoktu ama ben o kelimeyi kullanmak istemiyordum. Lakin kullanmadığım her saniye öz annemin nasıl üzüldüğünü görebiliyordum artık. Hem hatırlamıştım. Onunla birkaç anımı hatırlamıştım, o tahmin ettiğimden daha sıcakkanlı bir kadındı. Beni de seviyordu ama... Aması vardı işte. Geçemiyordum, aşamıyordum. Aklımda ona sormak istediğim binlerce soruyu sormaya cesaret edemiyordum.

"Sen ilerliyorsun Ekim. İyileşmek can yakıcıdır. İyileşirken herkesin canı yanar. Bir keresinde ameliyat oldum ben. Sen hiç ameliyat masasına yattın mı?" diye sorunca bakışlarımı kaldırdım.

"Hayır," dediğimde Melike Hanım kendini geri çekti ve gülümseyerek anlatmaya devam etti.

"Ufacık bir kist çıkmıştı omurgamda ama neyse ki tehlikeli bir şey değildi. Hemen fark edildiği için ameliyat edilecektim fakat vücudunda iltihap varken ameliyat etmiyorlardı doktorlar. Bir tane doktor, cerrah yani, bana dedi ki: Pansuman odasına geç geliyorum. Yaşım henüz yirmi idi. Senin yaşındaydım. Yanımda annem yok babam yok. Hiç bilmediğim kocaman bir şehirde üniversite okuyordum. Abinle yeni tanışmıştım o zamanlar. Ona da telefonda paldır küldür söylemiştim ameliyat olmam gerektiğini. Sonra doktor geldiğinde yat, dedi bana. Ben sırtımı açtım. Bana dedi ki, uyuşturacağım seni bir şey hissetmeyeceksin dedi ama neşterle iltihaplı yeri bir kesti." O acıyı tekrar yaşarmış gibi sertçe alt dudağını ısırınca istemsizce ben de ısırdım ve oturduğum yerde dikleştim. Diri diri kesmişler miydi kadını?

"Kadın uyuşturmamıştı bölgeyi direkt iltihabı almaya odaklanmıştı. Ben çığlık atıyordum, katıla katıla ağlıyordum bütün hastane sesimi duymuştu herhalde. Sonra işlem bitti, açtığı yeri kapattı. Dedi ki, her gün pansuman yap evine de gidince ameliyat ol hemen dedi. Ailem yanımda yokken öylece ameliyata giremezdim, memlekete gitmek istiyordum. Gittim de tabii. İnadım inat, annemsiz adım atamazdım ben. Öyle ana kuzusuydum henüz. Ameliyat olduktan sonra da pansuman sürecim başladı. Dikişli yaraya pansuman yaparlarken ne eğilebildim ne kalkabildim. İyileşme sürecinde bile acılar çektim. Kesikler, dikişlerin alındığı an, yere bir şey düştü mü hele var ya felaketim olurdu!" diye inlediğinde buruk bir şekilde gülümsedim. Tüm bunlar onun için belki kötü anılardı ama karşımda gülerek anlatıyordu her şeyi.

"İyileşiyorsun diyorsun. Ondan böyleyim değil mi? Ondan canım yanıyor," dediğimde Melike Hanım kocaman bir tebessümle başını salladı ve elimi sıcak avuçlarına hapsedip gayriihtiyari vurdu.

"Canın çok yanacak belki ama iyileşeceksin Ekim. Her ne olursa olsun iyileşmek dene şey acı verir. Kimine göre az kimine göre fazla. Sen şimdi kendini zorlarsan daha çok acı çekersin. Yapma bunu olur mu? İlmek ilmek işleyelim seninle her şeyi. İlmek atlarsak zamanla örgümüz sökülür ve her şeyi başa sarmak zorunda kalırız öyle değil mi?"

Örgü metaforuna içtenlikle gülümsedim.

"Bocalıyorum."

Bacaklarımı karnımda toplayıp çenemi dizlerime yasladığımda Melike Hanım başını salladı anladığını göstererek.

"Peki, en sevdiğim soru: Ne yapmak istiyorsun şu anda?" Her seansta sorduğu için pis pis güldüm bu sorusuna.

"Kaygılarımdan boşanmak istiyorum," dediğim anda boğazıma bir şey oturdu. Gözlerim hızla dolunca kaşlarımı çattım. Bir anda bu his nasıl gelip yüreğimin orta yerine oturmuştu bilmiyorum ama çok feci bir histi, canım daha çok yanmıştı bunu söylediğimde. Bir üzüntüydü ki boğazıma oturan gözlerimden akıyordu akın akın. Kuruyan dudaklarımı yaladım güçlükle.

"Çok yorgunum Melike Hanım. O kadar yorgunum ki... Çok kaygılıyım her gün," diyerek gözlerimi yumdum anında. Bacaklarım titremeye başlamıştı. Uyandığım her sabah canlanmıştı aklımda tek tek. Hiçbiri farklı değildi. Aynı şeylerdi hep.

"Endişelerim hiç bitmiyor, kafam her gün biraz daha karışıyor, his denen şeyi kaybettim sanki. Hiçbir şey hissedemiyorum. Ben... Sadece... Heyecanlanıyorum biraz, biraz..."

Gözlerimin önüne Oğuz geldiğinde burnumu çekip gülümsedim ama gözlerimi açmaya kıyamadım. O içimde öyle farklı bir yere oturmuştu ki hiç kimse tahmin edemezdi.

"Çok mutlu hissediyorum bazen. Alpay abi öz abim olduğu için, o kadın öz annem olmadığı için... Bu aile, asıl ailem olduğu için. Bi-bir de... Oğuz..."

İsmi dudaklarımdan döküldüğünde göz kapaklarımı titreyerek açtım. Bacaklarımı daha sıkı sardım.

"Oğuz diyorum iyi ki arkadaşımmış, çocukken bence biz güzel arkadaştık diyorum. Anılarım güzel ama içimde bir şey var ki korkuyorum ben. Çok korkuyorum. İşte bazen de bomboş hissediyorum. Anlam veremiyorum hiçbir şeye. Ne yapsam da kurtulsam bilmiyorum. Zehra şimdi burada, belam bitmedi sanki. Bazen gelip beni alacakmış gibi hissediyorum bazense alamaz diyorum. Onu kovmak içinse hatırlamak istiyorum," diyerek hıçkırdığımda iplerim kopmuştu. Bacaklarımı indirip dizlerimi ovarak ağlamaya başladım. Bir hıçkırıyor bir sızlanıyordum ve yaşlar eşofmanımı sırılsıklam ediyordu.

"Yol göstersin birisi bana. Ne olur," diye sızlandım en sonunda, aciz bir şekilde eğilip bükülürken. Melike Hanım ellerimden tutup önümde diz çöktüğünde iç çekerek, katıla katıla ağlarken baktım yüzüne. Ne kadar acizdim şimdi bu kadının gözlerinde? Hakkımda ne düşünüyordu acaba?

"Senin yolun katıla katıla ağlamak. Ağla. Dilediğin kadar ağla, üzül olur mu? O kadar üzül ki Ekim içinde hiçbir şey bırakma güzelim," dedi duygulanmış bir sesle. Gözlerini kırptığında üzüntüm öyle bir hal aldı ki bağıra bağıra ağlamaya başladım. Sesimi kim duydu ne yaptı bilmiyordum ama gözlerimin önünü göremez hale gelirken ve boğazım ağlamaktan patlayacak kıvama gelirken arkamdan birisi yaklaştı bana.

"Ekim?" dediğinde dünyam hareket etmeyi kesti adeta. "Ne oldu ona? Neden böyle?" diyen telaşlı tanıdık sesle hıçkıra hıçkıra doğrulduğumda Melike Hanım diz çöktüğü yerden kalktı.

Oğuz önüme gelip korkunç bir yüzle bana bakarken ne yapacağını bilemeyerek gözyaşlarımı silmeye başladı. Elleri yüzümün her yerini talan etti. Yetmedi üzerindeki penyesini sündürüp yanaklarımı temizlemeye çalışınca kesik kesik nefeslerle ona bakakaldım.

"İyi misin?" dedi korkulu bir sesle ve hemen arkasına döndü. Daha da meraklı bir sesle, "Neden bu halde Melike Hanım?" dedikten sonra cevap beklemeden yine bana döndü. "Ağlama, lütfen ağlama... Tamam geçti geçti, ben yanındayım."

Oğuz biraz eğilip bana sarıldığında çenem omzuna düştü direkt. Gözlerimi yumduğumda gözyaşları yeniden akın etti, hiç acımadılar bana ama tek güzel yanı içimde biriken ne varsa dökebiliyor olmamdı. Ağlamak beni artık rahatlatıyordu lakin yine de gözyaşı dökerken bile canım yanıyordu benim. Sarıp sarmalayan güvenli kolları sırtımda turlamaya başladığında o dokuz yıl kafamda pankart açtı.

Pişmandım. Bu öyle bir pişmanlıktı ki üzüntüden ölecektim. Bu devasa bir hüzündü. İçimde bir okyanus gibi birikmiş yaşlar vardı ve gördükçe şaşkınlığa uğratıyordu beni. Bir insan nasıl bu kadar ağlayabilirdi ki? Nasıl bu kadar üzgün hissedebilirdi ki kendini? O karmaşık okyanusun sert dalgaları kıyıma vuruyordu ve her seferinde bir parça can alıyordu benden.

"Geçti geçti..."

Oğuz'un yatıştırıcı sesi sırtımdaki elleriyle birleştiğinde elimde kolumda dik duracak gücüm kalmamıştı. Başım tamamen Oğuz'un omzuna düştüğü anda ise Oğuz anlamış olmalı ki belimden tutarak beni kendine çekti nazikçe, dizlerim yerle buluşunca kendimi toparlamaya çalıştım ancak Oğuz beni kollarına alıp yerden kaldırdı. Kolum boşluğa düşerken gözlerim başka bir boşluğa bakıyordu ve usul usul yaşlar akmaya devam ediyordu. Kalbimde o kadar derin bir yara vardı ki bu yara nasıl kapanacaktı bir fikrim yoktu.

"Şşşttt..." Oğuz yatağıma oturup başımı dizine aldığında Melike Hanım'ın odada olmadığını fark ettim. Ne zaman gittiğini bilmiyordum bile.

Güneş batıyordu. Odam kızıla boyanmıştı her zamanki gibi ama üzüntüm hala geçmemişti. Gözümden bir ateş damlası yanağıma düşerken Oğuz saçlarımı okşamaya başladı. Annemin yıllarca tutup yerde sürüklediği saçlarımı sevgiyle okşarken gözlerimi yumdum istemsizce. Uykum geliyordu ama uykuya dalamıyordum. Gözlerimden düşen her damla yaş yanaklarımı tahriş etmeye başladığında Oğuz'un iyice sündürdüğü penyesi geldi ve yine yanaklarımı buldu.

"Tampon yapalım şu gözlere," dedi normal bir tonla ve gözlerime bastırdı. Yaptığı şeyle güldüğümde omuzlarım sarsıldı. Güldüğümü anladığında ise kafasını eğip yüzüme bakmaya başladı. "Güldün! Yakaladım! Güldün, güldün!" Çocuk gibi çıkan sesiyle daha sesli güldüğümde Oğuz daha da heyecanlandı. "Şimdi daha da şiddetli güldün! Bunu da gördüm! Ben kazandım," diyerek yanaklarımı itinayla temizlediğinde konuşabilmek için yutkundum. Kazandım derken ki umursamazlığı daha komikti.

İlgisiz bir sesle, "Neyi kazandın?" diye sorduğumda dudaklarını düşen ifadesiyle birbirine bastırdı.

"Seni," dedi gururla. İç çekip odama çevirdim gözlerimi. Beni... Ben... İçim manasız umutlarla okyanusumda yelken açmaya başladığında kıyıya vuran şiddetli dalgalar da sakinlemişti. Fırtınam dinmişti usul usul. İğrenç bir şekilde burnumu çektiğimde Oğuz burnumu sıktı arsızca. İnleyerek eline vurduğumda genizden gelen gülüşleri yüzünden keyfinin yerinde olduğunu anlayabiliyordum.

"Yapma şunu ya!" diye çıkıştığımda vurduğum elini kaçırdı ama ne gariptir ki diğer eli hala sakince saçlarımı okşuyordu.

Oyunbaz bir şekilde, "Kim engel olacakmış yapmama? Bir kere daha sıkarım bir daha böyle ağlarsan," deyince alt dudağımı sarkıttım memnuniyetsiz bir şekilde ve düz dönüp yüzüne baktım.

Tek kaşımı iddialı bir şekilde kaldırıp, "Ağlamak iyi geliyorsa?" derken bir yandan da gözlerimi ovuşturuyordum. Ara sıra gördüğüm Oğuz'un yüzü güldüğünde duraksayıp ona baktım.

"O zaman..." Derin bir iç çekerek dudaklarını büzdü. "Bir anlaşma yaparsak olur," diyerek yine kuş parmağını çıkarınca gözlerimi devirerek baktım eline.

Şikâyet edercesine, hâlbuki hiç şikâyetçi değildim, "Ne anlaşması?" dediğimde elimden tutup kuş parmağımı parmağına doladı ve başparmaklarımızı mühürledi yine.

"Her ağladığında omzumda ağlayacaksan kabulüm. Hep ağla. Anlaştık, söz verdin ve mühürledin bak," diyerek güldüğünde elimi bir çırpıda çekip sağıma döndüm. Hala dizinde yatıyor olduğum gerçeği kafama balyoz darbeleri vururken gözlerimi sımsıkı kapatıp alt dudağımı ısırdım.

"Ağlamamayı yeğlerim," diye geveledim sözcükleri. Kaşınan gözümü yeniden hunharca ovunca Oğuz elimi tutup çekti ve saçlarımla oynamaya devam etti. Parmakları ara sıra tahriş olan gözlerimin altına dokundu ama benim aksime bana narin narin dokundu. Bunu nasıl yaptığını bilmiyordum ama incitmekten korkan elleri vardı Oğuz'un.

"Seni kurtaracağım prenses. İçinde boğulduğun o denizden kurtaracağım, göreceksin. Sonra birlikte açılırız belki o denizde. Artık hangi sahili görürsek orada dururuz ya da sonsuza dek denizde yaşarız?" dedi sorarcasına. Yorgun gözlerimi kapatıp yalnızca gülümsedim. Keşke söylediği kadar kolay olsaydı her şey ama bunun için bile ödenmesi gereken bedelleri düşününce keyfim elimde olmadan kaçıyordu.

"Bugün sahile gidelim mi hep birlikte?" dedim alakasız bir şekilde. Buranın sahiline henüz hiç gitmemiştik ve bir şeyleri artık sürekli ertelemek yerine yapmak istiyordum.

Oğuz tereddütle, "Emin misin?" deyince başımı salladım ve gözümü ovuşturdum yine. Çok kaşınmıştı çok ağladığım için.

"Evet, eminim. Sessiz sakin bir köşesine gidelim bu akşam denizi görelim. Rotamızı belirleyelim," dedim az önceki iddialı sözlerine karşılık. Oğuz o sırada bana bakmayı kesip penceremde dakikalardır izlediğim deniz manzarasına baktı.

"Haa..." dedi anlamış gibi. "Olur, rota belirleyeceksek ben varım. E o zaman önce sahile gidelim, dönüşte akşam yemeğini yeriz. En azından gün batımını kaçırmamış oluruz," deyince dizinden aniden fırlayıp yataktan destek alarak Oğuz'a baktım. Gün batımını sahilde görecek olma fikri harikaydı.

"E çık o zaman!" diye söylenip yataktan kalktım. Oğuz anlamayarak bana bakarken zamanla dudaklarına yerleşen sinsi gülüşe aşağılayıcı bakışlar attım.

"Niye ya? Hazırlanma böyle de güzelsin," dedi gevşek bir sesle. Utanarak elimle yüzümü kapattım ve kolundan tutup onu yatağımdan kaldırmaya çalıştım. Üzerimde sabahtan beri etrafta dolandığım eşofmanım varken gerçekten güzel olduğumu söylemesi inanılacak şey değildi ama utanmıştım. İçimdeki küçük kız renkli balon görmüşçesine çığlık atarken neyse ki onun sesini bir tek ben duyuyordum.

"Yalancılık kötü bir şeydir Oz!" diye bağırdım ve tüm gücümle onu yataktan kaldırmaya çalıştım ama yerinden kımıldamıyordu. Ağırdı harbiden ama o beni tekte kollarına alabiliyordu. "Sen yalancı olma iyisi mi. Kötü bir yalancısın!" Ne söylediğimi ben bile bilmiyordum ama ağzımdaki kelimeler mantık aramadan bir araya gelip dudaklarımdan ses olup çıkıyorlardı.

Oğuz'a parmaklarımın arasından baktığımda sessiz sessiz gülüyordu. Elimi indirip iki elimle tuttum onu. Ayaklarımı yatağın ahşaplarına dayadım ve bedenimi sündürdüm. Tam o anda Oğuz iki koluyla da beni tutup yatağa yatırınca nevrim dönmüştü. Burnu yanağıma sürtünüp geçerken şimdi yatakta yatan bendim, ayakta dikilen oydu. Donakalmış bir şekilde ona bakarken kıpırdayamıyordum kesinlikle. Oğuz da arkasına bakmadan odamdan çıktığında bir süre öylece kaldım. Kapanan kapıma bakakaldım.
.
.
.
.
.
Bu arada Spotify listemiz mevcut, dinlemek isterseniz size linkini bırakıyorum. Kitabı yazarken de ben de dinliyorum. ^_^

https://open.spotify.com/playlist/65wQEcSSLwfOG06wVGkrNe?si=tl3c12OmQ_mI6k3biySn5Q

Spotify: feride

Sağlıkla kalın çiçeklerim. 🫧🤍

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

296okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.