15. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)14. Bölüm: En Büyük Mutluluk
Bölümler 32Şu an: 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zaman bana ne getirir bundan sonrası için pek de bir fikrim yoktu doğrusu. İleriyi göremiyordum her zamanki gibi. Freni patlamış arabanın yolcu koltuğundaydım hala ve yokuş aşağı uçuyordum. Engellenemez bir hızdaydı her şey. Önümde yığılan sis perdelerinin ardı arkası kesilmezmiş gibi baharı andıran geçmişim peşimden geliyordu artık ama yine de önüme baktıkça korkuyordum işte. Ya beni orada hiç iyi şeyler beklemiyorsa ne yapacaktım?
Ben kendi ayaklarımın üzerinde duracağım o hayatı hayal ederken nereden bilecektim bir ailenin içine düşeceğimi? İşte, hesap edemiyorduk. Esas mesele buydu. Hayat bundan ibaretti. Hesap edemeyecek kadar acizdik biz bu oyunda.
Kocaman bir yalan... Önüme konmuş yememi beklemişlerdi bir yemek gibi. Ben de yemiştim senelerce ama zihnim buna dur deyince fark etmiştim yediğim o zehri. Zehirlenmiştim artık. O yemekte öyle bir zehir vardı ki öldürmemişti, ölmekten beter etmişti. Keşke öldürseydi...
Bunu hak edip etmediğimi sorgulamıyordum artık. Hayatımda olup biten hiçbir şeyi sorgulayamıyordum. Alışmaya çalışıyordum sadece. Nasıl alışılır çok iyi bilirdim ama bu duruma alışmak o kadar zor geliyordu ki her şeyi bırakıp bir yerlere gitmek istiyordum. Gidecek yerim yoktu fakat yine de gitsem iyi hissedecektim. Durduk yere bildiklerim yüzünden strese girmektense tekrar unutmayı diliyordum şimdi. Bu tarifsiz, isimsiz yükü sırtlanmak istemiyordum. Daha fazlasını öğrenmekten korkuyordum. Kırılmıştım çünkü, iki tane hatıra yüzünden paramparça olmuştum. Dağılmıştım dört bir yana şimdi kendimi toparlayamıyordum.
Oğuz demişti ya hani bana, annen belki seni seviyordu diye. Gözlerimin içine baka baka bu kadar insan bununla nasıl yaşamıştı merak ediyorum. Annem diyemediğim kadın, öz kızı karşısında dururken nasıl durabilmişti öyle? Tabii... Zaman zaman ağlamalarını saymazsam durabilmişti işte karşımda. Bana neden güzel kızım dediğini düşündükçe daha iyi anlıyordum. Ben dayanamıyordum işte buna. Bu insanlar bana nasıl tahammül etmişlerdi gözlerinin önünde kanlı canlı dururken? Uzun süredir bekledikleri insan nihayet onlarla yaşamaya başlamışken onlar nasıl kabullenmişlerdi beni bir anda? Çok mu beklemişlerdi acaba beni? Dokuz yıl boyunca umutsuzca ölen kızını mı beklemişti annem? Peki, neden beklemişti? Beni bulmak için, çekip almak için bir şey yapmamış mıydı hiç? Soramıyordum ki.
Yüreğim bu kelime ile her seferinde buruluyordu.
"Ekim?" Bu isme alışmam zaman alacaktı sanırım.
Bana kaç defa Ekim dendi bilmiyorum ama birisi zihnimi matkapla delince kendime gelerek kafamı kaldırdım. Melike Hanım, uzman psikolog olarak odamda benimle bir seans yapıyordu şu anda. Alpay abinin... Pardon, abimin ayarladığı bir doktordu ve benim için İspanya'ya taşınmıştı bir süreliğine. Nasılını nedenini sorgulamıyordum artık hiçbir şeyin. Abim... Benim için her şeyi düşünmüştü. Benim esas merak ettiğim kaç yıldır bunları düşündüğü idi. Dokuz yıl boyunca bunu mu planlamıştı yoksa? Ailem meğerse burnumun dibindeymiş bunca yıl.
"Ef-efendim?" dedim öksürerek. Kaydığım koltuktan doğruldum ve biraz daha dik oturdum hemen. Ne zaman mayışıp konudan uzaklaştığımı dahi hatırlamıyordum.
"Bundan sonra hafızanda daha hızlı gelişmelerin olacağını düşünüyorum. Daha fazla şey hatırlayacaksın. Artık neredeyse çoğu şeyi biliyorsun. Asıl kimliğini, asıl adını, asıl aileni..." diye saydı tek tek.
"Asıl..." diye mırıldandım değişik bir kelimeymiş gibi. Melike Hanım beklentiyle beni izliyordu son birkaç dakikadır.
Merakla, "Korkuyor musun Ekim?" deyince bir kere daha bu isimle irkilerek kafamı kaldırdım. Çok çabuk dalıyordum düşüncelerime ama bu ismi duyunca çıkmam da bir o kadar hızlı ve seri oluyordu.
"Biraz, sadece gerginim..." dedim sessizce.
Ellerim dizlerimi ovalamaya başlayınca Melike Hanım bana yaklaşıp elimden tuttu ama bu öylesine bir tutuş değildi. Bu tutuş yanındayım demekti ve şu anda birinin yanımda olmasına delicesine muhtaçtım. Kafam karmakarışıktı çünkü. Ve evet, korkuyordum. Dudaklarımı garip bir gülümseme sardı ama Melike Hanım benim aksime geniş bir gülümseme sundu bana.
"Tüm bunlar normal. Şu anda bir kabulleniş evresinden geçiyorsun. Zaman zaman bu durumdan hoşnut olmayacaksın, içinden kendini çok sorgulayacaksın. Sadece kendini de değil, etrafındaki herkesi sorgulayacaksın. Güvensizlikler oluşacak ya da zamanla onlara daha çok güveneceksin. Çok dalgalı bir süreç olacak bu senin için. Sana iyi olacaksın deyip de yalan söyleyemem. Daha iyi olmak için çetrefilli yollardan geçeceksin ama iyi olup olmamak senin elinde olacak Ekim. Şu anda ne yapmak istediğinden bahsetmek ister misin bana biraz?" diye sordu tane tane.
Melike Hanım zorlamıyordu beni. Henüz ikinci seansımızdaydık. İlk seansta beni tanımak için zaman ayırmıştı ve bu haftadaysa esas sorunu kurcalıyordu sanırım. Esas kimliğim ve bunu çözdüğümden bu yana ki tavrımı.
"Bilmiyorum," dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. Dürüst olacaktım bu konuda, zaten yalan söyleyemezdim.
Gözlerimden ansızın yaşlar süzülmeye başlayınca utanarak hemen yok ettim onları. Ağlamaya alışıktım ben ama artık bir sorun vardı içimde. İçimden ne yapıyorsam saklanarak yapmak geçiyordu ve bu gözyaşlarını da akıtmak istemiyordum.
Elimle yanaklarımı sildim çarçabuk. "Bilmiyorum ben. Ne yapmak istediğimi pek bilmiyorum. Öfkeli değilim ama çok boşluktayım. Bunu size tarif edemem, anlayabilir misiniz bilmiyorum," dediğimde dudağımdan bir hıçkırık kaçtı ve ben yine elimle yanağımı temizledim.
Melike Hanım yüzümü görebilmek için eğildi ve çenemden tutup kaldırdı. Hemen yaşlarımı sildim ve derin derin soluklandım. Gözlerimin kan çanağı olduğuna neredeyse emindim artık ve Melike Hanım bu konuda bana karşı üstün bir sabır gösteriyordu.
"Anlarım tabii ki," dedi yumuşacık bir sesle. Bu beni rahatlatmıştı neyse ki. "Bunları hissetmen beklendik şeyler zaten Ekim. Boşlukta olma hissi, korku, garip hissetmek... Büyük bir yükü sırtlandın ve yoluna devam etmeye çalışıyorsun. Etrafındaki insanlar bir anda kan bağın olan insanlara dönüştü ve esas kan bağın olduğunu düşündüğün insanlar sana bir anda yabancılaştı. Çok zor, bunları hissetmen de ayrıca çok normal. Kendini bunlarla sorgulayıp bunaltmıyorsun," diyerek çenemi okşadı sevimli bir biçimde. Kaç yaşında olduğunu bilmediğim bu kadın ikinci seansımızda bana ilaç gibi gelmişti.
Kendimi sıkıp ağlama krizlerine girdiğimde beni teselli ederek destek çıkmıştı. İhtiyacım olan en önemli şeyi sağlıyordu. Sonsuz desteği. Aslında abim, Oğuz veya diğerleri de destek veriyordu ama nedense onlara karşı biraz mesafeli olmaktan kendimi alamıyordum. Bildiğim insan olarak bilmiyorlardı beni. Onların gözünde dokuz yıl önce kaybettikleri kızdım ama bana göre ben bir yabancıydım. Onların gözünde yabancı bir kız olmam gerekirken içlerinden birisi annem birisi de abim çıkmıştı. Dahası da olduğuna emindim ve beni asıl korkutan bu hikâyenin devamıydı.
Hatırlamak istediğimden emin değildim artık. Bana kalsa sadece çocukluğumun en güzel zamanlarını hatırlamak isterdim ama sanırım seçemiyorduk. O yağmurlu gün hala bir sırdı benim için. Ailemden nasıl koparıldığımı öğrenmeye deli gibi korkuyordum. Her şey açmaya korktuğum bir sandıkta zihnimin yine karanlık bir odasında beni bekliyordu ve ben oraya giden yola sapmıyordum.
Melike Hanım ile olan haftalık seansımız biraz daha sohbet ettikten sonra bitmişti. Yine aynı gün için randevu oluşturmuştuk. Haftaya salı benimle olacaktı. Zamanla daha iyiye gideceğimi içimden tekrarlayarak onu yolcu ettikten sonra zincirlerimi koparıp bahçeye çıkmak istedim ama yapamadım. Ayaklarım yine Melike Hanım'ı yolcu ettikten sonra odama çıktı. Renkli bir insan olduğumu iddia ettikleri ve sonradan da benim vefat eden o kız için renklendirdiğim odama girdim. En başından beri benimdi burası, başka birine ait değildi ya da ben bu aile için başka birisi değildim ama nedense kendimi hala öteki gibi hissediyordum. Her seferinde Oğuz ile olan o konuşmamız aklıma geldiğinde içimden sayısız defa aptal diyordum kendime. Oğuz benden bahsediyordu ama ben bunu bilmiyordum. Acaba o da ne düşünmüştü içinden kim bilir? Onun da canı yanmış mıdır?
Kapıyı arkamdan kapatıp ayaklarımı sürüyerek masaya geçtim. Defterime birkaç paragraf yazdıktan sonra kapağını kapatıp rafa kaldırdım ve yatağıma uzandım. Birkaç gündür uyku her zamankinden daha ağır bastırdığı için gündüzleri de bazı zamanlar uyuyup kalıyordum bir yerlerde. Neyse ki şimdi yatağımda uyuyup kalmıştım. Ta ki akşam yemeğinin hazırlanmasını duyana kadar. Ne olursa olsun bu evdeki o sofra telaşı ve sofra kurulurken yaşanan eğlenceli bağrışmalar bitmiyordu. İyi ki de bitmiyordu.
Gözlerimi uyuşuk bir şekilde araladığımda güneş batmak üzereydi. Odama bir kızıllık teşrif etmişti ikindin vakti. Duvarlar ve kitaplığım boydan boya turuncuya bezenirken üzerimdeki pikeyi sıyırıp ayakucumda topladım. Uyku dinlendirmişti bu defa.
Yataktan kalkıp pencereye yaklaştım usulca. Serpil teyze, İpek'e bağırıp duruyordu salatayı dökerek karıştırdığı için. Onların sesine gülümseyerek geriye çıktım ve dağılan saçlarımı tarayıp topuz yaptım hemen. Üzerimdeki pijamalara aldırmadan odamdan çıktım ve yavaş yavaş aşağıya indim. Antreden salona geçtim ve oradan da bahçeye çıktım. Abim her zamanki yerindeydi. Servet amca bir telefon konuşması yapıyordu, Oğuz da dibinde bekliyordu babasının. O kadınsa, yani annemse masaya yemek tabaklarını koyuyordu.
Tatlı tatlı gülerken, "Serpil, boş ver İpek'i. Gel sen!" diye bağırdı.
Annem kafasını kaldırdığında gözlerimiz kesişti aniden. Onunla ne zaman böyle bir ana yakalansak birkaç saniye donuyorduk ama bunu bozan hep ben oluyordum. Ona birkaç saniyeden daha uzun süre bakamıyordum. İçim titriyordu anlamsız bir hüzünle ve şimdi, yine bozan ben oldum. Bir şey diyecek gibi olduysa da hemen yerime oturdum kukumav kuşu gibi. Bacağımı stresle sallayarak sandalyeyi düzelttim. Tırnaklarım açıktaki cildimi tahriş edecek düzeyde kaşırken gevşemeye çalışıyordum. Alışamıyordum işte hâlbuki ustasıydım alışmanın ama bu duruma alışamıyordum ve en kötüsü de hiçbir zaman alışamayacakmış gibi hissediyordum.
Bu masaya oturmak bile garip geliyordu. Nefesim hızlanıyor, avuçlarım terliyordu. İki hafta olmuştu. Ben kriz geçireli iki hafta olmuştu ve iki haftadır böyleydim. İki haftadır stresli bir ruha bürünmüştüm.
"Yeni mi uyandın?" dedi abim, yanağımdan makas alarak. Eskiden yüzümü buruşturup tepki gösterirdim ama şu anda onu bile yapmaktan acizdim sanki. Melike Hanım'ın sözlerini zihnimde tekerrür ederek kafamı salladım yalnızca. Ona bakmaya çalıştım ama her bakışımda içim gıdıklanıyordu.
Tam bu sırada bir ses duydum. "Mis gibi kokuyor lan yemek!" diyerek bodoslama daldı Oğuz. Anında sofraya oturup parmaklarını bir dövüşçü edasıyla çıtlatırken göz ucuyla ellerine bakıp tekrar yemeğe döndüm. Gülmemek için yanağımın içini ısırdım sertçe.
Bu çocuk adamda hiçbir değişiklik yoktu. Onun dışındaki herkes bana karşı eğilip bükülürken ya da gözlerindeki o bakış değişirken bir tek Oğuz değişmemişti. Hala aynı şekilde davranıyordu bana. Ne yakın ne uzak ama biliyordum, onun da sormak istedikleri vardı keza benim de. Günü geldiğinde soracaktım elbette ama şimdi değildi sırası.
"Abi çok uyutuyor ilaçlar Ekim'i," diye başladı söylenmeye. "Doktorla konuşup bence dozajı filan azaltmak gerekiyor. Baksana gözler şişmiş uyumaktan. Kaç gündür sesini duymuyorum ya kızın!" dedi Oğuz, hiçbir şey olmamış gibi yemekle ilgilenirken.
Hayat sanki çok normal akıyormuş gibi davranmasına anlam veremiyordum. Benim için olduğunu biliyordum ama böyle sarsılmaz durması saçma geliyordu. Gözlerimi kırpıştırdım yemekle bakışırken.
"Hoş geldin güzelim," dedi Serpil teyze bana hitaben sakin bir sesle. Ona bakıp zoraki tebessüm ettikten sonra önüme döndüm.
"Bu senin Ekim abla," diyerek önüme bir kâse salata koydu İpek. Salatayı nazikçe önüme çekerken İpek herkese laf ederek salata kâselerini dağıttı.
"Reyhan mı var içinde?" dedi Beyza, kokuyu ciğerlerine kadar çekerek. İpek sırıtarak kafasını salladı.
İpek gururla, "Benim fikrimdi. Nilüfer teyzem yetiştirdi bahçede. Çok güzel değil mi?" dediğinde Beyza da ellerini çırptı sevinçle. Yarın onun da doktor kontrolü vardı ve Nilüfer teyze ile hastaneye gideceklerdi. Annemle yani. Her neyse...
Ağustos ayının sonuna geliyorduk neredeyse. Bugün 22 Ağustos idi. Telefonumdaki takvim bunu gösteriyordu ve zaman su misali akıyordu sanki. Daha dün gibiydi buraya geldiğim tarih. Havalar biraz daha serinlemişti geldiğim güne göre ve buradaki bir ayım geçip gitmişti bile. Koskoca bir ayda çok şey değişmişti sanki. Sanki o yayladaki günlerim... Bir kâbustu.
Yemek masasına herkes oturunca yemeye başladık. Arada beni de sohbete dâhil etme çabasına girseler de yapamadım. Susmak daha iyi geliyordu nedense. İki haftadır da böyle sus pus sakinleri oynamaya alışmıştım. Eskiye dönmüştüm sanki.
İnsanların depresyona girdiklerinde ya da üzüldüklerinde, canlarını yakan bir mevzuları olunca neden sustuklarını veya içlerine çekildiklerini anlamazdım. Kitaplarda da yazardı hep ama anlamazdım işte. Mesele her neyse bağırıp çağırıp söylemek daha faydalı gibi gelirdi ama acı öyle bir şeydi ki ne türde olursa olsun içte yaşanan sessiz bir savaş oluyordu hep. İçimde bir harp vardı benim de. O kadar sessiz ilerliyordu ki bu harpten herkesin haberi vardı belki ama şiddetini sadece ben biliyordum. Daha da şiddetlenir korkusu ile bitkisel bir hayata geçmiştim sanki. Her an bir yerde bomba patlayabilirdi ve bununla başa çıkamazsam o zaman biterdim.
Yemekler yendi. Servet amca yorgun argın televizyon izlemek için salonun yolunu tuttu. İpek sofrayı toplamaya kalkınca ona yardım etmek için ben de kalktım. Beyza yardım ederdi genelde ancak bu defa bu görevi ben üstlendim zira hayat böyle geçmiyordu. Bari işe yarayayım düşüncesiyle sessiz sedasız bulaşıkları mutfağa taşıdık. Kimse otur demedi bana.
"Ekim abla ben hallederim buraları. Sen çayları doldurup götür istersen," dedi İpek bulaşık makinesini indirirken. Son tabakları da getirdim ve tezgâha koydum dikkatlice.
"Sen götürür müsün çayları? Ben halletsem burayı, tek başıma?" dediğimde İpek önce yüzüme boş boş baktı daha sonra dikkati dağıldı bir şekilde. Arkamdaki hareketliliği sezdiğim anda arkama döndüm. Beyza el kol hareketleri yapıyordu. Onu fark edince omuzlarını düşürüp söylenmeye başladı. Mahcup olmuştu sanırım.
"İpek çayları al ve gel canım benim, sadece bu. Sam-" Durdu ve düzeltti kendini. "Ekim. Yani kusura bakma ben..."
Telaşını görünce, "Önemli değil," diyerek önüme döndüm ve kablolu kulaklıklarımı cebimden çıkarıp telefonuma bağladım. Evgeny Grinko'nun müziklerinden birisini açıp mutfak önlüğünü başımdan geçirdiğimde Beyza da İpek'e çay doldurmada yardım ediyordu. Sakin müzikal zihnimdeki savaşı sessize almıştı sonunda ve kalp atışlarım bile sükûta ermişti.
Kızlar mutfaktan kısa sürede gidince ellerimi kurulayıp mutfağın kapısını kapattım ve tezgâha ilerledim yeniden. Kirli bulaşıkların kabasını almaya başladım. Sonra makinede yıkananları makineye dizdim. Arta kalan yemekleri saklama kabına boşaltıp dolaba yerleştirdim ve tencerelerin de kabasını alıp bir kenara koydum. Sıcak, köpüklü su yapıp hepsini yıkadım.
Şarkılar geçti, zaman aktı, bir şeyleri temizledikçe ben de temizlendim sanki. Ruhuma köpüklü su dökmüşüm gibi rahatlarken gerginliğim de azaldı azar azar. Sonrası derin bir nefes almaktı ama bu öyle herhangi bir nefes değildi. Bu gerçekten nefes almaktı. Temizlenmiş ruhumla ilk doğan bebeğin aldığı nefes gibi yakıcı ama ağlatmayan bir nefesti.
Bulaşık işi bitince ellerimi kurulayıp önlüğü yerine astım. Arkama döndüğümde kapının pervazına yaslanmış halde beni seyreden Oğuz'la yerimden sıçramam anlık olmuştu. Ne kadar zamandır orada öylece dikiliyordu bu adam? Beni mi gözetliyordu? Sanmam, alenen izliyordu ve bundan gurur duyar gibi bir hali vardı. Sersem saç stilinin ondan bıraktığı izlenim tam olarak buydu.
"Ne yapıyorsun be sen? Ödüm koptu!" diye çıkıştım omuzlarımı sıvazlayarak.
Kulaklıklarımı çıkardım ve omzuma astım havlu gibi. Oğuz bağladığı kollarını iç çekerek açtı ve ortadaki masaya oturdu yavaşça. Onu orada bırakıp odama çekileceğim esnada Oğuz masaya tıklatmaya başladı ritmik bir şekilde. Bir şey mi söylemek istiyordu?
"Salıncağa gitmek ister misin?" deyince durdum. Arkama dönecek gibi olsam da bu fikir o anda saçma gelmişti.
Hava kararmıştı. Salıncağa nasıl gidebilirdik ki? İzin verirler miydi?
"Bence hava çok güzel, üzerine bir ceket al da çıkalım. Bu havalarda salıncak daha güzel olur. Hem akşam manzarası da enfes. Pişman olmazsın bak," dediğinde ona döndüm bu kez. İkna ediciydi.
"Tehlikeli olmaz mı? Hava karanlık," dedim göz ucuyla dışarıya bakarak. Oğuz da benim gibi kafasını eğip dışarıya baktı ve bana döndü.
"Hayır, nesi tehlikeli olsun? Ben varım yanında hem, oraları benden iyi bilen olmaz. Sen gelmek istiyor musun onu söyle," dediğinde gözlerimi kırpıştırdım ona bakarak. Ağır bir şey yutar gibi sesli bir şekilde yutkundum. Gelmek istiyordum aslında ama bunu söylemeye çekiniyordum nedense. Biraz hava almak çok iyi gelirdi şimdi. Hem de salıncak, eğlenceli olurdu. Melike Hanım da elimden geldiğince bana iyi gelen şeyleri yapmamı istiyordu. Bu da iyi gelirdi belki. Belki içimdeki bu ağırlaşmış hisleri boşaltırdım.
"Sa-sadece sen ve ben mi?" diye sorduğumda bu kadar gergin kekeleyeceğimi bilmiyordum. Sesimi düzeltip öksürdüm hemen ve toparlanmaya çalıştım. Onun yanında bu kadar gerilmek de neyin nesiydi? Oğuz'du işte. Sadece Oğuz'du.
"İpek'i de mi istersin yanında?" dedikten sonra yüzünü ekşitip komik bir ifadeyle gözlerini kıstı. "Hiç susmaz bak gelirse. Beyza'nın da bence midesi bulanır o salıncakta," deyince gözlerimi etrafta gezdirdim bir tur. Yanağımı ısırdım gülmemek için.
Elimle arkayı işaret ettim hızlıca. "İzin alıp..."
"Ne izni prenses?" diye ayaklandı Oğuz, sabırsız bir şekilde. "Yirmi yaşında kocaman kızsın sen. Ne için izin istiyorsun? Sen üzerini giyin avluya çık ben haber edeceğim onlara. Gerilme bu kadar," diyerek omzuma vurup mutfaktan çıkınca arkasından ben de çıktım ve odama yöneldim.
Kapıyı arkamdan kapattığımda elim gayriihtiyari kalbimi buldu. Güm güm atarken karnımda tatlı bir kasılma meydana geldi. Dudaklarımdaki mahur gülümsemeyi düzeltmeye çabalayarak dolabın önüne geçtim hızla. Saçmalıyordum herhalde. Vücudum saçmalıyordu.
Hava biraz serin olduğu için bol paça kot pantolon giydim. Üzerine de çizgili koyu gri renginde bir kazak giyerek ayaklarıma çorapları geçirdim. Yanıma sadece telefonumu aldım ve aynanın karşısında durdum. Saçlarımı açıp yeniden taradım ve açık bıraktım. Öndeki tutamların yüzüme gelmemesi için kulağımın arkasına sıkıştırıp dudaklarıma meyveli parlatıcı sürdüm. Sadece bu kadarla yetinmek istiyordum ama olmadı. Kaşlarımı tarayıp düzenledim, Beyza'nın öğrettiği şekilde farla belli belirsiz bir eyeliner çekip aynada kendime baktım. Buradan ayrılabilirdim şimdi. O ruhsuz ifademi silebilmiştim çok şükür.
Evden kaçar gibi sessizce, parmak uçlarımda yürüyerek odamdan çıktım ve aşağıya indim. Oğuz avluya in dediğinden sorgulamadan sporlarımı giyip avluya çıktım. Arabada beni beklediğini gördüğümde yüzü anında güldü. Arabanın içinden bana gel gel dercesine elini sallıyordu ama çok çocuksu bir ifadesi vardı. Sanki evden kaçıyormuşum gibi gülerek, tatlı bir heyecanla ona doğru koştum. Arabanın yolcu koltuğuna yerleştiğimde nefes nefeseydim. Bu iyi hissettiriyordu. Heyecanlanmak ama güzel bir şey için heyecanlanmak iyi hissettiriyordu.
"Bir şey dediler mi?" diye sorarken aynı zamanda kemerimi takıyordum.
Kemeri takıp önüme döndüğümde yüzüme gelen saçlarımı düzelttim. Oğuz cevap vermediğinden ona dönmüştüm ki sırıtarak bana baktığını fark edince gözlerimi kırpıştırdım ve utanarak önüme döndüm. Neye sırıtıyordu böyle alenen?
"Neye bakıyorsun öyle? Yüzümde bir şey mi var?" diyerek güneşliği indirdim telaşla. Elim ayağım birbirine dolanırken Oğuz erkeksi bir kıkırtıyla önüne döndü ve arabanın içinde yanan sarı ışığı kapatıp direksiyonu çevirdi. Ellerim dikkatle yüzümü tarasa da yüzümde hiçbir şey yoktu. Can gelmişti biraz da renk o kadar.
Çok sıradan bir şey söyler gibi, "Çok tatlı olmuşsun. Bocaladım öyle görünce prenses," dediğinde bocalama sırası artık bendeydi. Kalbim sözleriyle birlikte binlerce kuşu özgür bırakırken kanat seslerini yalnızca ben duyuyordum. Ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırıp bu abartılı, coşkulu, renkli hislerden kurtulmaya çalıştım.
Otoriter bir sesle, "Bir şey... Dediler mi?" diye tekrar sorduğumda, az öncekinden çok farklı çıkıyordu sesim. Defalarca yutkunarak düzeltmeye çalıştım ama olmadı, titriyor kekeliyordum...
"Yoo, demediler," dedi Oğuz, gözlerini yoldan ayırmadan. "Saat henüz sekiz buçuk. Çok geç kalmayın dediler sadece. Ben ne dedim sana? İzne gerek yok. Kaç yaşındasın?" deyince boş bulunup cevap verdim.
"Yirmi."
"Ben de onu diyorum zaten," dedi Oğuz, katıla katıla gülerek. Komik bir şey varmış gibi. "İzin günleri de geride kalmadı mı prenses?" Sustum ve karanlık yolu seyretmeye başladım sadece. Ben sessiz kalırken Oğuz bir elini gözümün önünde sallamaya başladı.
"Hey! Cevap yok mu?" Oğuz'un sözleri ile tekrar ona döndüm ve dalgın dalgın başımı salladım.
"Alışıyorum sadece. Eskiden her şeye izin alırdım, bir anda kurtulamam bu baskıdan," dedim dürüstçe. Camdan dışarıya dalıp gittim daha sonra. Ağaçları saymak istesem de sayamadım, göz kapaklarım ağırlaştı arabanın sallanmasıyla. Üstelik yollar gittikçe daha çok kararıyordu.
Oğuz sesli bir şekilde nefes alınca anladım ki bir şey soracaktı. O sorusu çok gecikmedi neyse ki. "Başka bir şey hatırladın mı o günden başka?" diye sorunca başımı olumsuz anlamda salladım. Camdaki yansımasına baktım gizli gizli. Ara sıra beni kontrol etse de yoldaydı gözleri.
"Hayır, en net iki tane anım var. Birisi ağaçtan düştüğüm birisi de albümdeki son fotoğrafın çekildiği gündüz vakti. İki haftadır hiçbir şey hatırlamıyorum. Zihnim bomboş."
"Eğer anlatmamı istersen bir şeyler..." diye mırıldandı Oğuz, bir şeylerden emin olmak ister gibi.
"Sonra," diyerek önünü kestim anında. Oğuz pat diye susuverdi sözlerimle. "Sonra anlatırsın ya da ben sorduğumda sorduğum kadarını anlatırsın. Şimdi bile bu ikisi fazla geliyor bana. Alışmaya çalışıyorum, dedim ya..." Oğuz'un kabullenerek kafasını salladığını cama yansıyan görüntüsünden anlayabiliyordum. Direksiyonu sıktığını gördüğümde ise gözlerimi kapatıp yolun bitmesini bekledim. Stresliydi.
Birkaç dakika sonra o yol bitti ve biz daha fazla konuşmadık. Oğuz arabayı her zamanki yere park edince arabadan indik. Bagajdan çıkardığı bir gaz lambası ile yanıma gelince lambaya bakıp güldüm.
"Sahte bu. Gaz lambası görünümünde sadece," deyince anladığımı belirtircesine kafamı sallayarak salıncağa doğru yürüdüm.
Arkamdan gelen sarımtırak ışık her yeri aydınlatırken kasabanın gece manzarasına baktım. Nefes kesiciydi ve çok uzakta bir ışık kümesi gibi duruyordu. Dolunay gökyüzünü yıldızlarla donatırken yeryüzünü ise sokak lambaları donatmış, şenlik havası vermişti kasabaya. Her yer ışıl ışıldı, liman bir güneş gibi en köşede parıldarken bir de denizin sesi eşlik ediyordu bize. Kokusunu getiriyordu rüzgâr da işi buymuş gibi. Epey serindi hava.
Salıncağa oturdum zıplayarak. Oğuz sallamayı teklif etse de onu reddedip kendim sallanmaya başladım usul usul. O da ağacın bir dalına çıkarak yukarıya oturdu. Soluma dönsem görebileceğim kadar mesafe vardı aramızda.
Aklıma gelen şeyle sesimi toparladım hemen. "Ben bir yere gitmek istesem bile sadece haber etmem mi gerekir?" dedim daha sesli bir şekilde.
Oğuz'a kısa bir an döndüğümde dudaklarını büzüyordu. Tekrar önüme dönüp ışıldayan kasabaya baktım ve yüzüme vuran sert rüzgâra karşı tebessüm ettim.
"Nereye gitmek istiyorsun?"
"Herhangi bir yere. Fark etmez!" dedim omuz silkerek.
"Sen kafeste değilsin ki. Buradaki kimse seni tutamaz." Yani İstanbul'a dönmek istesem kimse bir şey demeyecek, beni öylece bırakacaklar mıydı? Özgür bir kuş gibi uçabilecek miydim yani?
Bacaklarımı sallamayı kesip serbest bıraktım. Başımı sıkı halata yaslayıp iç geçirdim manzaraya bakarak. Sallandıkça uykum daha da ağırlaşıyordu. Akşam yemeğinden sonra aldığım haplar bünyemi fena halde sarsıyordu ve inanılmaz düzeyde bir kas ağrısı başlamıştı dizlerimde. Bunun haplarla bir ilgisi yoktu ama. Melike Hanım'a söylediğimde büyük ihtimalle fibromiyalji olabileceğini söyledi ancak bunun için kapsamlı bir hastanede test yapılmalıydı. Daha sonraya ertelemiştim bunu.
"Orada havalar nasıl?" diye bağırdı Oğuz, keyiflenerek. Onun sesiyle kafamı kaldırıp başparmağımı havaya kaldırdım.
"İyi!" desem de iyi değildi. Dizlerim ağrıyordu. Çok düşünüyordum, mutlu olmayı istiyordum, yaşamak istiyordum, gülümsemek istiyordum ve en çok da alışmak istiyordum. Bu duruma bir an önce alışıp hayatın önüme yığacağı zorlukları aşmak istiyordum ama daha şimdiki zorluğu aşmaya cesaretim yoktu. Gelecek sadece korkutucuydu.
Kafamın bir köşesini kurcalayan Zehra gerçeğini merak ediyordum, içten içe onunla yüzleşmek istiyordum. Neden bana bunu yaptığının hesabını sormak istiyordum bir de annem vardı. Nilüfer teyze... Nedenle başlayan binlerce sorumun baş muhatabıydı ve ben ona soru sormaktan çekiniyordum.
"Yüzün hiç öyle demiyor ama prenses!" diye bağırdı Oğuz, tüm dikkatimi alabora ettiğinden habersiz. Bu defa zıplayarak aşağıya indiğinde önüme geldi ve bana çarpmadan geriye gitti.
"Dizlerim sızlıyor biraz! Önemli bir şey değil!" dedim ve bacaklarımı boşlukta gelişigüzel salladım. Oğuz ellerini arkasında birleştirerek başını salladığında ve gözlerini canımı alacak bir güzellikte kırptığında zihnimde canlanan bir görüntüyle kaşlarım çatıldı.
Çok kısacık bir anıydı, kaç yaşında olduğumu anlayamamıştım ama çok da küçük değildim. Yine aynı böyle bir salıncakta sallanırken karşımda bu defa bir deniz vardı. O denizin kıyısında ise Oğuz vardı. Bir şeyler toplayıp arada bana gösteriyordu ve onun yüzünü hafızamda artık çok net hatırlayabiliyordum. Çocukken tatlı biriydi, benim en yakın dostumdu galiba. Arkamda da abim var gücüyle beni sallarken sırtımdaki ellerini hissedebiliyordum. Garip bir şeydi hatırlamak... Sanki bir saniyeliğine o ana gidip geliyordunuz ya da şimdiki an ile geçmişiniz birbirine dolanıyordu.
Salıncak yukarı çıktığında bir delilik yaparak, "Oz!" diye bağırdım.
Oğuz ismini bilir gibi bana döndüğünde o hatıradaki gibi ipleri tutmayı kesip bir anda kendimi boşluğa bıraktım ve tıpkı o deniz kenarındaki gibi Oğuz da beni yakaladı. Sonra dengesini sağlayamadı ve ikimiz de çiçeklerin içinde yuvarlandık bir süre. Oğuz'un eli başımı bulurken nihayet bir yerde durabildik. Kendimi geriye atıp doğruldum yavaşça. Dizlerim ciddi oranda ağrıyordu ama bunu yapmak keyiflendirmişti beni. Kalbim bomba gibi patlamıştı sanki içimde. Biraz nefeslenecek alanım olmuştu.
"Niye böyle bir şey yaptın? Çok tehlikeli!" diyerek doğruldu Oğuz nefes nefese. Bağırmak istiyor da bağıramıyor gibi bir hali vardı. O an kendimi tutamayıp kahkahayı bastım. "İyi misin?" diye sordu benim aksime sinir bozucu bir ciddiyetle. Karşısında çok komik bir olay varmış gibi gülerken bir ara duraksayıp nefeslendim. Ciğerlerim imdat diye bağırmaya başlamışlardı.
Parmağımla suratını işaret ettim. "O zaman da böyle söylenmiştin!" diye bağırıp gülmeye devam ettim.
Kahkaham tüm kasabayı inletiyordu sanırım. Oğuz başta ne dediğimi anlayamadı ve suratıma baktı öylece. Bu ifadesine daha çok güldüğümde onun da ciddiyeti bozuldu çok geçmeden.
Hatırlarcasına, "Yazlık ev..." diye mırıldanınca bilmem dercesine dudaklarımı büzerek omuzlarımı silktim. Gülüşüm biraz yavaşlayınca dizlerimi ovaladım yaşlı nineler gibi. Şimdi de halsizlik başlamıştı.
"Bilmiyorum, sadece gözümde bir an canlandı. Denizde sırılsıklam olmuştuk galiba. Ondan sonrası yok," dediğimde Oğuz daha da keyiflenerek başını salladı. Ciddiyeti yok olmuştu. Hatırladığım şeye sevinmiş gibi bir hali vardı çünkü gözleri bu karanlıkta parıl parıldı.
"Evet, ıpıslak olmuştuk ve ben çok söylenmiştim sana. Alpay abi şok olmuştu, seni azarlamıştı böyle bir şey yaptığın için. Senin gözüne tuzlu su kaçınca yaygarayı basmıştın tabii. O zaman sen daha sekiz yaşındaydın ben de on iki," dediğinde boynumu kütlettim. Şimdi biraz daha anlam kazanmıştı hatırladığım dördüncü an.
"Benden daha detaylı hatırladın. Ben sadece salıncaktan nasıl zıpladığımı hatırladım ama o günkü gibi reflekslerin hala iyi. Ben olsam şok olur tutamazdım," deyince Oğuz histerik bir şekilde güldü.
"Sen kimi tutacaksın ki zaten? Deli gibi hareketler yapan taraf hep sendin, seni mantığa sürüklemeye çalışan da Alpay abi ve bendik." Önüne dönüp bu ferah çiçek kokusunu soludu. "Albüme bakmak istersen alabilirsin bu arada," dediğinde gözlerimi kısıp yandan yandan ona baktım.
O albümü hazır hissettiğim bir gün çok detaylı incelemek istiyordum. Hep birlikte ama. Öyle tek başıma incelesem de bir şey anlayacağımı sanmıyordum.
İşaret parmağımı oyunbaz bir şekilde ona doğru salladım. "İlk elime aldığımda bana nasıl bağırdığını hala hatırlıyorum. Unutmadım," dedim sahte bir imayla. Oğuz, manidar bir şekilde kafasını arkaya atarak güldü bu dediğime.
"O zaman yasaklıydı bakman o yüzden bağırdım. Annem o albümü yaptığımda kızmıştı biraz, senin görmenden korkmuştu hep. Görürsen şok olursun diye hep iyi bir yere saklamamı istiyordu."
"Beni ilk gördüğünde ne düşündün o zaman? Madrid'de," dedim gerçek bir merakla. Uzun zamandır kaybettiğini düşündüğü birisini karşısında görünce insan ne hissediyordu bilmiyordum. İçimde o kadar his vardı ki bunu çıkaramıyordum.
Oğuz düşünceli bir şekilde başını arkaya atıp kısa bir sessizlik anında düşündü. "Seni ilk gördüğümde biliyordum yaşadığını zaten. Kanlı canlı görünce de acayip sevinmiştim. İşte o zaman her şey yerine oturmuş, eksikliğimi tamamlamıştım." Oğuz bana döndü birdenbire. "Yani kusura bakma ama feriştahı gelse seni alamazdı o an," diyerek tekrar önüne dönünce anlamsız bir elektrik akımı sardı vücudumu. İncecik bir sızıydı sadece ama söylediği cümleler o kadar etkilemişti ki beni uzun süre kurtulamayacaktım.
Feriştahı gelse beni alamazdı demek... O an... Hep o anda olmak isterdim o zaman. Feriştahı da gelse beni alamasın buradan, bu insanların içinden. Hiçbir yere gitmek istemiyordum çünkü. Ben hep bir kırıntı sevgiye muhtaç kalmıştım. Şimdi o kırıntıdan çok daha fazlası önüme serilince gidemiyordum işte. Üşüyen ruhum sonunda biraz biraz ısınıyordu.
"Ben gitmek istersem peki? Şimdi?" diye sordum. Şu anda da feriştahı gelse alabilir miydi beni acaba?
"Bir şekilde senden haber alacak konumda olmaya çalışırım. Seni yanıma hapsedemem, sen istediğin için benim yanımda olabilirsin ama aksi mümkün değil prenses." O kadar isteksiz bir şekilde dökülmüştü ki kelimeler dudaklarından Oğuz istemese de sırf ben istiyorum diye beni istediğim yere gönderebilirdi herhalde.
Başımı ağır ağır sallayarak geriye yaslandım hafifçe ve ellerimi otların içine bastırdım. Puslu gökyüzüne baktım sonra. Birkaç dakika içinde bulutlar gökyüzüne istiflenmişlerdi.
Başımı sol omzuma yatırıp yanaklarımı havayla doldurdum oyalanır gibi. "Adımı niye hiç söylemiyorsun peki?" diye sordum merakla. Herkes Ekim diyordu ama Oğuz demiyordu. Ya prenses diyordu ya da hiçbir şey söylemiyordu.
"Adını benimsedin mi ki?" diyerek tek kaşını kaldırıp bana dönünce yüzüne baktım öylece. Güzel soruydu. Bu isim benimmiş gibi hissediyor muydum ki? Hala bazen Ekim dendiğinde donup kalıyordum, sanki başka birinden bahsediliyormuş gibi geliyordu.
İstifimi bozmadım. "Sen de söylersen belki daha hızlı benimserim, kim bilir?" diyerek işin içinden sıyrıldığımda gözlerimi kapattım ve rüzgârın tadını çıkardım. Derin bir nefes alıp rüzgârı hissettim, burnuma çalınan çiçek kokularını soludum. Ah yaşadığım her şey bir hiçti... O his gelip yine bulmuştu beni. Koyduğu yerdeydim hiçliğin.
"Peki, sen ne hissediyorsun? Tüm bu olanlar hakkında?" Oğuz'un sorusu ile gözlerimi kısarak açtım. Gecenin katran karası ötesi var gibi daha da koyulaşıyordu ve zifiri karanlığa bürünüyorduk. Artık sarımtırak ışık da gerimizde kaldığı için Oğuz'la bir karanlığa girmiştik.
"Boşluk var, çokça da acı ve korku. Litrelerce gözyaşı döksem de o acı geçmeyecekmiş gibi. Avaz avaz bağırsam da o korku geçmeyecekmiş gibi. Boşlukta süzülüyorum kaç gündür. O hiç geçmiyor. Birini kaybetmenin acısı hep en üst mertebedeki acıdır diye düşünürdüm ben. Babamı kaybettim çünkü. Kaybetmekle de kalmayıp onu unuttum ve bu kez gerçekten öldü. Gerçi hala hatırlamıyorum ama sonra senden sevgi esirgenince, merhamet, şefkat... Senden bunlar esirgenince en büyük acı bu oluyormuş dedim içimden. Sonra sanki en büyük acı gerçek sandığın her şeyin yalan dolan çıkmasıymış gibi gelmeye başladı. Karar veremedim. Sence hangisi en büyük acıdır? Benim için hepsi birbirinden beter gibi." Oğuz, kelimelerimin altında ezildi ve ben bunu da hissettim.
Sözlerimin her bir kelimesindeki o cevaplanamayan ifadeler aramızda hayalet gibi dolaşıp ruhumuzu ele geçirdi usulca. Sinsi sinsi girdi içimize. Bu sorduğuma kim nasıl cevap verebilirdi ki? Hepsi jilet kesiği kadar can yakıcı şeylerdi. Hepsi kurşun yarası gibiydi. Tarifi yoktu ve ben hepsini yaşamıştım. Yaşım henüz yirmi idi...
"En üst mertebedeki acı bence birini kaybetmenin acısıdır. Sen hiç vefat eden birini özledin mi?" dedi Oğuz, sessizliği yararak. Ona döndüm. Karanlıkta görebildiğim kadar yüzüne baktım ki sesindeki acıyı hissedebileyim diye.
"Babamı özledim, evet ama alıştım. Artık hiç var olmamış gibi, belki anılarım gelirse daha çok acı verir. Bilmiyorum."
"Eh... Acılarımız aynı o halde," diyerek yumruk yaptığı elini bana uzatınca kaşlarımı hayretle kaldırarak yumruğumu onunkiyle birleştirdim. Sonra Oğuz elini açtı ve kıskıvrak yumruğumu avucuna hapsetti. Ona baktığımda yeniden gözbebeklerini saran mutluluğa şahit oldum bu gece. Bu basit bir mutluluk değildi maalesef. Bu bir insanın sahip olabileceği en büyük mutluluktu.
"Senin acın hayatımdaki en büyük acı oldu Ekim. Ben seni her gün yıllarca çok özledim."
.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
