29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime · Okuduğun bölüm
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Büyük bir sakinlikle kahvemi bitirdim. Tüm gün boyunca bizi takip etmiş olma ihtimalleri göğsümü sıkıştırsa da kaçamayacak olduğumu en iyi ben biliyordum. Bilmediğim tek şeyse bu işin sonunda ne halde olacağımız idi. Sanırım onların bana yaklaşmasına izin vermeliydim. Sonuçta Zehra'nın adamları olmadıkları tavırlarından belliydi.

Zehra dışında başka kim peşimde olabilirdi bir fikrim yoktu ama bunu çözmek için tek çarem bu iki adamla tanışmaktı.

"Kalkalım mı? Sahile geç kalmamış oluruz," dedim Oğuz'a dönerek. Aramıza sızan garip sessizliği gün batımının güzelliğine yamadım ve Oğuz da buna inanıp saatlerce saç tutamlarımla uğraştı.

"Kalkalım," diyerek ayağa kalktı ve garsondan hesabı istedi. Aralarında anlamadığım bir şekilde konuşurlarken ben arkamızdaki masaya bakmaya korkuyordum.

İçimdeki sıkıntıyı bir yerlere depiştirip ayağa kalktım. Oğuz cüzdanını arka cebine sıkıştırıp bana elini uzatınca sorgulamadan elini tuttum ve peşinden ilerledim. Hiç sorun yoktu. Hiçbir engelle karşılaşmadan seyir terasından çıkmıştık ama ben normal değildim. Sahilde beni nelerin beklediğini düşünemiyordum. Düşündüğüm tek şey peşimdeki ne olduğu belirsiz bu iki adamdı.

Ne yapmalıydım? Oğuz'a bahsetmeli miydim? Bahsedersem başımıza daha kötü şeyler gelebilirdi. Bunu göze almaya korkuyordum. Ona bir şey olma ihtimali beni delirtiyordu.

Ben bunlarla cebelleşirken Oğuz kolunu boynuma sarıp saçlarımın arasından öpmüştü.

"Yoruldun mu?" dedi boğuk bir sesle.

"Yok, yorulmadım. Sen?"

"Bu daha başlangıç prenses. Ben sana yürüdüğüm yollarda yorulmam." Boynumdan sarkan eline dokunup dudaklarımı bastırdığımda Oğuz'un yanağını başıma yasladığını hissettim. Elimi bırakıp çenemi okşarken havayı esir alan metalik bir mavinin içinden geçmeye başladık.

"İstanbul'a sadece gezmek için gitmek ister miydin prensesim?"

"Nasıl?" diyerek kafamı kaldırdım. Oğuz alt dudağını sarkıtıp omuz silkti.

"Sadece gezmek için İstanbul'a gidip gelmek ister miydin? Zehra'yı düşünmeden, olanları düşünmeden... Sadece gezmek için. Sanki hiçbir şey olmamış gibi..."

Kısa bir an yürüdüğümüz yola bakıp düşündüm.

"Sen ve ben, belki annemler de gelir, İstanbul'da turist gibi gezmek. Daha önce gezdiğimi pek hatırlamıyorum. Eğer duruyorsa eski evlerimizde kalırız. Oranın sahiline denizine bakarız, oranın yemeklerini yeriz ama bunca dertle gidilir mi ki?" dedim acı acı. Ben de bunu söylemek istemiyordum ama düşünmeden de edemiyordum.

"Dertleri burada bıraksak bir defalığına?" dedi parmağını gösterip. Gülerek parmağından tuttum ve ucundan öptüm.

"Gideriz belki. Bilmem. Akşam söyleyelim annemlere. İzin verirlerse..."

Oğuz kaldırdığım başımı göğsüne yaslarken aynı zamanda bu durumu fazlasıyla garipsiyordu. "Hiç alışık değilim senin bu söz dinleyen hallerine. Neyse biz sürprizimize gidelim," deyince iki kolumla da sıkıca beline sarılıp yokuş aşağı akan sahil yolunu yürüdük.

Bir hafta önceki gibi sakin bir yere gidip kumların üzerine oturduk. Sessizdik ikimiz de. Bu manzarayı sesimizle kirletmek yerine parmak uçlarımızla konuştuk sanki. Gecenin en koyu tonu gökyüzünü ele geçirmişti yeterince ama sanki içimize de sirayet ediyordu bu parlak gece.

Bir deniz kokusu bir de Oğuz'un hep alışık olduğum kendine has kokusu karıştı ve bana nefes oldu. Sanki gün gelecek ben bu kokuyu unutacakmışım gibi derin derin nefesler alarak hapsettim içime. Ay gökyüzünü süsleyene kadar geceyi seyrettik. Mavilikler laciverte, lacivertler ise karanlığa hapsoldu ve yıldızlar ışıl ışıl parıldamaya, bir köşeyi ise koskocaman Ay kaplamaya başladı. Bir ara Oğuz'un telefonu titremeye başladığında çaldığını anlayıp ayrılmaya kalktım ancak tek koluyla hala beni sarıp telefonuna ulaştı ve cevapladı.

"Efendim İpek?" dediğinde karşı taraftan hiçbir şey duyamadım.

Oğuz bir ara arkasına baktığında nereye baktığını görmek adına arkama döndüm fakat dönmeme izin vermeyip başımı göğsüne bastırdı sıkıca. Kıkırtılarıma engel olamadım çünkü bahsettiği şu meşhur sürprizi İpek'le gelmişti sanırım.

"Tamam, annemle bırakıp gidin. Teşekkür ederim. Saat bir bir buçuk gibi evde oluruz tamam mı?" deyip telefonu kapattığında kolunu gevşetip bana biraz alan tanıdı.

"Ne oluyor?" diye sordum arkama bakmamak için. Sürprizle ilgili olduğunu biliyordum bu yüzden bozmak da istemiyordum.

Oğuz yüzümü elleri arasına alarak, "Sürpriz geldi. Şimdi sen gözlerini kapatıp beni..." dedi ve duraksadı. Aklından birkaç saniye hesap yapıp gözlerini kırpıştırdı. "On beş yirmi dakika kadar gözlerin kapalı bekleyebilir misin?" diye sorunca heyecanına karşılık gülümseyerek başımı salladım.

"Beklerim beklemesine ama çok merak ediyorum. Ucundan azıcık..." deyip yine parmağımı gösterdiğimde Oğuz parmağımı tutup coşkuyla öptü ve yerinden kalktı. Hemen arkama geçip cebinden çıkardığı bir kuşakla yere çöktü.

"İzninle gözlerini bağlayabilir miyim?" dediğinde saçlarımı düzeltip başımı salladım.

"Bağla bakalım."

Oğuz nazikçe gözlerimi kuşakla örtüp arkamdan hafif sıkı olacak şekilde bağladı ve ayağa kalktı.

"Bağladım bakalım. Geliyorum, bekle beni," dedi ve yanağımdan öpüp koşmaya başladı. Arkamdaki hareketliliğinden koştuğunu hissettim ve gülerek dizimi karnıma çektim. Oğuz'un bu halleri çok tatlıydı...

Her yeri karanlık kapladığı için sessizce oturup denizin uğultusunu dinlemeye başladım. Oğuz gitti geldi ve kaç defa git gel yaptı ya da etrafıma neler getirdi bilmiyorum ama sürekli bir şeyler getirip kendi kendine konuştu. Kendi kendine konuşmasından da anladığım tek şey, bir şeyleri kurmaya çalıştığı idi. Beklemeye devam ettim...

Rüzgâr bir aralık yüzümü yalayıp geçerken bir farklılık hissettim ve daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Bana doğru yaklaşan adım seslerinin Oğuz'a ait olamayacak kadar derin ve yakınımdan geçtiğini hissedince ürpererek omuzlarımı sardım. Sanki görebilecekmiş gibi başımı sürekli sağa sola çevirdim ama hiçbir şey hissedemiyordum. Gözlerimi kumaşın arkasından sımsıkı kapattığımda yüzüme doğru bir şey geldi ve istemsizce çığlık atıp geriye çıktım.

"Yalnızca sen oku Küçük Hanım," dedi hiç tanımadığım, düz ve yabancı bir ses. Sertçe yutkunup sakinleşmeye çalıştım ve nefesimi düzenledim. O yabancının varlığı yanımdan silinirken yumruklarımı sıkıyordum.

"Ekim!" diye bağırarak yanıma koşan Oğuz'un sesini duyduğumda telaşla elime geçen kâğıt parçasını görmememe rağmen tulumun kare cebine attım. Nefesim öylesine düzensizdi ki ellerimi bir süre boyunca nereye koyacağımı bilememiştim. Umarım etrafta okumam gereken başka şeyler de yoktu.

"Ekim ne oldu? Neden çığlık attın?" diyerek yanımda bitti Oğuz. Gözlerimi açmaya çalıştığında elinden tutup engel oldum. Gözlerim yaşarmıştı bile ve bunu görmesini istemiyordum.

"Kumlarda elime bir şey..." dedim nefesimi gergin bir şekilde vererek. "Bir şey geldi sandım. Böcek gibi. Yok bir şey. Bitti mi sürprizin?" diye sorduğumda Oğuz da derin bir nefes alıp yanağımı okşadı ve olumlu bir şekilde mırıldandı:

"Hıhıhımm. Bitti ama sen iyisin değil mi? Aklım çıktı çığlığını duyunca," diyerek bir kere daha beni yokladığında kafamı salladım.

"İyiyim, sorun yok. Hadi aç gözlerimi merak ettim sürprizi. Bekliyorum," dediğimde Oğuz yerinde hareketlendi ve arkama geçti.

"Bu hayattaki en büyük zenginlik nedir biliyor musun?" diye sorarken gözlerimi bağladığı kuşak önüme düştü ve ben gözlerimi kırpıştırarak araladım.

"Nedir?" dediğimde ilk gördüğüm şey etrafımızı çevreleyen beyaz, kumlara gömülmüş led ışıklardı.

Olduğumuz yeri bir daire şeklinde aydınlatıyordu ve birkaç adım ötemde ufak bir oturma alanı vardı. Yere beyaz bir örtü serilmiş, minderler yerli yerinde, etrafı çevreleyen üç tane ahşap ve etrafına dolanmış beyaz tüller vardı. Bunlar o kadar güzeldi ki.

"Sevdiğin ve sevildiğin bir kalbe denk gelmektir en büyük zenginlik."

Oğuz, sorumu cevapladığında onun gözlerine baktım gülerek. Büyülendiğimi hissediyordum. Az önce korkudan atan kalbim ve yaşaran gözlerim şimdi sebebi mutluluk olduğu için hem yaşarıyor hem de hızlanıyordu. Ama kalbimin bir köşesi hala gerginlikle doluydu. Cebime attığım kâğıdı aklımdan atamıyordum.

"Neden?" dedim yutkunarak. Bu muhteşem yerden ziyade bunu neden yaptığını bilmek istiyordum.

"Ne neden?" dedi anlamayarak.

Etrafımı gösterirken Oğuz bana elini uzattı. Ona eşlik ederek kumlardan kalktım ve o tüllerin arasına girdim. Minderlere oturduk bu kez. Tepemizde sallanan yıldız şeklindeki led ışıklar hep gözümü alıyordu. Karanlık gördüğüm o ufuk o karanlığa inat şimdi parıl parıldı.

"Bu hazırlık neden?" diye sorduğumda Oğuz iki elimden de kavradı.

"Çünkü bugün özel bir gün prenses. Ömrüm boyunca ömrümü aydınlatan gözlerindeki bu ışıkların doğduğu yegâne gün bugün. Ben sana denk geldiğim için çok şanslıyım Ekim. Seni yeniden kazandığım için, elimden tuttuğun için, bana böyle baktığın için, beni sevdiğin için, yaşadığın için... Her şey için ben çok şanslı bir adamım çünkü sen tarafından seviliyorum. Bu yaptığım sana az bile prensesim," deyip etrafını gösterdiğinde ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım lakin birkaç damla yaş aktı.

"Doğum günüm değil mi?" dedim burnumu şiddetle çekerek. Daha önce kutladığım doğum günlerimi pek hatırlamıyordum ama bu sanki ilkiymiş gibi hissettiriyordu.

Oğuz, hatırladığımı anladığında muhteşem bir aydınlıkla gülümsedi ve yanağıma dokundu. "Evet, doğduğun o güzel gün. 1 Ekim bugün," deyince daha çok ağlama isteğiyle dolup taştım. Bu anı hiç unutmayacaktım. Ne olursa olsun asla aklımdan çıkarmayıp hatırlayacaktım ama nedense bu güzel an bana acı veriyordu. Garip bir pişmanlıktı bu hissettiğim. Ne diyeceğimi de bilemiyordum ama ne yapacağımı biliyordum.

Etrafıma bakıp gözyaşı dökmeye bir son verdim ve Oğuz'un boynuna atıldım. Sımsıkı sarıldım ona. Sonra hıçkırıklarım peş peşe geldi. Ben bu an hep sürsün hiç bitmesin istiyordum. O adamlar şu anda hayatımdan çıkamaz mıydı? Şu anda tüm dertlerimden arınamaz mıydım? Bu anın mutluluğunu tam anlamıyla yaşayamıyordum bile.

"Te-teşekkür ederim!" dedim burnumu çekerek. Oğuz'un da elleri sırtımı bulduğunda büyük büyük nefesler alıp şu an için binlerce kez şükrettim. "Ne diyeceğimi bilmiyorum... Ben..."

Sesim ağlamaktan iyice kısıldığında Oğuz yalnızca gülerek saçlarımı okşadı ve kulağıma doğru fısıldamaya başladı:

"Bir şey demene gerek yok prensesim. Sen mutluluktan da olsa ağlama yeter ki. Gülen yüzünü görsem o bana yeter," deyip benden ayrılınca sakinleşerek yerime oturdum ve elimin tersiyle yüzümü temizledim.

Oğuz, o anki suratımı gördüğünde önümüzde duran eşyaların arasından beyaz peçeteyi alıp özenle yanaklarımı silmeye başladı.

"Ağlama bir daha böyle. Söz ver," deyip burnumu da sildiğinde güldüm.

"Nasıl söz vereyim bunun için? Ağlamak istersem ağlıyorum. Bunun için söz veremem." Oğuz peçeteyi buruşturup bir kenara bırakırken derin derin nefesler alıp acıyan gözlerime bastırdım. Cebimdeki o kâğıt artık bıçak gibi tenime batıyordu.

"Sen ağlamamaya çalış yine de. Gözlerin kan çanağına dönünce kötü hissediyorum. Hem daha pastanı üflemedin," deyince tüm yüzümü sıvazladım hızlıca. Şu ana odaklansam dertlerimden arınırdım belki bir süre sonra ama içimdeki o ses yakamı bırakmıyordu.

Bunun da sonu kötü bitmemeliydi.

"Ondan önce ben arabada yüzümü toparlayıp gelsem olur mu? Ayna vardır orada. Çok çirkinim şimdi. Fotoğraf çekilirken böyle çıkmak istemiyorum," deyip yüzümü sarkıttığımda Oğuz kafasını iki yana salladı hızlıca.

"Ne çirkini be dünya güzelisin sen. Benim güzelimsin..." dedi mayhoş bir sesle. Tatlı tatlı gülüp sağ avucuma yasladım yanağımı.

"Olsun yine de fotoğraf çekeceğim. Böyle çıkmayayım. Geliyorum beş dakikaya bekle beni!" diye bağırıp arabanın anahtarını aldım sofradan. Yerden kalktığım gibi koşarak otoparka ilerledim. Anahtara basıp arabayı buldum ve ön kapıyı açıp yolcu koltuğuna oturdum. Hızlıca Oğuz fark etmeden cebime attığım notu çıkardım ve içinde yazan cümleyi okudum.

Tüm hislerim birbirine karışmış vaziyetteydi. Neye sevineceğimi neye üzüleceğimi bilmiyordum lakin korkmam gerektiğini biliyordum. Kâğıtta yazan cümleler şu şekildeydi ve yeterince açıktı:

"Önünde iki yol var güzeller güzeli torunum. Sonsuza dek kaçmaktır ilk seçim ya da ait olduğun yerde bulunmandır tek isteğim. Ait olduğun yereyse bu kaçışın seni en güzel şekilde ağırlayacağımı bilmelisin..."

"Ait olduğum yer orası değil... Hayır. Yapamam bunu."

Sıkıntıyla başımı torpido gözüne yasladım ve derin derin nefesler aldım lakin aldığım nefesler hiçbir işe yaramıyordu. Kimsenin göremediği karanlık bulutlarla çevrelenmişti etrafım ama hemen önümdeki o beyaz bulutlar çok başkaydı.

"Oğuz bana çok kızar, onu bırakamam burada hayır. Ailemi burada bırakıp kaçamam yine. Tek başıma yapamam bunu..." Elimi kalbime götürüp biraz ovaladıktan sonra arkama yaslandım yeniden ve Oğuz'un oturup beni beklediği o aydınlık yere baktım. Belki de söylemenin vakti gelmişti. Sabahtan beri peşimizde bizi takip eden adamlardan kaçmak için Oğuz'a bunları söylemem gerekiyordu ama söylersem de bana kızacaktı ve haklı olacaktı.

Önümde iki yol vardı. Birisi kaçmaya çıkan bir yol diğeri ise cehennemden de beter bir yol. İkisi de yürümeye değecek değillerdi lakin mecburiyetlerin çevrelediği ufacık bir alanda arkamda silahlı askerler varmış gibi hissediyordum. Silahın namlusu tam da ensemde bitiyordu ve o soğuk metalin tenimde bıraktığı hassasiyeti hissedebiliyordum. Artık ne yapmam gerektiğine dair de bir fikrim yoktu. Karmakarışıktım. İsteklerim, emellerimle çatışıyordu.

Bu notun sahibi Zehra değildi fakat hiç tahmin etmediğim birisiydi. Dedemdi. Haris Şah olmalıydı. Daha önce hiç görmemiştim ve tanışmamıştım ama Zehra'ya bu gücü verenin Haris Şah olduğunu bilecek kadar şey öğrenmiştim.

Elimde tuttuğum dikdörtgen kâğıt parçasını titreye titreye katlayıp cebime attım ve araçtan inip kapıları kilitledim. O adamların beni göremediğim bir yerlerden izlediklerini bildiğim için daha dirayetli ve dik durmaya özen gösterdim lakin beceremiyordum. Bacaklarım pelte kıvamına gelmişti. Yürüyecek mecali bulamıyordum kendimde ama gitmem gereken birçok yer vardı. Henüz hiçbirine gidememiştim.

Yüreğime iyice kök salan huzursuzlukla gökyüzüne kaldırdım başımı ama nefesim kesilmişti sanki. Elimi göğsüme bastırıp ovaladım. Göğüs kafesim bu defa yüreğime gerçek bir hapishane olmuştu ve demir parmaklıkları çok sıktı.

Hep korktuğum o yol ayrımındaydım ve hayatım boyunca yapmak istemeyeceğim o seçimle baş başa bırakılmıştım. Bir yanımda Oğuz beni beklerken öteki yanımda bitirmem gereken bir savaşın izleri pusların arasından zihnimi işgal ediyordu. Ne yapmalıydım ben? Ne?.. Verdiğim bu karar doğru muydu, can yakar mıydı emin değildim.

Oğuz'u bu anılarla bırakıp gitmeli miydim yoksa Oğuz'un elinden sımsıkı tutup ne olacaksa beklemeli miydim? Her şey birbirine girmişti artık. Hiçbir şeyin geri dönüşü yoktu.

Oğuz'un bana baktığını, gözleriyle beni aradığını gördüğümde ağlamamak için alt dudağımı ısırdım ve derin bir nefes aldım işe yaramasa bile. Ciğerlerim yana yana o nefesi içime hapsettim ve ufak adımlarla kumsala girdim. Yürüdükçe yol uzadı gitti sanki ama yolun ucu epey güzeldi. Nefes aldırıyordu.

Işıkların arasından geçtim ve zoraki bir tebessümle yerime geçtim. Oğuz elimden tutup beni kendine çekti ve tek eliyle de mumları yaktı. Pastam ufaktı ama o kadar güzeldi ki yemeye kıyamazdım. Üzerindeki maytaplar sıçrayarak yanarken Oğuz pastayı eline aldı ve bana yaklaştırdı.

"Dilek dilemeyi unutma prenses," deyip beklentiyle bana baktığında mumların arkasından ona bakıp gülümsedim. Gözlerim onun kahvelerine baktıkça dolup dolup taşarken derin bir nefes alıp içimde tuttum.

Lütfen benim hikâyem mutlu sonla bitsin.

İçimden geçen cümleye öyle bir tutundum ki ellerim acısa da bırakamayacaktım. Gözlerimi açıp mumları üfledikten sonra Oğuz'la gözlerim kesişti. Her şeyden habersiz sadece doğum günümü kutlamaya odaklanmıştı ve benden daha mutluydu. Onun bu gülüşünü de her zaman özleyecektim.

"Bak burada bir de hediyen var prenses," deyip arkasından büyük kare bir kutu çıkardığında elimle gözlerime bastırıp sessizliğimi korudum. Çok mahcup ama aynı zamanda çok mutlu oluyordum. Lakin mutluluğum cebimde taşıdığım ufacık bir acıyla her yerinden bıçaklanıyordu. Kan kaybediyordum anbean.

"Çok mutluyum..." diye sızlandım, bir daha böyle bir mutluluğun bana uğramayacağından emin olarak. Sanki son dakikalarını yaşayan bir kanser hastası gibi hissediyordum. Her an yaşamdan kopabilirdim.

Kutuyu kucağıma çektiğimde Oğuz gözümden akan üç beş damla yaşı sildi ancak ona bakamadım. Vicdanım yakama yapışmış beni on katlı bir binadan aşağıya sarkıtırken yükseklik korkusuyla cebelleşiyordum sanki.

Kutuyu açtım ve içinde özenle katlanan elbiseyi çıkardım. Epey süslü duran elbise sanırım bir gelinlikti. Burnumu çeke çeke elbiseyi iyice havaya kaldırdım hatta boyum yetmeyince ben de ayağa kalkıp baştan aşağıya gelinliğe baktım. Omuzlarında düşük askıları olan bir modeldi ve göğüsten başlayarak aşağıya doğru azalan parlak çiçek işlemeleri vardı. Bembeyazdı, bir prenses elbisesi gibiydi.

Gelinliği bir müddet evirip çevirdikten sonra Oğuz'a döndüm merakla. Ne demekti bu şimdi?

"Şey mi bu?" dedim içime kaçan bir sesle.

Yeniden bu gelinliğe döndüğümde Oğuz gülerek geriye yaslandı ve sırıtarak beni seyretmeye başladı. Onun her hayran bakışı beni utandırdıkça utandırıyordu.

"Şey evet," dediğinde dudaklarımdan sessiz gülüşler kaçtı ve gelinliği indirdim.

"Şey..."

Burnumu bir kere daha çektiğimde Oğuz uzanıp elimden dürttü. Utana sıkıla ona döndüm ve gergin bir nefes aldım. Gözleriyle yere oturmamı isteyince sessizce gelinliği kutuya yerleştirdim ve yere bağdaş kurdum. Gözlerine bakamasam da en azından yüzüne veya kumlara bakabiliyordum.

Tatlı mı tatlı bir sesle, "Ekim Şah, rica etsem bana bakabilir misin?" dediğinde tüylerim diken diken oldu. O kadar garip bir andı ki az önce okuduğum kâğıdı bile kısmen de olsa unutup Oğuz'a bakmaya çalıştım. Böyle bir hediye beklemiyordum açıkçası.

Her şeyden, tüm günlerden o kadar farklı bakıyordu ki gözlerime onun harelerinde kaybolup gitmemek elde değildi. Tüm sorunlarımı ve sıkıntılarımı unutturması imkânsızdı ama Oğuz sadece bakarak her hücreme deva oluyordu. Ne garipti ki başarılıydı da...

"Günün birinde, hangi gün olur bilmem ama günün birinde bir yuva kurmak istersen ve o yuvayı birlikte kuracak olursak o gün bu gelinliği giyer misin? Şimdi olmasa bile günün birinde o günün geleceğine tüm ruhumla ve kalbimle inanıyorum şövalyenin biricik prensesi. O gün bu elbiseyi giymiş olur musun?" dedi tane tane. Kendisi bile kelimeleri bir araya getirirken zorlanmıştı.

Gözlerimi yumdum cümleleri kalbime yazabilmek için ve satır satır yüreğime kan ağlayarak yazdım. Unutmaktan korkarak, yolumu kaybetmekten ya da yanlışı seçmekten korkarak satır satır yazdım her kelimeyi ve gözlerimi açtım bambaşka bir hisle. Bir insan bir insanı bu kadar sevebiliyordu demek ki... Ömrümde ilk defa bugün, 1 Ekim 2023'te, anlamıştım ki bir adam bir kadını çok güzel sevebiliyordu. Sevebilen bir yüreğe konuşlanmıştım soğukta tir tir titrerken.

Ama en mutlu zamanların bile katili vardır derler... O katil bendim ya da cebimdeki bir parça kâğıt.

Yüreğimdeki tüm sevgiyle, tüm iyi hislerle, tüm mutlulukla gözlerimi araladığımda gelinliği sımsıkı kavradığımı, omuzlarındaki kalpli detaylarınsa avuç içlerime battığını hissettim. Sanırım ben kaçmak istiyordum. Yolum nereye çıkarsa çıksın kaçıp ömrümü gerekirse evde onunla yaşayarak geçirmek istiyordum. Biliyorum, çılgınca geliyordu kulağa lakin kalbim şu anda öyle bir atıyordu ki ben bunu ziyan edemezdim. Oğuz bana bu şekilde bakarken, ben ziyaret ettiğim kalpte uyuyacak bir diz bulabilmişken hiçbir zerresini ziyan edemezdim.

Elimi usulca cebime attım ve oradaki katlı kâğıdı tuttum sıkı sıkı. Şu anda izleniyor olabilirdim ve eğer bunu çıkarırsam Oğuz'a bir şey olabilirdi. Hiçbir şeyi tahmin edemiyordum ama ona bir şey olmasını göze alamazdım. Daha önce de alamamıştım. Burnumdan derin bir nefes çekip kâğıdı bıraktım ve elbiseyi kutusuna kaldırdım.

"Bir şey demeyecek misin?" diye sordu Oğuz, aramızda uzayıp giden sessizliğe katlanamayıp.

Kafamı ağır ağır sallarken, "Seni seçiyorum Oğuz," dedim, buğulanmış bir sesle. Elimi acıyan boğazıma götürüp dilimdeki kesif tadı yok etmek istedim lakin mümkün olmadı. Oğuz gülüp gülmemek arasında gidip geliyordu. Ağzımla onu seçtiğimi dile getiriyordum ama yüzümde mimik kımıldamıyordu. Buradan çıkıp eve dönemeyecekmiş gibi hissediyordum.

"Seçmek derken?.." dediğinde başımı salladım yine. İlk defa çabalasam da gülemedim. Yalandan da olsa gülemedim.

"Hani dedin ya bana, günün birinde bir yuva kurmak istersen... O yuvayı kurarken bunu giy diye. Ben söz veriyorum Oğuz," deyip telaşla elinden tuttum. "Söz veriyorum bir gün o yuvayı kurarken hemen yanında olacağım ve tüm gücümle duracağım orada. Yemin ederim durmaya çalışacağım ama ya engeller bitmezse? Ya normal bir hayat yaşayamazsak?"

Endişe içinde ona bakarken Oğuz henüz ne demek istediğimi çözememişti.

"Yaşayacağız Ekim. Biz normal bir hayat yaşayacağız... Kafanda neler var bak bilmi-"

"Oğuz, sanırım dedem burada," deyiverdim. Artık beti benzi atan sadece ben değildim. Oğuz da donakalmış bir ifadeyle yüzüme bakıyordu ve ben o yol ayrımında ilkini seçmiştim. Ateş gibi yandığımı da hissetmiştim. Cayır cayır, o kâğıdın cebimde yanarak kül olduğunu hissetmiştim ve o ateş korkan yüreğime de kor gibi çökmüştü.

"Na-nasıl yani? De-deden... Derken?"

Başımı aşağı yukarı salladım. "Dedem... Haris Şah. Adını duymuştum daha önce ama yüzünü hatırlamıyorum. Oğuz..." dedim sesim gitgide kısılırken. "O adam beni istiyor. Beni almadan gitmeyecek. Bana iki seçim sundu. Ya kaçacaksın dedi ya da benim yanıma geleceksin dedi. Ben ne yapacağımı bilmiyorum... Ben çok kötüyüm Oğuz, ben size bir şey olursa yaşayamam. Ben sizi bırakamam Oğuz, bir şey yapmalıyız."

Gözyaşlarım yine benden izinsiz yanaklarımdan akıp bir yol oluştururken hıçkırıklarım da sıraya dizildi durdu. Oğuz hala olayın şokundan çıkamamış bir vaziyette bana sarıldığında gözyaşlarım onun göğsünde yaşam bulmuştu.

"Ne yapacağız Oğuz? Oğuz ne yapacağız biz?" dedim çaresizce. Sesim boğuklaşarak yayılırken Oğuz durmadan saçlarımı okşayıp beni sakinleştirmeye çalıştı.

"Tamam, tamam... Sakin ol güzelim. Bir yolunu bulacağız ama önce sakin olman gerekiyor. O alçak buralarda mı yani?" diye sorduğunda aynı zamanda etrafı kolaçan ettiğinden emindim. Kafamı iki yana salladım.

"Bilmiyorum..." diye sızlandım. "Bana... Bana bir not bıraktı. Az önce... Az önce çığlık atmıştım ya hani," deyip kafamı kaldırdım ve elimle yanaklarımı sildim. "Az önce birisi bana yaklaşıp bir kâğıt bıraktı ve yalnızca sen oku, dedi. Az önce arabada okuyup geldim, ben... Senin bilmemen gerekiyordu Oğuz ama ben... Ben gidersem ve o adam size... Size bir şey yaparsa ne olacak o zaman?"

Titreşen gözbebeklerimi onun üzerinden ayırmıyordum bu defa. Bir çözüm yolu bulabilmek için düşünüyordum ama ne kadar düşünürsem düşüneyim aklıma yapacak hiçbir şey gelmiyordu. Oraya gitsem bile elimde hiçbir şeyin garantisi de gücü de yoktu.

Oğuz, "Bak," deyip yanaklarımı avuçları arasına aldığında titrediğimi fark ettim. "Ekim bunu bana söyleyerek en iyisini yaptın tamam mı? Sakın kendini suçlu hissetme. Şimdi sakinleş, derin nefesler al. Buradan doğruca eve gideceğiz canımın içi tamam mı? Ağlama artık daha fazla. Sağ salim eve gideceğiz."

Oğuz hızlıca alnımdan öptüğünde dediğini yaptım ve ağlayıp sızlanmayı kestim ancak titremelerim geçmedi. Hava gitgide soğuyordu ve donduğumu hissediyordum. Oğuz ayağa kalktığı gibi eşyaları bile orada bırakarak elimden tuttu. Yalnızca gelinliğin kutusu vardı elimizde. Onunla birlikte koşarcasına araca gittik. Oğuz beni hemen ön koltuğa oturttu ve şoför koltuğuna geçti. Kutuyu tuttum sanki içinde hayati derecede önem taşıyan bir eşyam varmış gibi.

"Bu durumu Alpay abiye haber edeceğim. Annemleri de arayacağım tamam mı? Sen sadece sakin ol. Bana söyleyerek en iyisini yaptın tamam mı?" deyip elimden sıkıca tuttu ve aracı çalıştırdı. Sadece başımı sallamakla yetindim o an çünkü tek isteğim buradan eve dönebilmekti.

Eğer içinizde bir şeyler ters gidiyorsa mutlaka kulak kabartmak gerekiyordu o sese. Yayla evinden kaçtığım günde böyle kötü hisler beslemiştim ve kaçışımız hiç kolay olmamıştı. Şimdi de o kötü hisler beni bulmuştu ve eve dönebilecek miyim bundan emin olamıyordum.

Oğuz, arabayı eve sürerken abimi arayıp ona anlattıklarımı iletmişti. Abim bana birkaç soru sorup telefonu kapatınca tek isteği eve gitmemizdi. Ondan sonra annemleri de aramıştık ama açmamışlardı. Oğuz da ısrarla aramak yerine telefonu kapatıp direksiyonu sıkıca kavramıştı.

"O adam..." dedim hafif bir sesle. "Ya sana söylediğimi anladıysa Oğuz?" diye sorduğumda Oğuz anlık olarak bana baktı. Ben de dönüp ona baktım korkunç gözlerle. Kutuyu daha sert kavradığımda içimdeki kötü his gitgide artıyor, derinlerime doğru kök salıyordu.

"Hele sağ salim bir eve döneli-"

Bir anda karşı şeritten üzerimize gelen parlak ışıkla birlikte kocaman bir gürültü koptu. Tıpkı o günkü gibi... Tıpkı 21 Aralık gecesinde olduğu gibi bir anda aracın içinde taklalar atmaya başladığımda vücudumu saran büyük bir adrenalin vardı. Kalbim güm güm atıyordu ve tutabildiğim tek şey kucağımdaki o kutuydu. Gözlerimi sımsıkı kapatmıştım, vücudumu kesen binlerce cam kırığı o an canımı yakmamıştı ama az sonra canımın çok yanacağını bilerek savruluyordum. Vücudumu kontrol edemiyordum çünkü kemerimi takmamıştım. Yine.

Ve nihayet taklalar attığımız araba durduğunda gökyüzünde bir gürleme peyda oldu. Yağmur kokusunu hissedebildim sadece. Arabanın neresine savrulduğumu bilmiyordum fakat dışarıya yakın olduğumu biliyordum. Buram buram kokan toprak, yağmurla buluşmaya can atıyordu ancak buluştuğu tek şey benim bedenimden akan sıcak kandı sanırım. Metalik bir koku burnumun direğini sızlatırken gözlerimi aralamaya çalışıyordum lakin beceremiyordum.

"Ek-Ekim..."

Oğuz'un sayıkladığını işittiğimde bilincimi kaybetmek üzereydim. Belim, kolum, boynum çok ağrıyordu. Bacaklarımı hissedemiyordum ama en kötüsü de başımdaki şiddetli ağrıydı. Keskin bir acı sarmıştı her yerimi. Hareket edemeyecek kadar yorgundum. Sesim yok olmuştu sanki. Ağzımı açsam dahi boğazıma kadar dolan kan, kusma isteği uyandırıyordu.

Gözlerimi aralamaya çalıştım zorlukla. Zar zor nefes alabiliyordum zaten. Ciğerlerim tıkanmış gibiydi ve beynim yaşamla mücadele ediyordu. Sonra bir rüzgar esti ve o an anladım ki bedenimin yarısı pencereden dışarıya fırlamıştı ama sarktığımı hissetmiyordum. Sadece rüzgâr çok soğuk ve şiddetli esiyordu.

Son bir güç kırıntısına tutunup göz kapaklarımı araladığımda birbirine geçen kirpiklerimin izin verdiği müddetçe etrafa baktım. Araba ters dönmüştü. Yüzüstü toprağın üzerinde uzanıyordum ve toprak kanımla sulanıyordu. Tekerleklerin döndüğü hızı duyabiliyordum ama en çok da kan kokusu sarmıştı burnumu. Oğuz'un sızlamalarını ve bana seslenişini dahi zar zor duyuyordum. Her şey karanlığa gömülüyordu. Göz kapaklarımı uzun süre açık tutamamıştım.

Doğum günümdü bugün. Bir beyaz gelinliği hala sımsıkı kavramış yaşamaya çalışıyordum ama ben durmak istiyordum. Artık durmalıydım. Belki de bu iki yoldan birini seçmesem daha iyi olurdu. Olduğum yerde durmalıydım. Daha ilerisine gitmemeliydim çünkü daha ilerisi diye bir şey yoktu. Normal hayat diye bir şey yoktu. Yakamı bırakmak mı? Asla... Bu savaşın tek amacı süründürmekti ama ben sürünerek yaşayan olmak istemiyordum. Mutluluk yoksa ben de yoktum artık.

Nefes almaya bile güç yetiremediğim anlara geldiğimde araçta bir sarsıntı oluştu. Ne olduğunu anlayamadım. Anlamak da istemedim çünkü benim için bir adım diye bir şey yoktu. Ben bu hikâyede yaşamaması gereken o genç kızdım. Bu hikâyede yara alması gereken bendim, bir başkası değildi.

Yaşamım zorluklarla engebelerle dolmuştu hep. Beni unutacaksınız günün birinde. Oğuz ile birkaç saniye içinde kurduğumuz o yuva kurma fikri şimdiden unutuldu bile. İşte her şey bu kadar çabuk, öngörülemez olacak.

Giymeyi umduğum bu gelinlik o gece kana bulandı ama ben hatırladığım kadarıyla bir parçasını sıkı sıkı tuttum. Oğuz'a söz verdiğim gibi. Belki başka birisi giyerdi bunu. Ben değil ama başka bir kadın bunu benden daha hayat dolu taşıyabilirdi.

Çok küçükken fırtınalı bir gecede ölmeyi değil yaşamayı seçmiştim ama hafızamda ne var ne yoksa silmiştim. O zamanlar sanırım olması gereken buydu. Şimdi de olması gereken buydu. Son nefesim bu kan revan içindeki bedenimi son defa sıcacık sarıp sarmaladığında ona yirmi bir yıllık yaşamım boyunca kocaman bir teşekkürü borç bildim. Beni bu soğuk havada yalnız bırakmadığı için...

İspanya'nın hiç bilmediğim bir köyüne uzanan kaçış hikâyem burada böylece son buldu. Çünkü artık yirmi birinci yaşımın ilk saniyelerinde ben durmayı seçtim, devam etmeyi değil. Seçecek bir yolum yoktu.
.
.
.
.
.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

292okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.