12. Bölüm: Güzel Anılar

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 12. Bölüm: Güzel Anılar
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime · Okuduğun bölüm
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Birinden hoşlanmak kalbi nasıl bir şeye çeviriyordu? Kalbi gümbür gümbür attırıyor muydu yoksa sıkıp kasıp mahvına mı sebep oluyordu? Peki, bu neden kalpte yaşanıyordu da böbreklerimiz böyle olmuyordu mesela? Tamam, bu soru saçmaydı. Es geçelim bunu.

Birinden hoşlandığını anlamak için tam olarak neye ihtiyaç duyuyorduk? Onu sık sık görmek istediğimizde mi gerçekten hoşlanmış sayılıyorduk yoksa ondan ölümüne gıcık alırken aklında aslında ne döndüğünü merak ettiğimizde filan mı?

Kafam mercimek çorbasına dönmüştü. Ne patatesleri ne soğanları bulabiliyordum artık. Beyza'dan Allah razı olsun bu yüzden. Zihnimin minnak odaları artık birlik olmuş dünyanın en önemli meselesi buymuş gibi tartışıp dururlarken bir kafede oturmuş kahvaltı yapıyorduk. Marketten aldığım krem sayesinde yüzüm birazcık olsun yumuşayıp pamuk gibi olurken Beyza'nın zoru ile dudaklarıma pembe tonlarında aldığı parlatıcıyı sürmüştüm de sabahtan beri yiyordum çilekli şeyi. Çok tatlı ve kalitesizdi.

"Susmaya mı geldik?" İpek'in aniden sessizliği yarıp geçmesiyle kafamı kaldırdım. Oğuz'la göz göze gelince tekrar tabağıma gömüldüm. Bana bakması artık rahatsızlık boyutuna ulaşmıştı. Beyza'nın söyledikleri yeterince aklımı kurcalıyordu zaten.

"Ay şu an çok gerildim. Bir şey var, bu soğuk rüzgar ne?" İpek yeniden paldır küldür sessizliği bölünce sol elimle eteğimi kırıştırmaya bir son verdim ve çatalımı bırakıp arkama yaslandım. Kollarımı hemen göğsümde bağladım.

"La Sagrada Familia Bazilikası oldukça ünlü bir yer. Benim aklıma önce orası geldi sizi götürmek istediğim. Çok güzel, gotik bir mimariye sahip. Yediyseniz kalkalım mı?" dedi Oğuz, İpek'in sözlerine aldırmadan. Toparlandım hemen. İştahım da yoktu zaten.

"Ah evet, orası çok güzeldi. Sizinle ikinci gidişim olacak oraya ama şimdiden söylüyorum bayılacaksınız. Harika bir katedral," dedi İpek, sevinçle ellerini çırparken. Ona bakıp tatlı tatlı gülümsedim ve masadan usulca kalktım. Oğuz içeriye gidip hesabı öderken arabaya doğru yürüyorduk biz de.

"İpek sen öne geç," dedim arka kapıya yanaşırken. Gelirken yetişememiştim ve mecburen Oğuz'un yanına oturmuştum fakat daha fazla oturmak istemiyordum. Huzursuz oluyordum.

"Niye?" diye sordu İpek.

"Sonra anlatırım," dedim ve arabaya binip kemerimi bağladım.

Oğuz koşturarak arabaya gelirken herkes yerini almıştı. Başımı cama yasladım ve gözlerimi yumdum. Sabah o kadar erken kalkınca ve dün uyku uyuduğum yeri düşününce pek de uykusunu alan biri gibi değildim.

Araba hareket etti ve nihayet yola çıktık. Yol boyunca Beyza ve İpek dışında da konuşan kimse olmamıştı. Güneş gözümün önünden alacalı bir halde gidip gelirken Beyza omzuma dokundu hafifçe. Gözlerimi aralamadım ama elini tutup iyiyim dercesine vurdum birkaç defa.

Uzun süren bir yolculuğun sonunda Oğuz'un bahsettiği yere gelmiştik. Öğlen güneşi tam tepemizdeydi. Gözlerimi açtığımda gerçekten devasa bir şeyin yanındaydık. Herkes arabadan inerken ben kafamı indirmeden indim arabadan. Her yeri, her detayı özenle işlenmiş bir şeydi bu. Büyüleyiciydi gerçekten. O kadar yüksek ve detaylıydı ki bu yapının neresine bakıp inceleyeceğimi şaşırmıştım.

"Burayı yapan sanatçı Antoni Gaudi, 1926 yılında bir tramvay kazası sonucunda vefat etmiş. Bu sebeple de yarım kalmış bir eser. Tamamlanmamış. Bir katedral aslında. Takip edin beni," dedi Oğuz, gezi rehberi havasına bürünerek.

Saatler sonra ilk defa heyecanlandığım için yüzüm gülmüştü sonunda. Hepimiz onun peşine takılmış giderken bir yandan da anlatıyordu. "Hala yapımına devam ediliyor ama Antoni Gaudi o kadar karışık yapmış ki şu anda bunu çözmek çok zor olduğu için maalesef bitmedi bu kilise."

"Bunu bir insanın yaptığını mı söylüyorsun Oğuz?" dedi Beyza, şaşkınlığını gizleyemeden. Kilisenin içine girdiğimizde o kadar değişik bir atmosfer karşılamıştı ki bizi ciğerlerim bu karışık hava ile neye uğradığını şaşırmıştı.

"Evet, bir insan eseri bu. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan bu insanlar gerçekten de çok zeki insanlarmış. Osmanlı İmparatorluğu'nda da böyle muhteşem insanlar vardı. Yani ben de oraları gezemedim örneğin," dedi Oğuz omuz silkerek.

Bakışlarını sırtımda hissetsem de dönüp bakacak cesareti bulamadım kendimde. Ben de gezememiştim, İstanbul'da olmama rağmen.

Beyza'nın gülerek Oğuz'un omzuna vurduğunu duyunca etrafımda bir tur dönüp tavandaki resimlere ve işlemelere baktım. Bu bir insan eseri olamazdı. O kadar muhteşemdi ki bunu birinin yapmasına inanmakta zorlanıyordum. Yüksek sütunlara dokunarak ama onlara zarar vermeden etrafından yürüdük hep birlikte. İpek bile ilk defa gelmişçesine gözlerini alamıyordu bu yerden.

Oğuz bize bu kilise hakkında birkaç şey daha anlatırken yavaş yavaş her yerini gezmiştik ve fotoğraf çekilmeye izin olan yerlerde durup Beyza ile sürekli fotoğraf çekmiştik. Oğuz kah bizi çekiyordu kah toplu öz çekim yapıyordu. Zaman su gibi akıp giderken bu anı o kadar sevmiştim ki, insanın sevdiği insanlarla gezmesi kadar ya da vakit geçirmesi kadar iyileştirici bir şeyi yokmuş meğerse. En azından sevmeyi deniyordum, sevgiye küsmemiştim.

Kiliseden çıktığımızda içimdeki hüznün ve sinirin kademe kademe azaldığını hissediyordum. Sanki dün gece delicesine sinir harbi yaşayan, üzülen ben değilmişim gibi kendimi gezmeye o kadar çok kaptırmıştım ki sıradaki durağımız Oğuz'un sürekli bahsettiği bir sokak lezzetini yemek olmuştu. Arabayı denizi gören bir yere çekmişti Oğuz. Ellerimizde sanki lavaşa sarılmış etli bir dürüm vardı. Adını bile söyleyemediğim şey buranın sokak lezzetiydi.

"Enfes..." diye mırıldandı İpek ilk ısırığı alırken. Merakla tadını denediğimde yoğun bir sos karşıladı beni. Ağzımda yayılan garip tadı sevsem mi sevmesem mi karar verememiştim lakin yerimde de duramıyordum.

Beyza kaputun üzerinde İpek'le bağdaş kurmuştu. Oğuz kaldırımda oturuyordu bense volta atıyordum sürekli.

"Otursana canım benim!" diyerek kaputa vurdu Beyza gülerek.

Dudağımın kenarındaki sıcak sosu dilimle yalayıp kafamı iki yana salladım. Beyza sen bilirsin dercesine omuz silkip yemeğine odaklanınca ağzımdaki koca lokmayı yuttum. Bir süre sessizce yemeklerimizi yedik ki sanırım hepimiz bayılmıştık bu yemeğe. Çöpleri de attıktan sonra gün batmaya yaklaşıyordu ve güneş yavaş yavaş çekiliyordu. Denizin dalgalarını artık daha net duyabiliyorduk. Sanki güneşin batmasıyla şehrin gürültüsü de yok oluyordu.

"Hareket edeceğimiz sırada bana haber verin. Birazdan dönerim!" diyerek sandaletlerimi çıkarıp sahile koştum.

Arkamdan Oğuz," Nereye?" diye bağırsa da aldırmadan denize kadar koştum ve en sonunda nefes nefese durup devasa maviliğe baktım. Ufuk çizgisi kaybolacaktı bu mavilikte ve ben ilk defa deniz kenarındaydım. Bu muhteşemdi!

"Çok güzel..."

Deniz, iltifatıma sevinmiş gibi dalgasıyla ayaklarımın üzerinden geçerken kendimi denize atmamak için zor tuttum. Yedek kıyafetim yoktu ve hasta olmak istemiyordum. Kendimi denize atmak yerine kıpır kıpır zıpladım ıslak kumların içinde ve doyasıya güldüm. Elimi suya batırıp sahilde biraz yürüdüm. Güneş çok hızlı veda ediyordu gökyüzüne. Kasabadaki manzaradan daha güzel değildi lakin güneş şehirde de ayrı güzel batıyordu. Sanki birisi fırçasına tüm renkleri alıp boyamış gibiydi ve bu hiç anormal durmuyordu.

Yemekten hemen sonra yürümeye yoruldum ve kuru bir yere oturup derin bir nefes aldım. Sadece bir tane renkli çakıl taşı bulmuştum denizde. Onu elime alıp güneşe karşı tuttuğumda adeta ışıldıyordu. Gözümü kısıp taşı havaya attım ve tam bu sırada taşı havada yakalayan Oğuz ile avucumu kapattım. Gelmişti yine.

"Taşımı verir misin?" diyerek elimi uzatınca yanıma oturdu hemen. Ondan biraz uzaklaştım hemen.

"Hayırdır, veremli miyim ben prenses?" deyip kendi şakasına kendi gülünce omuz silkip denizi seyretmeye başladım. Kalbimi kırdın, ne diyebilirim ki sana Oğuz?

"Sana gıcık oluyorum şu anda. Hatta nefret bile ediyorum. Çok sinirimi bozuyorsun, seninle aynı havayı solumak bile beni sinirlendiriyor. Yanımda oturmana nasıl müsaade edeyim?" diyerek biraz daha öne kaydığımda onu arkamda bırakmıştım.

Elbette tüm bunları hissetmiyordum. Gıcık olmak hariç. Tüm gün hiçbir şey olmamış gibi bizi gezdirmişti. O kadar lafı işitip tıpış tıpış onunla gezmek sinir etmişti beni ama sonuçta gezdiğim için de mutluydum. Beyza ve İpek'le çok güzel fotoğraflar çekmiştik ve denizle buluşmuştum. Güzel anılarım olmuştu ilk kez. İnsanların denizi neden bu kadar sevdiğini de anlamıştım. Burası özgürlüğün bendeki yeni tanımıydı ve ilk resmiydi. Sonsuzluk vardı denizde.

"Bu kadar açık sözlü olman şaşırttı beni doğrusu. Sen insanlardan bu kadar çabuk mu nefret edersin prenses?" dediğinde kafamı salladım hızla.

"Evet, çok çabuk nefret ederim. Çünkü herkes bana ayak uydurmak yerine kendi isteklerini yaptırıyor. Sen de kendi istediklerini bana dikte ediyorsun, Alpay abi de. Biliyor musun annem de böyleydi. İkiniz de annem gibiymişsiniz," dedim küfreder gibi.

Oğuz'un canını nasıl sıksam diye düşünüyordum sadece ve sanırım başarılı da olmuştum. Bu ağzımdan kaçmıştı ama Oğuz yine de dünden sonra böyle gülüp havadan sudan konuşamazdı benimle. Söylediği şey için özür dileyip pişmanlık duymalıydı. Gerçi onunla konuşmamak için her ortamı bozmuştum. Ama şu anda bence tam zamanıydı.

"Alpay abiden de mi nefret ediyorsun o halde mantıken?"

"Evet, herkesten her şeyden nefret ediyorum. Oldu mu?" diye mırıldandım en bıkmış sesimle ve karnıma çektiğim dizlerime yatırdım başımı. Rüzgar tatlı tatlı tenimi okşarken göz kapaklarım ağırlaştı.

"Nefret de bir duygudur sonuçta. Nefretine de razıyım ben. Oldu," deyince kapattığım gözlerim usulca açıldı ve turuncu güneşle göz göze geldik. Sertçe yutkundum ve elimde olmadan iç çektim sözlerine.

Hoşlanmak... Oğuz benden gerçekten de hoşlanıyor olabilir miydi? Birinin nefretine razı olmak demek, çok fazlaydı bu. Benim için çok fazla bir şeydi bu. Ben yıllarca öz annemin nefretine razı olmuştum çünkü ama sonu kötü bitmişti. Beni sever sanırken o beni hiçbir zaman sevmemişti. Ve onun sevgisizliği beni yıldırmıştı.

"Bak, dün gerçekten çok sinirlendim. Niye diyecek olursan düşündükçe hala sinirleniyorum," dedi Oğuz, kendini açıklama çabasına adeta dalarken. Dönmedim ona ve o hızlı hızlı benim kesmeme izin vermeden kendini izah etmeye çalıştı.

"Kendimi alamıyorum başka ihtimalleri düşünmekten. Ben o petrolde durmayabilirdim, sesini duymayabilirdim. Bir şeyler ters gitseydi eğer orada boğularak ölebilirdin prenses. Söylediklerim kalbini çok kırdı biliyorum, dün o sinirle sağlıklı düşünemedim. Demek istediğim öyle bir şey değildi yani. Çok sinirliydim prenses. Yani sana şu anda sinirliyim dışında sunabileceğim bir bahanem yok. Sadece özrümü kabul etmeni istiyorum. Haklısın, çok ağır konuştum. Sunmak demişken bir şey daha var. Seveceğini düşündüm."

Kumlardan gelen sesler ayağımda son bulunca gözlerim istemsizce aşağıya kaydı ve kafamı kaldırıp kutuya baktım. Ahşap bir kutuydu. Arkama döndüğümde Oğuz benden aldığı taşı havaya atıp tutuyordu. Ona baktığımı anladığı anda taşı tutmadı ve bana döndü. Kısacık bir andı ama kalbimi delirtiyordu. Korkuyordum.

"Gerçekten özür dilerim," dedi gözlerimin içine bakarak. Kafasını hafifçe omzuna yatırınca affetmiştim. Affetmeyen taş kesilirdi çünkü yavru kediden farksız bakıyordu. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama öyleydi. Yavru bir kedi! Yirmi dört yaşında bir adam...

Gözlerimi birkaç defa kırpıştırıp kutuya döndüm geri. Sakince elime aldım ve üzerindeki işlemelere baktım. Güzel bir kutuydu. İçini açtığımda siyah bir süngerin içerisinde altın sarısı bir zincir ve ucunda ufacık bir kestane gördüm. Biraz eski bir şeye benziyordu ama yeni alınmış da olabilirdi. Kutunun kapağını kapattım dudaklarımı kemirerek. Özür dilemek için mi böyle bir şey almıştı bana? Ne ara almıştı acaba? Ama sonuçta bana almıştı. Buna bir anlam yüklemeli miydim? Sanırım hayır, bu sadece özür dilemek içindi. Bir anlamı yoktu, özürden başka bir anlamı olamazdı.

"Teşekkür ederim," dedim sonsuz sessizliğimin sonuna gelip.

"Kabul ettin mi demek oluyor bu? Affettin mi beni?" dedi meraklı bir sesle. Kutuyu elimde sallayıp arkama döndüm ve Oğuz'a baktım.

"Hayır. Bir anda kırgınlığın geçeceğini mi sandın? Hayır, geçmedi. Ama sana olan kırgınlığım geçerse bunu takarım sen de o zaman anlarsın. Senin hiç kalbin kırıldı mı bilmiyorum ama bu bir anda geçmiyor Oğuz, maalesef. Keşke geçse, ben de böyle salak gibi mutsuz olmaktan bir şey anlamıyorum zaten ama benim de elimde değil. Dün canımı acıttın çünkü. Bir kolye alınca geçmiyor ya da özür dilediğinde geçmiyor öylece. Zamanla geçiyor işte. Sen elinden geleni yaptın daha fazlasını yapsan da faydasız olacaktır o yüzden uğraşma bunun için," diyerek ayağa kalktım ve elimi uzattım ona. Oğuz allak bullak olmuş bir yüzle elime bakarken yavaşça elime uzandı. Elini ittirip parmaklarımı oynattım.

"Taşımı versene ya! Hatıra diye aldım onu, renkli bir taş o. Bir tanecik bulabildim onu da sana kaptırmam," diye söylendim çocuk gibi. Oğuz anlık olarak güldü ve gözlerini devirdi.

"Haa... Taş," diyerek kumlara düşürdüğü taşı buldu ve bana uzattı.

Taşı cebimdeki notun yanına gönderip kumlarda yürümeye başladım. Elimdeki ahşap kutuyu sallayıp dururken dudaklarımda egemen olan gülümsemeyi silemedim bir türlü. Kızların yanına yaklaşırken büzüp durdum dudaklarımı ama pek işe yaramadı. Kaldırıma çıktım ve ayak tabanımdaki kumları silkeleyip sandaletlerimi giydim.

"Aaaa o kutuda ne var?" dedi İpek, anında fark ederek. Onun fark etmesiyle kafamı aniden kaldırıp omuz silktim. Ne demeliydim buna?

"Orada buldum, kumların içinde. İçi boş bir kutu hoşuma gitti ben de aldım," diye uydururken Oğuz geldi arkamdan ve söylendi.

"Aynen, içi boş. Terk edilmiş kutu..." Söylenerek dibimden geçti ve arabanın kapısına yöneldi. Keyifli geliyordu sesi. Burnumu kırıştırıp doğruldum ve arka kapıya yöneldim hemen.

"Eee şimdi nereye?" dedi İpek heyecanla. Kemerimi bağlarken kutuyu Oğuz'un oturduğu koltuğun arkasındaki cebe attım ve camdan dışarıya döndüm yönümü.

Dudaklarıma kara leke gibi yapışan tebessümü silemiyordum. Bana kolye almış diye bağırsam çok mu abartmış olurdum?

Oğuz İspanyol bir aksanla bağırdı: "Sihirli çeşmeye gidiyoruz. La Font Maciga!"

İpek aşırı bir heyecanla hemen ilk deneyimlerini anlatmaya başlamıştı. Bense gözlerimi veda ettiğim ve kim bilir bir daha ne zaman geleceğim o sahile dikmiştim. İlk sahilim, seni asla unutmayacağım.

🍂

Oğuz bizi yeşilliğin bol olduğu, aslında şehirle iç içe olan bir yere getirmişti. Geldiğimizde akşam olmuştu çoktan. Hava iyice karardığından birbirimize yakındık ve burası biraz kalabalıktı. Hafif bir tedirginlik vücudumu sararken yumruklarımı sıkarak Beyza'nın peşine takıldım.

Oğuz burası hakkında da bize bilgi verirken biraz daha yol yürümüştük ve en sonunda geldiğimiz yer daha da kalabalıklaşmıştı. Devasa su gösterilerinin olduğu bir alanın etrafını çevreleyen kalabalığı ucundan yakalayınca durmuştuk nihayet. Herkes dağınık bir şekilde boş bulduğu yere oturmuştu ve çoğu da aileydi. Işıklar renkten renge dönerken ritme uyumlu hareket ediyorlardı. Müzik çok gürültülüydü ama en azından görsellik kazanmıştı gözümde.

Burası pek bana göre değildi maalesef.

"Bugünün yıldız yeri burası!" diye bağırdı Beyza, ağız dolusu gülerek.

Sessizce ışıkları ve su gösterisini izlerken huzursuzlanmıştım. Kalabalığı ne kadar düşünmek istemesem de su gösterisinin etrafındaki insan güruhu beni kendine çekiyordu. Her yerden birisi çıkıyordu, bazı çocuklar bana çarpıyordu ve bu beni korkutuyordu. Sanki daha da kalabalık olacak ve biz buradan çıkamayacaktık.

"Samyeli gel!" İpek'in haykırması ile gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim ve onlara döndüm. Öz çekim yapıyorlardı. Kareye hemen dahil olup gülümsediğimde flaş yüzüme patladı ve fotoğraf çekildi.

"Gelin!" Gürültüden birbirimize bağırarak konuşuyorduk.

Oğuz bize yer ayarlayınca birkaç basamak atlayıp beton bir yere oturduk. Beyza, İpek, ben ve Oğuz yan yanaydık. Su gösterisi hareketleniyor, ara sırada sakin seslere eşlik ediyordu ve gelen herkes çok eğleniyordu. Gençler bazen coşuyordu, bazı kesimlerde içki şişeleri vardı ve biraz korkutucu hareketler yapıyorlardı.

Gözlerim sürekli değişen neon ışıklara alışamayınca kısılmışlardı iyice. Kendimi olup biteni izlemeye zorlarken başıma saplanan ağrıyla huzursuzluğum git gide arttı. Gözlerimin önü zaman zaman bulanıklaşırken etraf daha da kalabalıklaşmaya devam ediyordu.

"Oguz! Bu ne büyük tesadüf! Dostum, burada olduğunu bilmiyorduk!"

Birtakım gençlerden oluşan grup artık tamamen bizim oturduğumuz alana dolduğunda hepsi Oğuz'la selamlaşmaya başladılar. Tek anladığım Oğuz'un ismiydi onun dışında ne söylediklerini bilmiyordum. Elimle şakaklarımı ovarken Oğuz da bunu beklemiyormuş gibi onlarla el sıkışmaya ve sarılmaya başladı. Aralarında anlamadığım bir iletişim oluyordu.

"Üç güzel bayanla olduğunu bilmiyorduk Oguz."

Bir kızla sarılıp ayrıldılar. Kısık gözlerle onlara bakarken ardı arkası kesilmiyordu bu insanların. Oğuz'un arkadaşları bize bakmaya başladığında içlerinde birisi elini bana uzattı. Öteki elinde içki vardı ve biraz sersem duruyordu. Eline bakıp kaşlarımı çattığım sırada yavaşça nefesimi verip elini sıktım çocuğun. Bir an önce önümden çekilip gitmesini istiyordum, çok pis kokuyordu.

"Ben Daniel! Siz?" diye bağırınca anlamayarak diğerlerine döndüm. Elimi hızlıca çekerken avuç içlerim karıncalanmıştı.

Saydığım kadarıyla beş kişiydiler. İki kız üç erkekti ve çoktan oturduğumuz yeri işgal etmişlerdi. İçlerinden birisi kucağındaki topla oynuyordu sürekli. Basketboldan filan dönüyor olmalıydılar.

"Kardeşim İpek, Beyza ve Samyeli İspanyolca bilmiyor. Memleketten arkadaşlarım!" dedi Oğuz. İsimlerimizi seçebildim bir tek yine.

"Memnun oldum!" diyerek başını salladı İpek.

Kafam karmakarışık olmuş bir şekilde herkese bakmaya çalıştım. Herkes gülüşüyor, eğleniyor ve içiyordu. Kızlar erkeklerle haddinden fazla samimi diye düşünürken birisi Oğuz'un boynuna kolunu sardığında kısık olan gözlerim irice açıldı. Oğuz bile şaşırırken silkelenerek ayağa kalktım bir anda. Gözüm nereye kaysa öpüşüp koklaşan çiftler midemi bulandırmıştı ya da beşli gurubun elindeki içki şişeleriydi midemi bulandıran. Emin değildim ama burada huzursuzdum, bundan emindim.

Herkes benim ayağa kalkmamla bakışlarını bana çevirirken ter basan boynumu yokladım. Buradan gitmek istiyordum artık. Hem ne dediklerini anlamıyordum hem de çok iğrenç kokuyorlardı. Çok içmişlerdi. Bu koku başıma bir balta gibi saplanıyordu her soluduğumda.

Annemin içtiği geceler, sarhoş olup beni azarladığı ya da dövdüğü geceler aklıma geliyordu. Hiçbir şeyle iyi anım yoktu maalesef. Tiksinirdim hem ben içkiden. Kokusuna bile tahammülüm olmazken karşımda şişe şişe içmeleri midemi bulandırıyordu.

"İyi misin?" diye sordu Beyza, kolumdan tutup.

Baş ağrısıyla Oğuz'a sarılan kıza baktığımda bana baygın baygın bakıp gülümsüyordu. Elinde o şeyden vardı, içkiden. Elimi enseme atıp boynumu kütürdettiğimde herkes bir anda telaşla bağırdı. Topu olan kişi topu elinde çeşitli şekillerle çevirip gözlerini bana dikmişti. İrkildiğim sırada Beyza da ayaklandı artık ama onu tutup oturttum. Mahvetmeyecektim bu geceyi.

"İyiyim ben, koku sadece biraz. Sorun yok, otur hadi," diyerek ben de oturdum.

Herkes aralarında İspanyolca konuşmaya başladığında avuç içlerimin terlediğini hissettim. Topu olan çocuk topu bu defa havaya atıp tutarken diğer arkadaşıyla paslaştı bir süre. Arkadaşı topu vermedi ona. Diğeri gülerek topu almaya çalışırken yuvarlandılar çimlerde. Bir süre sonra sadece topa bakakaldım. Ayağımın dibine kadar gelen basket topu nihayet durduğunda zihnimde bir şeyler çok net haliyle canlandı.

"Ekim!"

"İyi misin Ekim? Neren acıyor? Ağlama, söyle bana!"

"Bu-buram..."

"Aferin şövalye,"

"Canım acıyor abi!"

"Sonsuza dek acımayacak ya! Ağlama işte!"

"Acıyor işte!"

"Susarsan sana limonata alırım!"

Aldığım nefes ciğerlerimde sıkışıp kalınca yüzümü buruşturdum iyice. Çocukların yüzünü hatırlıyordum. Bana doğru koşan, bana limonata alacağını söyleyen çocukların yüzünü hatırlıyordum artık.

Bana Ekim diyorlardı.

Bana mı diyorlardı yoksa başka birine mi tam emin değildim ama Ekim diye birinin varlığından emindim artık. Aklım birkaç saniye için en başa gitti. İspanya'ya ilk geldiğimde İpek, Ekim abla mı yoksa, demişti. Oradaki Ekim abla hafızamda bir yerdeydi. Ekim'i biliyordum ben. Bu benimle ilgili bir şeydi.

Yüreğim küt küt çarpmaya başlayınca büyük bir nefes alarak doğruldum. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda yıldızları göremiyordum. Görebildiğim sadece hilal şeklindeki aydı. Alt dudağımı sertçe ısırdığım sırada elimi göğsüme bastırdım sertçe. İlk hatırladığım şeydi. Geçmişimdeki ilk en net anıydı ve bu çok güzeldi. İlk defa çok güzeldi ve ben bu güzel anı hatırladığım için ağlıyordum. Elimde olmadan dökülüyordu yaşlarım.

"Samyeli?" Oğuz'un sesini duyduğumda gözlerimi kapatıp açtım ve yaşlar boncuk boncuk aktı.

Korkuyordum birazcık. En net anılarımın içerisinde iki tane oğlan çocuğu vardı ve ben çok küçüktüm. Bir top vardı, ağaca tırmanmıştım ve o ağaçtan düşmüştüm. Dizimdeki acıyı bile kısacık bir an hissedince bütün vücudumu bir titreme sarmıştı. Abimin ve o çocuğun ilgisi ile kalbim sıcacık olurken sanki tanımadığım bir dünyaya adım atmıştım. O dünyada bana dair ne vardı bilmiyordum ama güzel şeyler olmasını umuyordum.

"Ha-hatırlıyorum," diye kekeledim Oğuz'a dönerek.

Birisi abimdi. Taylan abim olabilir miydi emin olamayacağım kadar iyi bir çocuktu oradaki çocuklardan birisi. Bahçeyi hatırlıyordum bir de. Bir sürü çocuk vardı ve bir de futbol sahası. Ağlarken gülümsüyordum. Çocuk sesleri ve kuşların sesi çok güzeldi.

"Neyi hatırlıyorsun?" dedi Oğuz, donakalarak.

Gözlerimi yumdum hıçkırarak ama dudaklarımdaki o anın tebessümü yok olmadı. Emindim, hatırlıyordum onları. İsimleri yoktu hafızamda lakin hatırlıyordum işte! Abim ve o çocuk. Kalbim heyecandan dizginlenemeyecek kadar kaybetmişti kendini.

"Abim..." dedim gözlerimi aralayıp. O kadar karmaşık hisler sarmıştı ki ruhumu ayağıma kadar gelen topu elime alıp baktım. Basit bir top mutluluk kaynağım olmuştu şimdi. "Abim vardı, yanımda Taylan abim vardı. Düştüğümde yanımda abim vardı," diye sayıkladım birkaç defa. Dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsedim delirmiş gibi. Gözümden yaş akıyordu.

"Taylan mı? Başka biri yok muydu yanında?" dedi Oğuz, kolumdan tutup.

Oğuz'un arkadaşları anlamadığım birkaç şey söylediğinde onları kimse umursamamıştı. Elimin tersiyle gözlerimi sildim ve burnumu çekerek topu yere bıraktım. Oğuz'a döndüğümde merakla yüzüme bakıyor farkında olmadan tuttuğu kolumu sıkıyordu. Onun bileğinden tutup nazikçe elini çektiğimde Beyza diğer elimden tutup saçlarımı okşadı bir anne gibi. Renkler gibi karmaşıktım artık...

"Aferin kuzum sana, aferin. Ağlama böyle," diyerek yanağımı silince titreyen ellerimi yanaklarıma bastırıp derin derin nefes aldım ama yok, kalbim sakinleşmiyordu.

Tekrar Oğuz'a döndüm bu defa. Neon ışıklarla yüzü parıldıyordu ve bütün dikkati bendeydi. Gözlerindeki bakış gitgide bambaşka bir boyut alıyordu. Yoğunlaşıyordu, zamanı durduruyordu sanki. Başka biri yok muydu yanımda? Vardı. Vardı ve o çocuk çok önemliydi benim için. Öyle hissetmiştim. O çocuk içimde öyle bir yer kaplamıştı ki nefesimi daraltan onun varlığı idi. Bana limonata alacağını söylemişti.

Almış mıydı limonatayı?

Beynimde şimşekler aynı anda çarptı sanki. Gözlerimi kıstım Oğuz'un gözlerine dikkatle bakarken. Bu anı ilk hatırladığımda terasta bana söylediği cümle ile aynı cümleydi bu. Limonata almak... Geçmişimdeki o çocuk ve Oğuz, aynı şeyi söylüyor ve bana aynı bakıyordu. Tıpatıp aynı...
.
.
.
.
.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

302okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.