28. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)27. Bölüm: Karanlık Ufuklar
Bölümler 32Şu an: 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatın bizi nereye savuracağını bilemiyoruz. Bu bilinmezlikle yaşamak da zor geliyor, bunu benden daha iyi bilen birini bulamazsınız. Yarınımın ne getireceğini tahmin bile edemedim hayatım boyunca. Bir baktım İspanya'dayım bir baktım Beyza yok, hayatımdan çıkıvermiş. Bir baktım anne dediğim kadın öz annem değilmiş bir baktım korumam bildiğim Alpay abi aslında öz abimmiş. Sonra bir baktım babamın hayatta olduğunu öğrendim. Okuduğunuzda size epey komik gelecek şeyler ve belki de yok artık daha neler diyeceğiniz türden yaşanmışlıklar ancak gerçek şu ki, yeryüzünde bunlarla boğulanlar gerçekten var.
Normal bir insan kadar olmak benim artık en büyük hayalimdi.
Benim hikâyemi okumaya başladığınız ilk zamanlarda ait olduğum yeri bulmaya çalışıyordum ve hatta hikâyemin adı da ait oluş hikâyesiydi ama artık bunun değiştiğini, ait olmaktan çok daha öte bir noktada olmak istediğimi anlıyordum. Sadece ait olmak yetmiyormuş meğerse. Bana altın tepside sunulmayan bu hayatı altın tepsiden ziyade normal bir tepsiye taşımak istiyorum artık. Nasıl başaracağımı bilemesem de benim yolum yine dikenliydi ve yine kan içinde kalarak yürüyecektim. Ama yürüyecektim sonuçta öyle değil mi?
Annemin gözlerinin içine bakarken ona ne kadar benzediğimi bir kere daha anladım. Badem gözlerinin yapısı, kirpiklerinin uzunluğu, kaşlarındaki düzen, burnundaki çilleri, yanaklarındaki doğal kızıllık, saçlarının yapısına kadar her şeyiyle ona çekmiştim ve bunu gördükçe daha da mutlu oluyordum. Zehra ile benzeyen tek bir noktam bile yoktu ancak Süeda ablam ona çok benzerdi. Bu yüzden bile kendimi dışlanmış ve ötekileşmiş hissederdim. Bir kız çocuğu annesinden bu kadar farklı olamazdı bence ama neyse ki ben onun kızı değildim. Çocukluğumda hissettiğim derin hüznün yerini şimdi bu çiçek kokuları dolduruyordu.
Bu düşünceyle saatlerdir gözyaşı akan yanaklarımda bir tebessüm sıkışması meydana geldi. Annem o sessiz dakikalarda hala saçlarımı okşarken yüzümdeki ufacık tebessümü merak ettiğinden kaşları kavislendi. Merak duygusunun yüzümüzde bıraktığı izler dahi aynıydı gerçekten.
"Benim çiçeğimi şenlendiren şey neydi bakalım?" dediğinde kıkır kıkır gülerek annemden ayrıldım. Kurduğu cümleler kalbimi sızlatıyordu ama bu iyi anlamda bir sızlamaydı. Benden bir baharmışım gibi bahsetmesi çok hoşuma gidiyordu.
Gülümseyişim yüzümde büyürken geriye gidip pencere kenarına oturdum. "Sana benzediğimi anladım. Hoşuma gitti," dediğimde annem başını yana yatırarak itirafıma genişçe tebessüm etti ve birkaç adımda yanıma gelip başımı bağrına bastırdı. Saçlarımın arasına birkaç öpücük kondurup bıkmadan sevdi.
"Tamamen bana benziyorsun sen. Kopyamı doğurmak için dokuz ay boyunca aynaya bakmak zorunda kaldım biliyor musun sen?" deyip benden ayrılınca kafamı kaldırıp gülümsedim.
"Duymuştum bunu bir yerde," dedim işaret parmağımı ona doğru kaldırıp. "Ama hurafe değil mi o? Hamile kadın en çok kime bakarsa çocuk ona benzer... Çok saçma anne, yapmış olamazsın," deyip kafamı iki yana salladığımda annem gözlerini devirdi hızlıca.
"Elbette hurafe, yapmadım ama baban huylandırırdı sürekli. Bana benzeyecek bana deyip durduğu için birkaç defa aynada kendime bakarak... Üç beş dakika canım fazla değil," diyerek omuz silktiğinde elimle ağzımı örttüm. Cidden yapmıştı.
Boğuk çıkan sesimle, "Gerçekten mi?" diye sorduğumda annem daha çok içine gömüldü ve gözlerini benden kaçırdı.
"Üç beş dakika dedim, fazla değildi Ekim. Zaten bana benzeyeceğini biliyordum. Kız çocukları annelerine benzerler. İyi ki babana benzemedin. Abin yeterince baban gibi zaten." Annem gülerek yüzünü bana eğdiğinde ben de gülüşüne karşılık verdim. Günün birinde anneme benzediğim için gurur duyacağım aklıma gelmezdi.
"Anne sana bir şey soracağım," dedim aniden. Annem doğrulup başını salladı usulca.
"Sor bir tanem."
Yutkunarak gözlerimi kaçırdım.
"Anneannem ve dedem... Hayatta olduğumu, burada seninle olduğumu ya da babamın yaşadığını ve tüm bu olanları biliyorlar mı? Oğuz biraz teyzemlerden ve dayımdan bahsetmişti. Görüşmüyormuşsunuz..." Sesim sonlara doğru iyice kısılıp yok olduğu için gözlerimi de köşe bucak kaçırdım hep. Annem sorumu anladığında beni daha çok kıvrandırmamak adına yanıma geçip oturdu ve elimi tuttu.
"Ablamlarla erkek kardeşim elbette sizi ve olanları biliyor ama bu işe karışmamalarını ben özellikle istedim. Anneannen ve deden hakkında söylediklerime gelecek olursak onlar hakkında ne düşünmek istiyorsan düşün, çünkü bunu aklayacak ya da haklı gösterecek hiçbir şey yok elimde. Sen gerçekten vefat etmiş olsan bile benim bir çocuğum daha İstanbul'da onların elindeydi ve ona rağmen Alpay'a ulaşmama izin vermediler. Bu konuda hala kırgınım aileme ve sizden saklayamam." Annem duraksayıp başını eğdiğinde suçluluk duygusu hissettiğini anlayabiliyordum ama bu durum sandığımdan daha kısa sürdü. Oturuşunu düzeltip bana bakarak gülümsedi.
"Onları anlamaya çalışsam da başaramıyorum bir türlü ama şunu biliyorum ki, seni çok seviyorlar kızım. Zehra seni kaçırdığında İspanya'nın polis teşkilatını topladı deden. Sırf seni bulmak için bağlantılarının hepsini kullandı ve işleri hızlandırdı. Dedenin yardımı olmasaydı Zehra seni daha başka yerlere kaçırabilirdi. En azından il sınırları içinde tuttu diyelim ve onun da yaptıklarından pişman olduğunu varsayalım. Başka türlü işin içinden çıkamayız çünkü," diyerek kolunu omzuma atıp beni kendine yasladı. Başımı ağır ağır sallayıp anneme baktım.
"Peki, anneannemle dedem gibi bir şey yapsam bana kızar mısın anne?" diye sorduğumda annem anlamayarak suratıma bakakaldı bir süre.
"Na-nasıl yani?" dediğinde dudaklarımı ısırdım.
"İstanbul'a Oğuz ve ben gitsem sen daha sonra gelsen? Zehra'nın sana bir şey yapmasından korkuyorum. Üstelik oraya sadece Zehra'yı oyalamak ve babamın yerini öğrenmek için gideceğim. Abim de ola-"
"Hayır Ekim!" dedi annem ani bir öfkeyle. Ayağa kalkıp üstten üstten bana bakınca gerilmiştim. "Bu söylediğin şeyi duymadım farz ediyorum. Seni oraya Oğuz'la gönderemem sadece. Olmaz! Zehra'yı benden daha iyi tanıyorsun!" diye yükseldiğinde tam ağzımı açmıştım ki odaya davetsiz bir misafir girince sözlerim yarıda kesilmişti.
Hâlbuki Zehra'yı daha iyi tanıdığım için tek gitmek istiyordum. Bana yaptıklarını bir başkasına yapmasına izin veremezdim.
"Sakin olun hanımlar... Relax..." diyerek kapıyı arkasından kapattı Oğuz. Herkesten daha sakindi ve bunun sebebini artık biliyordum.
Onu görür görmez ayağa fırlayıp beklentiyle yüzüne baktım lakin o benden çok anneme odaklandı. Gözlerini kısıp yanımıza kadar geldi. "Siz daha sıkılmadınız mı şu Zehra'dan? Valla ben çok sıkıldım. İmanım gevredi Allah'ıma kitabıma. Teyze hadi..." diyerek annemin koluna girdi bıkkın bir tavırla. Gülmemek için alt dudağımı ısırdım. Sözleri sinirlerimi bozuyordu. "Hadi akşam yemeği yiyelim. Annem premsesi ve İpek cadısı aşağıda sofrayı hazırlıyorlar. Gidelim."
"Sen ne zaman geldin aslan parçam?" dedi annem kapının pervazında duraksayarak. Oğuz bana göz kırpıp anneme geri dönünce göğsüm tatlı tatlı sıkıştı.
"Az önce geldim teyzem. Hadi hadi gidelim sofraya artık ya. Açım ben," diye mızmızlandı Oğuz. Onların peşinden ufak adımlarla ilerlerken annem gitmeden önce arkasını dönüp bana baktı. Onun durmasıyla ben de durup yüzüne baktım alık alık.
"Ekim aklından çıkar o ihtimali kızım. Öyle bir şey olmayacak." Annem, son sözüm budur dercesine cevap vermeme fırsat tanımadan arkasına döndü ve Oğuz'a da son kez bakıp yanımızdan hızla uzaklaştı.
O, merdivenlerden patır kütür inerken arkasında benle Oğuz yan yana suçlu çocuklar gibi kalakalmıştık. Omuzlarımı derin bir iç çekişle indirip Oğuz'a çevirdim başımı. Ona bakmamla o da kafasını bana çevirince istemsizce gülümsedim.
"Hoş geldin. Ne zaman geldin?" diye sordum. Oğuz da sorumla birlikte kocaman gülümsemiş ve bana dönmüştü.
"Az önce geldim ve geldiğim gibi de soluğu senin yanında aldım. Nasılsın? İyi hissediyor musun?" diyerek elinin tersiyle alnıma dokunduğunda gülerek kafamı uzaklaştırdım.
"Hasta mıydım ki Oğuz? Her zamanki gibiyim işte. Annemle konuştuk sen gelmeden önce. Daha iyiyim," deyip merdivenlere yöneldiğimde Oğuz kolumdan tuttuğu gibi beni kendine çekti ve bir anda kendimi ona sarılırken buldum.
Şaşkınlıktan ellerim birkaç saniye boyunca havada asılı kalmıştı. Bir süre gözlerimi kırpıştırıp tuttuğum nefesi bıraktığımda Oğuz kollarını daha sıkı belime dolamıştı. İçime yaydığı tarifsiz huzurla kokusunu soludum ve ben de kollarımı sardım sıkıca.
"Bir an hiç sarılmayacaksın sandım prenses. Bir gün ayrılmak bile ölüm gibi biliyor musun? Seni çok özlemişim," dedi boğuk bir sesle. Kokumu o an içine öyle bir çekti ki tenim karıncalandı, karnıma kramplar girdi ama hiç rahatsız olmadım.
"Annenler görürse utanırım ama ya da İpek," dedim Oğuz'un beni büyüleyen sözlerine karşılık. Bir anlık duraksayıp geri çekildi ama hala belimden sıkıca tutuyordu. Onun yüzüne baktığım sırada ciddiyetimi ölçtüğünü anladım ve gözlerimi devirdim.
"Sen bilmezken annemler biliyordu zaten prenses. Kovarım hem ben onları lütfen birazcık sarılayım... Çok özlemişim kızım seni," deyip yine sımsıkı sarılınca gülerek omuzlarından tutundum ve iki yana doğru çocuklar gibi sallanmaya başladık. Her seferinde biraz daha hızlı sallandığından daha sıkı tutundum ona.
"Sana çok klişe bir soru sorabilir miyim?" diye fısıldadığımda Oğuz sallanmayı kesip, "Sor. İstediğin her şeyi," dedi. Bu daha çok güldürmüş ve içimde bir panayır inşa etmişti. Yanağımı omzuna yasladım sakince.
"Sen benden ilk ne zaman hoşlandığını anladın?" dememle Oğuz'un geri çekilmesi ve yüzüme hayran hayran bakması bir oldu. Yüzüme gelen saçlarımı nazikçe çekip şakaklarımdan aşağıya başparmağı ile çiçekli bir yol çizdi.
"Bilmiyorum. Ben seninle açtım gözlerimi çünkü. Sen peki? Var mı öyle ilk şu zaman dediğin bir zaman dilimi?" deyince kafamı aşağı yukarı salladım. Bu Oğuz'u daha da meraklandırmıştı. "Hadi be... Harbi mi?" dediğinde tebessümüm daha da büyüdü. Böyle tepkiler vermesi saçma olsa da gün geçtikçe daha çok hoşuma gidiyordu.
"Ben bu zamana kadar hep tek başıma karanlık bir odada oturdum Oğuz. Kendimi bildim bileli hep kapkaranlık bir odadaydım ama bilirdim, dışarıda abim beni hep beklerdi. İçeriye girmezdi ama beklediğini bilirdim. Korurdu," dedim buruk buruk omuz silkerek. Oğuz'un gözlerine de hüzün bulutları çökmüştü ama onları hızlıca dağıtacağıma emindim. "Tek isteğim ışığıma kavuşmaktı. Barselona'ya gittiğimiz günü hatırlıyor musun?" dediğimde Oğuz manidar bir şekilde tebessüm edip gözlerimin içine içine baktı.
"Yoksa o gün müydü?" dedi ağız dolusu gülerek. Kafamı salladım yine.
"İlk defa evden gideceğini duyunca üzülmüştüm ve gerilmiştim," dedikten sonra vücudumu ele geçiren utançla duraksadım. Bunu açıkça söylemek o kadar zordu ki ama Oğuz'un koyu kestane rengindeki gözlerine bakmak utancın yanı sıra tatlı bir huzur da bahşediyordu yaralı ruhuma. Ona bunları söylemem gerekiyormuş, onun bunu bilip mutlu olması gerekiyormuş gibi geliyordu. Benden sakınılan sevgiyi ona kucak dolusu vermem gerekiyormuş gibi hissediyordum. "Ben bir tek abim yokken böyle gerilirdim ama ilk kez senin yokluğunu düşününce o zaman da gerilmiştim lakin bu hep daha farklı gelmişti. Hani dedim ya karanlık bir odada tek otururdum diye. Sanki sen o karanlık odada beni tek bırakıp gidiyormuşsun gibi gelmişti. Ne bileyim... İnsan kalbine kulak verince anlıyor sanırım."
"Hhmm..." diye mırıldandı Oğuz, kediden hallice bir mırıltıyla. "Anlıyor mu sahiden? Dinleyebilir miyim ben de?" deyip kalbime doğru yaklaştığında anında omuzlarından tutup aramıza engel koydum.
"Boş ver şimdi kalbimin sesini filan da sen neredeydin dünden beri? Ne zaman gideceğiz İstanbul'a? Pasaportları mı hallettin? Ne yaptın bir gündür?" diye sordum arka arkaya.
Oğuz bu sözlerimden sonra dudaklarını birbirine bastırıp geriye çıktı iyice. En sonunda benden ayrılıp ellerini arka ceplerinde birleştirdi. Başını eğip yerde sekiz çizmeye başladığında şüphelerim iyice artmıştı. Bir işler karıştırmıştı onu biliyordum ama hoşuma gitmeyen işler olduğu ayan beyan ortadaydı.
"Oğuz sorun ne? Doğrudan söyle bana," dediğimde anında kafasını kaldırdı.
"Alpay abi..." Büyük bir nefes alıp verdi. "Babanın yerini bulana kadar gelmeni istemedi Ekim. Asaf amcanın hayatta olup olmadığı kesin değilmiş," dediğinde sertçe yutkunup tırnağımın ucuyla alnımı kaşıdım.
"Nasıl yani?" Sinirlerim kademe kademe geriliyordu. "Bana inanmıyor mu abim?" dediğimde Oğuz kafasını hızlıca iki yana salladı.
"Öyle değil, hayır hayır... Öyle değil Ekim. Sadece Devrim denen adam bunu sırf seni... Kandırmak için... Seni kandırmak için söylemiş olabilir. Hiçbirimiz bu ihtimali düşünemedik ama Alpay abi bunu düşündü. Düşününce mantıksız da değil yani."
Ne diyeceğimi bilemedim bir süre. Zayıflayan bacaklarımla geriye gidip sırtım duvarı bulunca da duvardan destek aldım. Dudaklarım titredi ama niçin böyle titrediğimi bile anlamadım. Yine bir bilinmezlikle baş başaydım sanırım.
"İnanmıyor yani bana..." dedim mırıltıyla. Gözümün gördüğü, zihnimin algıladığı tek gerçek buydu. Abim bana sorgusuz sualsiz inanmıyordu.
"Bir tanem, öyle deği-" Oğuz bana yaklaşmaya kalkınca yerdeki halıya takılan bakışlarımı kaldırıp onu yarı yolda durdurdum.
"Öyle değil ne demek Oğuz? İnanmıyor işte. Babamın yaşama ihtimaline sevinmiyor, şükretmiyor bile!" diye bağırdığımda Oğuz kısa bir süre ne yapacağını bilemeyip derin derin soluyarak etrafına baktı ve sonunda bana doğru bir adım yaklaştı. Yüzünde kızgınlığa dair en ufak bir emare yoktu lakin sabredemediğini görebiliyordum.
"Buraya kaçak yollarla geldiğiniz için elinde sadece Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartın var bir tanem. Bunu almak bile çok zor oldu. Yani bu işleri deden halletmişti o yüzden ben çok bilemiyorum geri buradan nasıl çıkarız. Alpay abi de zaten burada beklemeni istiyor. Beyza ile de o ilgilenecekmiş. Her şeyi anlattım ona, sana inandı da neden inanmasın ki sana? Sadece her şey kesinleşene kadar beklemeni istiyor bu kadar. Sana bir zarar gelmesin diye güzelim neden anlamak istemiyorsun bunu?" dedi kısık ve ısrarcı bir sesle. Dudağımı kemirmeye bir son verdim ve Oğuz'un suratına boş boş baktım.
"Neden?" dedim tükenmiş bir sesle. "Bu beni de alakadar eden bir mesele neden hep geri planda durmak zorundayım ben Oğuz? Anlıyorum... Anlamaya çalışıyorum ama..." Büyük bir nefes verip Oğuz'un gözlerinin içine baktım. Hala anlamıyordu, hala anlamıyordum. "Burada durdukça Zehra da durmayacak. Planı ne abimin anlamıyorum bir türlü! Bana açıkça söylese sabrederim belki ama her şeyin dışında tutulup her şeyin mahvolmasını bekliyorum resmen! Dayanamıyorum buna artık," dedim karanlık bir ormandaki fısıltılar kadar sessiz ve aciz.
Oğuz elini ensesine atıp bir süre ensesini ovaladı durdu ve benden uzaklaştı. Arkamda kalan duvardan tutunup güç aldım kendime. Bir duvardan aldım o gücü...
"Bilmiyorum ama Alpay abinin bir bildiği vardır Ekim. Sen zorladıkça Alpay abi de strese giriyor orada. Ne olursa olsun burada kalmamız gerekiyor. Seni buraya getirmek yıllarını aldı adamın. Bir seferlik sadece durup bekleyemez miyiz burada? Zehra buraya kadar gelemez bir daha. İspanya teşkilatı hala tetikte. Bu olay iki ülke arasında hala devam eden bir süreç. Zehra buraya girip suç işledi. Bu cezasız kalmayacak zaten ama bizim sabırlı olup beklememiz gerekiyor."
Oğuz en sonunda ellerimden tutup gözlerimin içine baktığında ellerimi hızlıca çektim. Bir okyanusun ortasında nasıl çırpındığımı, nasıl nefes alamadığımı, az önce cansız bir duvardan güç aldığımı görmüyordu. Hiç kimse hiçbir şeyi görmüyordu delirmek üzereydim. Tek bildikleri beni bir eve hapsedip kapatmaktı. Neydim ben? Bir vazo ya da camdan bir avize miydim? Kırılacağım kadar kırılıp parçalanacağım kadar parçalanmıştım zaten. Daha ilerisi işlemiyordu bana. Daha ufak parçalara ayrılamıyordum.
"Ben dokuz yıl boyunca bekledim zaten Oğuz. Dokuz sene salak gibi bekledim zaten," deyip merdivenlere yöneldim hızlıca.
Arkamdan gür bir sesle, "Ekim!" diye bağırsa da duymazdan gelip hızlı adımlarla aşağıya indim. Salona girdiğimde Servet amca haricinde herkes sofradaydı. Serpil teyze yemekleri koyuyordu, İpek ve annemse kaşıkları diziyordu.
Bir hışımla salona girdiğimde herkesin dikkatini çekmiştim elbette ancak kimse tek kelime etmemişti. Apar topar masadaki yerime oturduğumda Beyza'nın yerine takıldı gözüm. Hep İpek'in yanına otururdu ancak bu akşam İpek'in yanı boş kalacaktı. Sertçe yutkunarak o boş sandalyeye diktim gözlerimi.
"Fazla getirmişim ben..." diye mırıldandı İpek, Beyza'nın yerine de çatal ve kaşık koyarken.
O sırada kafamı kaldırıp onun durgun yüzüne baktığımda aynı benim gibi Oğuz da hışımla salona girmişti. Kimseye tek kelime etmeden yanıma oturduğunda sandalyeden acayip gürültüler çıkarmıştı. Aldırış etmedim çıkardığı abartılı gürültülere.
Gözlerim yine Beyza'nın boş sandalyesinde takılı kaldı. Bir ara onu görür gibi olmuştum. Hayal etmesi zor değildi ki daha düne kadar bizimleydi. Kıvırcık saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp yemeği yiyişini düşündüğümde dudaklarımda saçma sapan bir tebessüm, kalbimdeyse tanıdık bir kırıklık peyda oldu.
Boğazıma sert kayalar çökerken yutkunup önümdeki sebzeli yemeğe baktım. Sonra kaşığı kavrayıp o sessizlikte yemekten birkaç kaşık aldım ancak yine o akşam da boğazımdan geçmek bilemdi yemek. Yarısında iştahım tamamen yok olunca kaşığı kenara bıraktım ve kafamı kaldırdım. Yine Beyza'nın boş sandalyesi ile göz göze geldim ve derin bir nefes aldım lakin o derin nefes binlerce bıçağın arasına bir kere daha binlerce bıçak saplanmasına sebep oldu.
Umarım o ve oğlu bir yerlerde iyidir... Umarım bu gece karnı doymuştur.
"Ellerinize sağlık. Ben biraz hava alacağım," deyip sandalyemi geriye ittirdim.
"Ama bitmemiş o tabak güzelim," dedi Serpil teyze hafif sitemkâr bir sesle. "Beğenmedin mi yoksa? Sen seversin ama benim sebze sotemi..."
Başımı iki yana salladım hızlıca. Ağlamak üzereydim ve ağlamak istemiyordum. Burnum sızlıyordu adeta.
"Hayır, çok güzel olmuş Serpil teyze ama iştahım yok işte bu aralar. Ellerine sağlık. Zorlarsam midem bulanacak sanırım. Ben bunu gece yerim," diyerek mutfağa ilerledim hızlıca.
O sofrada, Beyza'nın yeri boşken yemek yiyemiyordum bir türlü. Bu hissin geçmesi mümkün değildi. Yüreğim daralıyordu o sandalyeye baktıkça ve kalbim ilk günkü gibi kırılıp dökülüyordu. Sanki bir döngüye girmiş gibiydim. Her boşluğumda onu ve oğlunu düşünüyordum. Bana bunları yaparken vicdanı elbette sızlamıştır çünkü vicdansız bir insan böyle bir mektup bırakıp gitmezdi lakin o özür dileyerek daha ileriye gitmemişti. Acaba çok mu saftım ben? Beyza gerçekten de kötü birisi olabilirdi ama ben onun hakkında hala iyi şeyler düşünmek için çabalıyordum ve silinmeyen o kötülükleri ıslak mendille geçirmeye çalışıyordum.
Tezgâhtan güç almayı kesip yemeğimi saklama kabına koydum ve dolaba kaldırdım. Burnumu çekerek mutfaktan çıkıyordum ki İpek girdi ve tabağını tezgâha gelişigüzel bırakıp bana seslendi.
"Ekim birazcık sahilde yürüyelim mi?" derken sesi öylesine masumdu ki hemen kafamı salladım. Benim de sahilde bir tur atmaya ihtiyacım vardı sanırım.
"Abim götürsün ama..." diye de eklediğinde onu kolumun altına alıp yanağımı başına yasladım.
"Zaten hava karanlık. Bence de abin götürsün."
"Ben abime söyledim. Üzerimize uygun bir şeyler alıp gidelim o halde. Yarım saat sonra görüşürüz," deyip merdivenlere yöneldiğinde başımı salladım hızlıca. İpek benden önce odasına koşarken salondan Oğuz çıkıp yanıma geldi. Hala aksi bir tavır sergiliyordu bana.
"Üstünü kalın giyin, sahil soğuktur," deyip mutfağa geçtiğinde ona aldırış etmeden üst kata çıktım. Nasıl istersem öyle giyinecektim. Sanki havanın soğuk olduğunu bilmiyordum ya da ben hesap edemiyordum.
***
Şu sıralar hislerimi ele geçiren inatla başım fena halde dertteydi. Havanın soğuk olduğunu bilmeme rağmen sırf Oğuz kalın giyin dediği için altıma narçiçeği renginde salaş bir pijama, üzerime de kalın askıları olan beyaz renkteki bluzu giydim. Son olaraksa karışık desenli, giydiklerimle ilgisi bile olmayan kimono ceketimi aldım. Ufak çantamı boynumdan geçirip aynada kendime baktım. Saçlarım açıktı, perçemlerimi tel tokayla tutturup yüzüme gelmelerini önlemiştim ve tüm işlerim bu kadarcık şeyle sonlanmıştı.
Odamdan çıkıp aşağıya indiğimde Oğuz'u vestiyere yaslanmış halde buldum. İpek henüz giyinememişti sanırım.
"İpek nere-"
Oğuz kafasını kaldırıp beni gördüğünde bizi beklerken oynadığı telefonunu indirdi ve omuzlarını dikleştirdi. Gözlerini kısıp uzun uzun ofladı. "Merhaba ben Oğuz. Siz kimsiniz?" diyerek elini uzatınca gözlerimi devirerek boş boş suratına baktım. Ne amaçlıyordu?
Sonradan hatırlayarak ağzını açtı kocaman. "Aaaa siz şey olmalısınız," deyip parmağını salladı gözümün önünde. "İnat! Ekim'in inadı. Keçi inadı. Memnun oldum tekrardan. Ben de hep Ekim'i düşünen Oğuz," deyip kollarını yine bağladığında dişlerimin arasından verdim nefesimi.
"Gülmekten karnıma ağrılar girdi. Öleceğim..." diye sızlandım keyifsiz bir şekilde. Şakanın sırası mıydı şu anda?
Ufak adımlarla ayakkabılığın önüne gidip sporlarımı giydim ayağıma. Bağcıklarını bağlayıp doğrulduğumda Oğuz hala dik dik suratıma bakıyordu. Hiçbir şey demeden ben de arkamdaki ayakkabı dolabına yaslanıp kollarımı birbirine bağladım. Onun yüzü hariç her yere bakmaya başladığımda dayanamayan ilk kişi o oldu.
"Ekim, üşütüp hasta olursun bu halde. Üzerine daha kalın bir sweat giyemez misin?" dedi ılımlı bir sesle. Kafamı iki yana salladım. Giysen ölür müsün Ekim, gerçekten?
"İyiyim Oğuz. Üşümem. Ceketim var," deyip ince kimonoyu gösterdiğimde Oğuz kafasını benim gibi iki yana sallayıp yaslandığı dolabı açtı. Ne yaptığına bakarken dolabın içinden siyah bir ceket çıkarıp hızlıca yanıma geldi.
"Kumaş parçası demek istedin herhalde. Şunu giy gözünü seveyim ya. Donarsın, sahil buz gibidir," diyerek teklifsiz bir şekilde ceketi kollarımdan geçirip fermuarını çekti boğazıma kadar. Altımdaki narçiçeği rengindeki salaş pantolonla da epey uyumlu olmuştu bu siyah at hırsızı ceketi.
Kollarımı kaldırıp uçları salladım Oğuz'un gözü önünde. İğneleyici bir sesle, "Tam bana göreymiş," dediğimde Oğuz derin bir nefes alıp kollarımı elim görünene kadar katladı.
Ses etmeden onu izlemeye daldığımda o işine konsantre olmuştu tamamen. İlgili tavırlarla kollarını benim koluma göre ayarladıktan sonra İpek'in adım seslerini duydum. Hızla arkamı döndüğümde İpek'in eline ne geçerse giydiğini anlamak zor olmamıştı. Pembe bir sweatin altına siyah eşofman altını giymiş, kapüşonu da alnına kadar çekip ipleri büzüştürmüştü. Mutsuzluğun beden bulmuş halleriydik an itibariyle.
"Geldim ben," dedi cansız bir sesle ve ayakkabılarını giymeye başladı. Hayattan bıkmış gibi bağcıklarını hırpalıyordu. Oğuz da o sırada kolumu katlamayı bitirip elini omzuma attı ve hep birlikte evden çıktık.
Hiç kimseden ses seda çıkmadı. Yalnızca cırcır böceklerinin sesi ve denizden gelen güçlü dalgaların sesi bize eşlik etti. İhtiyacımız olan huzur onlardaymış gibi bu seslerle hemhal olarak ilerledik. On dakika bile sürmeyen bir yolculuk sonrasında kumsala geldiğimizde yine aynı sessizlikle arabadan indik.
Hava gerçekten o kadar soğuk ve rüzgârlıydı ki iyi ki Oğuz bana bunu giydirmiş diyerek kumlara bastım. Yumuşak kumlara bata çıka biraz ilerledikten sonra benden birkaç adım önde giden İpek'in yanına gitmek istedim lakin o kadar sakin ilerliyordu ki belki de biraz kendini dinlemesi gerekiyordu. Beyza'nın bu yaptığı bana ne kadar zor geliyorsa ona da zor geliyordu.
Aniden adımlarımı durdurup kumlara oturduğumda İpek deniz kıyısına kadar girip suya girmeden kıyıdan kıyıdan yürümeye koyuldu.
Rüzgâr saçlarımı hoyrat bir kuvvetle oradan oraya savururken her seferinde kulağımın arkasında toparlamaya çalıştım ama bir süre sonra vazgeçtim ve kapüşonun içine tıktım. İpleri çektiğimde Oğuz da nihayet yanıma gelip oturdu. Sessizce bacaklarını karnına çektiğinde yandan yandan ona bakmayı kesip kafamı kaldırdım. Rüzgâr bu defa da yüzüme sertçe çarpınca gözlerim yandı. Boğazımda kaldırmaya gücümün yetmediği kayaları yutmaya çalıştım beceriksizce. Gökyüzündeki yıldızlar yaşanan her şeye inat pasparlaktı. Bir gün onlar gibi parlayabilir miydi hayatlarımız da emin değildim.
Yorgun düşmüş ruhumun son güç kırıntısıyla Oğuz'a döndüm ve yanağımı dizime yasladım. "Dizinde yatabilir miyim?" dedim fısıltıyla. Oğuz teklifimle birlikte yüzüme bakmadan bacaklarını düzleştirince beklemeden başımı dizine koyup cenin pozisyonu aldım. O sırada hiç beklemediğim bir sıcaklık sardı bedenimi.
Oğuz üzerime getirdiği bir battaniyeyi serdiğinde istemsizce titredim. Battaniyenin içine daha çok gömüldüğüm sırada Oğuz da parmağının tersiyle narin hareketlerle yanağımı okşamaya başladı. Gözlerimse gökyüzünün denizle birleştiği o karanlık ufka daldı. Acaba benim de kaderim böyle karanlık bir ufka mı bakıyordu hep? O yüzden mi huzurum hep yarıda kesiliyordu? Tam güneş doğdu derken böyle karanlığa gömülmemin başka bir açıklaması yoktu maalesef.
"Bir şey sorabilir miyim?" Oğuz'un pürüzlü ve bir o kadar buhranlı sesi zihnime sirayet edince yerimde kıpırdamadan cevapladım:
"Sor. İstediğin her şeyi," dedim onun bana söylediği gibi. Bunu anladığında gülümsediğini hissettim ve bu beni de gülümseten bir şey oluverdi.
"Pekâlâ. Bir gün bana bir şey olsaydı... Yani atıyorum ki ağır yaralandım ve ameliyat gerekti, yaşayıp yaşamayacağım bile belli değil. O zaman canın ne kadar yanardı Ekim?" diye sorunca boğazımın düğümlenmesine engel olamadım. Sadece bir anlık oldu her şey. Bir anda tüm bunları kafamda düşünüp kalbimin nasıl paramparça hislerle dolduğuna tanıklık ettim.
"Çok," dedim yalnızca. Sesim kupkuru kütür kütür çıkınca öksürerek düzelttim. "Neden böyle saçma bir soru sordun şimdi?" dedim daha düzgün bir sesle. Ona bir şey olmasına dayanamazdım.
"Anlaman için sordum. Korkma, kendimi ölüme sürükleyecek bir şey yapmam ama sen yapabilirsin prenses. Eğer kendini tehlikeye atarsan veya bizi korkutacak bir şey yaparsan beni de atarsın." Battaniyenin içinden elimi bulup üzerine öpücükler bıraktığında hala sessizliğimi koruyordum. "Senin kılına zarar gelirse ben ölürüm Ekim, sana bunu güzellikle nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama..."
Omuz silkerek denizin dalgalarını seyretmeye devam ettim.
"Epey güzellikle anlattın şimdi. Anladım," dediğimde yüzüme doğru eğilip iki parmağının arasına burnumu sıkıştırdı.
Kırık bir neşeyle, "Anladın mı gerçekten?" diye sorunca düz dönerek ona baktım.
"Ya sen beni anlıyor musun Oğuz?" dediğimde karanlıkta zar zor görebildiğim kadarıyla biraz şaşırdı.
"Nasıl yani?"
"Senin de canını yaktılar," dedim kısık bir sesle. "Ve ben hiçbir şey yapmadım. Çok küçükken canımızı çok yaktılar bizim. Yıllarca buna devam ettiler. Benim canım hala yanıyor, senin canın da yanıyor. Onca sene öldüğümü düşündürdüler, sonra yaşadığımı öğrendin, sonra hasta olduğumu sonra unuttuğumu... Bize bunu yaşatmaya hakları yoktu. Bizi bu kadar üzmeye hakları yoktu." Bunları düşünmekten canımın ne kadar yandığını görmüyor musun Oğuz?
Oğuz masumca başını eğip kaşlarını çattı. Söylediklerimden ne anladı bilmiyorum ama yüzüne yerleşen şefkatin hiçbir damlasını dahi ziyan etmeden sevdi yanaklarımı. Kaç tokat yediğim o yanağım ilk kez birisi tarafından sevgiyle karşılandı.
"Ben seni anlıyorum bir tanem ama bundan daha da önemlisi ben sana zarar gelir diye korkuyorum. Ne yapacaksak birlikte, hep birlikte olsun. Ne istiyorsan hep birlikte yapalım istiyorum bunu. Gizlice, kaçarak ya da birbirimizi üzerek değil."
"Normal bir hayat," dedim nefes almadan. "Sadece normal sıradan bir hayat istiyorum ben. Eskiden olduğu gibi mutlu ve sıradan. Sıradan problemlerimizin olduğu bir hayat."
Oğuz gözlerimden akıp şakaklarıma yol çizen birkaç damla yaşı sildi ve eğilip alnıma bir buse kondurdu. Sıcak dudaklarını uzunca bir süre alnımdan çekmedi ve içimdeki sonsuz sevgi katlanarak arttı.
"Sana yemin ederim o halde, istediğin bu hayatı kazanacağız ama sen de bana yemin ver elimi asla bırakmayacaksın. Ne beni ne aileni arkanda bırakmayacaksın," diyerek dudaklarını alnımdan koparınca battaniyenin altından elimi çıkarıp yanağımdaki elini tuttum sıkıca. Battaniyenin altında olan ben olmama rağmen üşüyen bendim, battaniyenin dışında olan o olmasına rağmen sıcacık olan Oğuz'du.
Eğer normal ve sıradan bir hayat yaşamamızın tek yolu buysa özür dilerim Kestane Gözlü Çocuk, ben bu yemini versem bile tutamayabilirim.
.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
