25. Bölüm: Kelebek Fırtınası

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime · Okuduğun bölüm
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Hayatta normal şeyler yapmak bana o kadar garip bir uzaklıktaydı ki kendimi hep bir tersliğin içinde aramama şaşmamak gerekiyordu. Sanırım İspanyolcayı öğrensem iyi ederdim yoksa bu sıkılgan hallerim daha çok devam edecekti ve ben buna daha fazla ne kadar katlanabilirdim bilmiyorum. Ya da en iyi ihtimalle Türkiye'ye dönerdik. Bu daha mantıklıydı tabii ki.

Daniel... Bu çocuğu Barselona'daki gezimizden hatırlıyordum. Nereden çıkmıştı, nasıl gelmişti en önemlisi de bizi nasıl bulmuştu bilmiyordum ama şimdi salıncakta başka bir kız sallanıyordu. Adı Camila idi. Daniel tepemizdeki ağacın kalın dalında ayaklarını sallandırırken elinde yine bir basketbol topu vardı. Onu tek parmağının üzerinde usta bir hareketle döndürürken Oğuz'la sohbet ediyorlardı ve ben hiçbir şey anlamıyordum. Sıkıcıydı işte ama bu ortamı kendim için bozamazdım.

Camila'yı hatırlamıyordum, bu kız sanırım Daniel'in kız arkadaşı olmalıydı çünkü gelirken kolunun altında sarmaş dolaş gelmişlerdi ama nedense kız şu anda Daniel'i umursamıyor salıncakta sallanıyordu. Kendi dünyasındaydı daha çok ve ben kızı pek umursamıyordum. O gün tanıştıklarımdan Gloria denen kız ise Oğuz'a sarılan kızdı. Bağdaş kurmuş maviye çalan gözlerini Oğuz'a dikmişti ve ben nedense onu öldürmek istiyordum. Ya da buna zahmet etmeyip Zehra'nın önüne de yem olarak atabilirdim. Zehra da onu zevkle öldürürdü. Allah'ım neler düşünüyorum ben? Neyse... Bir köşede dursun bu düşünce.

Gloria'nın yanında bağdaş kurup getirdiğimiz meyveleri tüketen çocuksa gündüz gözüyle elinde bir cam şişeyle lıkır lıkır içiyordu. İçkinin leş kokusu burnumun direğini kırsa da açık havada olduğuma şükrediyordum. Adı Rafael'di. Bembeyaz bir teni ve yemyeşil kusursuz gözleri vardı. Yüzünün belirli yerlerinde de koyu renk benleri vardı ama Oğuz'un burnundaki minik nokta kadar güzel değildi. Saçları da sarıya çalıyordu ve içlerindeki çapkın bu olmalıydı çünkü geldiğinden beri Gloria denen esmer kızı gözleriyle yemişti. Belki de hafif çakırkeyif olduğundan bu haldeydi, bilmiyorum ama bu adam da beni fazlasıyla ilgilendirmiyordu.

Yanımdaki çantamı aldım ve Oğuz'un dizine biraz daha yastık muamelesi yapıp sağıma döndüm. O, Daniel ile sohbetine devam ederken kafamdaki manasız cümleleri arka plana attım ve kablolu kulaklığımı çıkardım. Sol kulağıma kulaklığımı takıp telefona yüklediğim müziklerime girdim ve en baştaki parçayı açtım. Pinhani'den Sakinleştim... Sakinleşmiş miydim gerçekten? Hiçbir fikrim yok.

Sakinleştim, tuz bastım yarama.

Belki sonsuza kadar sustu yüreğim.

İpek'in canı sıkılınca oynadığı mobil oyunu ben de telefonuma yüklemiştim ve gerçekten işime yarayacağı aklıma gelmezdi. Saçımdaki toka canımı acıtınca onu çıkarıp yakama tutturdum ve oyunu açtım. İnternetsizken biraz ağır çalışan oyun açıldığında Pinhani her telden çalmaya devam ediyordu.

Trenlerin arasında yaşanan aksiyonuma iyice odaklanırken kaç şarkı geçti gitti bir fikrim yoktu ama oyun oynarken artık uykum gelmişti. İkindin vaktine yaklaşırken Rafael ve Daniel ikilisi tepemde paslaşmaya başlamışlardı ve Gloria denen kızın abartılı kahkahası kulaklarımı tırmalıyordu. Oğuz daha mütevazıydı ve bu durum çok saçma duruyordu.

Bastıran uykuma yenilerek telefonun güç tuşuna basıp kapattım ve uykuyla savaşan gözlerimi yumdum. Akşamüzeri olunca bastıran bu tatlı uykuya sırf can sıkıntısı yüzünden kapılırken şarkı değişti ama onların sesi hala kulağıma doluyordu. Arkamdan esen rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken Oğuz'un elektriksel hisler bırakan parmağı şakaklarıma değdi. O an nasıl olduysa gerçekten uyudum ve ne şarkıyı duydum ne de başka bir şeyi.

***

Acı. Tek hissettiğim keskin bir bıçak kesiğinin tenimden sıyrılırken geride bıraktığı acıydı.

Tatlı olduğunu düşündüğüm uyku anlık bir acıyla paramparça olurken sızlanarak doğruldum. Bacağımı tutarak gözlerimi kırpıştırdığımda nevrim dönmüştü. Elimle yüzüme gelen saçlarımı savurduğumda dibimdeki basketbol topunu gördüm ilk anda. Bana çarpan sert basket topuydu sanırım ve çarptığı yere daha öncesinde bacaklarımda parçalanan odunlardan kıymıklar battığı için biraz derin bir yara vardı.

"Ekim? İyi misin güzelim?" Oğuz'un koluma dokunmasıyla gözlerimi yumdum ve basket topunun çizdiği yolda gezdirdim gözlerimi. Örtüde yuvarlanan cam şişe bitmişti ve Rafael baygın gözlerle Gloria'nın omzundaydı.

Bağırmadan acıyı ciğerlerime hapsettim ve tıslayarak bacağımı öne doğru uzattım. Biraz daha kendime gelerek nefeslendim ama bu sırada Oğuz'a arkamı dönmüştüm istemeden.

"Akşam olmuş iyice, gitmiyor muyuz?" diyerek dağılan saçlarımı çektim önümden ve yüzümü sıvazladım iyice.

Gözlerimin yaşarmasını tuttuğumdan boğazımda oluşan yumruyla cebelleşiyordum. Sadece bu acı için ağlamak istemiyordum o kadar. Zaten günümüz bu insanlar yüzünden mahvolmuş haldeydi. Ne istediğim gibi salıncakta sallanabilmiştim ne de Oğuz'la vakit geçirebilmiştim. Havanın puslu karanlığına bakacak olursam ben de sadece uyumuştum ve bu hoş bir şey değildi.

Yakamdaki tokayı alıp saçlarımı hızlıca topladığımda Oğuz'a hala sırtım dönüktü ve bacağımdaki sızlama günün birinde geçerse ona dönecektim. Camila ağaca ne zaman çıkmıştı bilmiyorum ama ağaçtan atlayıp yanıma gelince elinde telefonun feneri vardı. Bana yaklaşıp bir şeyler söyleyince sıkıntıyla boynumu kütlettim.

"İyi misin diye soruyor aynı zamanda özür diliyor. Rafael artık sarhoş olduğundan topu bırakınca sana değdi. Yaralı olduğunu bilmiyorlarmış," dedi Oğuz, Camila uzun uzun cümle kurarken. Kafamı salladım sadece ve gülümsemeye çalıştım. Pek başarılı olduğum da söylenemezdi.

"İyi olduğumu ve önemli olmadığını söyle. Geçti acısı," dediğimde Oğuz da İspanyolca konuştu ve konu kapandı sanırım. Camila son defa bileğimden dostane bir tavırla tuttu ve gülümsedi. Bu bana biraz daha iyi hissettirirken gözlerimi kırpıştırıp çantama uzandım.

"Tutun bana, gel." Oğuz'un karşıma geçip de ellerini uzatmasıyla derin bir nefes alıp ellerinden tuttum. Camila garip bir şekilde boğazımdaki yumrunun yok olmasına sebep olurken Daniel de ağaçtan inmişti sonunda. Oğuz'la bir şeyler konuşmaya başladıklarında ben sol bacağımın üzerine çok yüklenmeden çantamı boynumdan geçirip yüzümü sıvazladım. Şok etkisinden hızlıca kurtulmuştum.

Oğuz ve Daniel ellerini tokuşturup bir çeşit hareket yaptıklarında dudaklarımı bastırdım istemsizce. O an çok daha iyi anlamıştım. Oğuz'un burada bir çevresi vardı ve bana sıkılmadığını söylerken aslında ne kadar dürüsttü emin olamıyordum. Onu kendi sıkıcı küçük dünyamda barındıramazdım ki.

Oğuz diğerlerine de veda ederken aralarında her ne geçtiyse herkes bana özür dilercesine bakıp gitti ve bu bakışların içerisinde ne Rafael denen ayyaş çocuk vardı ne de Gloria denen manyak kız vardı. İkisi de Oğuz'a el sallayıp giderken Oğuz belimden kavradı hemen. Sol ayağıma basamamam dışında bir sorun yoktu aslında. Hatta biraz alışırsam yürümeye devam edebilirdim.

"Gerçekten iyi olduğuna emin misin? Top sert geldi." Sıkıntıyla soluyup bana döndüğünde başımı salladım. Ayağıma hafifçe basıp alışmaya başladım.

"Sorun yok Oğuz, gerçekten. Acıyla uyanınca şok oldum sadece. İyiyim. Toplayalım şurayı biz de gidelim," dedim yeri göstererek. Oğuz beni alıp salıncağa yönlendirince durdum. "Yok, dur dur! Eve gidelim artık çok geç olmuş baksana. Hem hava soğuk eskisi gibi ılık da esmiyor hasta oluruz Oğuz."

Oğuz o an yüzüme öyle masum baktı ki şaşkın şaşkın ona bakmak zorunda kaldım. Ellerim fazlalık gibi gelince nereye koyacağımı bilemedim ve dudaklarımı sarkıttım.

"Neden öyle bakıyorsun?" dedim fısıltıyla. Gerçekten neden böyle baktığına dair bir fikrim yoktu ama üzgündü ve o bana böyle baktıkça kötü oluyordum. Bunun nasıl olduğuna dair bir fikrim yoktu.

"Geleceklerini bilmiyorum Ekim, yemin ederim. Bilseydim daha başka bir şey ayarlardık ya da İpeklerle gelirdim. Sen sıkıldın tüm gün. Çok saçma bir gündü gerçekten özü-"

"Hayır," diyerek sözünü kestim hemen. Sıkıldığım gerçeğini ben bilsem yeterdi bence. Onun bilmesine gerek yoktu. Yok yere suçlu hissetmesi bana iyi hissettirmezdi. "Saçmalama, ne güzel işte geldiler, seni seviyorlar. Hem sıkılmadım öğlen uykusu iyi geldi bana. Rafael sadece sinirimi bozdu o kadar. İçen insan sevmiyorum."

Son cümlemde hafifçe güldüğümde Oğuz pek içten olmayan bir şekilde tebessüm etti. Sırf üzülmemem için tebessüm ettiğini anlayacak kadar tanımıştım onu.

"Ekim, tüm gün uyudun dizimde. Seninle vakit geçirmek için gelmiştim ben buraya, onlarla başka zamanda görüşebilirim zaten. Günü mahvettim."

Günün çöp olduğu konusunda haklıydı ama bunu onun yüzüne vurup da onu suçlayamazdım. Arkadaşlarının burada ne yaptıklarını, bizi nasıl bulduklarını hala bilmiyordum ve kurcalamak da istemiyordum. Zaten buraya ilk geldiğimde Oğuz arkadaşlarıyla da geldiğini söylemişti. Demek ki benden önce de geliyorlardı. O yüzden çok üzerinde durmadım. Burası bizim özel yerimiz değildi ki.

Burnumdan sesli bir şekilde soluyup sarsak adımlarla yere eğildim.

"Hiçbir şeyi mahvetmedin Oğuz, saçmalama lütfen. Bugün güzel bir gündü. Hem ben açım sen aç değil misin? Bu piknik serüvenine evde devam etmek daha cazip bir fikir gibi. Hem belki terasta bir kahve içeriz battaniyelerle?"

Bunları söylerken boş kapları hasır sepete toplayıp sepeti koluma taktım. Oğuz ne dersem diyeyim ikna olmayacağı için omuz silkerek sofrayı topladı ve kolumdaki sepeti aldı.

"Teras harika bir fikir," deyip beni kolunun altına alınca omzumdan sarkan eline ellerimi doladım gülerek.

"Bence de."

***

Eve geldiğimizde saat sekiz buçuktu ve Serpil teyze bizi bir güzel azarlamıştı. Kaç defa bize telefon açmışlardı ama Oğuz'un telefonu sessizde kalmıştı benim telefonumun da şarjı bitmişti o kadar müzik dinleyip uzun süre oyun oynamaktan.

Oğuz, annesinden milyon kere özür diledikten sonra beni salondaki yemek masasına kaçırmıştı. Havalar ciddi manada serinlediğinden bu yana kahvaltılar dışında ne yiyeceksek salonu kullanıyorduk ve bu kez masada annem de vardı. Beyza her zamanki yerinde karnını tutmuş telefonundan bir şeylerle ilgilenirken Servet amca bugün mesaiye kalmıştı. Şirketle ilgili bir sıkıntı olmalıydı ki Serpil teyze önden gelmişti eve.

İpek ve Serpil teyze etrafta koştururken annemin yanındaki boş yere oturdum. Normalde abim oturuyordu ama onu uzun zamandır göremiyordum. Yoktu ve ben onu çok özlemiştim.

"Anne..." diye mırıldandığımda fark etti yanındaki varlığımı. Allak bullak olmuş, solmuş bir yüzle bana baktığında aynı zamanda sersemce gülümsüyordu.

"Ah, geldin mi bebeğim? Hoş geldin. Nasılsın?" Annem iyi değildi.

Gözlerinin altındaki koyu halkalar o kadar belirgindi ki uykusuz olduğu kilometrelerce öteden anlaşılır vaziyetteydi. Henüz babam hakkında onunla konuşamamıştık, bu süreçte üstüne gitmememin en doğru karar olduğuna tüm benliğimle inanıyordum çünkü Serpil teyze vardı. Annemle ilgilenecek fazlaca insan vardı. Ben ne yapacağımı bilemesem bile başkaları ne yapacağını biliyordu ve doğru yolda olduğumuzdan emindim.

"Ben iyiyim ama sen uykusuz gibisin?" dedim saçlarını nazikçe arkaya yatırırken. Tıpkı yüzü gibi saçları da solgundu ve bunu tüm vücudu adeta bağırıyordu.

"Biraz... Başım ağrıyor sadece ondan uyuyamadım. Sen iyiysen sıkıntı yok demektir. Yaraların ne durumda? Canın hala acıyor mu?"

Gerçekten canımsa merak ettiğin iyi değil anne. İçimde kocaman bir göçük var ve ben o göçükle ne yapacağımı bilmiyorum. Neyle dolduracağımı bilmiyorum. O göçükten yükselen devasa alevleri gözyaşlarımdan başka neyle söndüreceğim bilmiyorum. Şimdilik sadece üstünü kapatıyorum tıpkı senin gibi.

"Hayır, acımıyor."

Annem kurumuş, çatlamış ve neredeyse rengini yitirmiş dudaklarını yukarı doğru kıvırıp uykulu gözlerle gülümsedi ve yavaşça bana sarıldı. İncitmekten aciz kolları sırtımı sardı sıcacık bir şekilde.

"İyi ki acımıyor güzel kızım," deyip saçlarımı okşadığında teninden yayılan çiçeksi kokuyla nefes aldığımı hissettim.

Annemin kokusu beni hep o kaybettiğim geçmişime sürüklüyordu ve ona ne zaman sarılsam gerçekten öz annem olduğuna inanıyordum. Hiç şüpheye yer bırakmayacak bir sevgisi vardı yüreğimde ve ben bunun sayesinde hayatta kalıyordum. Ne olmuş olursa olsun bana Zehra'dan daha kötü bir annelik yapmadığı için onu kalbimin en değerli mertebesinde çok seviyordum.

"Uuuu! Buralar duygusallaşmış dikkat edin sel uyarısı veriyorum!" İpek'in neşeli çığlığı ile annemden ayrıldığımda Oğuz somurtarak tabak taşıyordu. İpek'in elinde ise büyük bir salata tabağı vardı.

"Ağlamadık İpek Hanım," dedim saçlarımı arkaya savurup. İpek, annesine tıpatıp benzeyen o yemeyin beni bakışını atarken karşımda Serpil teyzenin gençliği duruyordu sanki.

"Ağlamayı boş verin de teras planınızı duydum ben. Haksızlık ama bu yani..." diyerek yerine oturduğunda direkt kendine yandaş olarak Beyza'yı seçmiş ve ona sarılmıştı. Beyza ise tam o sırada telefonunu bırakıp yüzüne gelen kıvırcık buklelerini çekti ve ne olduğunu anlamaya çalışan koyu gözlerle bize baktı.

"Haksızlık ne?" diyerek İpek'le birlikte bana bakarken Oğuz küt diye yanıma oturdu ve gürültülü bir şekilde sandalyesini çekti.

"Zevzek zevzek konuşuyor işte Beyza, boş ver. Akşam terasta kahve içelim demiştim. Üşümem ve uyumam diyorsan battaniyeni kap gel ama bebeği üşütmeyelim," deyince ışıldayan gözlerimle Beyza'ya baktım. Bu kez ortamı yüz seksen derece çevirecek bir İspanyol arkadaş gurubu da yoktu ve böylesi daha zevkli olacaktı sanırım.

Beyza kararsız bir şekilde karnını okşarken yemeklerimizi koyan Serpil teyze dâhil oldu konuya. "Bizi de kabul eder misiniz bakalım gençler?" deyince dudaklarıma sinen geniş gülümseme ile ona döndüm.

"Elbette! Bu güzel olur, ilk kez birlikte vakit geçirmiş oluruz. Çok sık bir araya gelemiyoruz. Anne?" diyerek sağımda oturan anneme döndüğümde konudan tamamen bağımsızdı.

"Benim biraz başım ağrıyor kızım. Dinlensem? Ayıp olmaz değil mi?" Sesindeki solgun tınıyla gülümsemem soluverdi. Parmaklarımı istemsizce çıtlatırken Oğuz sol omzuma dokundu hafifçe. Nefesimi verip başımı salladım. Annemi zorlayamazdım.

"Sen dinlen o zaman. Ağrı kesici de al ama. İyi görünmüyorsun," dediğimde annem elimden tutup nazikçe öptü.

"Alırım bebeğim. Yemeğimizi yiyelim hadi. Soğumasın."

Annemin kısa cümlelerinden sonra masada sadece İpek'in okul maceralarının havada uçuştuğu bir sohbet geçti. Oğuz bulduğu her fırsatta İpek'e laf atarken İpek umursamıyor ve ergen arkadaşlarından bahsetmeye devam ediyordu.

İpek'e imrenmem ne kadar mantıklı gelirdi kulağa bilmiyorum ama gençliğimin yarısından fazlasını bir yayla evinde kapatılmış, ilaçlara bağımlı hale gelmiş geçirdiğim için daha fazla üzülmüştüm. Ara sıra sohbetlere dâhil olarak geçen akşam yemeğinde İpek'le şarkılar söyleyerek mutfağı toplamıştık. O sırada Oğuz ya bana ya da İpek'e sataşıp dursa da bundan en çok şikâyet eden İpek'ti.

"Abi defolup gitsene artık ya! Bak şu köpüklü suyu başından aşağıya boca ederim!"

İpek on dört yaşında olmasına rağmen gerçek bir sinirle abisine döndüğünde gri bulaşık leğenini iki eliyle de sıkı sıkı kavramıştı. Bunu yapacağına nedense emindim.

"Abinle düzgün konuş, ergen..." Oğuz zerre umursamadan başparmağıyla İpek'in şakağına vurduğunda gözlerimi kıstım. Belasını aradığını görebiliyordum.

"Yapma..." diye sızlandığım sırada Oğuz gülerek bana döndü ama ne olduysa o anda oldu. İpek, ipini koparıp kızgın bir boğadan farksız bulaşık leğenini Oğuz'un kafasından aşağıya geçirdiğinde akşam yemeğinin bütün yağlı, kirli ve ayrıca köpüklü ılık suyu Oğuz'u sırılsıklam etti. Gülmemek için alt dudağımı sertçe dişlediğimde benim yerime İpek doyasıya kahkaha atıyordu.

"Üçe kadar sayacağım ve İpek, yok olmazsan!.."

Oğuz, dişlerinin arasından tıslarcasına konuştuğunda İpek'in önüne geçtim hemen.

"Çabuk git yukarı!" diye bağırıp onu mutfaktan dışarıya itelediğimde İpek kahkaha atarak terk etti mutfağı. Yerde ne fayans ne de kilim kalmıştı. Allah'tan halılar henüz serilmemişti. Bu kilimi de bahçede yıkayabilirdik.

"Hak ettin valla Oğuz. Sus şimdi, dur şöyle," diyerek bileklerinden sıkıca tuttuğumda yüzündeki maydanoz çöpünü silkeleyerek attığı gibi tüm gücüyle bağırdı.

"Yaktım kızım çıranı!" Gür sesi kulağımın dininde patladığında mutfaktan çıkmaya çalıştı ama ellerimi göğsüne bastırıp engel oldum gitmesine.

"Oğuz dursana ya! Sen zorladın kızı o kadar, sana yapma dedi inadına taciz ettin kızı!" diye ikaz ettim. Bu konuda sonuna kadar İpek haklıydı.

"Ben abiyim!" diye saçma sapan çıkışınca tepkimi asla sakınmadım.

"Çüş!" diyerek yüzüne baktım şok içinde. O da benden böyle bir tepki beklemiyor olacaktı ki ıslak kirpiklerinin arasından benim gibi bana baktı.

"Çüş mü?" dedi gerçek bir merakla. Kafamı salladım aynı zamanda gözlerimi belerterek.

"Çüş tabii, abisin diye zorba mı olmalısın Allah aşkına saçmalama! Dur burada bir yere gitmiyorsun. Sil çabuk yeri!" diyerek mutfak bezini eline tutuşturduğumda elindeki ıslak mavi beze baktı ve yüzü buruştukça buruştu.

"Ben niye siliyorum acaba? Kafamdan bulaşık suyu boca eden ben miyim İpek mi?" Tıpkı bir oğlan çocuğu gibi tepiniyordu ve ben bu gördüklerime inanamıyordum.

Gözlerimi kırpıştırarak Oğuz'un yüzüne baktım. Bir elim belimde, öteki elimse Oğuz'un çenesini kavramıştı. Yüzünü yüzüme sabitleyip kaşlarımı çattım.

"Boca ettirdim demen gerekiyor bence. Yerlerin suyunu alıp ıslak kilimi de bahçeye atar mısın şövalye? Yoksa seni buraya kilitlerim ve bunu yaparım çünkü haksızsın. İpek'i sen zorladın. Resmen gel üstüme bulaşık suyunu dök, dedin ve ben bunlara şahidim. En önemlisi de İpek'in yanındayım. Haksız olan sensin yani. Şimdi lütfen dediklerimi yap. Kilim bahçeye, sen yere."

Ciddiyetle çenesini tutmayı kestiğimde Oğuz'un yüzüne daha önceleri nadiren gördüğüm o çarpık gülümsemesi yerleşti. Alnını alnıma yaklaştırdığında gelen bulaşık kokusu ve parfüm kokusu midemi bulandırmıştı.

"Ben hiç öyle bir cümle kurmadım valla. Sen nasıl böyle tek nefeste konuşabildin? Yine konuşsana," dedi eğlenerek. Nefesimi tutup gözlerinde kaybolmaya devam ettim. Bir insan bu kadar yoğun bakamazdı, bakmamalıydı. Dalıp gitmek elimde değildi. Üstelik kalbime sahip çıkamıyordum şu anda.

Yüzündeki şapşal ifadeye gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp başımı iki yana salladım. "Oğuz hadi ya..." diye sızlanıp işime dönecektim ki belimden yakalayınca ıslak neresi varsa üzerimi ıslattı. Gerginlikle ellerim omuzlarına tutununca zorla yutkundum. "Üzerimi... ıslattın ama..."

Kelimeler en manasız haliyle dudaklarımdan çıkıp kaybolurken Oğuz alnını alnıma dayadı. Bu çocuk iyi değildi. "Benim tarafımda olacağına İpek'i savunan sensin. Bence hak ettin," deyince dudağımı sarkıtıp kollarımı boynuna doladım ve sertçe ayaklarına bastım. Oğuz'un ağzından homurtular yükselirken gülerek sıkı sıkı sarıldım. Evin sınırları içerisinde, en müsait olmayan ve halka açık alan sayılan mutfaktan bir an önce çıkmam gerekiyordu.

"Sen de iyice yargıç kesildin başımıza Oğuz, farkında mısın?"

Sıcak dudaklarını boynuma bastırınca huylanarak geriye çıkmaya çalıştım ama belimi o kadar sıkı kavradı ki bu pek mümkün değildi. Başımı geriye attım çaresizce ve kollarımı omuzlarına dayadım. Onunla ben de batmıştım.

Alakasız bir anda, "Kestane pişirmemi ister misin sana?" dedi. Hayır diyemeyeceğim teklifini duyunca dudağımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı ve yüzünü görmeye çalıştım.

Kıkırdayan sesimle, "Buna hiçbir zaman hayır demeyeceğimi biliyorsun ve soruyor musun? Tabii ki de evet. Tabii ki de kestane pişirmene sonsuza kadar evet, Oğuz Demirel," dediğimde nihayet belimi saran kolunu biraz gevşetti ama elleri sırtımda oyalanmaya devam ediyordu. Uzanıp ıslak saçlarını biraz kenara itip yüzünde kalan soğan çöpünü çektim. Bu halde bile yakışıklı olamazsın Oğuz Demirel.

"Başka bir şeyler daha teklif etsem ona da böyle evet der misin?" deyince kaşlarımı çattım hızlıca ve ellerimi omuzlarına yerleştirdim.

"Ne teklifin var başka? Senden kötü bir teklif gelmez ama böyle bakarsan her ihtimali değerlendireceğim," derken gözlerim kısıktı ve şüpheciydi. Oğuz ise gözlerini devirerek gülmeye devam etti ve alnımdan öpüverdi. İçimi çekip kalbimin tatlı sıkışmasına seve seve ev sahipliği yaparken benden ayrılıp üzerindeki kazağı yutkunarak silkeledi.

"Bu konuda emin ol güveninin boşa çıkarmayacağım ama bence şu anda üzerimi değiştirsem harika olur. Çok kötü kokmaya başladım."

Omuzlarımı silkip, "Senin yüzünden," dedim. Mutfaktan çıkmadan önce bana bakınca arsız bir şekilde gülüp öpücük attı. Havada yakalar gibi yapıp tezgâha tutundum.

Dalga geçer gibi, "Hala beni savunmayan koca yürekli sevgilim..." dediği anda tüm vücudum pelte kıvamına gelerek eridi ama Oğuz fark edemedi. O sevgilim dedikçe ben hep böyle hissedeceksem kitaplardaki her şey gerçekti. "Elleme buraları ben hallederim. Sen de üzerini değiştir," deyip eliyle üzerimi işaret edince aptal aptal gülüp elimle gitmesini söyledim.

"Tamam, sen git gelirim ben de."

Durup bana bir kere daha güldü ve başını iki yana sallayarak mutfaktan çıktı. Onun uzaklaşan adım sesleriyle birlikte karnımda bir fırtına oluşturan kelebeklerimi henüz sakinleştirmeyi öğrenememiştim ama bundan şikâyetçi değildim. Onlar böyle sonsuza dek uçabilirlerdi. Ben razıydım.

***

Annem ve Beyza hariç herkes teras kattaydı. Kahvelerimiz sıcak kupalarda ben tarafından ikram edilmişti ve herkes birer battaniye çekmişti üzerine. Battaniye ikramı ise Serpil teyzeden geliyordu. İpek ise bu defa abisine olan öfkesinden misafir olarak davete icabet ettiğini söyleyip hiçbir şeye el sürmüyordu. Eh, zavallı mutfağın bulaşık suyuyla yıkandığını Serpil teyze öğrenmişti ama Oğuz temizlediğini söyleyince ufak bir azarla işi tatlıya bağlamışlardı. O anlarda sessizde durup aralarındaki ilişkiye içten içe imrenmiştim. Demirel ailesi, çok güzel bir aileydi ve biz birbirimize zıt iki aileydik.

Şah ailesi ne kadar parçalanmışsa Demirel ailesi de o kadar bir arada kalmıştı. Sahiden, bizden ne istemişlerdi? Annemden, benden, babamdan, abimden ne istemişti dede bile diyemediğim adam ve onunla iş birliği yapan, yıllarca beni kandıran kadın?

Ne zaman aklıma gelse içimde hiç bilmediğim bir noktada bir kıvılcım oluşuyordu ve o kıvılcımı söndürmek her geçen gün daha da zor oluyordu. Korkuyordum. Günün birinde kelebek fırtınam ya bir cehennem azabına dönüşürse ve ben o kelebekleri tanıyamaz hale gelirsem? O zaman hala Ekim olarak kalabilir miydim? Yoksa Samyeli olup onları sıcak rüzgârlarımla kavurmalı mıydım?

"Sen neden sessizleştin Ekim?" Serpil teyzenin sorusunu alenen üzerime aldığımda tüm dikkatim tuzla buz oluverdi ve daldığım noktadan gözlerimi ayırdım.

Asmaların arasına led ışıklar ve çevreye de biraz ampul döşemişti Oğuz. Bu sebeple terasımız geceleri de loş bir aydınlığa ev sahipliği yapıyordu. Serpil teyze ise bu loş ortamda bana bakarken sıcak gözlerindeki samimiyeti iliklerime kadar hissediyordum. Bu insanlar ait olmak isteyeceğim kadar harikalardı.

Kuruduğunu hissettiğim dudaklarımı ıslattım. "Hiç, dalmışım sadece. Uyku bastırdı da birden." Kahvemden büyük bir yudum alırken Serpil teyze omzumu sıvazladı narin bir tebessümle.

"Güzelim benim, uykun geldiyse bize bakma sen, uyu olur mu? Zorlama kendini." Ona bakarak memnuniyetle başımı salladım. Kahvemden hızlı hızlı yudumlar alırken ortada dönen sohbete katılmaya çalıştım lakin Oğuz battaniyenin altından arsız bir şekilde parmaklarını elime değdirince irkildim. Kupayı dudaklarıma daha çok yaklaştırıp gülüşümü bastırırken yanımda kıkırdadığını duyabiliyordum ve bunu sadece ben duyabiliyordum.

"Anne, abim battaniyenin altından Ekim ablayı taciz ediyor!" İpek'in fütursuzca söyledikleri yüzünden elimi ateşe dokunmuş gibi çekeyim dedim ancak neredeyse kahvem dökülüyordu. Son anda dengemi kurduğumda herkes bize dönmüştü. Utancın tüm şekli şemali yüzümde belirirken Oğuz'un artık bıkmış usanmış o ciddi sesini duydum.

"Elimin tersindesin bak İpek." O kadar sakin kurmuştu ki bu cümleyi elinin tersinde olan benmişim gibi hissetmiştim. Yanağımın içini kıpkırmızı olup dişlerimle ezerken Serpil teyze ofluyordu artık.

"Tamam ama İpek, ayıp gerçekten bu yaptığın kızım. Tamam, hadi buranın tadı kaçtı. Herkes odasına dağılsın. Hadi canım," deyip kahve kupasını orta sehpaya bıraktığında Oğuz ve İpek arasında gergin bir bakışma yaşanıyordu. Keyifsiz bir şekilde Serpil teyzeyle Servet amcaya baktığımda Servet amca dünya umurunda değilmiş gibi yanımdan geçip gitti. Serpil teyze de durup omzunu elime attı.

"Yerinde olsam bunları bırakır içeri geçerdim tatlım. Şunlara bak. Beş yaşındalar sanki. Tüm kasabayı aydınlatacak elektrikleri var evlat diye doğurduklarımın. Gerçi evlat mı trafo mu belli bile değiller!" deyip gidince başımı sallayıp kahvemle battaniyeme sarıldım ve peşlerinden ilerledim. Serpil teyzelere iyi geceler diledikten sonra yerde sürünen battaniyemle odama girdim ve kapıyı arkamdan örttüm.

Bugün normalden daha hareketli bir gün olduğu için kısacık bir teras serüveni yeterli gelmişti. Üstelik üşümüştüm de.

Havalansın diye açtığım penceremi örtüp perdeleri çektim ve ışıkları yaktım üzerimi değiştirmek için. Kahvemden son yudumu aldım ve çalışma masama ilerledim önce. Melike Hanım'ın bahsettiği mektuba başlayabilirdim sanırım. Kupayı masama koyarken defterimin altına sıkıştırılan A4 boyutundaki kâğıtla kaşlarım havalandı. Battaniyeme biraz daha sarılıp ahşap sandalyemi çektim ve oturdum. El yazısı tanıdık değildi ama kelimeler hiç olmadığı kadar tanıdıktı.

Özür dilerim diye başlıyordu her şey. Hâlbuki bir imdatla tanışmıştık biz ihanetten önce.
.
.
.
.
.
Arkadaşlar noluyo noluyooo!?!?!?!

Yeni bölümü nasıl buldunuz? Yirmi beş bölüm boyunca sormadığım soruyu bana yirmi beşinci bölümde sorduran neydi ben de bilmiyorum.

Bu özür kimden geldi?

O kâğıtta ne yazıyor?

Kendimi ana haber sunucusu gibi hissediyorum ve size son duyuruyu yapıyorum: FİNALE SON DÖRT BÖLÜM KALDI.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

298okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.