22. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları
Bölümler 32Şu an: 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ekim Şah
Birinin yakamdan sertçe tutmasıyla başımdaki ağrı şiddetle zonkladı. Kapanan gözlerimi zorlanarak açtığımda etraf karanlıktı. Her yer zifiri karanlıktı ve buz gibiydi. Sol yanağımdaki kesiklere vuran rüzgâr her seferinde canımı acıtırken kaslarım soğuk havanın bedenimle bütünleşmesi yüzünden gerildi. Sanırım arabadaki yolculuğum son bulmuştu çünkü kuş sesleri, baykuş sesleri birbirine karışırken ayaklarım yerde sürünüyordu. Kaç saat boyunca baygın kaldığımı ise bilmiyordum. Belki bir gün. Belki de yarım saat.
"Soyun," dediğini duydum tanıdık bir sesin. Sanki kâbustu bu.
"Bu ters teper," dedi başka tanıdık bir ses. Ters tepecek olan şey neydi?
"O ters teper bu ters teper diye diye dokuz sene çöp oldu Devrim! Bu iş burada bitecek! Ölürse de ölsün bana ne!" diye bağırdı ve o an anladım ki Zehra'nın acımasız pençelerine düşmüştüm, kıvranma vaktiydi.
Kendime gelemiyordum bir türlü. Başımda bir ağrı yakama yapışmış beni rahatsız ederken bayılamamak bile eziyet veriyordu.
"Şunu giydirin," dediğini duydum Zehra'nın. İki kolumdan tutan adamların beni bir ağacın dibine atmaları yüzünden sırtım ağacın sert gövdesine çarptı. Soğuktan titrerken Zehra'nın yanındaki iki adam, birisi Uraz'dı sanırım, üzerimdekileri çıkarmaya başladılar. Mani olamadım çünkü bedenim o kadar uyuşmuştu ki kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Gücüm yoktu.
Beyaz ceketim gitti önce üzerimden. Kan içindeydi yakası hep. Üzerimdeki tişört gitti sonra, altıma giydiğim eşofmanımı sıyırdılar hiç üşenmeden. Sonra adamlar tek bir el hareketiyle başları önde eğik hepsi geri çekilirken ayağımda çorabım, üzerimde atletimle kaldım o karanlıkta. Ben mi göremiyordum acaba? Yoksa etraf gerçekten karanlık mıydı?
"Sana oralardan çok sevdiğin elbiseni getirdim kızım," dedi Zehra, sakin bir sesle ve kafamdan ince saten bir şey geçirdi. Kumaş tenimi yakıp geçerken cansız kollarımı tutup askılarından geçirdi. Devrim'in bana yaklaşan ayak seslerini işittiğimde görebildiğim sadece kalın botlarıydı. Ne zamandaydık? Kış gelmemişti, sonbahara henüz yeni giriyorduk ama onlar bot giymişti ve hava buz gibi soğuktu ya da ben üşüyordum.
Zehra ben bunları düşünürken saten elbisenin eteklerini iyice çekiştirdi ve saçlarımdan tutup beni düştüğüm yerden kaldırdı. Saç diplerim bu hissi acıyarak karşıladıklarında ağlamak istiyordum. Eve dönmek istiyordum. Ona sarılmak istiyordum.
"Bağlayın," diye emir verdiğinde telefonu çalmaya başladı. Uraz gelip kolumun altından tuttu, beni hafifçe düzeltirken diğer adam da gelip bir tane halatla bedenimi ağaca bağladı. İki kolum da yana açıldığında başım önüme düştü.
Midem bulanıyordu. Kusacakmış gibi hissediyordum. Birkaç defa güçlü bir hisle öğürürken Zehra'nın uzaklaşıp birisiyle konuştuğunu fark ettim. Kiminle konuştuğunu anlayamamıştım ama hararetli bir konuşma olduğunu anlayabiliyordum.
Kurumuş dudaklarıma dilimi değdirdiğimde aynı zamanda başımı ağacın gövdesine yasladım. Yarım açık gözlerimle üzerime düşen gölgeye baktığımda gördüm onu. Gri uzun sakalları yokluğumda biraz daha uzamıştı ama saçları aynıydı, uçları dalgalı ve jöleli... Kafasında da siyah ince tacı. Gözlerimi kapatıp çalıların kestiği bacağıma baktığımda yerdeki her şey tenime batıyordu. Elbise uzundu aslında ama iyice çekmemişlerdi.
Elbiseleri sevebilirim sanmıştım ama yanılmıştım.
"Canın bu defa çok acıyacak ama dayanmaya çalış," dedi Devrim, normal bir şeyden bahseder gibi. Yere diz çökerken adamlar benden uzaklaştı usulca. Ona bakmaya çalışsam da başaramıyordum, bedenimi kontrol edemiyordum.
"Ne istiyorsunuz... benden?" diyebildim sarhoş gibi kelimeler ağzımdan kayıp giderken.
Zehra telefonla konuşmaya devam ediyordu. O sırada Devrim zayıf kolumu tuttu. Canım acıyınca başımı sertçe ağacın gövdesine dayadım ve inledim ama Devrim ağzımı kapattı. Boğuk bir çığlık avucunda yayıldı.
"Şşşttt. Sakin ol. Alışık olduğun şeyler Samyeli. Sakin olursan canın daha az yanacak ama korkma bu defa işimiz kısa. Araçtan aleti getirin," dediğinde gözlerimi açmaya çalışıyordum. İğne yapmışlardı yine. Üstelik birkaç defa. Kaç doz yaptığını bilmiyordum ama her zamankinden daha ağırdı sanırım. Tenim yanıyordu, başım çatlıyordu, damarlarım kontrolümden çıkmış patlamak istercesine dalgalanıyordu.
"Kusacağım..." diye fısıldadığımda Devrim bir şeyler söyledi ama anlamadım. Sonra sert bir rüzgâr esince baştan aşağıya titredim. Dişlerim birbirine vururken acı çekerek kafamı arkaya yatırdım birkaç defa. "Çok soğuk," derken Zehra'nın sesi geliyordu ama anlamıyordum bir türlü ne söylediğini. Onu o kadar bulanık görüyordum ki bana bakıp bakmadığından emin değildim.
"Burası tetikleyecektir ama aynı zamanda hasar verebilir Zehra. Kız ölebilir," dedi Devrim. Kaşlarım çatılırken şakaklarıma yapıştırılan şeylerle kafamı sallamaya çalıştım ama beceremedim. Hiç gücüm yoktu. Hiç...
"Öldürme o zaman Devrim. Sadece dokuz sene öncesine git ve gel. Şunları ver bana." Zehra öfkeyle yere çöktüğünde saten elbisenin içerisinden tenime buz gibi şeyler yapıştırdı. Bileklerime, ayaklarıma, kaburgalarıma... Bunlar da neydi böyle anlamıyordum ama çok soğuklardı.
"Soğuk," dedim aynı şeyi tekrarlayarak. Zehra'nın gülüşü kulağımı tırmalayınca huysuz bir şekilde ayaklarımı hareket ettirdim. Bir türlü beceremedim ama. Zehra ayağıma sert bir şeyle vurunca Devrim yine tam zamanında ağzıma pis ellerini kapattı ve boğuk bir inilti çıktı.
"Rahat dur be sen de! Yettin canıma zaten. Başla çabuk!" Zehra doğrulduğunda tüm bedenimi ele geçiren kablolara bakakaldım.
Yer, altımdan kayıp giderken kafam geri dönülmez bir şekilde önüme düştü. Safra tadı ağzıma kadar geliyordu. O an daha önce hiç yaşamadığım bir acı hissettim. Tam yara izimin üzerinde, bir elektrik akımı... Yaktı geçti tüm bedenimi.
***
Tek bildiğim şey soğuk demekti. Buz gibiydi hava ve artık bazı uzuvlarımı hissetmiyordum. Ellerimi kaldırabiliyordum ama hissetmiyordum. Bacaklarıma kaçıncı defa bir odunla vuruşuydu Zehra'nın bilmiyorum ama hissetmiyordum artık. Bacaklarım sadece kan içindeydi ama biraz daha kendimdeydim. Midem bulanmıyordu ama her yerim acı içinde, değişik bir titremenin etkisinde kıvranıp duruyordu.
"Okula başladığımda," dedim nefes almaya çalışarak. Zehra çenemi kaldırdı parmaklarındaki yüzüklerin canımı yakmasına aldırmadan.
"Başlatma okulun ilk gününden! Başka ne hatırlıyorsun?" diye bağırıp yüzüme bir tokat daha indirdiğinde yanaklarımdaki kesiklerin sayısı arttı. Yerden tutundum ama avucuma batan şeyler de kan yaptı her yerimi. Ağlayarak, hıçkıra hıçkıra ağlayarak toprağı avuçladım.
"Oğuz!" diye bağırdım ve doğrulmaya çalıştım. "Tek hatırladığım Oğuz! Oğuz var, abim var! Annemi hatırlıyorum! Beni ne kadar sevdiğini... Babamı hatırlıyorum artık ama istediğin şey... İstediğin şey yok!" Zayıf sesim Zehra'yı daha da öfkelendirdiğinde Devrim onu kolundan tutup durdurdu. Boğazım acıyordu bağırıp ağlamaktan. Buradan kaçamayacak kadar acizdim. Artık beni bağlamıyorlardı bile. O kadar çok vurmuştu ki bana, o kadar çok ilaç vermişti ki gözlerim kayıyor, kelimelerim boşa çıkıyordu. Başımı dik tutmak bile çok zordu. Ölüyordum. Zehra beni öldürüyordu.
"Eğer daha fazla elektrik dalgası gönderirsem beyin kanaması geçirebilir, iflas edebilirim. Şu anda durumu iyi değil. Nabız çok hızlı," dedi. Gözyaşlarım yanaklarımdaki yaraları yakıp geçerken başımı iki yana salladım sürekli. Çok soğuktu. Daha önce bu kadar canımın yandığını hiç hatırlamıyordum. Elimi kaldırıp boynumdaki kolyeye dokundum. Hala buradaydı.
"Oğuz bana kestane yapmıştı," dedim ne dediğimi bilemeyerek. Kestane kokusu almam normal bir şey miydi?
Şakaklarımdaki şeyler ince ince beynime iğne batırırcasına artık canımı daha fazla acıtırken bana yaptıkları şey yüzünden hafızamda canlanan birkaç güzel anıyla daha mutlu oldum. Okula nasıl gittiğimi, annemi okul bahçesinde bırakıp Oğuz'a nasıl koştuğumu hatırlıyordum. Çok güzeldi. Çocukluk kahkahamı hatırlıyordum artık. Dünyanın en mutlu kız çocuğuydum. Şimdiyse en mutsuz genç kızıydım.
"Çok güzeldi..."
Ağaçtan düştüğüm an hafızamda daha da netleşirken arada Karan'ı da hatırlamıştım. Sonra Oğuz'un beni halı sahaya ilk götürdüğü an aklıma gelmişti. Yaşım ondu. Götürmüştü götürmesine ama o kadar sıkılmıştım ki en sonunda ortadan kaybolup onları telaşlandırmıştım arsız gibi. İlgiyi seven bir çocukmuşum.
Zehra tahammülsüz bir sesle, "Ekim!" diye bağırdığında irkilerek kafamı kaldırdım. Zehra ince bir takımla karşımda duruyor ve aşağılayıcı bir şekilde bana bakıyordu. Ona cevap vermedim. Kafamı yeniden eğdim ve aydınlanan havada en net haliyle bacaklarıma baktım. Mahvolmuştu. Hissetmiyordum ama.
"Soğuk..." diye sayıkladım. Ayaklarım pembeleşmiş, mora doğru renk değiştirmeye başlamıştı. Acaba bacaklarıma kan mı gitmiyordu ama kanıyordu. Akın akın kan boşalıyordu bacaklarımdaki kesiklerden.
Zehra tam önümde durdu.
"Bu hatırlatır mı anneciğim?" diyerek elinde tuttuğu kolonyayı bacaklarıma dökmeye başladığında kuvvetli bir çığlık attım. Kuşların kanat çırpma seslerini duyabildim bir de çığlığımı.
Damarlarım yanmanın hissiyle çekilirken bacaklarımı da aynı zamanda kendime çekmeye çalıştım ama beceremedim. Kıvranıp durdum o ağacın dibinde. Gözlerimdeki yaşlar yanaklarımı acıtırken ağlamak bile eziyetti ama en büyük eziyet o kolonyaydı. Zehra acımasızca yaralı bacaklarıma kolonyayı sıçrattıktan sonra arkasındaki adama verdi şişeyi ve yere çömelip yanağımdan tuttu.
"Annenin yıllar boyu sakladığı, babanın da ilmek ilmek topladığı o kanıtlar ya da her neyse nerede, söyle bakalım şimdi. Ha birde şu en büyük hissedarın yazdığı belge lazım. Hatırlamışsındır eminim," diyerek gözlerimin içine baktığında çaresiz bir şekilde çırpındım.
"Ha-hatırlamıyorum ama... Ama evde olabilir. Ne olur, git oraya bak sadece. Eşyalarıma bak," dedim hıçkırıklarım boğazıma dizilirken. Acıdan bayılıp acıdan ayılmaktan yorulmuştum. Ruhum yorulmuştu. Yaşayamıyordum, ölmek üzereydim ama buradaki dört kişinin de umurunda değildi bu durum.
"Öyle belirsiz sözcükleri sevmediğimi biliyorsun, hatırlaman lazım ama," diyerek kolonyalı ıslak eliyle yanağıma dokundu ve her tokat attığında gümüş yüzüklerinin çizdiği yüzüm sızım sızım sızladı. Acıyla bacaklarımı toprakta oynatırken Zehra bana daha çok yaklaştı.
"Bir yolculuğa çıkalım seninle. Gel kızım. Belki hatırlarsın," dedi ve alnımdaki yapışkan şeyleri acımadan çekti.
Her biri canımı ayrı yakarken bedenimden yaklaşık yirmi yirmi beş tane kabloyla yapışkan çıktı ve her yerim yara bere içinde beni kolumdan tutup sürüklemeye başladı. Arkasındaki adamlar etrafı toparken yine o arabaya girmenin korkusuyla etrafa baktım. Ayaklarım paytak bir şekilde etrafta gezinirken boynumdaki kolyeye uzandım. Onu tek elimle tuttum sıkı sıkı, güç almak istercesine ve arkamdaki adamlara baktım. Kaçmam gerekiyordu buradan, daha fazla dayanamazdım.
"Nereye?" dedim hasta bir sesle. Titreyerek o adama bakarken ceketimi tutuyordu ve bana bakıyordu. Uraz.
"Ayh! Yeter be!" Zehra isyankâr bir şekilde bağırdı ve bana döndü. "Sana hesap vermek zorundaymışım gibi, toplayın şunu," diyerek beni elinin tersiyle yere ittiğinde yaprak gibi düştüm ama kalkmam çok hızlı oldu.
Devrim beni yerden kaldırınca kollarımı ondan çektim ve beklemediğim bir anda Uraz beni belimden yakalayıp koşmaya başladı. Bacaklarım havada öylece olayın şokunu atlatmaya çalışırken adamın beni neden tek koluyla kucaklayıp arkasına bakmadan koştuğunu düşünüyordum.
Silah sıkmadı kimse, muhtemelen gündüz gözü çıkacak olan sesten çekindiler ama Uraz beni Zehra'dan kaçırmıştı. Sarsılarak onun kolundan tuttuğumda gözden kaybolduğumuz ilk an beni bir otobanda yere bıraktı. Ceketi bana verdiğinde hemen üzerime giyindim ve kolyemi boynumdan çıkarıp ceketin cebine attım. Bu kolyeyi kaybetmek istemiyordum, her an boynumdan düşebilirdi veya Zehra onu bir hınçla koparabilirdi. Beni boğabilirdi de.
"İyi misin?" diye sordu Uraz. Ona şaşkınlık içerisinde bakarken arkama bakıp duruyordum. Onlarda araba vardı ve bizi bulmaları çok sürmezdi.
"Neden yaptın? Ne istiyorsun benden?" dedim otobanda ilerlerken. Elbise ayaklarıma toplandığından eteğini sürekli kaldırıyordum. Bu yüzden sevmiyordum etekleri. Kaçarken böyle dolanıyordu ayağıma ve Zehra bunu iyi bildiğinden bana hep uzun elbiseler giydiriyordu.
Ayaklarımı hissetmeden nasıl yürüyebildiğimi ben de bilmiyordum ama yürüyordum bir şekilde. Uraz temkinli bir şekilde arkamdan gelirken aynı zamanda otostop çekmeye çalışıyordu.
"Kızım var çünkü," yanıtını alınca adımlarım durdu ve ona döndüm.
"Hayvan herif..." diye sayıkladım sersem bir şekilde. Onunla aramı epey açtıktan sonra arkamdan bağırmaya başladı.
"Seni kurtardım işte! Daha fazla izleyemezdim! Ekim! Sana bir şey söyleyeceğim. Baba-"
Ve bir kurşun sesiyle bölündü her şey. Elimi kulaklarıma bastırıp titreyerek arkama döndüğümde o arabayı gördüm ve hiç durmadım. Koştum. Elbise ayaklarıma dolanırken koştum. Uraz'ı tek kurşunla öldürüp arkasında iz bırakmamak için arabaya cesedi yüklerken tabana kuvvet koştum. Ceketin cebindeki kolyeyi sıkı sıkı tutarken ceketi çıkardım hemen ve çalıların üzerine atıp koşmaya devam ettim ama çok geçmedi ki bir fren sesiyle zayıf kollarım yeniden birilerinin esiri oldu. Çırpınışlarım boşa çıktı çünkü her şey birkaç saniye içerisinde gerçekleşti. Ağzıma ve burnuma kapatılan bezle birlikte arabanın hızlanışı bedenimi saran son şeylerdi. Yakalanmıştım ama en azından kolyem kurtulmuştu.
***
"İspanya'da bir kasaba var. Asturias eyaletine bağlı Lastres köyü. Her şeyi oraya sakladım. Eğer bana bir şey olursa bunu kamuoyuna duyurun. Hiç düşünmeden Şaheserleri yerle bir edin."
"Anne, kamuoyu ne?"
Küçük kız elindeki zarfla mutfağa girdiğinde ona kestane pişirmeye hazırlanan Nilüfer Hanım, gördüğü şeyle kaşları havalandı. Kızının sözlerinden o da pek bir şey anlamamıştı doğrusu.
"Kamuoyu mu?" dedi anlamayarak sonra çok geçmeden kızının elindeki zarfı gördüğünde dehşete düşmüş bir şekilde, "Ekim!?" diye bağırıp, zarfı kızının elinden aldı ve yazılan birkaç cümleyi okudu. Bir de fotoğraflar vardı. Kadını kalbinden bıçaklayan, yüreğini söküp alan birkaç kare fotoğraf...
Küçük kız hiçbir şey anlamamış ama merakla annesine bakmıştı. Neden bağırdığına anlam veremezken içten içe morali bozulmuştu.
"Kızım bunu nereden buldun? Kim verdi sana?" Nilüfer Hanım, biraz yüksek sesle kızının boyuna kadar indiğinde küçük kız gergin bir şekilde annesine bakıyordu. Kaşları hüzünle gevşemiş ve korkuyla gözbebekleri büyümüştü.
"Kargocu verdi. Annene götür dedi ama sen kestane yapacaksın diye ben okudum," dedi suç işlemiş gibi. Biraz geriye gittiğinde Nilüfer Hanım kızının elinden tuttu ve ilgiyle, bakışlarını yumuşatmaya çalışarak kızına baktı.
"Tamam, o halde bundan kimseye bahsetmek yok anlaştık mı? Bu seninle aramızdaki ufak bir sır olsun. Babana da bahsetmek yok. Anlaştık mı bakalım kestane canavarı!" dedi oyunbaz bir sesle ancak içi kan ağlıyordu artık. Yutkunamıyordu bile fakat dirayetli olmak zorundaydı. Kocasına soracaktı önce. Bu fotoğrafları ve mektubu ona soracaktı.
Tek elini kaldırmış kızının el çakmasını beklerken küçük kız başını salladı ve annesinin eline eliyle vurdu.
"Anlaştık! Peki kamuoyu ne?" diye sordu tezgahtan tutunarak. Nilüfer Hanım, kızını kucağına aldı ve tezgâha oturtup mektupla fotoğrafları hemen dolapların birinin arasına kattı. Elleri titriyordu ve deliriyordu o mektubu okumak için.
"Büyüyünce öğreneceksin bebeğim, şimdi sana anlatsam bile unutursun hemencecik. Ama büyürsen unutmazsın."
Küçük kız, annesinin sözlerinden hiçbir şey anlayamamıştı. Nilüfer Hanım kestaneleri suya atıp suda biraz haşlamaya bıraktığında küçük kızına döndü.
"Bebeğim seninle bir anne kız anlaşması daha yapalım mı?" diye sordu sevecenlikle. Küçük kız uslu bir çocuk gibi başını salladı.
"Ne anlaşması?"
"Sır söyleme anlaşması," diyerek göz kırptı Nilüfer Hanım ve gülümseyerek kızının fındık burnuna dokundu. "Bak şimdi, eğer birisi sana sorarsa bu anne kız sırrımızdan bahsetmek yok ama eğer olur da yanında baban varsa ve sana sorarsa anne kız sırrımızdan sadece babana bahset olur mu? Ama baban sormazsa bahsetmek yok. Anladın mı?" dedi emin olmak istercesine. Küçük kız birkaç saniye düşünüp başını salladı hemen.
"Tamam, babam sorarsa da anne kız baba sırrı olur ama babam sormazsa anne kız sırrı olarak kalır. Peki Oğuz? Ona söylesem?" dedi merakla elini dudaklarına götürürken. Nilüfer Hanım gülümseyerek kızının alnından öptü.
"Oğuz sevdalısı kızım benim! Hayır, Oğuz'a da söylemek yok. Abine de söylemek yok hatta," dedi işaret parmağını sallayarak. Küçük kız sıkıntıyla kestanelere baktı öylece.
"Yalvarsalar da söylemem ki zaten!"
Nilüfer Hanım arkasına dönüp akmaya sabırsızlanan gözyaşlarını bastırdı eliyle. Yutkunarak kızına döndü tekrardan.
"Asturias eyaletine bağlı Lastres köyünü unutma bebeğim tamam mı? Bu seninle aramızdaki en büyük sır olsun. Orası çok önemli bir yer. Tıpkı masallardaki prenseslerin sarayları gibi."
Küçük kızın çehresinde belirgin mesut bir ifade zuhur etmişti. Kadınınsa yüzü acının en koyu tonuna boyanmıştı.
"Öyle bir yer mi var anne? Prenseslerin sarayları gerçekten de var mı?"
"Var," dedi Nilüfer Hanım kestanelere dönerek. "Ama prenseslerin çektiği acılar da var."
***
Nefes alamıyordum. Canım çok yanıyordu. Kaç gün geçmişti, kaç saat arkamızda kalmıştı bilmiyorum ama başka bir yerde, bu kez zayıf bir ağacın gövdesinde halatla bağlanmış uzanıyordum. Yara bere içindeydim ama en çok da acıyan ruhumdu. Bedenimle olan savaşı bitsin istiyordum artık. Artık... Ne yapacağımı bilmiyordum.
Her yerime bağlanan kablolar beynimi delip geçecek bir sancı verirken zihnimde beyaz kâğıdın içine yazılmış daktilo yazıları vardı sadece. O yazıları okursam bu savaş bitecekti. Bir de fotoğraflar. Babamı gördüğüm, babamın gülümsediği, bir kadının kolunda çektirdiği üç beş fotoğraf karesi.
"Biraz daha artır!"
"Ha-hayır!" diye bağırdım güçlükle. Düzenli gelen boğuk sesler bozulduğunda gözlerimi aralamaya çalışıyordum ama pek başarılı olamıyordum. Kirpiklerim birbirine yapışmıştı.
Hatırlamıştım sanırım. Yanlış mı hatırlamıştım bilmiyorum ama sanırım hatırlamıştım. O daktilo yazısı gözümü her kapattığımda canlanırken yaşamak için nefes almaya çalışıyordum. Söyleyecektim. Ona hatırladığım ne varsa, hafızamdan almak istediği ne varsa söyleyecektim ve bu savaşı durduracaktım.
"Köyde..." diye sızlandım can çekişerek. Dudaklarım kıpırdarken bile acıyordu.
Elimi kaldırdığımda Zehra'nın sesi değişti. Onu göremiyordum. Hiçbir şey göremiyordum. Etraf çok bulanıktı ya da ben kör olmuştum.
"Hangi köy? Neresi?" derken epey istekli ve heyecanlıydı. Zehra kesinlikle buraları bilmiyordu. Aradığı şey buradaydı çünkü. Bir buçuk aydır yaşadığım o evdeydi.
"Şuradaki köy... Last... Lastres," dedim nefes almaya çalışarak. Başımı arkaya yatırıp kuruyup çatlayan, yaraları donan dudaklarımdan nefes almaya çalıştım. Kalbim çok hızlı ve sancılı bir atım sürecindeydi.
Zehra burnumdan da kan getirince nefes alma sistemim tamamen değişmişti.
"Hangi evde, tarif et!" diye bağırınca sona yaklaştığından sanırım artık sabrı kalmamıştı. Belki de son dediğim benim sonumdu.
"Köyde, yaşadığım evde," diyebildim. Kalbime saplanan bir ağrıyla elimi kalbime götürdüğümde Devrim'in sesini işittim.
"Nabız çok zayıf Zehra. Bu gidişle ölecek. Bir an önce git bul şu aradığını," dedi. Zehra yerden kalkıp telefonuna koştuğunda Devrim bana dönmüştü. Onu kısık gözlerimin altından zorlukla görebiliyordum. "Umarım yalan söylemiyorsundur küçük hanım yoksa Zehra seni mahveder."
Korkmuyordum. Korkamıyordum. Cansız bileklerimi havaya kaldırıp yapıştırdığı ne varsa sökerken kafamda annemin sesi yankılanıyordu sadece. Sonunda diyordum, hatırlayabildim. Zehra şimdi söylediklerimi de alıp ebediyen gidecekti. Ondan hiçbir şey istemiyordum, sadece gitmesini umuyordum. Gitmesini, bana çektirdiklerinin bitmesini, dinlenmeyi, uyumayı, iyileşmeyi... Sadece bunları istiyordum. Hayatıma devam edip edemeyeceğim belli bile değildi. İsteğim de yoktu ya zaten. Her şey artık benden çok uzaktaydı.
"Ben gidiyorum Devrim, sen kızı al Türkiye'ye dön. Babam yardım edecek," dediğinde Devrim'in onayladığını anladım.
Zehra'nın koşuşunu gördüğümde belimdeki halatlar çözülmeye başlandı. Halatlar çözüldüğünde yere düştüm ama son anda şoförlük yapan adam tuttu bedenimi. Yabancı dokunuşlar bedenimi talan ederken ben rahatsızlığımı dile getiremedim ama dokunduğu her yerde kasılmalar oluyordu, tiksiniyordum.
"Al götür arabaya. Yola çıkıyoruz," dedi Devrim ayağa kalkarak. Bana attığı bakışları fark ettiğimde gözlerim ara ara kapanıp açılmakla meşguldü. Ölüymüşüm gibi bakıyordu bana. Cenazeymişim gibi... "Baban senden dirayetliymiş," dediğinde kaşımı oynatabildim sadece.
En kötü, tarazlı bir sesle, "Babam mı?" dedim gözlerim kapanırken. Bir daha açamayacağıma o kadar emindim ki.
Devrim, ölmek üzere olduğumdan o kadar emindi ki acımasızca kurmuştu o beni hayata bağlayan cümleyi: "Baban hayatta. Bari bunu bil öyle öl."
Arabanın içine girdiğimde adam beni koltuğa bıraktı ve arabanın o değişik sıcaklığı tüm vücudumu sıkı sıkı sardı lakin yeterli gelmedi. Buzlarım çözüldü sadece. Uraz ayaklarımın altında kanı akarak yatıyordu. Çoktan ölmüştü ve kızı artık yetimdi. Zorla bir yerden tutunduğumda Devrim arabanın arkasına bana işkence çektirdikleri aletleri koyuyordu. Uraz'a doğru eğildim ve belindeki silahını çıkardım usulca. Babam yaşıyor da ne demekti?
"Ölecek miyim ben?" dedim dalgın bir sesle.
Silaha baygın baygın bakarak tetiğe dayadım elimi. Parmaklarımı hissetmiyordum. Koltuktan destek alarak doğruldum ve şoförün alnına bastırmaya çalıştım ama yapamadım. Silah elimden kayarken son anda adamın omzuna ateş ettim sadece. Büyük bir gürültü koparken silah elimden düştü ve adam acıyla inledi. Bütün sesi bulunduğumuz ormanı inletirken emekleyerek dışarı çıktım. Her yerim acıyordu ama hala bir yaşam ümidi ile nabzım atıyordu.
"Ne yapıyorsun lan sen?" diye kükredi Devrim, kolumdan tutup beni bir çöp gibi fırlatırken.
Eli zayıf boğazımı bulduğunda sancılı yüzüm biraz daha buruştu. Nefesim tamamen kesildiğinde Devrim yüzüme tükürürcesine bağırıyordu. Ne yaptığımı sorarken gözlerimden taşan yaşla Zehra'nın hep arabadan eksik etmediği içki şişesini aldım ve hiç düşünmeden gözlerimi kapatıp Devrim'in kafasına geçirdim. Her yer cam kırığı olurken Devrim'den acı dolu ince bir inleme duydum. İçkinin de çoğu giydiğim beyaz saten elbiseye bulaştı ve yapış yapış olduğumu hissettim.
Boğazımı saran parmaklar etkisini yitirirken son bir güçle doğruldum ve çıplak ayaklarıma batan taşların acısını umursamadan koşmaya başladım. Koşamadım ama. Ayağıma takıldı her şey, defalarca düştüm, nereye koştuğumu bile bilmeden nefes nefese koşmaya başladım. Rüzgâr yüzüme çarptıkça kendime geliyordum ama ayaklarım birbirine dolanıyordu. Çok güçsüz hissediyordum bacaklarımı.
"Ekim!"
Kafayı sıyırmıyorsam bu Oğuz'un sesiydi. Kalbim, onun sesini duyduğunda ve onu hissettiğinde o kadar hızlı atmaya başladı ki nefeslerim sıkıştı. Son bir adımla daha yere kapaklandığımda yerden sürünerek kalktım. Koşamıyordum. Nefesim boğazımdaki dikenlere takılırken sendeleyerek yürümeye başladım. Allah'ım gerçekten onun sesi miydi? Yanlış duymuyordum değil mi? Onundu bu ses.
"Oğuz..." diye sızlandım adeta.
Yara bere içindeki ayaklarım artık ıslak toprakta sürünmeye başladığında birisini gördüm. Oydu galiba. Bir ağaçtan tutundum ve bir adım daha attım. Parmaklarımı hissetmiyordum. Soğuk tenime o kadar sert işlemişti ki hiçbir şey hissetmiyordum. Gözyaşlarım durmuştu. Bedenim o kadar acı içindeydi ki daha ilerisi olamazdı. Daha ötede bir acı olamazdı. Sanırım ölüyordum gerçekten.
Devrim, baban hayatta dediğinden beri zihnim karmakarışık olmuştu. Titremelerim aralıksız devam ederken ayaklarımı yerde sürümeye başladım. Çalılar da çöpler de benimle birlikte geliyordu ancak o sırada birisi sarıldı bedenime. O kadar sıkı sarıldı ve o kadar sıcak geldi ki bayılmak üzereydim. Elleri çıplak tenimde sakinleştirici gibi gezindi bir süre. Sonra ayrılıp yüzüme dokundu. Gerçek miydi Allah'ım bu?
Oğuz kulağımın dibinde nefesi kesilmiş bir şekilde bağırdı. "İyi misin? İyi misin güzelim? Canım benim, buz gibisin. Giy şunu, giy!" Göremediğim bir ceketi sırtıma geçirdiğinde her yerim taş gibi kesildi. Bedenimi hissedemiyordum uzun zamandır. Tek hissettiğim saç diplerimdeki acıydı.
Oğuz birkaç saniye içinde beni kucağına aldığında başım omzuna düştü. Beni hayata bağlayan ne varsa tek tuşla kapandı gitti. Yüzümü örten saçlarım yok oldu ve gördü. Gerçek yaralarımı gördü.
"Ekim konuş benimle!" Konuşamam kestane gözlü çocuk. Konuşamıyorum. Kılımı bile kıpırdatacak halim yok. Çok acı çekiyorum görüyor musun? Ne olur iyileştir beni, yine kestane pişirirsin belki.
Ufacık bir kız çocuğunu öldürdüler bu ormanda. Hırslar uğruna, geçici bir hayat uğruna beni boğup cesedimi bu ormanda terk ettiler. Neden? Herkes gibi yaşamak isterdim oysaki. Sevmek isterdim, âşık olmak isterdim Oğuz'a, arkadaş edinmek isterdim biraz, kahve içmek bazen, abimle kavga etmek, yan komşuya yemek götürmek, okuldan bıkmak isterdim en çok da. Babamla didişmek isterdim belki. Annem bana bulaşıkları kitlesin isterdim. Birlikte ailecek market alışverişi yapalım, semt pazarında ellerimle sebze meyve seçeyim isterdim. Basit şeyler isterdim ve bu basit şeylerden şikâyet etmek isterdim. Her gün şikâyet ettiğim basit şeyler yapmak isterdim. Geçmişimin demir çubukları hiç sağlam değildi oysaki. Eğer sağlam olsaydı yıkılmazdım böyle.
Küçük bir kız çocuğu kanatlanıp melek olmamalıydı. El üstünde yaşatılmalıydı. Neden tüm hikâyelerde kadınlar, kız çocukları incinmek zorundaydı? Biz neden bir türlü mutlu olamıyorduk? Neyin bedeliydi bu ödediğim?
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
