23. Bölüm: Sıcak Bir İklim

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime · Okuduğun bölüm
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Ekim Şah

"Anne, babam hayatta."

Tek cümle, üç kelime... Devrim'in öleceğimi düşünerek söylediği o cümle ne kadar gerçekti, doğrulup payı yüzde kaçtı bilmiyorum lakin bir ihtimalse bile buna tutunmadan edemiyordum. Babam, yaşıyor olabilirdi ve ben onu bırakamazdım. Hele ki hafızamda ona dair çoğu şeyi anımsarken, kalbim onun sıcaklığı ile sarılırken, bana söylediği milyonlarca güzel sözcük beni hayata bağlarken ben bu ihtimali yalandır diyerek hiçe atamazdım.

Dokunsalar ağlayacak kıvamda annemin gözlerine bakarken neye uğradığını şaşırmıştı. Birbirimize bakıyorduk, birbirimizin gözlerinde babamın hayatta olma ihtimali doğrultusunda kaybolup gitmiştik adeta. Yaşadığım ilk şoku annem de yaşarken Serpil teyzeyi fark ettim ilk olarak. Bacaklarım titremeye başladığında ise beni tutan her zamanki gibi Oğuz olmuştu. Güvenli limanım.

"İçeriye geçelim," dedi Serpil teyze, annemi tutarken. Başımı sallayarak odaya girdiğimde Oğuz omuzlarımdan tutmuş, belimdeki hafif varlığı ile bana güç veriyordu. Yatağıma geri oturduğumda uzanmak istemiyordum ve Oğuz bunu anladığında yatağın boştaki kısmına geçmişti bile. Annem de odanın içindeki ikili koltuğa oturmuştu Serpil teyzeyle.

Dişlerimle dudağımı acımasızca yolarken Serpil teyze annemin omuzlarını sıvazlıyordu. Parmak boğumlarıma kadar sargıların ulaştığı elimi garip bir hisle dizime yerleştirdim. Acısı sızıdan öteye gitmiyordu.

"Devrim son dakikada söylemişti," dedim bir anda. Odayı kaplayan bu saçma sessizliğe katlanamıyordum. Babam hayatta olabilirdi çünkü. Bir şey yapmalıydık.

Gözlerim sadece yerdeki küçük kare karolarda dolaşırken yandığımı hissediyordum. O an... O an öleceğimden o kadar emindim ki onlar da o kadar emindi ki öleceğimden yıllarca sakladıkları bir şeyi itiraf etmişlerdi. Babamı... Yıllarca babamı saklamışlardı benden belki de. Bunu neden yapmışlardı bize? Ne günahımız vardı?

"Babanın yaşadığını bil bari, dedi bana. Bi-bilmiyorum, anne yaşıyor olabilir." Dizimin üzerindeki elim titrediğinde Oğuz'un elini gördüm ilk. Burnumu çekip sağ elimle sildim yaşlarımı. Derin nefesler alırken hafızamın her yanında Devrim'in o karanlık ormanda bana söyledikleri yankılanıyordu. Baban senden dirayetliymiş. Baban hayatta. Bari bunu bil öyle öl.

Bir insanı ölüme terk etmek, bir hayatı tek kurşunla sona erdirmek onlara göre bu kolaydı demek. Peki ya öldürmek istediklerini öldüremezlerse o zaman ne olurdu? Savaşın intikamı mı başlamış olurdu, yaptıklarının bedellerini ödeme vakti mi gelirdi? Hangisi gerçekleşirdi henüz karar veremesem de o ormanda beni elinden kaçırdığına pişman olacaklardı. Zehra, beni o kazada kurtardığına Devrim ise o ormanda tek kurşunla beni öldürmediğine pişman olacaktı.

Dudaklarım sarktı tiksinircesine. Kafamı kaldırıp anneme baktım. Yüzüme gelen dağınık saçları çekti Oğuz itinayla. Tenimi sıyıran parmaklarının geride bıraktığı his, tek güç kaynağım oldu sanki.

"Zehra beni o kazadan kurtarırken tek derdi senin sakladığın ve yerini sadece ikimizin bildiği o kasa filan değildi bence. Başka bir şey daha olmalı. Ben sadece üç beş kanıt uğruna işkence görmüş olamam! Babam da öyle. Eğer hayattaysa..." Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Omuzlarıma çöken ağırlığa inat anneme bakarak konuştum. "Eğer babam gerçekten hayattaysa anne, onu bırakmam. Burada da daha fazla kalamam. Zehra'nın derdi benimle. Ben lazımım ona. Sen değil ya da abim değil, siz değil! Ben lazımım!" Ve ne için lazım olduğumu da bilmiyorum...

Canım o kadar yandı ki geriye hiçbir duygumun kalmadığını hissettim. Sanki içimdeki bütün hisler Devrim'in üç cümlesiyle yok oldu, yana yana can verdi. Tek yapabildiğim ağlamaktı. Yaşanan onca seneye, ailemden koparıldığım onca seneye gözyaşı dökmekti. Gözyaşlarım içimde yıllardır dinmeyen o yangını bir nebze olsun rahatlatıyordu ama yok etmiyordu. Nasıl yok olacağını ise çok iyi biliyordum. O köy... Artık çok uzaktaydı benim için.

"Sakinleş..." Oğuz'un fısıltısı sadece benim duyacağım kadar kısıkken elimin üzerindeki elinin varlığını daha çok hissettim. İçimde kalan işte tek his kırıntısı buydu. Adı Oğuz'du.

Annem başını kaldırıp bana bakamıyor, şok içinde gözyaşlarına boğuluyordu karşımda. Hak veriyordum ona. Ben de böyle olmuştum çünkü. Birini öldürmeyi bile denemiştim. Her şeyi hatırladığımda, öz annemin Zehra olmadığını anladığımda ben de böyleydim. Ona bir faydam olmayacaktı bu yüzden. Bunu yaşaması gerekiyordu.

"Eve gitmek istiyorum sadece," diyerek Oğuz'a döndüm. Dip dibe duruyorduk, ben ona dönünce de işler iyice kızışmıştı. "Bu gece odamda olmak istiyorum," derken sol gözümden bir damla yaş yanağıma doğru süzüldü. Bu isteğimi geri çevirmelerini istemiyordum. Orada daha iyi hissedeceğime emindim, burası bana fazlasıyla yabancıydı çünkü. İçimdeki duygular birbirine geçmiş haldeyken bu kasvetli, neredeyse boş odada durmak azap gibiydi.

Oğuz tereddüt etmeden başını salladı ve babasına döndü. Usulca önüme dönüp başımı eğdiğimde tek düşündüğüm iyileşmek ve ilk fırsatta İstanbul'a dönmekti. Bıraktığım yerden devam etmeliydim ama her zamankinden daha farklı...

Servet amca itiraz etmeden, "Doktorla konuşurum ben. Oğuz sen arabayla Ekim'i götür ben annenleri getiririm," dediğinde içim bir nebze olsun rahatladı. İki ayrı araba olduğu için sanırım ayrı ayrı dönecektik. Bu yüzden itiraz etmedim.

Oğuz da itaatkâr bir şekilde, "Tamam. Anne, Ekim'in dolapta kıyafetleri var. Sen giydirirsin ben kapıdayım," diyerek ayağa kalktığında yanımdaki boşlukla bir an bocaladım ama belli edemedim. Servet amca ve Oğuz odadan çıkarken Serpil teyze odanın içindeki tek kapaklı dolabın içinden bana getirilen kıyafetleri verdi.

Bir sessizlik kaplamıştı bu odayı, sanki cenaze çıkıyordu

Havalar biraz estiği için kalın bir eşofman altı ve üzerine uygun sweat takımı getirmişlerdi. Yeni alındıkları üzerindeki mağaza kokusundan belli oluyordu. Hastane kıyafetini Serpil teyzenin yardımı ile çıkarıp önce eşofmanın altını giydim. Kafamdan ve kollarımdan da kapüşonlu üstünü geçirip dağınık saçlarımı tek elimle çıkardım. Saçlarımı iki yandan bırakıp kapüşonu kafama kadar çektim. Serpil teyze eğilip çoraplarımı giydirdi ancak ayakkabı giyemedim. Ayağımdaki sargıları sıkıp kanatmaması için terlik giydirdiler.

Hazır olduğumda yataktan destek alarak doğruldum. Annemin gözyaşları durmuştu ama o kadar boş bakıyordu ki tıpkı benim gibiydi bakışları. Onun yüzü benim suretimdi. Ayaklarımı yerde sürüyerek odanın kapısından çıktığımda Oğuz'u buldum bekleme koltuklarında. Beni gördüğü an kafasını kaldırıp saçlarını arkaya yatırdı. Yanıma geldiğinde Servet amcayı da koridorun başında gördüm.

"Oğlum, hemşire hanım pansuman hakkında bilgi verecek," diyerek bizi durdurunca peşinden gelen kadın Oğuz ile İspanyolca konuşup arada bana baktı ama ne söylediyse hiçbir şey anlamadım. Oğuz ona kısa cevaplar verdikten sonra hemşire, Oğuz'a bir reçete verip yanımızdan ayrıldı.

Oğuz, "Biz eve geçiyoruz baba. Evde görüşürüz," dediğinde Servet amca onu bakışları ile onayladı. Oğuz belimdeki elini varla yok arası hissettirirken ilerlemeye çalışıyordum ancak o kadar yavaştım ki bu hızda gidersek yarına ancak çıkardık hastaneden.

"Kucağıma almamda bir sıkıntı var mı?" Oğuz'un tepemden gelen sesini duyunca yanaklarımdan yükselen ısınma ile kaşlarım çatıldı. Ona dönüp bakamadım ama bunu neden soruyordu ki?

Boğazımı kısık bir öksürükle temizledim. "Soruyor musun sen hala böyle şeyleri?" dedim, ona bakmadan. Aynı zamanda sol ayağımdaki yanma hissiyle yüzüm ekşiyordu.

Ondan rahatsız olmuyordum. İlk zamanlardaki gibi değildi, öyle olsa sarılır mıydım hiç? Ya da onun sarılması benim içimdeki yangına su serper miydi? Sanmıyorum.

"Ne bileyim işte... Korkuyorum rahatsız olursun diye. Sormak daha güvenli. Seni rahatsız etme düşün-"

"Bana dokunman beni rahatsız etmiyor artık." Kocaman bir yumruyu yuttuğumda adımlarım durdu. Sanırım daha fazla uzun yol kat edemeyecektim. Sol ayağım uyarı veriyordu çünkü. "Sol ayağı-" Daha ben cümlemi tamamlayamadan Oğuz bacaklarımdan ve belimden kavradığında havalanıverdim. Kollarım boynunda belli belirsiz yer edindiğinde yüzlerimiz birbirine fazlaca yakınlık içindeydi. Gözlerim irileşti istemsizce.

Oğuz, kısık ama coşkulu bir sesle bağırdı: "Sol ayağına minnettar olduğumu ilet!" dediğinde gülmekle gülmemek arasında dudaklarımı büzüştürüyordum.

Gözlerimi memnun bir kabullenişle kapatıp açtım. "İlettim, o da teşekkür ediyor. Özellikle beline ve kollarına," deyip sol ayağımı hafifçe kaldırdığımda Oğuz keyifli bir gülümsemeyle boş koridora baktı ve bir anda dönerek ilerlemeye başladı.

Tutamadığım kahkaham dudaklarımdan özgürce firar edince daha sıkı boynuna sarılıp anın tadını çıkarmaya çalıştım çünkü hafif derece hızlı olsak da uçuyormuş gibi hissediyordum ve bu his salıncakta olmaktan daha keyif veriyordu.

Dönmeyi çok abartmadı elbette ama tüm hastane çalışanları değişik bir şekilde bizi alkışlayarak uğurlarken Oğuz İspanyolca bir şeyler bağırdı. Islıklar bu sayede artarken ana kapıdan çıktık ama ben hala gülüyordum. Çok güzel bir andı ancak domatese dönüştüğümü hissediyordum.

"Ne söyledin onlara?" diyerek yüzüne bakmaya çalıştığımda gözlerimi örten kapüşonu alnıma kadar çektim. Oğuz arabaya daha sakin adımlarla yürürken gözlerini kısıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Bu kızı çok sevdiğimi ve seni iyileştirdikleri için onlara minnet duyduğumu," dediğinde belki kahkaha atmadım ama yüzümdeki tebessüm tahmin edemeyeceğim boyutta büyüdü. Beni seviyordu ve bunu hiç çekinmeden, utanmadan öylece söyleyebiliyordu. Oz tarafından seviliyordum, tıpkı çocukluğumda olduğu gibi.

Hava çoktan karardığı için Oğuz'un gözlerini pek göremiyordum ama güzel baktığını görebiliyordum ve ondan tek bir şey istiyordum. Tek bir şey.

"Bana yaşadığımı hissettiriyorsun."

İtirafıma pek şaşırmamış gibi dursa da içinde havai fişekler patlıyordu, gözlerinden görebiliyordum ve benim de içimde patlıyordu bir şeyler lakin havai fişek diyebileceğim kadar basit değildi.

"Duygularımız karşılıklı prenses. Gel bakalım," diyerek arabanın kapısına yaklaşınca onun etki alanından sıyrılıp elimi kaldırdım.

"Dur bakalım, ben hallederim bunu. Şövalyeye yardımcı olmaktan onur duyar bu prenses," dediğimde bacağımı kavrayan elindeki araba anahtarını eğilerek aldım ve düğmeye basıp açtım. Oğuz şaşkınlıkla hareketlerimi izlerken bundan bu kadar keyif alacağım aklıma gelmezdi. Kapılardan gelen seslerle birlikte yolcu kapısını da açtığımda Oğuz beni dikkatlice içeriye yerleştirdi ve kemerimi nazikçe taktı.

"Rahat mısın?" diye sorunca gözlerimi kırpıp başımı salladım.

Yine muhteşem gülümsemesiyle başımı okşadı ve kapımı kapattı. Ben, başıma değen ellerinin anlık yokluğu ile yabancılaşırken Oğuz hemen şoför koltuğuna yerleşti. O da kemerini takarken içimdeki ufak kıpırtılarla hastanenin önünü inceliyordum. Nerede olduğumuzu bilmiyordum ama şehirde olma ihtimalimiz daha yüksekti.

"Yolumuz uzun, uyumak daha iyi gelir. Koltuğu yatırabilirsin," deyince başımı salladım yavaşça ve bedenimdeki acıları daha da artırmadan koltuğa yerleştim iyice. Bu sızlamalar bir süre daha devam edecekti anlaşılan.

"Böyle de uyurum, koltuğu yatırmaya gerek yok."

"Pekâlâ, prenses ne derse o."

Gülümsedim, hem de en güzelinden, yaşadığımı hissettirenden...

***

Arabanın beşik gibi olan sallantısı son bulduğunda yavaş yavaş arabadaki tatlı uykumdan sıyrıldım. Gözlerimi kırpıştırarak açtığımda koltuğun yatırılmış olması beni şaşırtmıştı. Oğuz'un bu koltuğu ne zaman yatırdığını, başımın altına ne zaman küçük bir yastık koyduğunu anlamamıştım ama bir ara iyice kıvrıldığım kesindi. Sanırım yolun bir kısmında gerçekten derin uyumuştum ve bu uyku beni biraz daha toparlamıştı.

Rüyasız bir şekilde sakince gözlerimi açmama şaşırırken evin avlusunda olduğumuzu anladım. Bu evden kuaför niyetine çıktığım gün aslında bu kadar özleyeceğim aklıma gelmemişti. Bahçesi, avlusu, çevresindeki çiçekler, havası, gökyüzü, taş desenleri, katları hala aynıydı. Yuvamdı burası... Bu insanların kalbi benim yuvamdı. Ait olduğum yerdeydim. Abim haklıydı.

Oğuz arabanın etrafında dolanıp kapımı açmak için geldiğinde uzandığım yerden dikkatlice doğruldum. Sargılarımın çevresi sızlıyordu ama dayanabilirdim. Oğuz, kapımı açtığında gördü uyandığımı. Yüzünde en tatlı şaşkınlık emareleri yer alırken camlar tamamen filmle kaplı olduğundan sanırım önceden fark etmemişti uyandığımı. Kemerimi çözüp yere çıkardığım terlikleri giydim hemen.

"Günaydın," dedim çünkü hava ne kadar bozuk olsa da aydınlıktı ve yol tüm gece sürmüş olmalıydı.

"Günaydın prenses." Oğuz keyifle koltuk altımdan tuttuğunda bir bebeği kucaklar gibi kısa sürede beni kucağına aldı. Nasıl bindiysek o şekilde kapıyı örttüm ve gözlerimi ovaladım parmaklarımla.

"Ver bakalım anahtarı?" diyerek ellerine baktığımda cıkladı.

"Avludayken bir şey olmaz. Kilitlemeye gerek yok. İçeriye geçelim gel. İyi uyudun mu?" derken aynı zamanda sakin adımlarla eve doğru ilerliyordu. Başımı onun boynuna yasladım hala uykum geldiği için. İtiraz etmeyip alnıma ufacık bir öpücük bıraktığında kalbim aldı başını dörtnala koştu.

"Baya iyi hem de," dedim gülerken. "Sen tüm gece araba mı sürdün? Mola vermedin mi hiç?"

"Alışığım ben merak etme. Şimdi dinleniriz evde. Annemler de yolda birazdan burada olurlar ama önce pansumanını yapmalıyız," deyince başımı salladım ve uzanıp zile bastım.

Oğuz bu hareketlerimi keyifle izlerken ben gülümsemeye çalışıyordum. Kızlar bizi böyle görünce ne tepki verecek bilmiyordum ama onları her şeyden çok merak ediyordum. Hem Beyza'yla uzun uzun konuşmalıydım. En çok da buna ihtiyacım vardı. Umarım o gün, kaçırıldığım gün onlara bir zarar gelmemişti.

Birkaç saniye içinde kapı açıldığında önce İpek'le göz göze geldik. Bizi görünce gözleri kocaman oldu ve yerine zıpladı coşkuyla. "Beyza koş, koş! Geldiler! Abimle Ekim geldi!" diye haykırınca gözlerimi kıstım istemsizce. Kesinlikle sağır olma ihtimalim artıyordu İpek yüzünden.

"Ne bağırıyorsun kızım, çekilsene kenara. Odasını hazırladınız mı?" diye söylendi Oğuz, her zamanki gibi. Onunla birlikte içeriye girdiğimizde İpek hipnoz olmuş bir şekilde bizi izliyordu.

"Hazırladık yani, temiz. Geçin siz. Eşya var mı arabada?"

"Ekim'in ilaçları var arka koltukta onları alsana İpek. Pansuman yapacağız," dedi Oğuz. İpek onaylayıp dışarı çıkarken biz merdivenlere yöneldik. O sırada Beyza da odasından çıktığında gözleri çoktan dolmuştu.

"Ahh... Ekim çok şükür. İyi misin? Çok merak ettim seni." Telaşlı adımlarla gelip bana sarıldığında epey garip bir pozisyondaydık. Beyza boynuma sarılıyor, ben düşmemek için Oğuz'a tutunuyorum ve Oğuz da beni tutuyor.

"İyiyim iyiyim. Odaya geçelim konuşuruz. Gel," diyerek ayrıldığımda Beyza burnunu çekerek başını salladı ve karnını sarıp odama geldi.

Odam, son bıraktığımdan daha temizdi. Dağınıklık yok edilmiş, havalandırılmıştı. Bu yüzden derin bir nefes alıp Oğuz'un beni yatağıma bırakmasına izin verdim. İpek de koşarak odaya dalınca tamamlanmıştık. Yataktan destek alarak biraz ortaya geçtiğimde uykum yeniden bastırmıştı.

"Ne yapacağız şimdi?" diyen İpek, aynı zamanda bir poşet malzeme boşaltıyordu masama. Oğuz da yanına gidip ona ne yapması gerektiğini neyin ne işe yaradığını anlatırken Beyza yanımdaki boşluğa oturmuştu. Parmak boğumlarıma kadar inen kesikleri, morlukları, yeşile dönen birkaç yerimi ve sargılarımı incelerken ince ince ağlıyordu.

"Ağlama," dedim duru bir sesle. Elini tuttum hemen. "Geçti. Bir şeyim yok ki. Sen nasılsın asıl? İyi misiniz? O gün bir şey olmadı değil mi size?"

"Ah... Saçmalama Ekim, biz tabii ki iyiyiz. Günlerce senin için endişelendik. Sen iyiysen sorun yok ama bunlar..." Daha çok ağlayıp yaralarıma baktı. "Hepsi geçecek. Kıyamam sana. Nasıl da yaralanmışsın. Enfeksiyon kapmamışsındır umarım bu yaralarla. Elleri kırılsın o kadının." Beyza hem ağlayıp hem de şefkatle ellerime dokunurken buruk bir şekilde gülümsedim. Hamilelik hormonları yüzünden fazla duygusallaşmıştı sanırım. Benimse içimde üzüntü dahi yoktu öfkeden gayrı.

"Merak etme," dedim fısıltı gibi bir sesle. "Mikrop kapmam ihtimal dâhilinde bile değildi. O yüzden iyiyim ben. Enfeksiyonum yok," derken aynı zamanda gülmeye çalışıyordum ki o da gülsün.

"Nasıl mikrop kapma ihtimalin yoktu Ekim? Her yerin sargı içinde. Çok fazla yaran var canım benim."

Omuz silktim onun sulu gözlerine bakarak. Kolonya dökülürken attığım çığlıklardan boğazım acımıştı ve hala da o tahriş hissini hissedebiliyordum. Bir elim istemsizce boğazıma gitti ve sertçe kaşıdı.

"Yaralarıma kolonya döktü çünkü." Dudaklarımı büzüştürdüm boğazımdaki ağırlık gitgide artarken. "Dezenfekte eder kolonya. Bilirsin. İyi bir şey yani," dediğim anda odadaki tüm sesler sustu.

Beyza gözlerini sımsıkı kapatmış koca koca damlalar dökerken masadakilere döndüm. İpek'in eli titriyordu elindeki siyah şişeyle birlikte. Oğuz'un bakışları da beni bulduğunda orada daha önce görmediğim bir şeyler vardı. Sanki kolonyayı ben dökmüşüm gibi öfkeliydi ama tam anlamıyla öfke de diyemezdim buna. Bambaşka bir şeydi. Nefret gibi, öfke gibi...

Önüme dönüp ellerimle oynamaya başladım. "Öyle bakmayın," dedim bu sessizliğe daha fazla tahammül edemeyerek. "Kolonya dezenfekte eder. Acıtır ama iyileştirir. Ormanda mikrop kapabilirdim yani bir noktada mikrop kapmamı önledi ve bu aslında iyi bir şey."

"Değil."

Oğuz bunu o kadar sakin o kadar sessiz söylemişti ki bağırsa bundan daha iyi olurdu. Kafamı kaldırıp yüzüne bile bakamadım. Biliyordum çünkü, değildi.

Zehra'nın amacı benim mikrop kapmamı önlemek değildi canımı daha çok yakmaktı ve yakmıştı da. Tüm vücudum tutuşmadan yanmıştı sanki. Odunlar vurup da açtığı yaralar cayır cayır yanmıştı o kolonyanın sadece bir damlasıyla.

"Bu bir işkence Ekim. Kolonya dezenfektan değil esas dezenfektan burada ve bu senin canını yakmaz!" Oğuz büyük adımlarla gelip İpek'in az önce elinde tuttuğu kahverengi şişeyi gözümün önünde tutunca derin bir nefes aldım ama bir işe yaramadı.

"Biliyorum Oğuz. Zehra'nın amacını biliyorum ama konu bu değil. Konu iyi olmam, hayatta olmam, enfeksiyon kapmamış olmam, canımı yakmak isterken bana iyilik yapmış olması. Bu açıdan bakarsan bana bağırmazsın ben de daha fazla düşünüp üzülmem," derken sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı ve bunu sevmiştim.

Tırnak diplerimi deşmeyi kesip kafamı kaldırdım sonunda. Başımda durmuş öylece bana bakıyordu ve odada hala çıt ses çıkmıyordu.

"Sen çıkabilir misin? Kızlar pansumanımı yapar. İpek'e ya da Beyza'ya hemşire ne söylediyse anlatırsın. Üzerimi çıkarmalıyım."

Oğuz bir dakika bile durmadı ve İpek'i de alarak odadan çıktı. Kapı gürültüsüz bir şekilde arkamdan kapandığında Beyza ile odada yalnız kaldık. İşte o zaman tuttuğum nefesi verip Beyza'ya baktım. Kaskatı kesilmişti duyduklarıyla. Çok fazla üzerinde durmak istemedim.

"Bana beni sevdiğini söyledi," derken aynı zamanda kapüşonu başımdan çıkarmaya çalışıyordum. Beyza gelip bana yardım edince daha rahat çıkarmıştım. Sadece kollarım sargılıydı geri kalan yerlerde morluklarım dışında pek bir şey yoktu.

"Peki sen ne dedin?" derken altımdaki eşofmanı da çıkarıyordu.

"Ben... Bana..." Bir anda ağzım kuruyup aklımdaki kelimeler bilardo topları gibi dört bir yana dağılınca ne diyeceğimi bilemedim ve durdum. Oğuz'un bana hissettirdiklerinden neredeyse emindim. Bu emin olma hissi nasıl doğmuştu içimde bilmiyorum ama ormanda karşılaştığımızda emindim, uyandığımda ise daha fazla emindim. Şimdiyse şüphem yok denecek kadar azdı. Duygularıma kapılıp gitmediğimden emin değildim sadece.

"Böyle kekeledin mi Ekim?" Beyza ima dolu bir sesle bunu sorunca düşüncelerim dağıldı ve ona baktım. Yavaşça sargılarımı ayaklarımdan başlayarak açıyordu.

"Yok, kekelemedim yani. Bilmem... Ben o an..." Bakışlarım sürekli bir yere kaçıyordu Beyza'ya bakmamak için ama bunun sebebini anlamıyordum. "Bana yaşadığımı hissettirdiğini söyledim çünkü öyleydi. Yaşadığımı hissettiriyordu. O da dedi ki duygularımız karşılıklı. Ama az önce de bana neden öyle konuştu ki?"

Beyza dizime kadar bandajı açınca canım yanmıştı ve dişlerimin arasından ince bir inleme duyulmuştu. Beyza da aynı anda yüzünü buruşturup durdu. O sırada odaya İpek girmişti.

"Çünkü sana çok düşkün de ondan Ekim. Sana bir şey oldu diye çok korktu, günlerce uyumadı. Sen de böyle pat diye kolonya falan deyince... Kendine sinirlendi aslında bence bir sorun yok. Sen bunu dert etme şimdi. Sıyırıkların sulanmış birazcık," dediğinde İpek masadaki eşyalardan getirdi hemen.

"Abim bana anlattı eğer miden almazsa ben de yaparım Beyza abla. Gazlı bez sarsak daha iyi olurmuş ufak tefek olanları açık bırakmalıymışız," diye açıkladı İpek. Elindeki eşyaları uygun bir yere bırakınca ben de ellerimdeki sargıları açtım. Yavaş yavaş hafif sulu ve kanlı sargılar yeri boyladıkça rahatladığımı hissediyordum.

"İyiyim ben. Sen diğer bacağını aç. Hadi bakalım hemşireler!" deyince acıyla karışık güldüm.

İpek bir bacağıma Beyza bir bacağıma pansuman yaparken annemler de gelmişti. Aşağıdan seslerini duyabiliyordum sadece. İpek'in anlatışı ile bacağımın yine çoğu kısmı gazlı bezlerle sarıldı ve Beyza dolabımdan geniş bir kapri bulup havalar serin de olsa onu giydirdi. Yaralarımın hava alması daha iyiymiş. Kollarımdakiler hafif olduğu için üç beş parça gazlı bezle halletmiştik. Kızlar pansumanımı bitirip üzerimi giydirince yorganımın üzerine kıvrılmıştım. Uyku iyiden iyiye bastırırken Beyza eğilip alnımdan öptü ve yemek hazır olunca çağıracağını söyleyerek uyumamı istedi. Ona ve İpek'e teşekkür edip uykuya daldım ve bu sandığımdan daha kısa sürdü.

***

"Özür dilerim..."

Kısık bir sesle uykum duman olup dağılırken bu sesin sahibini çok iyi tanıyordum. Kaşlarım istemsizce çatılırken şakaklarımdaki parmağın hissiyle tüylerim ürperdi. Oğuz, yanımdaydı.

"Düşüncesi bile beni bu kadar delirtirken sen ne yaptın prenses? Ben seni neden daha erken bulamadım ki? Sen o acıyı çekerken... Ben..."

Neyden bahsettiğini anladığımda uykum iyice dağılmıştı ama gözlerimi açmamıştım çünkü sanırım yüzlerimiz çok yakındı. Nefesinin saçlarımın arasından dağıldığını hissedebiliyordum ve bu gözlerimdeki yanmayı tetikliyordu.

Oğuz hiçbir şey söylemeyip parmaklarını saçlarıma dolamaya devam etti ve bu beni yalnızca mayıştırdı. Bir süre sadece bu hisle oyalandıktan sonra gözlerimi kırpıştırarak araladım. Ne o gidiyordu ne de ben tekrar uykuya dalabiliyordum.

"Sonunda," deyince yaşlar birikti ama akmalarına izin vermedim. Kurumuş dudaklarımla gülümsedim ama çok fazla gülemedim, gülüşüm soluverdi.

Oğuz'un saçlarımın arasındaki elini tutup indirdim ve parmaklarımı geçirdim arasından. Her parmağımın belirli yerlerinde izler vardı ve onun eli benim elime nazaran daha sağlıklı duruyordu. Buradan bakınca onu da anlıyordum. Onun canı benimkinden daha fazla yanıyordu çünkü o fiziksel acıyı değil duygusal acıyı hissediyordu sadece.

"Ama yine de mikro-"

Sert bir fısıltıyla, "Ekimmm!" diye uyarınca sesindeki ciddiyete karşılık gözlerimi kapatarak güldüm ve tekrar ona baktım.

Kaşlarını çatmış gerçekçi bir ifadeyle koyu kestane rengi gözlerini bana dikmişti. Bir insan bundan nasıl hoşlanırdı? Gözlerinin rengi gerçekten çok güzeldi ve şimdi sabaha nazaran daha aydınlık olan hava sayesinde gözleri daha ışıltılıydı. Ay henüz terk etmemişti odamı.

"Canını sıkmanı sevmiyorum," diye fısıldadım. Sol kolunu yatağımın kenarına yerleştirip çenesini dayayınca elimi uzatıp yüzüne düşen dalgalı saçlarını yatırdım. "Biraz gülsene, bak ben gülüyorum. Suratını asınca üzülüyorum sadece."

"Gülünce seviyorsun demek oluyor bu?" dedi tek kaşını kaldırarak. Yüzünde gerçek bir merak görünce gözlerimle onayladım ve elimi indirdim. Saçları şimdi asık yüzünü gölgelemiyordu.

"Hmmm... Hani beni üzmek son istediğin şey bile değildi? Sözde miydi o sadece?" İşaret parmağımla elinin üzerinde ritim tutunca gözlerini devirerek güldü ama ben gülmedim. Saatlerdir uyumamış gibi bakıyordu bana.

"Hayır, asla. Sen peki? Beni üzmek kaçıncı sırada?" dedi göz kırparak. Omuz silktim yalnızca.

"Sırada değil. Son sırada bile değil."

"E o zaman neden böyle şeyler söyleyip üzüyorsun beni?" Bakışlarımı kaçırdım bambaşka köşelere. Hala nasıl konuşabildiğimi bilmiyordum.

"Seni üzmek değildi amacım. Sadece mikrop kapmamın olanak dışı olduğu üzerinde konuşuyordum ve boş bir konuşmaydı. Epey boş hem de," deyip yüzümü buruşturdum.

Ormanda yaşadıklarımı bilmemesi hayrına olacaktı sanırım. Bu konuda daha dikkatli olmalı ve kimseye bir şey anlatmamalıydım. Çektiğim fiziksel acı... Bende kalmalıydı. Onlara da acı çektirmek istemiyordum. Az önce Oğuz'un duyduğu en ufacık şeyde nasıl çıldırdığını görmüştüm. Sessiz bir çıldırıştı ve ona bunu yapmak istemiyordum.

"Boş değildi Ekim. Ben bilmek istiyorum. Sana ne yaptıysa içine atmak yerine bana da anlat istiyorum. Beni üzen yer senin bunu basitçe söylemiş olman. Sanki Zehra iyi bir bok yemiş gibi anlatman... Beni sinirlendiren bu."

Elimi elleri arasına aldığında derin bir nefes aldım ve aldığım nefes onun duş jelinin kokusu ile doldu. Gözlerimi yorgun argın kapatıp geri açtım.

"Anlatırsam altından kalkamazsın Oğuz. Ben seni bir kayanın altında bırakmam. Bunu isteme benden. İstesen bile şimdi değil. Şimdi olmaz. Şimdi çok yaram var."

Oğuz'un acıyan bakışları aynı hızla açıkta kalan kollarıma ve şakaklarımdaki morluklara sıyırıklara kayınca görmemesi için elimden geleni yapmak istedim ama bu imkânsızdı. Kocaman bir yara bandı lazımdı çünkü her yerim yaralıydı.

"Hepsini tek tek saracağıma yemin ederim prenses. Bana ne kadar güveniyorsun bir fikrim yok ama ben... Seni asla bırakmayacağıma yemin ederim. Bırakamam ben seni zaten..." Daha çok kendiyle konuşur gibi parmaklarımı okşuyordu teker teker ve ben de durmuş onun kaçan gözlerini seyrediyordum. "Ben sensiz nefes alamıyorum Ekim."

Kaçan gözleri nihayet beni bulduğunda yaşaması için gerekli yegâne şey benmişim gibi muhtaç bakıyordu yüzüme. İlk kez böyle baktığını hissederken kalbimde değişik sancılar peş peşe geliyordu. Oğuz, nefes olmaktan bahsediyordu. Ben yoksam nefessiz kalacağından bahsediyordu ve ben bu senaryoyu gözlerindeki o hüzünlü ışıltılardan okuyabiliyordum. Onu orada yalnız bırakmazdım.

Ona kaç saniye gözlerimi kırpmadan baktım bir fikrim yoktu ama parmaklarımın üzerindeki hareketleri kesildiğinde sıcak dudakları alnımda yaşam buldu. Gözlerim sanki bu anı bekler gibi kapanırken daha önce kokusunu hiç bu kadar ciğerlerimi ele geçirmiş halde bulmamıştım. Canlılığını yitiren elimi toparlayıp saçlarımı okşayan iri parmaklarından tuttuğumda Oğuz sağ şakağıma kaydırdı dudaklarını. Sıcacık bir damla yaş aktı tam beni öptüğü yere ve engel olamadım.

Bu kadar sevilmemiştim ben. Annem sandığım o kadın bile beni sevmeyince ömrüm boyunca bir daha hiç sevilmeyeceğime emindim lakin Oğuz'un kalbine denk geldiğimden beri tüm zanlarım birer birer siliniyordu. Şimdi bir tanesi daha siliniyordu. Kalbim ilk kez sevgiyi tadıyordu. Bedenim onu bırakamayacak kadar sıcaklığını hissediyordu çünkü donduğumu o beni öpene kadar anlayamamıştım. Kalbim ilk kez sıcak bir iklimdeydi...
.
.
.
.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

296okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.