9. bölüm · KOR

Bölüm 9 | Marina=K-17

Melisa Özgün

LALİN ERÇAĞ

“Gerçekler bazen yalanlardan değil, sessizliklerden saklanır.”

Konferans bittiğinde öğrenciler Cihan Alkan’ın etrafını sarmıştı. Karan hızla salondan ayrıldığında peşinden gitmek için hazırlandım.
“Eylül, birazdan gelirim.” dedim. Cevabını bile beklemeden salondan çıktım.
Koridorun sonunda yürüyordu. “Karan!”
Sesimi duyunca durdu Ama arkasını dönmedi.
Adımlarımı hızlandırıp yanına yaklaştım.“Bana bakar mısın?”
Yavaşça bana döndü. Yüzündeki ifade hâlâ sertti.
Yanağındaki kızarıklık ise tamamen geçmemişti. “Bana neden böyle davrandığını anlamıyorum.”
“Anlamak zorunda değilsin.”
“Az önce…” Sözümü bitiremedim. “İyi misin diye sordum.”
Bakışlarını benden kaçırmadı. “Sormasaydın.”
“Niye?”
“Seni ilgilendirmez.”
İçimde yükselen öfkeyi bastırmaya çalıştım.“Her şeyi ‘beni ilgilendirmez’ diyerek bitiremezsin.”
“İzle.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Neden herkesi kendinden uzaklaştırıyorsun?”
Kaşları çatıldı. “Psikolojik tahlil mi yapıyorsun?”
“Hayır.” Dedim.
“Öyle davranıyorsun çünkü.” Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra sesi eskisinden de soğuktu. “Benim nasıl davrandığım seni ilgilendirmez.”
“Yanılıyorsun.”
İlk kez gözlerinin içine bakarak konuştum.“Çünkü sen artık büyükannemin evini yıkacak projenin başındasın.”
Bu kez yüzündeki ifade değişti. Çenesi sıkıldı. “O görev bana verildi.”
“Reddedebilirdin.”
Soğuk bir kahkaha attı. “Hayat sandığın kadar basit değil.”
“Belki değil. Ama doğruyla yanlışı ayıracak kadar da karmaşık değil.”
Birkaç saniye birbirimize baktık. Koridor sessizdi.
Sonunda Karan ağır ağır konuştu. “Benim ne yapacağımı bana öğretmeye çalışma.”
“Ben de sana vicdanını hatırlatmaya çalışıyorum.”
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum.
Ama geri alamazdım.
Karan’ın gözleri bir an sertleşti. “Vicdanımı sorgulama.”
“Öyleyse bana sorgulatacak şeyler yapma.”
Tam o sırada arkamızdan Eylül’ün sesi duyuldu.
“Lalin!”
İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik.Eylül ve Aybars koridorun başında durmuş bize bakıyordu.
Karan hiçbir şey söylemedi.
Yanımdan geçip yürümeye devam etti. Omzu hafifçe omzuma değdi.
Geçerken yalnızca tek cümle söyledi.
“Bu konuşma burada bitmedi.”
Arkasından bakarken, ilk kez ondan korkmadığımı fark ettim.
Çünkü gözleri, söylediği hiçbir şeye inanmıyordu.
Marina projesinin başındaki Karan ile, o görevi omuzlarına yüklenmiş Karan aynı kişi değildi.

KARAN ALKAN
Konferansın üzerinden iki gün geçmişti. Babam marina projesinin tüm dosyalarını masama bıraktığında tek bir şey düşündüm.
K-17.
Projeyi kabul etmemin sebebi şirket değildi.Babam hiç değildi. Marina hiç değildi.O anahtardı. O anahtarın açacağı gerçekti.
Dosyaları tek tek incelemeye başladım. Eski haritalar…
Kamulaştırma planları…Jeolojik raporlar…
En sonunda aradığımı buldum.
Kırmızı kalemle işaretlenmiş küçük bir alan.K-17. Demek doğru tahmin etmiştim.
Oraya ulaşmanın tek yolu bu projeydi. Dosyayı kapatırken kendi kendime mırıldandım.
“Şimdi sıra sende, baba.”
Aynı günün akşamı arabayı Lalin’in sokağının başında durdurdum. Saat geç olmuştu. Mahalle sessizdi.
Lalin’in okulda olduğunu biliyordum. Kapıyı iki kez çaldım. İçeriden yavaş adımların sesi geldi.
Kapı aralandığında büyükannesiyle göz göze geldim. Beni tanıması uzun sürmedi.Yüzündeki şaşkınlık yerini temkinli bir ifadeye bıraktı.
Muhtemelen sabahki konferansı izlemişti Ya da haberlerde, marina projesinin başına getirildiğimi görmüştü.
Kapıyı biraz daha kapatacak gibi oldu.“Sen…”
“Evinizi almaya gelmedim.” Kadın hiçbir şey söylemedi.
Sadece kapıyı biraz daha araladı. “Beş dakikanızı istiyorum.”
Kısa bir sessizlikten sonra içeri girmeme izin verdi. Masanın üzerine ince bir dosya bıraktım.
“Kamulaştırmaya itiraz edin.”
Şaşkınlıkla dosyaya baktı. “Ne?”
“Dava açın. Bu projeyi durdurabilirsiniz.”
Kadın başını iki yana salladı. “Bizim buna gücümüz yetmez evladım.”
Cebimden bir kartvizit çıkarıp önüne koydum. “Bu avukatı arayın. Masrafları düşünmeyin. Her şey karşılanacak.”
Kadın gözlerini bana dikti. “Niye?”
Cevap vermedim.
“Çünkü…” Duraksadım. “…bu evi kaybetmemeniz gerekiyor.”
“Sen Alkan’sın.”
“Evet.”
“O zaman neden bize yardım ediyorsun?”
Sessizlik. Bunun cevabı bende bile yoktu.Kapıya yöneldim. Tam çıkacakken durdum.
“Lalin bunu öğrenmeyecek.”
Kadın arkamdan seslendi. “Peki sana nasıl güveneceğim?”
Başımı çevirmeden cevap verdim.
“Güvenmeyin. Sadece dava açın.”
LALİN ERÇAĞ
Konferansın üzerinden iki gün geçmişti. Ne zaman kampüste Karan’ı görsem, elimde olmadan başımı başka yöne çeviriyordum.
Konuşmak istemiyordum. Aslında…
Konuşursam daha çok sinirleneceğimi biliyordum.
“Eylül!”
Aslı Hoca’nın sesi stüdyoda yankılandı.
“Herkes buraya toplansın.” Masamızın başından kalkıp diğerlerinin yanına geçtik.
Aslı Hoca elindeki dosyayı kapattı. “Ortak proje teslimine üç gün kaldı.”
Stüdyoda küçük homurtular yükseldi. “Üç gün içinde eksik bırakılan hiçbir şey kabul edilmeyecek.”
İçimden derin bir nefes verdim. Üç gün…Sadece üç gün kalmıştı. Bu da…
“Üç gün sonra mimarlık ve işletme fakülteleri birlikte sunum yapacak.”
Başını kaldırıp hepimize tek tek baktı.“Bu proje fakülteyi temsil edecek. Bu yüzden herkes, kendi grubuyla birlikte çalışmaya devam edecek. Her grubun eksiklerini bugün ve yarın tamamlamasını istiyorum.”
Eylül başını omzuma yasladı. “Üç gün hiç yeterli değil.”
“Hiç sorma.”
Aslı Hoca konuşmasına devam etti. “Son prova teslimden bir gün önce konferans salonunda yapılacak.”
“İşletme fakültesindeki ekip de orada olacak.”
İçimde istemediğim bir his oluştu.
Demek ki…
Üç gün sonra Karan’la yeniden aynı ortamda olacaktık. Eylül dirseğiyle koluma hafifçe vurdu.
“Dalgınlaştın yine.”
“Yok.”
“Var.”
Gülümsemeye çalıştım.
“Sadece yoruldum.”
Ama ikimiz de bunun yorgunluk olmadığını biliyorduk.
Aslı Hoca sınıftan çıktıktan sonra herkes yeniden maketlerin başına dağıldı.
Eylül çantasını omzuna astı.
“Ben bizimkilere uğrayacağım. Akşam konuşuruz.”
“Tamam.”
Eylül gittikten birkaç dakika sonra kapı aralandı.
Aybars başını uzattı.
“Hazır mısın?”
Gülümsedim.
“Beş dakika.”
Masamın üzerindeki çizimleri toparlayıp çantama yerleştirdim.
Koridora çıktığımda Aybars duvara yaslanmış telefonuyla uğraşıyordu.
“Bitti mi?”
“Evet.”
Merdivenlerden birlikte indik.
“Motorla mı geldin?”
Başını iki yana salladı.
“Bugün arabayla.”
“Neden?”
“Dün geceki performansından sonra seni motora bindirmeye cesaret edemedim.”
İstemsizce güldüm.
“Bir daha içmeyeceğim.”
“İnşallah.”
Arabaya bindikten sonra birkaç dakika boyunca sadece müzik sesi vardı.
Sonunda Aybars sessizliği bozdu.
“İyi misin?”
Camdan dışarı bakmaya devam ettim.
“İyiyim.”
“Lalin.”
Ses tonu yumuşaktı.
“Bana yalan söyleyemiyorsun.”
İç çektim.
“Sadece biraz kafam karışık.”
“Karan yüzünden mi?”
Başımı ona çevirdim.
“Nereden çıktı şimdi?”
“Konferanstan sonra peşinden gittin.”
Cevap vermedim.
Aybars direksiyondan gözlerini ayırmadan konuştu.
“Canını kırdı.”
“Önemli değil.”
“Sen öyle diyorsan…”
Ama ikimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.
Mahalleye girdiğimizde araba yavaşladı.
Tam inecekken Aybars torpidodan küçük bir kutu çıkardı.
“Bu ne?”
“Göz altı kapatıcı.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Ne?”
Gülmeye başladı.
“Şaka.”
Kutuyu bana uzattı.
“Kahve.”
Kaşlarımı çattım.
“Kahve mi?”
“Ders çalışırken içersin diye.”
Kutuyu açtım.
İçinde en sevdiğim kahve markasının küçük paketleri vardı.
“Ne zaman aldın?”
“Dün.”
“Nereden biliyordun bunu sevdiğimi?”
Omuz silkti.
“Geçen ay kantinde üç kez aynı kahveyi aldın.”
Bir an sustum.
Demek dikkat etmişti.
“Teşekkür ederim.”
Tam arabadan inecekken kolumdan hafifçe tuttu.
“Bir dakika.”
Döndüm.
“Ne oldu?”
Yüzü ilk kez ciddileşmişti.
“Kendini tek başına hissetme.”
Sesinde farklı bir şey vardı.
“Duydun mu?”
Başımı hafifçe salladım.
“Tamam.”
Elini kolumdan çekti.
“Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Arabadan inip kapıya doğru yürüdüm.
Tam anahtarı çıkarırken istemsizce sokağın karşı tarafına baktım.
Siyah bir Porsche 911 yolun kenarında park etmişti.
Direksiyonun arkasındaki kişi güneş gözlüğünü çıkardı.
Karan.
Bir an göz göze geldik.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi telefonunu kulağına götürdü.
Sanki beni izlemiyormuş…
Sanki oraya benim için gelmemiş gibi davranıyordu.
Ama marina projesi için ölçüm yapan ekibin tam karşısında duruyordu.
Elindeki dosyalara bakıyor, ara sıra büyükannemin evini inceliyordu.
İçimdeki öfke yeniden yükseldi.
Gerçekten başlamıştı.
Ve ben…
Onu durdurmanın bir yolunu bulacaktım.
Aybars gittikten sonra eve girmedim.
Çantamı odama bırakıp doğruca çatıya çıktım.
Bazen kafamı toparlayabildiğim tek yer orasıydı.
Rüzgâr saçlarımı savururken derin bir nefes aldım.
Ellerimi korkuluğa yaslayıp sokağa baktığımda…
Karan hâlâ oradaydı.
Siyah arabasının yanında durmuş, telefonla konuşuyordu.
Bir elinde proje dosyaları, diğer elinde telefonu vardı.
Ara sıra önündeki haritaya bakıyor, ardından birkaç metre ileride bekleyen müteahhitlere bir şeyler söylüyordu.
İçim sıkıştı.
Demek gerçekten başlamıştı.
Büyükannemin evinin bulunduğu sokağı inceliyor, notlar alıyor, çevreyi dikkatle izliyordu.
Bir süre onu izledim.
Tam içeri girecektim ki kapımız açıldı.
Büyükannem elinde üç katlı çelik bir sefer tasıyla dışarı çıktı. Kaşlarım çatıldı.
“Nereye gidiyor?”
Merakla biraz daha öne eğildim. Büyükannem doğruca Karan’ın bulunduğu tarafa yürüdü.
Karan telefonunu kapatıp ona döndü. Elindeki dosyaları arabasının üzerine bıraktı.
Büyükannem sefer tasını uzattığında önce kabul etmedi. Başını hafifçe iki yana salladı.
Uzaktan ne konuştuklarını duyamıyordum.
Ama büyükannem gülümseyerek bir şey söyleyince… Karan istemeyerek de olsa sefer tasını eline aldı.
Ardından saygıyla başını hafifçe eğdi. O an içimde bir şey koptu.
Hiç düşünmeden merdivenlere yöneldim.
“Evimizi elimizden almaya çalışan adama yemek götürdün.” Dedim bağırarak. Ses tonuma engel olamamıştım.
Büyükannem üzüntüyle bana baktı. “Her şey sandığın gibi değil kızım.”
Daha da sinirlenmiştim. “O zaman anlat.”
Büyükannem başını eğerek, “Anlatamam.” Dediğinde.
Kapıyı öyle sert çarpmıştım ki duvardaki çerçeveler bile hafifçe sallandı.
“Bana söylemeyecekseniz, ben de duymak istemiyorum!”
Büyükannemin arkamdan seslendiğini duydum.
“Lalin!”
Durmadım.
Ayakkabılarımı bile tam giymeden kendimi sokağa attım. İçimde öyle büyük bir öfke vardı ki nereye yürüdüğümü bile bilmiyordum.
Birkaç dakika sonra mahallenin sonundaki sahile vardığımda nefes nefeseydim. Sahilin kenarındaki eski banklardan birine oturdum.
Aklımda tek bir görüntü vardı.
Büyükannemin elindeki yemek kabını Karan’a uzatışı…
Ve Karan’ın onu kabul edişi… “Nasıl yaparsın…” diye fısıldadım.
Bunu kime söylediğimi ben bile bilmiyordum.Büyükanneme mi… Yoksa Karan’a mı…
Telefonum cebimde titreşti. Ekrana bile bakmadım. Sessize alıp tekrar cebime koydum.
Birkaç dakika sonra yanımda bir arabanın yavaşladığını duydum.
Başımı kaldırmadım.
“Lalin.” Aybars’ın sesiydi.
İç çektim. “Şu an konuşacak durumda değilim.”
Arabadan indiğini duydum. Hiçbir şey söylemeden yanıma geldi.
Elinde iki kâğıt bardak vardı. Birini bana uzattı. “Kahve.”
“İstemiyorum.”
“İstemediğini biliyorum.” Bardağı bankın üzerine bıraktı. “Ama birazdan istersin.”
İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı.“Beni bu kadar mı tanıyorsun?”
“Yavaş yavaş.” Sessizlik çöktü.
İkimiz de sahile bakıyorduk. Bir süre sonra usulca konuştu. “Büyükannenle mi tartıştın?”
Başımı ona çevirdim. “Nereden anladın?”
“Çünkü ilk kez bana bile bakmıyorsun.”
Derin bir nefes verdim. “Gördüğüm şey…”Sözler boğazımda düğümlendi. “…çok canımı sıktı.”
Aybars beni zorlamadı. Sadece bekledi.
Sonunda başımı iki elimin arasına aldım.“Bazen…insan en çok güvendiği kişilere kırılıyor.”
Aybars sessizce başını salladı. “Olur.”
“O zaman ne yapıyorsun?” Yüzüme baktı.
“Geçmesini bekliyorum.”
“Ya geçmezse?”
Gülümsedi. “O zaman…yanında biri oturur.”
Bakışlarım yeniden denize döndü.Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey sormadı.Sadece… Yanımda kaldı.
Ve o an, ihtiyacım olan tek şeyin bu olduğunu fark ettim.

KARAN ALKAN
Müteahhitlerin yanından birkaç adım uzaklaştım. Önümde serili haritaya son kez göz gezdirdim.
“Karan Bey, ölçümler tamamlandı.”
Başımı kaldırıp mühendise baktım. “İlk etap için yıkım planını hazırlıyoruz.”
Elimdeki dosyayı kapattım. “Hayır.”
Adam kaşlarını çattı. “Efendim?”
“Zemin etüdü yeniden yapılacak.” Dedim.
“Yapıldı zaten.”
“Yeniden yapılacak.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Fakat bu, projeyi en az iki ay geciktirir.”
Tam da istediğim buydu. “Öyle olsun.”
Mühendis itiraz edecek gibi oldu. Sonra sadece başını salladı. “Peki, Karan Bey.”
Onlar uzaklaşırken cebimdeki anahtarı hissettim. K-17… Oraya ulaşmadan tek bir taşın yerinden oynamasına izin vermeyecektim. Telefonum çaldı.
Babamdı.
“Evet.”
“Çalışmalar başladı mı?”
“Başladı.”
“İlk yıkım tarihini bekliyorum.”
Bakışlarım istemsizce Lalin’in evine kaydı.
“Henüz değil.”
“Neden?”
“Teknik eksikler var.”
Babam birkaç saniye sustu. “Onları hızlandır.”
“İnceliyorum.”
“Beni oyalama, Karan.”
Telefon kapandı. Derin bir nefes verdim. İlk kez… Babama yalan söylemiştim. Tam arabama yönelecekken evin kapısı açıldı.Lalin’in büyükannesi… Elinde üç katlı çelik bir sefer tasıyla bana doğru yürüyordu.
Onu görünce istemsizce etrafıma baktım.
“Sorun yok evladım kimse görmez şu an .”
Yanıma geldiğinde sefer tasını bana uzattı.“Bunu da al.”
Başımı iki yana salladım. “Gerek yok.”
“Var.” Dedi ısrarla.
“Size söylemiştim. Bir daha yanıma böyle gelmeyin. Ya biri görürse?” Diye uyarıda bulundum.
Kadın hafifçe gülümsedi. “Görürse görsün.”
“Hayır.” Dedim. Sesim istemeden sertleşti. “Lalin görmemeli.”
Gülümsemesi yavaşça kayboldu. “Evladım…Bu yükü tek başına taşımak zorunda değilsin.”
Sefer tasını elimdeki dosyanın üzerine bıraktı. “Bize yardım ediyorsun. Biz de sana bir tabak yemek getirdik.”
Gözlerimi kapatıp kısa bir nefes aldım. “Ben bunu teşekkür almak için yapmıyorum.”
“Biliyorum.”
“O zaman neden?”
Kadın bana uzun uzun baktı.
“Çünkü seninde anne elinden hazırlanmış sıcak yemeklere ihtiyacın var.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Yıllardır…
Kimse bana bunu söylememişti.
Sessizce sefer tasını elime aldım. “Teşekkür ederim.”
Tam dönecektim ki kadın arkamdan seslendi.
“Bugün Lalin çok öfkeliydi.”
Adımlarım durdu. “Biliyorum.”
“Sana haksızlık ediyor.”
Başımı hafifçe eğdim. “Etsin.”
“Gerçeği öğrenirse…”
Sözünü tamamlamasına izin vermedim.“Hayır.”
“Bir gün öğrenecek.”
“Bugün değil.”
Kadın birkaç saniye sustu.
“Neden?”
Arabama doğru yürümeye devam ettim. Çünkü biliyordum. Eğer şimdi öğrenirse…Bana değil… Yaptıklarıma inanacaktı.
Ben ise… Bir gün, hiçbir açıklama yapmak zorunda kalmadan bana güvenmesini istiyordum.
Arabama bindim. Sefer tası hâlâ yolcu koltuğundaydı. Motoru çalıştırmadan önce son kez dikiz aynasına baktım. Evin çatısında kimse görünmüyordu.
En azından… Öyle sanıyordum.

LALİN ERÇAĞ
Ertesi sabah…

Teslime sadece bir gün kalmıştı.
Atölyeye girdiğim anda herkesin yüzünde aynı yorgunluk vardı.
Ne Eylül’ün şakaları eskisi kadar komikti ne de ben gülebilecek hâlde hissediyordum.
Aslı Hoca son eksikleri kontrol ediyor, sürekli saati gösteriyordu.
“Yarın bu saatlerde her şey bitmiş olacak.”
İçimden “Keşke.” diye geçirdim. Telefonum titredi. Büyükannem. Mesaj atmıştı.
“Bugün eve erken gelir misin? Sana göstermek istediğim bir şey var.”
Kaşlarım çatıldı. Ne gösterecekti?
Tam cevap yazacakken ikinci bir mesaj geldi. “Merak etme, kötü bir şey değil.”
İçim biraz olsun rahatladı.

Akşam eve döndüğümde büyükannem mutfaktaydı.
Masada iki kişilik yemek hazırlanmıştı.“Misafir mi geliyor?”
Gülümsedi. “Yok.”
“Öyleyse neden iki tabak var?”
Bir an duraksadı. “Alışkanlık.”
Sesinde garip bir tedirginlik vardı. Şüphelendim ama üstelemedim. Tam o sırada kapı çaldı.
Büyükannem öyle hızlı ayağa kalktı ki şaşırdım.
“Ben açarım.”
“Dur, ben açayım.” Dedi.
“Neden?”
“Sen sofrayı hazırla.”
Kapıya doğru neredeyse koşarak gitti. İçimde tuhaf bir his oluştu. Sessizce koridora çıktım. Kapının tam açıldığı anı göremiyordum.
Ama… Dışarıdaki siyah gömleği gördüm.Karan.Kalbim bir an duracak gibi oldu. Büyükannem kapıyı tamamen açmadan dışarı çıktı. İkisi alçak sesle konuşuyordu.
Duyamıyordum.
Sadece Karan’ın elindeki kahverengi dosyayı büyükanneme uzattığını gördüm. Büyükannem dosyayı aldı. Sonra…
Karan başını iki yana salladı. Sanki bir şeyi tekrar tekrar tembihliyordu. Büyükannem de başını salladı.
Birkaç saniye sonra Karan arkasını dönüp gitti. Ben olduğum yerde donup kalmıştım.
Büyükannem içeri girdiğinde elindeki dosyayı hızla mutfak dolabına kaldırdı.
“Büyükanne.”
İrkildi. “Efendim kızım?”
“Az önce burada ne yapıyordu?”
“Kim?”
“Karan.”
Yüzündeki ifade bir anlığına değişti.Sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştı. “Yanlış görmüşsündür.”
“Büyükanne.” Sesim bu kez daha sert çıkmıştı. “Ben onu gördüm.”
“Kızım konuyu kapatalım olur mu?” Dedi bana bakmadan.
“Neden?”
Derin bir nefes aldı. “Çünkü bana ait olmayan bir şeyi anlatamam.”
Kaşlarım çatıldı. “Yine onu mu koruyorsun?”
“Kimseyi korumuyorum.”
“O zaman neden sürekli susuyorsun?”
Büyükannem cevap vermedi. İçimdeki öfke yeniden büyüdü.
“Tamam.” Başımı hafifçe salladım. “Demek ki bana güvenmiyorsun.”
“Lalin…” Sözünü bitirmesine izin vermedim.
Merdivenlere yöneldim. Arkamdan seslendi.
“Yemek hazır kızım.”
Durmadım. Kapımı kapatıp yatağın üzerine oturdum. Ne kadar öfkeli olursam olayım…
Saat ilerliyordu. Yarın teslim vardı.Telefonumu elime aldığımda saat 19.18’di.Tam o sırada telefonum çaldı. Aybars.
“Efendim?”
“Hazır mısın?”
“Saat kaç oldu?”
“Yediyi geçti.”
“Sekizde fakültede olmamız gerekiyor.”
Başımı geriye yasladım. Tamamen unutmuştum. “İstersen seni alabilirim.”
“Olur.”
“Yirmi dakikaya oradayım.” Telefon kapandı.
Derin bir nefes verdim. Aynaya baktım.Yüzümdeki öfke hâlâ geçmemişti.Çantamı omzuma geçirip aşağı indim.Büyükannem sofranın başında beni bekliyordu. Beni görünce ayağa kalktı.
“Yemek yemeden mi çıkacaksın?”
Başımı iki yana salladım. “Vaktim yok.”
“Hiç olmazsa iki lokma ye.” Sesindeki kırgınlığı duyabiliyordum.
İtiraz etmedim. Hızlıca birkaç kaşık çorba içtim.
Tam kalkarken kapının önünden bir korna sesi duyuldu. Aybars gelmişti. Çantamı alıp kapıya yöneldim. “Görüşürüz.”
Büyükannem arkamdan sadece… “Kendine dikkat et.” diyebildi.
Konferans salonunun kapısını açtığımızda içeridekilerin çoğu gelmişti. Projeler masaların üzerine yayılmış, herkes son kontrolleri yapıyordu.
Karan ise en öndeki masada dizüstü bilgisayarına eğilmişti. Kapının açıldığını fark etmesine rağmen başını kaldırmadı bile.
Sanki geldiğimi bilmiyormuş gibi… Ya da bilmek istemiyormuş gibi.
Aybars yanıma dönüp hafifçe gülümsedi.“Gel.”
Masaya doğru yürüdük. Ben daha sandalyeyi çekmeye davranamadan Aybars elimden maket kutusunu aldı.
“Ben tutarım.”
Sonra yanındaki sandalyeyi hafifçe geriye çekti. “Geç.”
“Teşekkür ederim.”
Tam oturacağım sırada Karan’ın sesi duyuldu. “Geç kaldınız.”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Evet, iki dakika.”
İfadesiz yüzü değişmedi.Ses tonu ne sertti ne de yumuşak. Sadece…Soğuktu.
İçimdeki öfke yeniden kabardı. “O kadar önemliyse bizsiz başlamasaydın.”
İlk kez gözlerini bilgisayardan ayırıp bana baktı.
“Burası okul projesi.” Kısa bir duraksadı.“Kişisel meselelerini dışarıda bırak.”
Sinirle maketi masaya koydum. “Ben kişisel davranmıyorum.”
“Öyle mi?”
Dosyalarından birini önüme doğru itti. “O zaman şu çizimlere bak.”
Elimi uzattığım sırada o da aynı dosyaya uzandı. Parmaklarımız birbirine çarptı.Refleksle elimi çektim.
“Özür dilerim.” demedim. O da demedi.
Karan dosyayı önümden alıp kendi tarafına çekti.
“Eğer dikkatin dağınıksa…” Sözünü tamamlamadan bana baktı. “…bugün çalışmayabilirsin.”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
“Soğukkanlı olamıyorsan projeyi de riske atma.”
Sandalyemden kalkacak gibi oldum. “Ben mi riske atıyorum?”
Aybars araya girdi. “Tamam.” Sesi sakindi.“Hepimiz gerginiz.”
Karan gözlerini hâlâ benden ayırmıyordu.“Belli oluyor.”
Bir an sessizlik oldu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona söyleyecek çok şeyim vardı. Ama… Yarın teslimdi. Ve ne yazık ki… Bu gece aynı masada çalışmak zorundaydık.
Salondaki sessizlik yalnızca klavyelerin sesiyle bozuluyordu.
Kimse konuşmuyordu. Herkes yarınki teslim için son düzenlemeleri yapıyordu.
“Aslı Hoca.” Aybars ayağa kalktı.
“Sunum paftalarının biri eksik.” Aslı Hoca elindeki listeye baktı. “Doğru.”
Başını kaldırıp salona göz gezdirdi. “Arşiv odasında yedek baskısı vardı.”
Tam Eylül’e seslenecekti ki durdu. “Lalin.”Başımı kaldırdım. “Sen git al.”
Daha ayağa kalkamadan ikinci ismi söyledi.
“Karan, sen de onunla git.”
Derin bir nefes aldım. İstemeye istemeye ayağa kalktım. Karan da sandalyesini geriye itti.
Tek kelime etmeden koridora çıktık.Aramızdaki sessizlik, attığımız adımlardan daha ağırdı. Arşiv odasının kapısını açtım.İçerisi loştu. Karan ışığı yaktı.
Rafların arasında paftaları aramaya başladık. Hiçbirimiz konuşmuyorduk.
Sessizliğe daha fazla dayanamadım. “Bana hâlâ cevap vermedin.”
Başını bile kaldırmadı.
“Neden böyle davranıyorsun?”
Elindeki klasörü rafa bıraktı. “Nasıl?”
“Sanki hiçbir şey olmamış gibi.”
Kısa bir kahkaha attı. “Olmuş muydu?”
Sinirle ona döndüm. “Gerçekten bunu mu soruyorsun?”
“Gördüğüm tek şey…” Duraksadım. “…insanları umursamayan biri.”
Yüzüme baktı. Bakışları yine o kadar sakindi ki daha çok sinirleniyordum.
“Ne düşündüğüm seni ilgilendirmez.” Dedi.
Bir adım ona yaklaştım. “Ne yaptığını görüyorum.”
“Marina projesi için gece gündüz çalışıyorsun. İnsanların evleri yıkılacak. Ve sen…” Sesim titredi. “…hiçbir şey olmamış gibi dosyaların arasında dolaşıyorsun.”
Karan çenesini sıktı. “Söyleyeceğin bu kadar mı?”
“Hayır.”
İçimde günlerdir biriken her şey ağzımdan dökülüyordu. “Konferansta olanlardan sonra sana acımıştım. Yanılmışım.”
Sessizlik…
Tam arkamı dönüp çıkacaktım ki… Bileğim bir anda tutuldu. İrkilerek durdum.
Parmakları bileğimin etrafını sıkıca sarmamıştı. Sadece gitmemi engelleyecek kadar dokunuyordu.
Yavaşça arkamı döndüm. Karan hâlâ olduğu yerde duruyordu. Bir an hiçbirimiz konuşmadık. Sonra elini yavaşça bileğimden çekti. Başımı öne eğdim. Tam o sırada…
Parmakları çeneme dokunduğunda nefesim boğazımda düğümlendi. Başımı istemeden ona çevirdim. Aramızda yalnızca birkaç santim vardı.
“Gözlerimin içine bak.”
Ona kızgındım.
Ama gözlerinin içine her baktığımda neden bu kadar yorulmuş göründüğünü de düşünmeden edemiyordum.
İstemeden baktım. Aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu. Nefesi yüzüme çarpıyordu. Kalbim göğsüme sığmıyordu.Bir santim daha yaklaşsa…

Saçmalama Lalin. Ne düşündüğümü fark edince kendime kızdım. Karan’ın bakışları bir an bile dudaklarıma kaymadı. Sadece gözlerimin içine bakıyordu.
O an… hiç düşünmeden söyledim. “Sen de baban gibisin.”
İlk kez yüzündeki ifade değişti.Sanki söylediğim cümle tokattan daha ağır gelmişti.
Çenesi gerildi. Gözlerini birkaç saniye benden ayırmadı.
Sonra alçak bir sesle konuştu. “Bir daha sakın…” Kısa bir sessizlik oldu. “Lalin Erçağ.” Nefesini yüzümde hissetmiştim.
Adımı tek tek telaffuz etti. “Sakın babamla beni kıyaslama.”
Ardından geri çekilerek rafın üzerindeki paftayı alıp kapıya yöneldi.
Kapı sertçe kapandı. Olduğum yerde kalakaldım. Nefes alışverişim hâlâ düzensizdi.
Elimi istemsizce çeneme götürdüm.Parmaklarının dokunduğu yeri hâlâ hissedebiliyordum.
Saçmalıyordum.
Birkaç dakika önce neredeyse kavga ettiğim adamın bana bu kadar yaklaşması neden aklımı kurcalıyordu?
Başımı iki yana salladım. “Kendine gel, Lalin.”
Tam yere düşen dosyaları toplamaya eğilmişken kapı yeniden açıldı. “Lalin?”
Aybars’tı.
Beni görünce kaşları hafifçe çatıldı. “İyi misin?”
“İyiyim.”
Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.Gözleri önce yere saçılmış dosyalara, sonra yüzüme kaydı. “Ne oldu burada?”
“Hiç.”
“Hiçe benzemiyor.”
Yerden son dosyayı alırken cevap vermedim.Aybars eğilip bana yardım etti. “Karan neredeydi?”
“Çıktı.”
“Belli.”
Elindeki dosyayı bana uzattı. “Bir şey mi dedi?”
İçimden “Sadece söylediği şeyler değil…” diye geçirdim.
Hayır. Bunu düşünmeyecektim bile.
“Proje hakkında konuştuk.” Yalan söylemeyi hiç beceremezdim.
Aybars da anlamıştı. Ama üstelemedi. “Hadi.”
Omzuyla kapıyı işaret etti. “Yarın teslim var.”
Başımı sallayıp onunla birlikte salona döndüm. İçeri girdiğimizde Karan çoktan yerine oturmuştu.
Sanki birkaç dakika önce arşiv odasında yaşananlar hiç olmamış gibi. Bilgisayarına odaklanmıştı.
Beni fark etti. Sadece bir an. Bakışlarımız çarpıştı. Sonra hiçbir şey söylemeden ekranına döndü. Sinirle sandalyeme oturdum.
Nasıl bu kadar… Normal davranabiliyordu?Tam o sırada telefonu çaldı. Ekrana baktı.Yüzündeki ifade ilk kez değişti. Tek kelime etmeden ayağa kalktı.
Telefonu açarken salondan çıkıyordu “Konuş.”
Koridora ulaştığında sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçalmıştı Ama son söylediği iki kelime kulağıma kadar geldi.
“…ne buldunuz?”
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Ne bulmuşlardı?
Ve neden… Karan’ın yüzü bir anda bu kadar değişmişti?