KOR kitap kapağı

7. bölüm / 30

KOR

Bölüm 7 | Eksik parça ve Karan Alkan

Vaveyla Yazarı: Melisa Özgün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: Bölüm 7 | Eksik parça ve Karan Alkan

LALİN ERÇAĞ
Yalıdere’den döneli üç gün olmuştu. Hayat kaldığı yerden devam ediyor gibiydi.
Koridor yine kalabalıktı. Birileri sınavdan şikâyet ediyor, birileri proje yetiştirmeye çalışıyordu.
Ben de Eylül’le birlikte amfiye doğru yürüyordum.
Tam kapıya yaklaşmıştık ki koridordaki uğultu yavaş yavaş azaldı. Önümde yürüyen birkaç kişi kenara çekildi.
Merak edip başımı kaldırdım. Koridorun sonunda uzun, sarı saçlı bir kız kendinden emin adımlarla yürüyordu.
Üzerindeki siyah blazer ceket ve krem rengi pantolon sanki derse değil, önemli bir toplantıya gidiyormuş hissi veriyordu.
Kimseye bakmıyordu. Sadece yürüyordu.
Yanımdaki Eylül derin bir nefes verdi “Başladı…”
Kaşlarımı çattım. “Kim?”
Eylül gözlerini ayırmadan cevap verdi “Sena.”
İsmini ilk kez o an duyuyordum. Sena, amfinin kapısından içeri girdi.
Sınıftaki konuşmalar bir anda kesildi. Herkes onu izliyordu. Ama o… Hiç kimseyle ilgilenmiyordu.
Doğrudan en arka sıraya, Karan’ın oturduğu yere doğru yürüdü. Karan başını kaldırdı.
Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sanki onu bekliyormuş gibiydi. Sena, masasının yanına geldi.
Kollarını göğsünde birleştirerek kısa bir süre Karan’a baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi. “Merhaba, Karan.”
Karan’ın cevabı gecikmedi. “Ne istiyorsun?”
Sınıfın yarısı nefesini tutmuş gibiydi. Sena aldırış etmedi.
“Konuşmamız gerekiyor.”
Karan dosyasını kapattı. “Hayır.”
Sena bu cevaba sadece gülümsedi. “Seninle ilgili değil.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi “Babalarımızla ilgili.”
KARAN ALKAN
Sena hafifçe gülümsedi. “Babalarımızla ilgili.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne olmuş?” dedim.
Sena birkaç saniye sustu. Sanki vereceği cevabı değil, yüzümde oluşacak ifadeyi bekliyordu.
“Babam, Alkan Holding’le yeniden ortak oldu.”
“Biliyorum.”
“Hayır.” dedi başını iki yana sallayarak.
“Bu kez düşündüğün ortaklık değil.” Çenem sıkıldı.
İnsanların cümleleri uzatmasına tahammülüm yoktu. “Vaktimi boşa harcama.”
Sena gülümsemeye devam etti. Bunu hep yapardı. Sinirlendiğimi bildiği an daha da sakinleşirdi.
“K-17.”
Kalbim bir anlığına ritmini şaşırdı Ama bunu yüzüme yansıtmadım.
“Ne biliyorsun?”
Sena omuz silkti. “Benden öğrenmek istiyorsan önce sen anlatacaksın.”
Gözlerinin içine baktım. Yalan söylemiyordu.
Ama her şeyi de söylemiyordu. Her zamanki gibi…
“Bilmiyorsun.” dedim. “Sadece tahmin ediyorsun.”
Sena’nın gülümsemesi ilk kez silikleşti. İsabet etmiş olmalıydım.
Tam yanından geçecekken arkamdan konuştu. “Lalin’e dikkat et.”
Durmadım. “Tehdit mi ediyorsun?”
“Hayır.“
Arkamı dönmedim.
Çünkü Sena’nın en büyük silahı söyledikleri değildi.
İnsanların dönüp ona bakmasını sağlamasıydı. Bu kez istediğini vermeyecektim.
LALİN ERÇAĞ
Karan arkasını dönüp uzaklaştı. Ben de amfiye girmek üzereyken arkamdan bir ses geldi.
“Lalin.”
Adımı duyunca durup arkamı döndüm. Sena bana doğru birkaç adım attı. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Ama gözleri hiç gülmüyordu. “Seninle tanışamadık.”
“Lalin.” dedim kısa bir şekilde.
“Sena.”
Bunu zaten biliyordum. Birkaç saniye sessizce beni süzdü.
“Karan’la aynı gruptasınız, değil mi?”
“Evet.” Dedim.
Başını hafifçe salladı. “Zor biridir.”
Omuz silktim. “Bunu fark ettim.”
Sena gülümsedi. “Fark ettiğin tek şey oysa şanslısın.”
Ne demek istediğini anlamadım “Anlayamadım.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Karan kimseyi hayatına kolay kolay almaz. Aldığını düşündüğünde de…”
Kısa bir duraksadı. ”…bir gün mutlaka uzaklaştırır.”
Sözlerini bitirdikten sonra çantasını omzuna taktı. “Kendini kaptırma.”
Yanımdan geçip gitti. Olduğum yerde birkaç saniye kaldım.
Bu bir uyarı mıydı… Yoksa tehdit mi?
Amfideki uğultu, Gökhan Hoca’nın içeri girmesiyle yavaş yavaş kesildi.
Elindeki dosyaları masaya bıraktıktan sonra gözlüğünü düzeltti.
“Sanırım herkes burada.” dedi sınıfa göz gezdirerek.
Bakışları kısa bir an Sena’nın üzerinde durdu.
“Hoş geldin Sena.”
Sena hafifçe gülümsedi.
“Teşekkür ederim hocam.”
Hoca kürsüye yaslandı.
“Peki… Projeler ne durumda?”
Sınıfta birkaç kişi birbirine baktı.
Kimseden ses çıkmayınca Aybars söz aldı.
“Yalıdere araştırmasını tamamladık hocam. Belediye arşivlerinden, kasaba halkından ve Alkan Holding’in kuruluş sürecine dair bilgiler topladık.”
Hoca memnuniyetle başını salladı.
“Güzel.”
Sonra bana döndü.
“Lalin, sen ne düşünüyorsun? Beklediğini bulabildin mi?”
Kısa bir an duraksadım.
“Beklediğimden fazlasını bulduk hocam.” dedim.
“Fakat bulduğumuz her cevap yeni sorular doğurdu.”
Gökhan Hoca hafifçe gülümsedi.
“İyi bir araştırma tam olarak budur.”
Sonra bakışlarını Karan’a çevirdi.
“Karan?”
Karan sandalyesine yaslandı.
“Raporu birkaç güne teslim ederiz.”
Hoca başını iki yana salladı.
“Sadece rapor istemiyorum.”
Sınıf sessizleşti.
“Bu proje artık teorik olmaktan çıktı.”
Elindeki dosyayı açtı.
“Her grup, araştırdığı aile şirketinin geçmişiyle bugününü karşılaştıran kapsamlı bir sunum hazırlayacak.”
Sınıfta homurdanmalar yükseldi.
“Ve…” dedi hoca. “Sunumu grubunuzdaki herkes yapacak.”
Hoca tam çıkacakken:
“Bir şey daha.”
Herkes tekrar hocaya döner.
“2 gün sonra Alkan Holding’in yönetim kurulu başkanı Sayın Cihan Alkan üniversitemize konuk olacak.”
Sınıfta uğultu başlamıştı Göz ucuyla karana baktım
Karan’ın yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Dersin bitimine yakın, “Hazırlıksız gelen grup olursa not konusunda anlayış beklemesin.” dedi Gökhan hoca.
Sınıfta tekrar hafif bir homurdanma yükseldi.
Hoca gülümseyerek amfiden çıktı.
Aybars çantasını omzuna takıp Lalin’e döner. “Bugün garaja gidecek misin?”
“Evet.”
“Ben de geleyim. Hem şu sunumu da konuşuruz.”
“Olur.” Dedim.
Tam o sırada Karan yanımızdan geçiyordu “Sen de geliyor musun?”
Karan durmadan cevap verdi. “İşim var.”
Ve yürüyüp gitti. Bakışlarım koridorun sonunda gözünü karandan ayırmayan Sena’ya kaydı.
“Bırak onu.” dedi Aybars gülerek. “İşi hiç bitmez.”
Ben de istemsizce gülümsedim.
“Haklısın.”
…
Garaja vardığımızda Kemal Usta her zamanki gibi bir arabanın motoruna gömülmüştü.
Bizi görünce başını kaldırdı.
“Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk usta.”
Tulumumu giyip saçlarımı topladıktan sonra yanına geçecektim ki…
Garajın önünde neredeyse hiç ses çıkarmadan uzun siyah bir araç durdu. Hepimiz istemsizce dönüp baktık.
Parlak siyah bir Mercedes-Maybach… Şoför inip arka kapıyı açtı.
Ardından ellili yaşlarının sonunda, koyu lacivert takım elbiseli bir adam ağır adımlarla dışarı çıktı.
Kemal Usta’nın yüzündeki ifade değişti. “…Hoş geldiniz efendim.”
Adam kısa bir baş hareketiyle selam verdi. Garajın içine göz gezdirirken bakışları bir an bana takıldı ve sonra duvarda asılı duran fotoğrafa. Annem ve benim resmimdi. Daha sonra tekrar bana baktı.
Sadece birkaç saniyeydi ama sanki beni tanıyormuş gibi uzun baktı. İçime tarif edemediğim bir huzursuzluk çöktü.
Tam o sırada Aybars kısık sesle yanıma doğru eğildi. “Tanıyor musun?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
Kemal Usta adamın yanına giderken fısıldar gibi konuştu. “Motorla ilgili sorun neydi?”
Adam gözlerini hâlâ üzerimden ayırmadan cevap verdi.
“Motor değil.” Kısa bir sessizlik oldu. “Aracın rutin bakımı.”
Nedense bu cevaba ben bile inanmadım. Adam buraya arabası için gelmemiş gibiydi.
Aybars, Kemal Usta’ya sessizce: “Kim bu?”dedi.
Kemal Usta cevap vermeden önce adama doğru baktı.
“Rauf Yılmaz. Yılmaz Holding’in sahibi.”
Yılmaz Holding…
İsmi ilk kez duymuyordum.
Büyükannemin evini almak isteyen şirket… Demek sahibi buydu.
Adama doğru ilerleyecektim ki Kemal Usta’nın sesi garajın içinden yükseldi.
“Lalin! Şu arabaya bir gelir misin kızım?”
arkamı döndüm.
“Geliyorum usta.”
Garajın içine girip Kemal Usta’ya birkaç dakika yardım ettim. Ama aklım yaptığım işte değildi.
Yılmaz Holding…
Büyükannemin evini almak isteyen şirketin sahibi birkaç metre ötemdeydi.
Üstelik bana bakışı, sanki beni yıllardır tanıyormuş gibiydi.
İçimde büyüyen huzursuzluğu bastırmaya çalışırken arkamdan sakin bir ses duydum.
“Lalin.”
İrkilerek arkamı döndüm.
Bu kez ses garajın girişinden gelmişti.
Yetmiş yaşlarına yaklaşmış, beyaz saçlı bir adam bastonuna dayanarak bana doğru yavaş adımlarla yürüyordu. Yaşına rağmen duruşunda tuhaf bir güven vardı.
Beni tanıyormuş gibi bakıyordu.
“Benim.” dedim temkinli bir sesle. “Siz kimsiniz?”
Adam hafifçe gülümsedi. “Ben Mahir Demiral.”
İsim bana hiçbir şey ifade etmedi. “Beni tanıyor musunuz?”
Başını ağır ağır salladı. “Seni uzun zamandır tanıyorum.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı. “Ben sizi tanımıyorum.”
“Biliyorum.”
Bakışları yavaşça boynumdaki kolyeye kaydı. “Annen sayesinde.”
Kalbim göğsüme sertçe vurdu. “Annemi… tanıyor muydunuz?”
Gözlerini benden ayırmadı. “Tanıyordum.”
Bir adım ona yaklaştım. “Onu tanıyorsanız bana neden yıllarca ulaşmadınız? Bana söyleyecek bir şeyiniz varsa lütfen açık konuşun.”
Mahir Bey’in yüzündeki ifade ciddileşti.“Şimdi anlatırsam sana yardım etmiş olmam.”
Ne dediğini anlayamamıştım. “Anlamıyorum.”
Başını hafifçe salladı. “Henüz anlamaman daha güvenli.”
Sinirlenmeye başlamıştım.
Yıllardır cevabını aradığım soruların karşısında duran adam yine bilmecelerle konuşuyordu. “O zaman neden geldiniz?”
Ceketinin iç cebinden eski bir fotoğraf çıkardı. “Çünkü artık bunu görmenin zamanı geldi.”
Fotoğrafı uzattı. Titreyen ellerle aldım.Ön yüzünde genç bir kadınla genç bir adam yan yana duruyordu. Kadının yüzünü ilk bakışta tanıdım.
Annem…
Nefesim kesildi.
Fotoğrafı çevirdiğimde arka yüzünde yılların etkisiyle silinmeye başlamış mavi mürekkeple iki isim yazıyordu.
Cihan Alkan
Derin Erçağ
Bir an nefes almayı unuttum. Annemin adı…Ve Cihan Alkan’ın adı… Aynı fotoğrafın arkasındaydı.
Kalbim göğsüme öyle sert vuruyordu ki sesini duyabiliyordum. Başımı kaldırıp Mahir Bey’e baktım.
“Bu… ne demek?”
Sesim bana ait değilmiş kadar titrek çıkmıştı. Mahir Bey uzun süre sustu.Sonra gözlerini fotoğraftan ayırmadan konuştu.
“Bazen iki isim…” Kısık bir sesle devam etti.“bir ömrün yükünü taşır.”
“Annem Cihan Alkan’ı nereden tanıyordu?”
Bu kez gözlerimin içine baktı. “Yanlış soruyu soruyorsun.”
Kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani?”
Derin bir nefes aldı. “Asıl sorman gereken…”
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti.“…Cihan Alkan’ın neden anneni yıllardır unutmamış olduğu.” Dedi ve ağır adımlarla arkasını döndü.
“Bekleyin!” diye seslendim.
Durmadı.
Birkaç saniye içinde kalabalığın arasında gözden kayboldu.
Elimde eski bir fotoğraf… Arkasında iki isim…Ve cevabını bilmediğim onlarca soru kalmıştı.
Mahir Bey’in söyledikleri zihnimin içinde dönüp duruyordu.
Cihan Alkan. Derin Erçağ. İki isim… Tek bir fotoğraf…
Ve hiçbir anlam veremediğim onlarca soru.
Fotoğrafı çantama dikkatlice yerleştirdim. Garajın içinden gelen seslerle irkildim.
“Lalin!”
Kemal Usta’nın sesiydi.
Derin bir nefes alıp hiçbir şey olmamış gibi içeri girdim.
⸻
Akşamüstü olduğunda garajı kapatmıştık.
Aybars, “Seni bırakayım.” deyince itiraz etmedim. Zaten bütün gün yaşananlardan sonra tek başıma eve gitmek istemiyordum.
Yol boyunca ikimiz de fazla konuşmadık.
Arabanın camından dışarı bakarken elim istemsizce çantamın içine gitti.
Fotoğraf hâlâ oradaydı. Gerçekten görmüş müydüm?
Yoksa bütün bunlar yorgun zihnimin bana oynadığı bir oyun muydu?
Aybars arabayı durdurdu.
Daha kapıyı açmadan içeriden yükselen bağırışlar duyuldu.
Kalbim sıkıştı. “Bu ses…”
Koşarak eve girdim. Kapı açıktı.
İçeri girdiğimde büyükannem salonun ortasında ayakta duruyordu.
Karşısında ise tanımadığım üç adam vardı.Takım elbise giymemişlerdi.
Üzerlerinden ağır bir sigara kokusu geliyordu. İçlerinden biri masaya eğilmişti.
“İnat etmenin anlamı yok nine. Tapuyu ver, bitsin bu iş.”
“Vermeyeceğim!” dedi büyükannem, sesi titreyerek. “Burası benim evim.”
Adam alaycı bir kahkaha attı. “Şimdilik. Sonra bizim olacak.”
Dayanamadım. “Ne yapıyorsunuz siz?”
Üçü de aynı anda bana döndü. İçlerinden iri yapılı olan bana tepeden baktı.
“Sen de torunusun demek.”
Tam üzerime doğru bir adım atmıştı ki Aybars önümden geçti. “Bir adım daha atma.”
Adam aldırış etmedi. “Çekil kenara.”
Aybars bu kez adamın yakasını tuttu. “Çıkın. Yoksa ben çıkaracağım.”
Adam sertçe Aybars’ı itti. “Oğlum sen…”
Cümlesini tamamlayamadı. Aybars onu tek hamlede geriye itti.
Adam sırtını duvara çarptı. Diğer ikisi de üzerimize yürüdü.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. “Lütfen!” diye bağırdım. “Yapmayın!”
İçlerinden birinin telefonu çalınca hızla açtı.
“Tamam efendim.”
Diğerlerine döndü. “Gidiyoruz.”
İri yapılı olan kapıya yönelirken arkasını dönüp büyükanneme baktı. “Bir dahaki gelişimizde bu kadar kibar olmayacağız.”
Kapıyı sertçe çarpıp çıktılar. Ev bir anda sessizliğe gömüldü. Büyükannemin dizleri titriyordu. Yanına koşacakken Aybars benden önce davrandı.
Koltuğa oturmasına yardım etti. “Bitti.” dedi yumuşak bir sesle. “Gittiler.”
Mutfaktan su getirip bardağı ellerine verdi.“Sakin olun teyze.Artık yalnız değilsiniz.”
Büyükannem gözyaşlarını tutamıyordu. Ben de…Tutamıyordum.
⸻
Ev bana dar gelmeye başlamıştı. Büyükannem sakinleşip odasına giderek uyumuştu. Sessizce merdivenleri çıkıp çatıya çıktım.
Akşam rüzgârı yüzüme çarptığında gözlerimi kapattım. Gökyüzüne baktım. Arkamdan kapının açıldığını duydum.
Aybars’tı. Elinde iki bardak çay vardı.
Birini bana uzattı. “Biraz iyi gelir diye düşündüm.”
Teşekkür edip bardağı aldım. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sonunda sessizliği ben bozdum. “Çok yoruldum.”
Sesim çatlamıştı. “Her gün başka bir şey oluyor. Ne annemle ilgili cevap bulabiliyorum…Ne de büyükannemi koruyabiliyorum.”
Cümlemin sonunu getiremeden ağlamaya başladım. Aybars yavaşça yanıma yaklaştı.
Hiç konuşmadı. Sadece beni omzuna çekti.
Bir eliyle saçlarımı usulca okşadı. “Tek başına taşımak zorunda değilsin.” dedi. “Ben varım.”
İlk kez kendimi biraz olsun güvende hissettim. Aybars’ın omzundan yavaşça doğruldum.
Tam bir şey söyleyecektim ki sokağın lambaları birer birer yanmaya başladı.
Sarı ışık, evin önünü aydınlatınca aşağı baktım. Nefesim bir anlığına kesildi.
Karan…
Evin önünde öylece duruyordu. Yüzü tam seçilmiyordu ama sokak lambasının vurduğu ışık, keskin yüz hatlarını belirginleştirmeye yetmişti.
Bakışları… Yukarıdaydı. Bize doğru.
Neden burada olduğunu anlayamadım. Göz göze geldik.
Sadece birkaç saniyeydi. Sonra bakışlarını benden çekti. Elini cebine attı.
Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü. Sessizce siyah Porsche’sine doğru yürüdü. Şoför Bülent bey yoktu. Motorun çalıştığını duydum. Araba ağır ağır hareket ederek uzaklaştı.
Ben ise korkuluklara yaslanmış hâlde arkasından bakmaya devam ettim.
“Neye bakıyorsun?” diye sordu Aybars.
Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim. Birkaç saniye sonra arka stop lambaları kırmızı bir çizgi gibi uzaklaşmaya başladı.
Ben ise hâlâ olduğum yerde duruyordum. “Bir şey mi oldu?” diye sordu Aybars.
Başımı hafifçe iki yana salladım. “Yok…” dedim, gözlerimi karanlık sokağa çevirerek.“Bir an birini gördüm sandım.”
Yavaşça omzundan doğruldum. Gözlerimi elimin tersiyle silerken mahcup bir gülümseme oluştu yüzümde. “Özür dilerim.”
Aybars kaşlarını çattı. “Neden özür diliyorsun?”
“Seni de bunlarla uğraştırıyorum.”
Aybars başını iki yana salladı. “Lalin…”Kısa bir süre sustu. “İnsan değer verdiği insanların yükünü taşıdığı için yorulmaz.”
Ne demek istediğini tam anlayamadım. Gülümseyerek devam etti. “Dost olarak söylüyorum. Bir daha tek başına mücadele etmeye kalkarsan önce bana haber vereceksin.”
İstemsizce güldüm. “Emir mi bu?”
“Kesinlikle.”
“Bana emir veremezsin.”
“Veririm.”
“Hayır.”
“Veriyorum işte.”
İlk kez bütün günün ardından içten bir kahkaha attım.
Aybars da bana eşlik etti.
Rüzgâr ikimizin de saçlarını dağıtırken birkaç saniye hiçbir şey söylemeden İstanbul’un ışıklarını izledik.
Sonra Aybars sessizliği bozdu.
“Biliyor musun…”
“Neyi?”
“Bugün seni ilk kez gerçekten korkmuş gördüm.”
Başımı eğdim. “Korktum. Onlar büyükanneme bir şey yapacak diye…Ya da o evi elimizden alacaklar diye.”
Aybars korkuluklara yaslandı. “Alamazlar.”
“Bu kadar emin olma.” Dedim.
“Olacağım. Çünkü artık yalnız değilsin.”
Bu cümleyi söylerken sesi ilk kez ciddileşmişti.
İkimizin de telefonu aynı anda titreyince birbirimize baktık.
Aybars cebinden telefonunu çıkarıp ekrana göz attı. Kaşlarını kaldırdı. “Üniversite grubundan.”
“Ne olmuş?”
“Eee…” dedi gülümseyerek. “Yarın akşam bölümce kaynaşma gecesi düzenlemişler.”
Telefonunu bana doğru uzattı. “Katılım zorunlu. ‘İtiraz kabul edilmeyecektir.’ diye de özellikle yazmışlar.”
İç çekerek telefonumu kilitledim. “Hiç hâlim yok.Gitmeyeceğim galiba.”
Aybars başını iki yana salladı. “Olmaz.”
“Neden?”
“Çünkü ben de gelmek istemiyorum.”
İstemsizce güldüm. “Ee?”
“Ee’si şu…” dedi omuz silkerek. “İkimiz de gitmek istemiyorsak kesin Eylül bizi sürükleyerek götürür.”
Eylül’ü düşününce istemsizce gülümsedim. “Haklı olabilirsin.”
“Olabilirim değil. Kesin öyle olacak.”dedi.
Tam o sırada telefonum yeniden titredi.
Bu kez mesaj Eylül’dendi.“İkiniz de bahane üretmeyin. Saat sekizde sizi ben alıyorum. ❤️”
Mesajı Aybars’a gösterdim. İkimiz de aynı anda gülmeye başladık.
“Demiştim.” Dedi.
Aybars boşalan fincanını alıp kapıya yöneldi. “Ben artık kaçayım.”
Merdivenlere doğru ilerledi. Tam inerken durup bana döndü. “Lalin.”
“Efendim?”
“Bu gece hiçbir şey düşünme.”
Hafifçe gülümsedim. “Deneyeceğim.”
“Deneme.” Gülümseyerek işaret parmağını bana doğrulttu. “Yap.”
İlk kez bütün günün ardından içten bir tebessüm ettim. “İyi geceler, Aybars.”
“İyi geceler.”
Merdivenlerden aşağı inerken ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.
Ben ise olduğum yerde kaldım.
İstanbul’un gece ışıklarını izlerken serin rüzgâr saçlarımı savuruyordu.
Aybars gittikten sonra bir süre daha çatı katında kaldım.
İstanbul’un gecesi her zamanki gibi kalabalıktı. Uzaklardan geçen arabaların sesi, ara ara esen rüzgâra karışıyordu.
Elimi cebime atıp Mahir Bey’in verdiği fotoğrafı çıkardım. Sokak lambasının vurduğu ışıkta arkasını bir kez daha çevirdim.
Cihan Alkan.
Derin Erçağ.
İki isim…
Birbirleriyle nasıl bir bağları vardı? Annem, Cihan Alkan’ı nereden tanıyordu? Sorular zihnimin içinde dönüp dururken fotoğrafı tekrar çantama koydum.
Artık düşünmek istemiyordum. Yavaşça merdivenlerden aşağı indim.
Büyükannem çoktan uyumuştu. Üzerini kontrol edip odama geçtim. Perdeleri kapattım, telefonumu komodinin üzerine bıraktım. Tam uzanacakken ekranı yeniden aydınlandı.
Üniversite grubundan peş peşe mesajlar geliyordu. Eylül:
“Yarın kimse kaçmıyor. Hepinizi tek tek sayacağım. 😌”
İstemsizce gülümsedim. Telefonu sessize alıp komodine bıraktım. Belki de…
Gerçekten biraz olsun kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Gözlerimi kapattığımda ise aklıma gelen son şey ne K-17 olmuştu Ne de Cihan Alkan. Annemin gülümseyen yüzüydü.

Ertesi sabah…
Alarmın sesiyle gözlerimi araladım. Gece neredeyse hiç rüya görmeden uyumuştum.
Ama içimdeki ağırlık, uyandığım anda kaldığı yerden devam etti. Hızlıca hazırlanıp üniversitenin yolunu tuttum.
Kampüsün merkez bahçesine doğru yürürken kalabalığın arttığını fark ettim.
Mühendislik, işletme, mimarlık… Herkes aynı alandan geçiyordu.
Tam o sırada karşı taraftan gelen iki kişi dikkatimi çekti.
Karan ve Aybars.
İkisi de konuşmadan yürüyordu. Aybars bizi görünce elini kaldırdı.
“Günaydın.”
“Günaydın.” dedik Eylül’le aynı anda.
Karan sadece kısa bir baş hareketi yaptı. Yanımızdan geçip gideceklerini düşünüyordum.
Tam o sırada Sena, Karan’ın önüne geçti. “Bu akşam geliyorsun.”
Karan durdu. “Belli değil.”
Sena hafifçe gülümsedi. “Gelirsin.”
“Benim adıma karar verme.”
Karan omzunun üzerinden bile bakmadan yürümeye devam etti.
Sena ise arkasından uzun süre baktı.
“Takıntılı…” diye mırıldandı Eylül.
“Duyarsa seni öldürür.”
“Öldürsün.”
İkimiz de güldük.
Eylül’le birlikte yürümeye devam ettik.
“Bu kız beni geriyor.” dedi Eylül.
“Sena mı?”
“Başka kim olacak?”
Omuz silktim. “Belki sadece Karan’la konuşmak istiyordur.”
Eylül bana inanmaz bir ifadeyle baktı. “Yok canım. O bakışlar normal değil.”
Tam cevap verecektim ki Aybars yanımıza yetişti. “Ne konuşuyorsunuz?”
“Eylül, Sena’yı analiz ediyor.” Dedim.
Aybars güldü. “Yazık kıza.”
“Yazık falan değil.” dedi Eylül. “Karan’ın peşinden ayrılmıyor.”
Aybars kısa bir an sustu. Sonra omuz silkti. “Karan halleder.”
Koridorun sonuna geldiğimizde telefonuma yeniden bildirim düştü. Bu kez bölüm temsilcisi, etkinliğin yapılacağı mekânın konumunu göndermişti.
Eylül heyecanla telefonuma eğildi. “Bak! Karaoke de varmış.”
Başımı iki yana salladım. “Ben çıkmam.”
Eylül kahkaha attı. “İki içki sonra görürüz.”
“Hayır.”
“Evet.”
Aybars ikimizin atışmasını izleyip güldü.
“Ben buna şahit olmak için bile gelirim.”
“Gülmeyin.” Dedim iç çekerek.
“Güleceğiz.” Dedi Eylül halimizden keyif alıyormuşçasına.
“Saat sekizde mekânda buluşuyoruz.”
Eylül hemen itiraz ederek. “Olmaz. Lalin’le birlikte hazırlanacağız.”
Aybars kaşını kaldırdı “Kolay gelsin o zaman.”
Eylül gülerek: “İki saat sürecek.”dedi.
“Abartıyorsun.” Dedim çabucak.
Eylül: “Hayır. Seni tanıyorum.” Deyince kafamı iki yana salladım.
Tam o sırada uzaktan ders zili duyuldu. Koridor bir anda hareketlendi. Öğrenciler sınıflarına yetişmeye çalışıyordu.
Aybars saatine göz attı.“Benim derse geçmem lazım. Mehmet Hoca işletme dersi zilini duyunca koşa koşa geliyor çünkü.” dedi gülerek.
“Evet.” dedim. “Bizim de mimarlık stüdyosu başlamak üzere. Aslı Hoca geç kalınmasına hiç tahammül edemiyor.”
Eylül iç çekti.
“Bir gün de ‘geç kaldınız ama sorun değil’ diyen hoca görelim.”
Aybars güldü. “O gün mezun olmuş oluruz.”
Hepimiz güldük. Aybars. “Akşam görüşürüz.” Diyerek yürümeye başladı.
“Görüşürüz.” dedim.
Eylül de elini salladı.“Geç kalma sakın.”
Aybars gülerek başını salladı. “Geç kalan ben olmam.”
Bunu söyledikten sonra Karan’ın gittiği koridora doğru yürüdü. Ben de Eylül’le birlikte kendi bölümümüzün bulunduğu binaya yöneldim.
“Bugün ders hiç çekilmeyecek.” diye söylendi Eylül.
“Neden?”
“Aklım tamamen akşamda.”
İç çekerek güldüm. “Şimdididen mi?”
Derse girdiğimizde Aslı Hoca da hemen arkamızdan sınıfa girdi.
Her zamanki gibi masasının üzerine dosyalarını bıraktıktan sonra çizimlerimizi açmamızı istedi.
Kalemimi elime aldım.
Kâğıda bakıyordum ama hiçbir şey göremiyordum. Aklım yine aynı yere gidiyordu.
“Lalin? Dinliyor musun?”
İrkilerek başımı kaldırdım.
“Hı?”
“Aslı Hoca sana soru sordu.” Dedi Eylül.
Utançla hocaya baktım. “Özür dilerim hocam.”
Aslı Hoca anlayışla gülümsedi. “Bugün kafan burada değil gibi.”
Haklıydı. Hiç burada değildi.

Ders bittiğinde derin bir nefes verdim. Çantamı toparlarken Eylül yanıma geldi.
“Şimdi…”
Şüpheyle baktım. “Ne şimdi?”
“Hazırlanmaya gidiyoruz.” Dedi.
“Daha erken değil mi?”
“Hayır.”
“Eylül…”
“Elbise seçeceğiz.” Dedi vakit kaybetmek istemez gibi durarak.
Eylül kolundan tutarak bana baktı. “Doğru eve.”
“Bir kahve içsek?” Dedim şansımı deneyerek.
“Hayır.”
“Yarım saat dolaşsak?”
“Hayır.”
“Eylül…”
“Bugün itiraz hakkın yok.” Dedi.
Eve girdiğimizde Büyükannem bizi kapıda karşılamıştı.
“Hoş geldiniz kızlar.”
Eylül hemen: “Teyze, bugün Lalin’i bana bırakıyorsunuz.” Dedi.
Büyükannem gülerek bize baktı. “Kolay gelsin kızım.”
Eylül dolabımı açtığında yüzünü buruşturdu. İlk beş kıyafeti elemişti bile.
“Olmaz. Bu da olmaz. Bunu kesin giymiyorsun.”
Çok hızlıydı. “Benim dolabımı neden beğenmiyorsun?” Dedim.
Bana dönerek : “Çünkü sen hep rahat giyiniyorsun minik kuş.” Dedi.
Sonra dolabın en arkasında hiç giyilmemiş bir elbise buldu. Büyükannemin doğumgünümde aldığı bir elbiseydi. Annemde de çok benzerinden olduğunu söylemişti. Hiç giymemiştim
Eylül heyecanlandı. “İşte bu!”
Kafamı hayır anlamında salladım: “Bu fazla Şık.”
“Tam da bu yüzden.” dedi gülümseyerek. “Şu elbiseyi bir giy de kendini dışarıdan gör. Ela gözlerin resmen ortaya çıkacak.”
“Eylül…”
“İtiraz istemiyorum.”
“Bir kere de beni dinle.”
İç çekerek elbiseyi elime aldım. “Peki…”
Zümrüt yeşili, askılı ve dizlerimin biraz altında biten saten bir elbiseydi. Kumaşı üzerime döküldükçe kendimi aynada tanımakta zorlanıyordum. Boynumdaki kolyeyi ise her zamanki gibi çıkarmamıştım. Onsuz kendimi eksik hissediyordum.
Eylül, yüzüme yalnızca hafif bir makyaj yaptı. Kirpiklerime ince bir kat maskara sürdü, dudaklarıma doğal tonlarda bir ruj uyguladı. Saçlarımı da omuzlarıma dökülen yumuşak dalgalar hâline getirdi.
Aynaya baktığımda karşımdaki kişi bana benziyordu ama sanki biraz daha cesur bir hâlime.
Eylül ise benim tam tersimdi.
Vücudunu saran kırmızı kısa elbisesi, aynı tonda sürdüğü ruju ve yüksek topuklu ayakkabılarıyla bütün dikkatleri üzerine çekecek kadar iddialı görünüyordu. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Kendine olan güveni, daha konuşmadan bile hissediliyordu.
Eylül beni baştan aşağı süzdü. “Şimdi tamam.”
“Nesi tamam?”
“İnsan içine çıkabilecek seviyeye geldin.”
Gözlerimi devirdim. “Bir saat önce insan değil miydim?”
Eylül kahkaha attı. “Hayır. Bildiğin mimarlık öğrencisiydin.”
Dışarıdan kısa bir korna sesi duyulunca Eylül pencereye doğru yürüyüp perdeyi araladı.
“Geldi.”
“Kim?”
“Aybars.”
Derin bir nefes alıp çantamı omzuma geçirdim.
Büyükannem salona çıktığında bizi görünce birkaç saniye durdu. Yüzünde sıcacık bir gülümseme oluştu.
“Maşallah…” dedi. “İkiniz de çok güzel olmuşsunuz.”
Gülümseyerek yanına gittim. “Abartıyorsun büyükanne.”
“Hayır.” dedi saçımı kulağımın arkasına iterken. “Annen de senin yaşındayken böyle hazırlanırdı.”
Bir an sessizlik oldu. Annemden bahsedildiğinde içimde oluşan boşluk yine kendini hissettirdi.
Büyükannem bunu fark etmiş olacak ki yanağımdan öptü. “Hadi gidin. Biraz eğlenin.”
Başımı salladım. “Çok geç kalmayacağız.”
Kapıyı kapatıp dışarı çıktığımızda Aybars arabasının yanında bizi bekliyordu.
Bizi görünce önce Eylül’e, sonra bana baktı.
Kaşları hafifçe yukarı kalktı. “Vay be.”
Eylül gülerek döndü. “Ne?”
“İkiniz de bayağı hazırlanmışsınız.”
“Kötü mü olmuş?”
“Tam tersine.” Başını bana çevirip gülümsedi. “Lalin seni ilk kez böyle görüyorum.”
Utanarak saçımı kulağımın arkasına attım. “Çok garip hissettiriyor.”
“Alışırsın.” Dedi Eylül.
Aybars Arabanın arka kapısını açtı “Hanımefendiler buyursun.”
Eylül kahkaha attı. “Bugün çok kibarsın.”
“Bugün mü? Genelde de kibarım.” Dedi.
“Orası tartışılır.” Dedi Eylül. Üçümüz de gülerek arabaya bindik.
Geldiğimiz yer Bar tarzı bir yerdi. Oturduğumuz andan itibaren Masamıza peş peşe içecekler gelmeye devam ediyordu.
Eylül bardağını kaldırdı. “Bu gece proje, sunum, teslim… Hiçbir şey konuşmak yok.”
“Ya ne konuşacağız?”
“Eğleneceğiz.”
Bardaklarımızı tokuşturduk. Tam o sırada gözüm istemsizce salonun diğer tarafına kaydı.
Karan…
Her zamanki gibi kalabalığın biraz uzağındaki masada oturuyordu. Aybars onun yanındaydı.
Diğer birkaç kişi de aynı masadaydı.
Karan’ın önünde yalnızca tek bir bardak vardı.
Bütün gece aynı bardağı bitirmeye çalışıyormuş gibiydi. Eylül bakışlarımı fark edince bana döndü.
“Neye bakıyorsun?”
Eylül’ün sesiyle irkilip başımı ona çevirdim. “Ne?”
“Dakikalardır aynı yöne bakıyorsun.”
İstemeden tekrar o tarafa baktım “Bakmıyordum.”
Eylül kaşlarını kaldırdı. “Öyle mi?”
“Öyle.”
“Karan’ın üzerinde delik açacaksın biraz daha bakarsan.”
Kahkaha atıp omzuna hafifçe vurdum.
“Saçmalama. Baktığım falan yok.”
“Dedi… Bakışlarını ondan ayırdıktan sonra.”
“Gerçekten öyle bir şey yok.”
Eylül gözlerini kısıp yüzüme baktı. “Tabii.”Dudaklarının kenarında muzip bir gülümseme belirdi. “Ben de kırmızı saçlıyım.”
İç çekerek gözlerimi devirdim. “Sen var ya…”
“Ne ben?”
“İnsanları boş yere utandırmayı çok seviyorsun.” Dedim.
“Utanıyorsan bir sebebi vardır.”
“Yok.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Birkaç saniye sustu. Sonra yüzüme eğilip alçak sesle konuştu.
“O zaman dönüp bir daha bakma.”
“Neden?”
“Çünkü bu sefer seni yakalayacak.”
Gözüm yeniden o tarafa kaydı. Tam o sırada Karan da başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizi fark edince nefesimi tuttum.
Hiçbir şey olmamış gibi bakışlarımı hızla bardağıma çevirdim. Eylül ise kısık bir kahkaha attı. “İşte bundan bahsediyordum.”
“Sus artık.”
“Tamam, sustum.” Ellerini havaya kaldırdı.“Şimdilik.”
Diğer Masaların çoğu doluydu. Bir köşede karaoke hazırlıkları yapılıyor, diğer tarafta öğrenciler yüksek sesle sohbet ediyordu.
Eylül elindeki bardağı bana uzattı. “Bir yudum daha.”
“Hayır.” Dedim itiraz ederek.
“Bir şey olmaz.”
“Bunu üçüncü kez söylüyorsun Eylül.”
“Demek ki işe yarıyor.”
İkimiz de gülmeye başladık. Aybars elinde iki tabak atıştırmalıkla masamıza geldi.
“Bütün gece içip aç kalmayı mı düşünüyorsunuz?”
Tabaklardan birini masaya bıraktı.
Eylül hemen bir patates aldı. “Sen olmasan biz yaşayamayacağız galiba.”
“Biliyorum.”
Kendinden emin tavrıyla omuz silkti. “Bunu duymaya ihtiyacım vardı.”
Kahkahamı tutamadım. Aybars bana dönüp bardağıma baktı. “Bu kaçıncı?”
“Bilmiyorum.”
“Bence öğrenme.”
Cevap verecektim ki işletme bölümünden birkaç kişi Aybars’a seslendi. “Aybars! Gel bir fotoğraf çekileceğiz.”
Aybars bize döndü. “İki dakika.”
Başımı salladım. “Git.”
“Masadan kaçmayın.” Dedi Aybars giderken.
Eylül hemen atıldı. “Söz vermiyoruz.”
Aybars başını iki yana sallayarak gülüp uzaklaştı.
Göz ucuyla tekrar karana doğru baktım. Elindeki bardağı dudaklarına götürüp küçük bir yudum aldı.
O an hiç beklemediğim şekilde, Sena geldi ve çekinmeden Karan’ın yanındaki boş sandalyeyi çekti.
Karan başını kaldırıp ona baktı. Sena eğilip kulağına bir şeyler söyledi.
Ne dediğini duyamıyordum. Ama aralarındaki mesafe, konuşmalarından daha dikkat çekiciydi.
Karan hafifçe geri çekildi. Yüzündeki ifade bir anda sertleşti.
Sena ise sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu. Bir eliyle Karan’ın koluna hafifçe dokundu.
Karan hiç tereddüt etmeden kolunu geri çekti. Dudakları kıpırdadı.
Uzaktan seçebildiğim tek şey… “Yeter.”
olmuştu.
Sena’nın gülümsemesi bir anlığına silindi Ama pes etmedi. Karan senaya döndü. Yüzündeki ifade daha da ciddileşince Sena geri adım atmak zorunda kaldı ve Sonunda hiçbir şey söylemeden arkasına yaslandı.
Sanki az önce yaşananların hiçbir önemi yokmuş gibi davranıyordu.
“Epey inatçı.” diye mırıldandı Eylül.
Ben ise cevap vermedim.
Sahnenin önündeki hoparlörlerden bir ses yükseldi.
“Şimdi sıradaki isimler…” Elindeki listeye göz attı. “Eylül Arslan…” Kalbim sıkıştı. “…ve Lalin Erçağ!”
Eylül bir çığlık atarak ayağa fırladı “Başlıyoruz!” Kolumdan tuttu.
“Eylül!” Dedim sitemle. “Bizi gerçekten yazdırdın mı?”
“Evet.”
“Hayır, ben çıkmam.”
“Çıkacaksın.”
“Yapamam.”
“Emin ol, dört kokteylden sonra harika söylüyorsun.”
“Ben daha dört kokteyl içmedim.”
Eylül kahkaha attı.
“İşte şimdi içmiş gibi davranıyorsun.”
İtiraz etmeme fırsat vermeden kolumdan çekiştirerek beni sahneye doğru götürdü.Arkamı dönüp son bir kez salona baktım.
Karan… Sessizce bize bakıyordu. Bakışlarımız yalnızca bir anlığına kesişti. Sonra elimdeki mikrofonu fark edince, bütün dikkatim sahneye kaydı.
Başım hafifçe dönüyordu fakat ilk kez umursamadım.
Sunucu elime mikrofonu uzatırken önümde duran küçük içki bardağını aldım.
Havaya kaldırdım.
“Ee…” dedim gülerek.
“Sanırım hepimiz aynı projede olduğumuza göre…”
Salondaki herkes bana bakıyordu.
“…o zaman gerçek anlamda tanışmamıza!”
Bardağı tek dikişte bitirdim.
Salondan alkış ve ıslık sesleri yükseldi.
“Ooooo!”
“Evet Lalin!”
Eylül kahkahalar atarak koluma girdi.
“İşte benim kızım!”
Yüzümü buruşturdum.
“Bu çok kötüymüş.”
“Bir tane daha ister misin?”
“Hayır!” dedim gülerek.
“Kesinlikle istemiyorum.”
Müzik başlayınca Eylül mikrofonu kaptı.
“Haydi! Artık kaçışın yok.”
İç çekerek mikrofonu elime aldım.
“Bu gece rezil olacağım.”
Eylül omzuma kolunu attı.
“Merak etme. Tek başına olmayacaksın.”
İkimiz de aynı anda gülmeye başladık.
Müziğin ilk notaları duyulduğunda Eylül koluma sıkıca girdi.
“Hazır mısın?”
“Hayır.”
“Harika!”
“Hayır dedim.”
Eylül beni hiç dinlemedi.
Şarkının ilk sözlerini söylemeye başladık.
Daha doğrusu…
Söylemeye çalıştık.
İlk nakaratta ikimiz de farklı yerden girdik.
Eylül bana dönüp kahkaha attı.
“Yanlış söyledin!”
“Hayır, sen söyledin!”
“Ben doğru söyledim.”
“Sen başka şarkıyı söylüyorsun.”
Salondan kahkahalar yükseldi.
Mikrofonu ağzıma götürdüm.
Bu kez sözleri tamamen unuttum.
“Eee…”
Eylül gözlerini kocaman açtı.
“Devam etsene!”
“Unuttum.”
“Ben de unuttum!”
İkimiz de birbirimize bakıp kahkahalara boğulduk.
Şarkının geri kalanını yarı mırıldanarak, yarı uydurarak bitirdik. Kimsenin bizim sesimizi dinlediğini sanmıyordum.
Çünkü herkes gülüyordu.
Şarkı bittiğinde bütün salon alkışlamaya başladı.
“Bir daha!”
“Encore!”
“Efsaneydiniz!”
Yüzümü ellerimle kapattım. “Hayatımın en büyük rezaletiydi.”
Eylül mikrofonu sunucuya uzatırken,
“Bence harikaydık.” dedi gayet ciddi bir ifadeyle.
“Kesinlikle değildik.”
Sahnenin küçük basamaklarından inmeye çalışırken topuklu ayakkabım basamağın kenarına takıldı.
“Dur…” Ayağım boşluğa geldi.
Bir an dengemi tamamen kaybettim. “Ah!”
Düşeceğimi düşündüğüm anda güçlü iki kol belime dolandı. Kendimi bir anda Aybars’ın kucağında buldum. Salondan aynı anda uzun bir,
“Ooooooo!” sesi yükseldi. Ardından alkışlar ve ıslıklar birbirine karıştı.
“Eee Aybars!”
“Yakalandınız!”
“Devamı gelsin!”
Utançtan yüzümün yandığını hissedebiliyordum. “Allah’ım…” diye mırıldandım. “Şu an gerçekten yaşanıyor mu bu?”
Aybars kahkahasını tutamıyordu. “İyi misin?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
“Yere düşmedin ama.Keşke düşseydim.”
Bu kez Eylül de yanımıza geldi.
Elindeki mikrofonu ağzına götürdü.
“Alkışlar…” Parmağıyla bizi gösterdi. “…gecenin en romantik çifti için!”
Salondan bir kez daha, “Oooooo!” sesleri yükseldi. “Öp! Öp! Öp!” diye tempo tutmaya başlayanlar bile oldu.
Şaşkınlıkla Eylül’e baktım. “Eylül!”
Kahkahalar arasında iki büklüm olmuştu. “Şaka yaptım!”
“Emin misin iyi olduğuna?” Dedi Aybars diğerlerini umursamadan.
“Hiç emin değilim.”
Saçlarım yüzüme düşünce eliyle işaret etti.“Şampuanın hâlâ aynı.”
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
“Güzel kokuyor.”
Bir an donup kaldım.
“Eeeey!” diye bağırdı Eylül. “Bunlar kendi aralarında sohbet ediyor!”
Salondan yeniden, “Ooooo!” sesleri yükseldi.
Utançtan yanağımın yandığını hissedebiliyordum. Gözüm salonun diğer tarafına kaydı.
Karan…
Olduğu yerde durmuş, bize bakıyordu.Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı Ama gözlerini bizden ayırmıyordu.
Nedenini bilmiyordum.
Yalnızca…
Bakıyordu.
Kahkahalar yavaş yavaş dinerken Aybars’ın telefonu yeniden çaldı.
Ekrana baktı ve tek kaşını kaldırdı. “Babam bu saatte aramazdı.”
Telefonu açıp birkaç saniye dinledi.
“Tamam. Geliyorum.”
Telefonu kapattığında bize döndü.
“Gitmem gerekiyor.”
Eylül kaşlarını çattı.
“Yine mi?”
“Depoda çalışanlardan biri fenalaşmış. Babam tek başına yetişemiyormuş.”
Bana baktı. “İkiniz iyi misiniz?”
Eylül hemen bardağını kaldırdı. “Şahane durumdayız.”
Aybars bana döndü. “Lalin?”
Gülümsemeye çalıştım. “İyiyim.”
Aslında değildim. Başım dönüyor, ayakta durmakta zorlanıyordum.
Aybars bunu anlamış olacak ki birkaç saniye daha bana baktı.
“Çıkmadan önce sizi bırakacak birini ayarlayayım.”
“Yok.” dedi Eylül. “Gerek yok. Biz taksiyle döneriz.”
Aybars emin olamamıştı. “Gerçekten?”
“Gerçekten.”
İç geçirerek başını salladı.
“Tamam. Telefonlarınızı açık tutun.”
“Merak etme.” Dedi Eylül.
Aybars bana doğru eğildi. “Kendine dikkat et.”
Başımı salladım. “Ederim.”
Gülümsedi. Son kez ikimize baktıktan sonra hızla mekândan ayrıldı.
Tam çıkmadan önce dönüp gülümsedi. “Ve bir daha sahneden inerken kimsenin kucağına düşme.”
Yüzümü buruşturdum. “Bunun sözünü veremem.”
Gülerek başını salladı. “İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Kapı kapanınca Eylül derin bir nefes verdi.“Şimdi…” Bardağını kaldırdı. “Eğlenmeye devam.”
Kahkaha attım. “Sen hiç yorulmuyor musun?”
“Yarın yorulurum.Bugün olmaz.”
Müzik yeniden yükselirken masamızdaki birkaç kişi dans pistine geçti. Eylül kolumdan tuttu. “Hadi.”
“Biraz oturalım.”
“Olmaz.”
“Neden?”
“Çünkü ben daha dans edeceğim.”
İtiraz etmeme fırsat vermeden beni peşinden sürükledi. Bir süre daha müziğe eşlik ettik. Dakikalar geçtikçe başım biraz daha ağırlaşmaya başlamıştı.
“Su içelim mi?” dedim.
Eylül yüzünü buruşturdu. “Önce bir şarkı daha. Sonra içeriz.”
İç çekip gülümsedim. “Buna pişman olacağız.”
“Kesin.”
İkimiz de kahkaha attık.
Müzik giderek yükseliyordu. İnsanların sesleri birbirine karışmıştı.
Başım artık yalnızca hafif dönmüyordu. Ayakta durmak bile zor gelmeye başlamıştı. Eylül ise benden çok daha enerjikti.
Bir grubun ortasında kahkahalar atıyor, elindeki mikrofonla şarkıya eşlik ediyordu. Yanına gidip koluna hafifçe dokundum.
“Eylül.”
“Hı?”
“Ben galiba gideceğim.”
Yüzüme baktı. “Şimdi mi?”
Başımı salladım. “Başım çok dönüyor.”
“Daha gece yeni başladı.”
“Biliyorum ama…” Gülmeye başladım. “…ben de yeni bitiyorum.”
Eylül kahkaha attı. “Bir kahve iç.”
“İşe yaramaz.”
“On dakika daha dur.” Dedi mızmızlanarak.
“Duramam.”
Yüzüme birkaç saniye baktı. Sonra derin bir nefes verdi. “Tamam. Ben biraz daha kalacağım.”
“Biliyorum.”
“Sen gidebilir misin?”
Omuz silktim. “Taksi çağırırım.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Bana haber ver.”
“Veririm.”
Eğilip bana sıkıca sarıldı. “Dikkat et.”
“Sen de.”
Benden ayrıldıktan sonra yeniden arkadaşlarının yanına döndü.
Ben ise çantamı omzuma geçirip ağır adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladım.
Soğuk hava yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım.
İçerideki müzik sesi kapı kapanır kapanmaz boğuk bir uğultuya dönüştü. Telefonumu çantamdan çıkarmaya çalıştım.
Gözlerim ekrana odaklanmakta zorlanıyordu.
“Taksi…” diye mırıldandım.
Tam bir adım attığım sırada başım aniden döndü. Dengemi kaybettim.
Kaldırımın kenarındaki arabaya tutunarak ayakta kalabildim.
Midem bir anda kasıldı.
“Off…”
Elimi ağzıma götürüp hızla yolun kenarına yöneldim. Bir süre konuşamadım.
Nefes almak bile zor geliyordu.
Gözlerimden yaşlar akarken yüzümü avuçlarımın arasına aldım.
Ne kadar utanç vericiydi… Arkamdan tanıdık bir ses gelmesiyle utancım daha da arttı.
“Lalin.” Başımı kaldırmaya cesaret edemedim.
Sesi tanımıştım. “Karan…”
Sessizce yanıma geldi. “Nefes al.” Sesi her zamanki kadar sakindi.
Yavaşça doğrulmaya çalıştım. “İyiyim.”
Daha cümlem bitmeden yeniden sendeledim.
Karan bu kez kolumdan tuttu. “İyi değilsin.”
Başımı iki yana salladım. “Eve gideceğim.”
“Bu hâlinle değil.”
“Taksi…”
“Cevap yok.”
Telefonuma baktı. “Taksi bile çağıramamışsın.”
Telefonuma baktım. Gerçekten de uygulama hâlâ açılmamıştı.
Kelimeler birbirine giriyordu. Karan derin bir nefes verdi.
“Gel.”
“Nereye?”
“Arabaya.”
Başımı kaldırıp yüzüne baktım.
“Beni kaçırıyor musun?”
Sarhoşluğun etkisiyle bunu söylerken gülmeye başlamıştım.
Karan gözlerini devirdi. “Keşke konuşacak hâlin olmasaydı.”
İstemsizce güldüm. “Bence komiğim.”
“Hayır.” Dedi. Daha sonraysa “Yürüyebilir misin?” diye sordu Karan.
Başımı salladım. “Tabii.”
İlk adımı attığım anda dizlerim boşaldı “Dur…”
Ayağım kayınca kaldırıma doğru sendeledim.
Karan beni kolumdan yakalayarak düşmemi engelledi.
“Yürüyemiyorsun.”
“Yürürüm.” dedim inatla. “İzle.”
Bu kez iki adım atabildim. Üçüncü adımda yine dengemi kaybettim. Karan derin bir nefes verdi.
“Lalin.”
“Hı?”
“İnat etmeyi bırak.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bırakamam.”
Neden güldüğümü bilmiyordum. Her şey komik geliyordu. Karan birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Bir kolunu dizlerimin altına, diğerini sırtıma yerleştirdi. “Ne yapıyorsun?” diye güldüm.
Cevap vermedi. Beni tek hamlede kucağına aldı.
İçgüdüsel olarak kollarımı boynuna doladım.
“İndir beni. Sana güvenmiyorum.”
“Ben kendime güveniyorum.”
“Ben güvenmiyorum.” İstemsizce kahkaha attım. “Çok kabasın.”
“Olabilir.”
“Ama…” Başımı omzuna yasladım. “…güçlüsün.”
Karan hiçbir şey söylemeden beni arabasına doğru taşıdı.
Kapıyı açıp dikkatlice koltuğa oturttu.
Emniyet kemerini takmak için eğildiğinde yüzü bana beklediğimden çok daha yakındı.
Sarhoşluğun verdiği cesaretle yüzüne dikkatlice baktım.
“Senin kirpiklerin…”
Karan başını kaldırdı. “Ne olmuş?”
“Çok uzunmuş.”
Kendi söylediğim şeye kendim gülmeye başladım. Karan gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Sabah bunların hiçbirini hatırlamayacaksın.”
“Hatırlarım.”
“Hatırlamazsın.” Dedi. İlk kez dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
“Hayır.”
Kapıyı kapatıp direksiyonun başına geçti.
KARAN ALKAN
Lalini yan koltuğa koyduğumda Emniyet kemerini takmaya çalışıyordu.
Üçüncü denemesinde bile tokayı yerine oturtamayınca sessizce eğilip kemeri ben taktım.
“Ben yapabiliyordum.”
Cevap vermedim.
Kapıyı kapatıp direksiyonun başına geçtim.Motoru çalıştırdığım anda başını cama yasladı. Birkaç dakika boyunca arabada yalnızca motorun sesi vardı.
Sonra…
“Karan.”
Gözlerimi yoldan ayırmadım.
“Ne var?”
“Beni gerçekten kaçırmıyorsun değil mi?”
İç çektim. “Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Dizilerde de öyle diyorlar.”
İstemsizce başımı iki yana salladım. “Çok dizi izlemişsin.”
“Bence sen hiç izlememişsin.”
“Haklısın.”
Bir an sustu.
Sonra yeniden konuştu. “İyi. Çünkü para etmem.”
Anlık olarak güldüm. Sarhoş hali ile ayık hali arasında çığ gibi fark vardı.
Bunu fark eder etmez parmağını bana doğrulttu.
“Bak!”
“Ne?”
“Güldün.”
“Gülmedim.”
“Güldün.”
“Gözün yanılmış.”
“Gözlerim hiç yanılmaz.”
Başımı iki yana salladım. “Şu an onlardan pek emin değilim.”
Omzuma hafifçe vurdu. “Kaba.”
“Biliyorum.”
Birkaç saniye sustu. Sonra camdan dışarı bakmaya başladı.
“Nereye gidiyoruz?”
“Evine.”
Kaşlarını çattı. “Olmaz.”
“Neden?”
“Büyükannem uyumuştur.” Sesi bu kez ilk defa ciddileşti. “Beni böyle görürse…”
Cümlesini tamamlayamadı. “…üzülür.”
Arabanın içinde kısa bir sessizlik oldu. Derin bir nefes aldım. “Tamam.”
Büyükannesini gece yarısı telaşlandırmanın kimseye faydası olmayacaktı.
“Ne tamam?”
“Evine gitmiyoruz.”
Şaşkınlıkla bana döndü. “O zaman…Nereye?”
Cevap vermedim.
“Beni gerçekten kaçırıyorsun!” Bu kez kahkahasını kendi bastıramadı.
Başını koltuğa yasladı.
“Ama…”
Gözleri yavaş yavaş kapanırken mırıldandı.
“Ne?”
“Sen…”
Uzun süre devam etmedi.
Uyuduğunu düşündüm.
Tam önüme dönecekken tekrar konuştu.
“…aslında düşündüğüm kadar kötü biri değilmişsin.”
Bu kez cevap vermedim. Çünkü ne söylersem söyleyeyim… Sabah bunların hiçbirini hatırlamayacağını biliyordum.
Arabanın motorunu durdurduğumda Lalin çoktan gözlerini kapatmıştı.
“Lalin.”
Cevap vermedi.
Kapıyı açıp hafifçe omzuna dokundum.
“Geldik.”
Gözlerini aralayıp etrafına baktı.
“Burası…”
“Evim.”
Başını kaldırıp kocaman villaya baktı.
“Bayağı zenginmişsin.”
“Yeni mi fark ettin?”
“Hayır.”
Gülmeye başladı.
“Sadece söylemek istedim.”
Arabadan inmeye çalıştı.
Ayağını yere basar basmaz yine sendeledi.
Kolundan tuttum.
“Yavaş.”
“Ben iyiyim.”
“Hayır.”
“İyiyim.”
“Hayır.”
Kaşlarını çattı.
“Çok inatçısın.”
“Bunu senden duymak ilginç.”
Burnunu buruşturdu.
“Ben inatçı değilim.”
Kolumu omzuna atıp yürütmeye başladım.
Her iki adımda bir duruyor, başka bir şeye takılıyordu.
Bahçedeki fıskiyeyi gösterdi.
“Bunun suyu gerçek mi?”
“…Evet.”
“Emin misin?”
Derin bir nefes verdim.
“Evet.”
“Dokunabilir miyim?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü gece yarısı fıskiyeyle konuşmanı istemiyorum.”
Kahkaha attı. “Bence çok eğlenceli olurdu.”
Kapıya ulaştığımızda cebimden anahtarı çıkardım.
Lalin başını omzuma yasladı.
“Sen…”
“Ne?”
“Bugün bana kaç kere yardım ettin?”
“Saymadım.”
“Ben de.”
İçeri girdik.
Ev her zamanki gibi sessizdi. Babam yurt dışındaydı. Çalışanlar çoktan odalarına çekilmişti.
Lalin etrafına bakarak yavaşça mırıldandı. “Burada yalnız mı yaşıyorsun?”
“Bazen.”
“Bence…” Yüzü ciddileşti. “…yalnızlık sana yakışmıyor.”
Adımlarım istemsizce yavaşladı. Ne dediğini muhtemelen kendisi bile bilmiyordu. Ama o cümle… Beklediğimden daha fazla yer etmişti.
Misafir odasının kapısını açtım. “Lambayı yakacağım.”
Cevap vermedi.
Yatağın kenarına oturdu. Topuklu ayakkabılarını çıkarmaya çalışıyordu ama beceremiyordu.
Bir süre izledim.
Sonunda diz çöküp ayakkabısının tokasını çözdüm. Lalin şaşkınlıkla bana baktı.
“Bunu yapacağını düşünmezdim.”
“Ben de.”
Ayakkabıyı kenara bıraktım. Tam ayağa kalkacakken bileğim tutuldu.
Lalin… Elimi bırakmıyordu.
Başımı kaldırıp ona baktım. Ela gözleri bulanıktı. Bir süre yüzüme baktı.
“Niye hep bu kadar uzaksın?”
Cevap vermedim.
“Sana soruyorum.”
“Bazı soruların cevabı yok.”
“Var.”
Başını hafifçe yana eğdi. “İnsanlar…birilerine güvenebilir.”
Elini yavaşça geri çekmeye çalıştım.
Bırakmadı. “Ben güvenmiyorum.”
“Neden?”
“Gerek yok.”
Dudaklarını büktü. “Bence korkuyorsun.”
Bu kez elimi usulca kurtardım. “Korktuğumu düşün.”
“Ama yine de yalnız kalma.”
İçimde istemediğim bir şey kıpırdadı. Tam o sırada ayağa kalkmaya çalıştı. İlk adımda yine sendeledi.
Refleksle belinden tuttum. Yüzü birkaç santim önümdeydi.
Nefesi tenime çarpıyordu. Bir an… Sadece birbirimize baktık. Lalin gülümsedi.
“Bak.”
“Neye?”
“Bana kızmıyorsun.”
“Yanılıyorsun.”
“Hayır.”
Parmağıyla kaşlarımın arasını gösterdi.“Eskisi kadar çatmıyorsun.”
İç çekerek elini yavaşça indirdim. “Uyu artık.”
“Emir mi veriyorsun?”
“Evet.”
Güldü. “Senden nefret ediyorum.”
“Biliyorum.”
“Yalan…” Gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı.
“…nefret etmiyorum.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu. Sarhoşlukla konuştuğunu biliyordum.
Battaniyeyi omuzlarına kadar çektim. Kapıya yöneldim.
“Lütfen…”
Olduğum yerde durdum. Arkamı dönmedim.
“Gitme.”
Gözlerimi kapattım. Eğer bir saniye daha kalırsam… Yanlış yapacaktım. Kapıyı sessizce açtım.
“Sabah bunu hatırlamayacaksın.”
Kendi kendime söyledim. Koridora çıktım.Kapıyı usulca kapattım.
Koridora çıktığım sırada güvenlik görevlisi bana seslendi.
“Karan Bey.”
Arkamı döndüm.
Görevli avucunu uzattı.
“Misafir hanımefendinin sanırım.”
Avucunun içinde ince zincirli kolyesi duruyordu.
Kaşlarım çatıldı.
“Girişte bulduk. Arabadan inerken düşmüş olmalı.”
Kolyeyi elime aldım.
Lalin’in boynunda hiç eksik olmadığını fark ettiğim kolyeydi. Demek ki ilk kez çıkmıştı.
“Ben veririm.”
Görevli uzaklaştı. Odaya dönmeden önce kolyeye istemsizce baktım.
Madalyon avucumun içinde hafifçe dönüyordu. Tam cebime koyacakken…
Zincirin ucundaki küçük parça yerinden oynadı.
“Tık.”
Sessiz bir mekanizma açıldı.
Kaşlarım daha da çatıldı. Madalyon sandığım şey… İki parçalıydı.
İçinden, tırnağım kadar eski pirinçten yapılmış küçük bir anahtar çıktı. Nefesim kesildi.
Hayır… Anahtar değildi.
Anahtarın eksik parçasıydı. Cebimde duran K-17’yi çıkardım. İki parçayı yan yana getirdim.
Hiç düşünmeden birbirine yaklaştırdım.
“Çıt.”
İki metal parça tek bir anahtar gibi birleşti. Elim istemsizce kasıldı.
Bu… Tesadüf olamazdı.
Lalin’in kolyesinde yıllardır saklanan parça…Benim bulduğum K-17’nin eksik yarısıydı.
Başımı yavaşça misafir odasının kapısına çevirdim. İçeride derin bir sessizlik vardı.
Lalin çoktan uyumuştu. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Avucumdaki anahtara baktım.
Aradığım şey avucumdaydı. Ama ilk kez onu kullanmak için acele etmiyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

84okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18