12. bölüm · KOR

Bölüm 12 | Kırık pencere

Melisa Özgün

LALİN ERÇAĞ
Gözlerimi açtığımdan beri odadaki beyaz tavana bakıyordum. Hastaneleri hiçbir zaman sevmezdim. Duvarlara sinmiş o keskin ilaç kokusu, Koridordan gelen sedye sesleri, Sürekli çalışan monitörler…
İnsana iyi olduğunu söyleseler bile, kendini hasta hissettiriyordu. Kapı hafifçe tıklatıldı ve doktor yavaşça içeri girdi. Elindeki dosyaya son kez göz gezdirdikten sonra gülümsedi. “Kan tahlilleriniz gayet iyi.”
Başımı yavaşça kaldırdım.
“Yoğun stres, uykusuzluk ve uzun süredir biriken yorgunluk…” Dosyayı kapatıp bana baktı. “Vücudunuz sonunda dur demiş.”
Acı bir tebessüm ettim. Keşke mesele sadece yorgunluk olsaydı.
“Bugün taburcu olabilirsiniz.” dedi. “Birkaç gün dinlenin. Düzenli beslenin ve kendinizi fazla yormayın.”
Başımı salladım. “Dikkat edeceğim, Teşekkürler doktor bey.”
Doktor odadan çıktıktan sonra içeride kısa bir sessizlik oluştu.
Büyükannem derin bir nefes verdi. “Allah’a şükür.”
Elimi uzatıp elini tuttum. “Ben iyiyim.”
Gülümsedi ama gözlerinin altındaki morlukları ilk kez bu kadar belirgin görüyordum. Sanki bir gecede birkaç yıl yaşlanmış gibiydi. Kapı yeniden açıldı ve Eylül içeri girer girmez doğruca yanıma geldi. “Bir daha sakın bizi böyle korkutma.”
Sarılırken sesi titriyordu.
Minnetle güldüm. “Özür dilerim.”
“Özür dileme.”
Omzuma hafifçe vurdu. “Sadece bir daha bayılma.”
Aybars da arkasından içeri girdi. Her zamanki gibi sessizdi. Elinde küçük bir poşet vardı. “Doktor vitamin yazmış.” Poşeti komodinin üzerine bıraktı. “Almayı unutursun diye aldım.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Buna gerek yoktu.”
Omuz silkti. “Biliyordum böyle diyeceğini.”
“Teşekkür ederim Aybars.”
Başını hafifçe salladı. “Bir daha teşekkür etme.”
“Neden?”
“Çünkü bir daha böyle korkutmanı istemiyorum.”
Odadaki hava ilk kez biraz olsun hafiflemişti. Tam o sırada hemşire kapıyı çaldı. “Lalin Hanım, çıkış işlemleriniz hazır.”
Büyükannem ayağa kalktı. “Ben aşağı inip işlemleri halledeyim.”
“Ben de sizinle geleyim.” dedi Eylül.
Onlar çıktığında, odaya kısa süreliğine sessizlik çöktü. İçeride sadece ben ve Aybars kalmıştık. Aybars pencereye doğru yürüdü. Ellerini cebine koyup birkaç saniye dışarıyı izledi. Sonra yavaşça bana döndü. “Biliyor musun…”
“Neyi?”
Gözlerimin içine baktı. “Sen bayıldığında…” Derin bir nefes aldı. “gerçekten çok korktum.”
Gülümsemeye çalıştım. “Abartıyorsun.”
Başını iki yana salladı. “Hayır ilk kez…”Sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. “seni kaybedecekmişim gibi hissettim.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ona baktım. O ise hemen konuyu değiştirdi.
“Neyse doktorun söylediklerini dinle. En azından birkaç gün.”
Başımı salladım. “Dinleyeceğim.”
İkimiz de biliyorduk. Bunun sadece verdiğim bir söz olduğunu ve hiçbirimiz buna gerçekten inanmıyorduk.
___
Yaklaşık yarım saat sonra hastanenin önünden ayrıldık. Arabanın camından dışarıyı izliyordum. İstanbul her zamanki gibiydi. İnsanlar telaşla yürüyordu. Trafik durmadan akıyordu. Sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamıştı. Sanki birileri herkesin önünde evlendirilmiyormuş, Sanki biri sahnede bayılmamış, sanki hayat benim için durmamıştı.
“Eve gidince dinleneceksin.” Büyükannemin sesi düşüncelerimi böldü.
Başımı ona çevirdim. “Tamam.”
Eylül arka koltuktan bana döndü. “Tamam demek yetmiyor.”
Kaşımı kaldırdım. “Telefonunu elinden bırakacaksın. Aklına proje gelmeyecek. Okul da gelmeyecek. Karan da gelmeyecek.”
Son söylediği kelimede gözleri büyüdü. “Ay…Ben…”
Geçiştirircesine gülümsedim. “Merak etme.”
Ama ikimiz de bunun mümkün olmadığını biliyorduk. Aybars dikiz aynasından kısa bir bakış attı. Hiçbir şey söylemedi. Radyonun sesini biraz açtı. Arabada yeniden sessizlik hâkim oldu.
__
Mahalleye girdiğimizde istemsizce camdan dışarı baktım. İlk dikkatimi çeken şey İş makineleriydi. Kalbim bir anda hızlandı.
“Evi…” Cümlemi tamamlayamadım.
Arabadan neredeyse koşarak indim. Sokağın girişinde sarı yelekli mühendisler dolaşıyordu. Birkaç işçi ellerindeki klasörleri topluyor, haritaları büyük siyah tüplerin içine yerleştiriyordu. Biraz ileride Karan duruyordu. Siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı.
Elindeki dosyaları tek tek inceliyor, ardından mühendislere uzatıyordu. İçimdeki öfke yeniden kabardı. Demek başlamıştı. Tam ona doğru yürümeye hazırlanıyordum ki… Kulak misafiri olduğum bir cümle beni durdurdu. “Bugünlük bu kadar.”
Karan’ın sesi sakindi. “Çalışmalar durduruldu.”
Mühendislerden biri şaşkınlıkla sordu.“Ama Karan Bey, ilk etap…”
“İptal.”
Karan sözünü bitirmesine izin vermedi.“Dosyaları toplayın. Yeni talimat gelene kadar bu bölgede tek bir çalışma yapılmayacak.”
Adam şaşkınlıkla başını salladı. “Peki efendim.”
Birkaç dakika içinde haritalar toplandı.Şeritler söküldü. İş makineleri tek tek mahalleden ayrılmaya başladı. Olduğum yerde kalmıştım. Ne olduğunu anlayamıyordum. Madem proje devam ediyordu neden durdurmuştu? Tam o sırada Karan başını kaldırdı. Bakışlarımız bir anlığına çarpıştı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sadece birkaç saniye bana baktı.
Sonra dosyalarını da alarak arkasını döndü.Tek kelime etmeden arabasına bindi ve uzaklaştı. İçimde bıraktığı sorularla…

Eve girdiğimde üzerime çöken yorgunluğu ilk kez gerçekten hissettim. Büyükannem doğruca mutfağa geçti. “Sen otur.”
“Büyükanne…”
“İtiraz istemiyorum.”
Ayakkabılarımı çıkarıp salondaki koltuğa oturdum. Eylül mutfaktan su getirirken telefonum çalmaya başladı. Ekranda gördüğüm isim istemsizce gülümsememe neden oldu.
Kemal Usta.
Telefonu açtım. “Alo?”
“Kızım.”
Sesinde her zamanki sıcaklık vardı. “Nasılsın bakalım?”
“İyiyim.”
“Koskoca doktorlar öyle dedi diye inanacak değilim.”
İstemsizce güldüm. “Gerçekten iyiyim.”
“Korkuttun bizi.”
Garajın arkasından gelen anahtar seslerini duyabiliyordum. “Sensiz buranın tadı tuzu kaçtı vallahi.”
Boğazım düğümlendi. “En kısa zamanda gelirim.”
“Acele etme. Önce toparlan.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra yumuşak bir sesle ekledi. “Geçmiş olsun kızım.”
Telefon kapandığında gözlerim dolmuştu.İnsan bazen… Aile olmadığı hâlde aile gibi hissettiren insanlara sahip olabiliyormuş. Tam kumandayı elime almıştım ki televizyon ekranında kırmızı bant geçti.
“SON DAKİKA.”
Ekranda Karan ve Sena vardı. Birlikte çekilmiş fotoğrafları bütün ekranı kaplıyordu. Spiker gülümseyerek konuşuyordu.
“İş dünyasının iki köklü ailesinden sevindirici haber. Alkan Holding ve Yılmaz Holding arasındaki uzun yıllara dayanan ortaklık artık aile bağıyla güçleniyor. Evlilik haberi iş dünyasında büyük yankı uyandırdı.”
Kumandayı biraz daha sıkı tuttum. Ekranda Karan’ın yüzü vardı. Yanında Sena…
Gülümsüyordu. Boğazım düğümlendi.Hiç düşünmeden televizyonu kapattım.Salon bir anda sessizliğe gömüldü. Büyükannem mutfaktan çıkıp bana baktı.Hiçbir şey söylemedi. Ben de söylemedim.Ama ikimiz de… O sessizliğin nedenini biliyorduk.__
Büyükannem akşam yemeğinden sonra yavaşça ayağa kalktı. Üzerine ince hırkasını geçirirken bana dönüp gülümsedi. “Biraz dışarı çıkacağım kızım.”
Kaşlarımı çattım. “Bu saatte mi?”
“Emine ablana uğrayacağım. Çay demlemiş, sabahtan beri çağırıyor.”
İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk oluştu. “Yarın gitsen?”
Elini saçlarımın arasından geçirip yanağımı okşadı. “Merak etme. Bir saat sürmez.”
Başımı istemeden salladım. “Telefonunu açık tut.”
“Her zaman.”
Kapı kapandıktan sonra ev yeniden sessizliğe gömüldü. Televizyonu açtım ama izlediğim hiçbir şey odaklanamıyordum. Saat… Yavaş ilerliyordu. Bir saat geçti. Sonra bir saat daha. Telefonumu elime aldım. Aradım.
İlk çalışta açıldı. “Büyükanne?”
“Efendim kızım?”
Arka taraftan kadın sesleri geliyordu. Gülüşmeler…Çay kaşığı sesleri… “İyi misin?”
“İyiyim. Emine’yle oturduk. Biraz sohbet ediyoruz. Sen merak etme.”
“Dönüyor musun artık?”
“Dönerim birazdan.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra bu kez o sordu.“Sen nasılsın? Başın dönmüyor değil mi?”
“Bir sorun yok.”
“Yok.”
“Söz?”
“Söz.”
“Tamam o zaman.”
Telefon kapandı. Derin bir nefes verdim. Kendime kızdım. Ne olmuştu bana?Büyükannem yıllardır aynı mahallede yaşıyordu. Elbette komşusuna gidebilirdi.Yine de içimdeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu.

Geceyi neredeyse tamamen uyuyarak geçirdim. Belki de ilk kez Vücudum gerçekten dinlenmek istiyordu. Sabah uyandığımda güneş perdelerin arasından odama vuruyordu.
Saat on bire yaklaşıyordu. Aşağı indiğimde büyükannem mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu. Yüzü her zamanki gibiydi. En azından öyle görünmeye çalışıyordu.
ERTESİ GÜN
Ertesi gün Aslı hoca iletişim dersi için verdiği makale ile ilgili eksik evraklar nedeniyle herkesi okula çağırınca apar topar okula gittim. Evrakların düzenlenmesi bittiğinde, Aslı Hoca son imzaları attı ve dosyaları kapattı.
“Tamam çocuklar. Şimdilik işimiz bitti.”
Sınıfta hafif bir rahatlama oldu. Eylül dirseğiyle koluma dokundu. “Bir kahve içelim mi?”
Başımı iki yana salladım. “Canım istemiyor.”
“Biraz hava al o zaman.”
Çantamı omzuma geçirip sınıftan çıktım.Koridor her zamanki gibi kalabalıktı ama nedense kendimi hâlâ yabancı hissediyordum. Merdivenlerden aşağı inerken onu gördüm.Karan. Tek başına bahçeye doğru yürüyordu. İçimdeki ses bu kez susmadı. Arkasından gittim.

Okulun bahçesi öğle arasında her zamankinden daha kalabalıktı. Çimlere oturan öğrenciler, kantin sırası uzaktan gelen kahkahalar hepsi birbirine karışıyordu.
“Karan.”
Adımlarını durdurdu ama yine arkasını dönmedi.
Yanına kadar yürüdüm. “Neden benden kaçıyorsun?”
Bu kez yavaşça bana döndü. Yüzündeki ifade yine aynıydı. Soğuk. Ulaşılmaz. “Ne istiyorsun?.”
“Neden konuşmuyorsun?”
“Konuşacak bir şey yok.”
“Var.”
“Yok.”
Sesindeki kesinlik canımı acıttı. Derin bir nefes aldım. “O gece…”
Sözümü bitirmeme izin vermedi.“O geceyi unut.”
Kalbim sıkıştı. “Nasıl unutayım?”
“Unutacaksın.”
“Neden?”
Bakışları bir anlığına değişti. Sonra yine duvarlarını ördü. “Çünkü başka yolu yok.”
Başımı iki yana salladım. “Ben buna inanmıyorum.”
“Neye inanıp neye inanmadığın beni ilgilendirmez.” Dedi ve sonra gözlerimin içine baktı. “Lalin.”
Adımı öyle bir söyledi ki… Devamını duymaktan korktum. “Benim peşimden gelme.”
“Sen de sürekli beni itme.”
Sessizlik. Bir adım daha yaklaştı “Gerçekten bunu istediğine inanmıyorum.”
Bir an sanki konuşacak gibiydi. Sonra sadece başını hafifçe iki yana salladı.“Yanılıyorsun.”
Arkasını dönüp yürümeye başladı. Olduğum yerde kaldım. Tam o sırada…
“Bana göre de yanılan sensin.”
Aybars’ın sesi bahçede yankılandı. İkimiz de aynı anda döndük. Aybars hızla bize doğru geliyordu. Yüzündeki ifade… Daha önce hiç görmediğim kadar öfkeliydi. Karan bana son bir kez baktı.
Sonra tamamen Aybars’a döndü. “Ne istiyorsun?”
Aybars durmadı. Doğruca karşısına geçti “Lalin’i rahat bırak.”
“Seni ilgilendirmez.”
“Aksine. En çok beni ilgilendiriyor.”
Etrafımızda birkaç öğrenci yavaşlamaya başlamıştı. Karan soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. “Çekil.”
“Çekilmiyorum.”
“Lalin sana ikinci kez geldi. Sen yine onu kırdın.”
Karan’ın çenesi gerildi. “Bitirdin mi?”
Aybars acı acı güldü. “Hayır. Çünkü sen insanların sandığı adam değilsin.”
Sessizlik.
“Cihan Alkan’ın oğlusun ama…” Bir adım daha yaklaştı. Her geçen gün biraz daha ona benziyorsun.”
Karan’ın yumruk yaptığı eli titremeye başlamıştı. Aybars hâlâ susmuyordu.Karan’ın bakışları değişti. Ama Aybars…
İlk kez düşünmeden konuşuyordu. “Sende annenin tek bir izi bile kalmamış.”
O cümle…
Bahçedeki bütün sesleri susturdu. Karan’ın gözlerindeki öfkeyi ilk kez bu kadar net gördüm.
“Aybars…” Fısıldadım ama çok geçti.
Bir anda karan yumruğunu savurdu. Aybars hazırlıksız yakalandı. Yumruk doğrudan kaşına geldi. Geri sendeledi.Kaşından ince bir kan süzülmeye başladı.
“Karan!” Bağırdım.
Aybars da beklemedi. Bu kez o karşılık verdi.
Savurduğu yumruk Karan’ın dudağına isabet etti. Karan’ın başı hafifçe yana döndü. Alt dudağı bir anda kanadı. Etrafımızdaki öğrenciler bağırmaya başlamıştı.Ama artık ikisi de kimseyi duymuyordu. Karan bu kez gerçekten kendini kaybetti.
Aybars’ın yakasına yapışıp yere savurdu.Arka arkaya yumruklar indiriyordu. Sanki karşısındaki Aybars değilmiş…
Yıllardır içine attığı bütün öfkeymiş gibi.
“Aybars, yeter!”
“Karannn!”
Sesim titriyordu. Hiçbiri duymuyordu.Öğrenciler araya girmeye çalışıyor… Kimse Karan’ı tutamıyordu. İki güvenlik görevlisi koşarak geldi. Biri Karan’ı arkadan tuttu. Diğeri Aybars’ı ayağa kaldırmaya çalıştı.
Karan hâlâ kurtulmaya çalışıyordu. “Geri çekilin!” Güvenlik görevlileri karanı bırakıp önüne geçtiler. Dudaklarından akan kan çenesine kadar inmişti ama umurunda değildi. İlk kez gerçekten korktum. Çünkü karşımda duran adam…
Tanıdığım Karan değildi. Yıllardır susturduğu bütün öfkesi tek bir cümleyle dışarı çıkmıştı.Her şey birkaç saniyede olup bitmişti. Az önce sadece tartışıyorlardı. Şimdi ise İkisi de nefes nefeseydi. Aybars’ın kaşının üzerinden ince bir kan çizgisi süzülüyordu.
Karan’ın alt dudağı patlamıştı. Etrafımızı saran öğrenciler sessizliğe gömülmüştü. Kimse konuşmuyordu. Kimse Ne yapacağını bilmiyordu. İlk hareket eden ben oldum.
“Aybars!” Koşarak yanına gittim.
Dizlerimin üzerine çöktüm. “İyi misin?”
Aybars burnundan sertçe nefes verdi.“İyiyim.”
Ama iyi değildi. Kaşındaki kan gömleğinin yakasına kadar inmişti. Çantamdan buruşturulmuş birkaç peçete çıkarıp yarasına bastırdım. “Dur… Kanıyor.”
“Bir şeyim yok.”
“Konuşma.”
Elimi itmeye çalıştı ama izin vermedim “Başını kaldır.”
İsteksizce kaldırdı. Tam o sırada, sırtımda bir bakış hissettim. İstemeden başımı çevirdim. Karan Birkaç metre ötede duruyordu. Güvenlik önünde bekliyordu hala.
Dudağının kenarındaki kanı başparmağıyla silmişti. Hiçbir şey söylemiyordu. Sadece Bize bakıyordu. Göz göze geldik. Yüzünde öfke yoktu, Kızgınlık da. Sadece yorulmuş gibiydi. Bakışları bir an elimin üzerine kaydı.
Aybars’ın yüzüne bastırdığım peçeteye…Sonra tekrar bana baktı. İçimde garip bir huzursuzluk oluştu. Yanlış bir şey yapıyormuşum gibi. Ama neden? Yaralanan Aybars’tı. Ona yardım etmem normaldi. Tam konuşacak gibi oldu. Dudakları hafifçe aralandı.
Sonra hiçbir şey söylemeden başını çevirdi. Ve arkasına bile bakmadan yürüyüp gitti.Kalabalık yavaş yavaş dağılırken Onun uzaklaşan sırtına bakınca içimde tarif edemediğim bir boşluk oluştu.
Aybars acıyla yüzünü buruşturunca hemen yeniden ona döndüm. “Hastaneye gidelim.”
Başını iki yana salladı. “Gerek yok.”
“Kaşın açılmış.”
“Hallederim.”
“Hayır.”
Sesim bu kez daha kararlıydı. “Sen benim yüzümden kavga ettin.”
Aybars hafifçe gülümsedi. “Senin yüzünden değil.”
Kısa bir nefes aldı. “Dayanamadım.”
Kaşlarımı çattım. “Neye?”
“Seni üzmesine.” Aybars başını öne eğdi.
Kan, kaşının kenarından yavaşça yanağına süzülüyordu. Sinirle derin bir nefes aldı. “Lanet olsun.”
Kaşlarımı çattım. “Ne oldu Aybars?”
Cevap vermedi. Eliyle yüzündeki kanı sildi. Sonra gözlerini yere indirdi. “İleri gittim.”
“Ne?”
Başını iki yana salladı. “Annesini karıştırmamalıydım.”
Sessiz kaldım.
“Sadece sinirlendim.” Sesinde ilk kez pişmanlık vardı. “O an… ağzımdan çıktı.”
Derin bir nefes verdi. “Kim olursa olsun…”bir insanın annesi hakkında öyle konuşulmamalı.”
Kafasını geriye yasladı. “Yumruğu hak ettim.”
Başımı hemen iki yana salladım. “Öyle söyleme.”
“Doğru.”
Acı acı güldü. “Ben önce vurmadım belki ama önce ben incittim.”
Bir an sustu. “Onun yüzündeki ifadeyi gördün mü?”
İstemeden Karan’ı düşündüm. Yumruğu atmadan önce, bir anlığına gerçekten donup kalmıştı. O cümleyi hiç beklemiyormuş gibi.
Aybars gözlerini kapattı. “Babası hakkında ne desem umurumda olmazdı. Kendisi hakkında da ama…”
Kısa bir sessizlik oldu. “Annesini söylememeliydim.”
Aybars kaşının kenarındaki kanı elinin tersiyle sildi. Yumruğun bıraktığı iz, gözünün hemen altında belirginleşmeye başlamıştı.
İçim burkuldu. “Revire git.” dedim usulca.
Omuz silkti. “Bir şeyim yok.”
“Var.” Kaşını işaret ettim. “Kanıyor.”
İlk kez elini yüzüne götürdü. Parmaklarına bulaşan kana kısa bir an baktı. “…Fark etmemişim.”
Derin bir nefes aldım. “Git, temizletsinler.”
Bana birkaç saniye baktı. Sonra başını hafifçe salladı. “Sen nasılsın?”
İstemsizce gülümsedim. “İyiyim.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Şu cümleyi senden ne zaman duysam…” Kısa bir sessizlik oldu. “…inanamıyorum.”
Gözlerimi kaçırdım çünkü haklıydı. Gerçekten iyi değildim. Aybars çantasını omzuna geçirdi. “Seni bırakayım.”
Başımı iki yana salladım. “Gerek yok.”
“Lalin…”
“Otobüsle giderim.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Sesinde hâlâ tereddüt vardı. “Tek başına gitmeni istemiyorum.” Gülümsemeye çalıştım. “Mahalleye kadar tek otobüs.”
“Yine de…”
Sözünü nazikçe kestim. “Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.”
Birkaç saniye sustu. Sonra anlayışla başını salladı. “Tamam.” Bir adım geri çekildi. “Ama eve varınca bana mesaj atacaksın.”
“Atarım.”
“Buna söz ver.”
“Veriyorum.”
İlk kez içten bir nefes verdi. “Ben de revire uğrayayım.” Arkasını dönüp birkaç adım attı. Sonra durdu. “Lalin.”
Başımı kaldırdım. “Kendini suçlama.”
Ne demek istediğini anlamıştım. Bugünkü kavgayı, Karan’ı, Hepsini.
Cevap veremedim. Sadece başımı hafifçe salladım. Aybars da daha fazla bir şey söylemedi. Koridorun sonunda gözden kaybolurken ben okulun çıkışına doğru yürüdüm.

Otobüs her zamanki gibi kalabalıktı. Cam kenarındaki boş koltuğa oturup başımı cama yasladım. İstanbul, camın ardından ağır ağır akıyordu. İnsanlar, Arabalar, Korna sesleri… Hiçbiri dikkatimi çekmiyordu. Aklımda yalnızca tek bir görüntü vardı.
Karan’ın yüzü.
“…Sen de baban gibisin.”
Bu cümleyi söylerken ne kadar öfkeli olduğumu hatırlıyordum. Bugün ise Aybars’ın söyledikleri, Karan’ın sessizliği, Hepsi birbirine karışıyordu. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Otobüs mahalle durağında durdu.Yavaşça ayağa kalktım. Mahallenin girişindeki taş döşeli yoldan yürürken hava iyice kapanmıştı.
Gökyüzünü gri bulutlar kaplamıştı. Eve yaklaştığımda anahtarı çantamdan çıkardım ve Kapıyı açıp içeri girdim. Kapının kapanma sesi sokakta yankılanırken yukarı doğru çıktım.
KARAN ALKAN
Arabayı mahallenin birkaç sokak ötesinde durdurdum. Motoru kapatmama rağmen bir süre direksiyonun başında öylece kaldım.
Bugün burada olmamın tek bir sebebi vardı.K-17.
Lalin’in evinin iki yanındaki eski ev yıllardır boş duruyordu. Resmî kayıtlarda sıradan bir yapı gibi görünüyordu ama elimdeki eski planlar başka bir şey söylüyordu. Telefonumu sessize aldım.
Kimsenin beni aramasını istemiyordum.Tam o sırada sokağın başında tanıdık bir siluet belirdi. Lalin…
Otobüsten inmiş, ağır adımlarla eve doğru yürüyordu. Yüzü hâlâ solgundu. Yürüyüşünde bile yorgunluk vardı. İçimden inip iyi olup olmadığını sormak geçti.
Geçti… Ve aynı hızla susturdum. Artık ona yaklaşmamam gerekiyordu çünkü her yaklaştığımda her şey daha da karmaşık hâle geliyordu. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Sessizce bekledim.
Kapısını açtı ve İçeri girdi. Kapı kapanana kadar gözlerimi ayırmadım. Birkaç saniye daha bekledim. Sonra ise derin bir nefes aldım.
“Şimdi.”
Ön koltuktaki dosyayı elime aldım.Eski tapular, Haritalar, Ve kırmızı kalemle işaretlenmiş tek nokta:
K-17.
Arabadan sessizce indim. Mahalle beklediğim gibi sakindi. Çoğu insan bu saatlerde işteydi. Sokakta kimse yoktu. Tam istediğim buydu. Eski evin paslı demir kapısına yaklaştım. Anahtar cebimdeydi.Kilidi yavaşça çevirdim. Kapı yıllardır açılmamış gibi gıcırdadı. İçeri girerken son kez etrafı kontrol ettim.

LALİN ERÇAĞ
Kâğıtlar ellerimden kayıp odanın dört bir yanına dağıldı. Üzerlerindeki kelimeler gözlerimin önünde birbirine karışıyordu.
Patoloji / Biyopsi / Onkoloji
Sanki her satır biraz daha nefesimi kesiyordu. Başımı iki yana salladım. “Hayır…”
Büyükanne… Benden bunu nasıl sakladın?Yutkunmaya çalıştım. Boğazımdaki düğüm büyüdükçe büyüyordu. Bir anda odanın duvarları üzerime gelmeye başladı.
Nefes alamıyordum. Dosyaları yerde bıraktım. Ne telefonumu aldım ne de çantamı. Kapıyı açıp kendimi dışarı attım.
Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece Koşuyordum. Sokaklar birbirine karışıyordu. Gözlerimden akan yaşlar görüşümü bulanıklaştırıyordu. Gökyüzü kapkaraydı. İlk damla omzuma düştü. Ardından bir tane daha. Sonra…
Yağmur.
İnsanlar dükkânların tentelerinin altına kaçıyordu. Koşanlar duruyor, Arabalar yavaşlıyordu. Ben ise duramıyordum. Ayaklarım beni mahallenin girişindeki koruya götürdü. Yürüyüş yolları birkaç dakika içinde bomboş kalmıştı.
Az önce çocuk sesleriyle dolu olan yer şimdi yalnızca yağmurun sesiyle doluydu. Nefes nefese en uzak banka kadar yürüdüm. Artık ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Islak çimler dizlerime yapışıyordu. Ellerimi yüzüme kapattım.
İlk hıçkırığım yağmurun sesine karıştı. “Ben sensiz ne yaparım…”
Sesim bile bana yabancı geliyordu. Dakikalar mı geçti, Saniyeler mi Bilmiyordum. Sadece ağlıyordum. O sırada üzerime düşen yağmur damlaları kesildi. Önce anlam veremedim. Sonra yavaşça başımı kaldırdım.
Siyah bir şemsiyenin altındaydım. Bakışlarım şemsiyeyi tutan ele kaydı. Uzun parmaklar, Sıkıca kavranmış siyah sap. Sonra yavaş yavaş yüzüne baktım.
Karan.
Hiçbir şey söylemiyordu. Saçları yağmurdan ıslanmıştı. Omuzları tamamen su içindeydi.Şemsiyeyi kendine değil bana tutuyordu.Göz göze geldik. Konuşacak gücüm yoktu.Belki onun da yoktu. Sadece birbirimize baktık.
O an ilk kez fark ettim. Bazı insanlar “Geçmiş olsun.” demezdi. “Beni affet.” demezdi. “İyi misin?” diye de sormazdı.Sadece en çok ihtiyacın olduğu anda yanında dururdu.
Ve nedense o sessizlik duyduğum bütün cümlelerden daha çok şey anlatıyordu.
Şemsiyeyi biraz daha üzerime doğru eğdi. Hiç konuşmuyordu. Ben de konuşamıyordum. Yağmurun sesi, aramızdaki sessizliği dolduruyordu.
Bakışlarım istemsizce yüzüne kaydı. Saçlarından süzülen yağmur damlaları çenesine kadar iniyordu. Dudağının kenarı hala patlaktı.
Kurumuş kan, yağmurla yeni bir ince bir çizgi hâlinde dağılmıştı.
Aybars’ın yumruğu…Bir an gözlerimin önüne geldi. İçim burkuldu.Elimi istemsizce kaldıracak oldum. Belki o yaraya dokunmak, Belki “Canın acıyor mu?” diye sormak istedim ama yapamadım.Parmaklarım havada kaldı.
Tam başımı yeniden öne eğecektim ki Karan’ın bakışları omzumun üzerinden bir noktaya takıldı.
Yüzündeki ifade bir anda değişti. Kaşları hafifçe çatıldı. Çenesi gerildi. İlk kez…Sanki gerçekten şaşırmış gibiydi. Arkamı döndüm.
Bakışlarım yağmurun altında silikleşen sokağı geçti. Sonra K-17’nin bulunduğu eski eve kaydı. İkinci kattaki kırık pencerenin önünde birinin durduğunu gördüm.
Yağmurun arasından seçmek zordu fakat Sadece koyu renk bir siluetti. Hiç kıpırdamadan bize bakıyordu.
Nefesim kesildi. “Orada…”
Sesim fısıltıdan ibaretti.
Karan tek kelime etmedi. Gözlerini o pencereden ayırmıyordu. Rüzgâr aniden şiddetlendi. Yırtık perde camın önüne savruldu. Bir anlığına pencere tamamen kapandı.
Perde yeniden çekildiğinde… Kimse yoktu. Pencere, Boştu. Kalbim göğsüme öyle sert vuruyordu ki sesini duyabileceğimi sandım. “Sen de gördün… değil mi?”
Başımı yavaşça Karan’a çevirdim. Bakışları hâlâ penceredeydi.
Bu kez ilk defa yüzünde korkuya benzeyen bir ifade gördüm. Ve o an içime tek bir düşünce çöktü.
Biz o evi izlemiyorduk.
O ev… bizi izliyordu.