5. bölüm · KOR
Bölüm 5 | Sis çökerken
LALİN ERÇAĞ
Hafta sonu için ayrılan iki günlük proje gezisinin hazırlığını yaparken Eylül de odamdaydı.
Ben kıyafetlerimi çantaya yerleştirirken o, odanın her köşesini merakla inceliyordu.
“Ne zamandır burada yaşıyorsunuz?” diye sordu.
“Doğduğumdan beri.” Dolabın kapağını kapattım.
“Annemle babam bu evi ben doğmadan kısa süre önce almış.”
Eylül gülümseyerek pencereye yaklaştı. “Çok sıcak bir ev.”
Tam o sırada kapı aralandı.
Büyükannem elinde yeni çıkmış poğaça ve simitlerle içeri girdi. “Bu da benden size küçük bir yol hediyesi.”
Odanın içine yayılan tereyağı kokusuyla istemsizce gülümsedim.
Eylül daha poğaçayı eline alırken “Mis gibi kokuyor… Ellerinize sağlık.”dedi.
Büyükannem önlüğünü düzeltti. “Afiyet olsun güzel kızım. Sıcakken yiyin.”
Masaya çayları bırakırken bir anda durdu.“Bir de…” Kaşlarını kaldırdı. “Kapıda iki genç delikanlı bekliyor.”
Başımı kaldırdım. “Kim?”
Tam o sırada kapı zili çaldı. Büyükannem mutfağa doğru geçmişti.
“Aybars ile Karan.” Dedi. Eylül.
Sonra hiçbir şey söylememiş gibi devam etti.“Otobüsü beklemek yerine arabayla gitmeye karar vermişler.”
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi.“Numaranı vermediğin için adresi ben attım.”
Alnıma hafifçe vurdum. “Doğru ya…”
Gerçekten aklımdan tamamen çıkmıştı.
Kapıyı açtığımda…Kapının önünde Aybars duruyordu. Yanında ise elleri cebinde, her zamanki ifadesiz yüzüyle Karan.
Aybars gülümseyerek elini kaldırdı “Günaydın.”
Karan sadece başıyla selam verdi.
Büyükannem arkadan seslendi. “Kapıda bırakma çocukları. Buyur et içeri.”
Karan’ın yüzünde çok kısa süreli bir tereddüt oluştu.
Aybars ise hiç çekinmeden: “Rahatsız etmiyoruzdur umarım.” Dedi
Büyüakannem büyük bir sevinçle, “Misafir rahatsız etmez evladım. Aç bırakırsa ayıp olur.”
O sırada karan “çıkmamız gerekiyor.” Deyince Büyükannem içeriden bağırarak,
“Sofraya gelin çocuklar. Çaylarınızı doldurdum.” Dedi.
Karan, Aybars’a kısa bir bakış attı. Aybars ise o bakışı çoktan çözmüş gibi sırıtıp içeri girdi. Ardından ise karan.
Herkes sofraya oturup büyükanneme övgüler eşliğinde kahvaltısını yaparken karan hiç bir şeye dokunmuyordu.
Büyükannem, Eylül ile Aybars’ın sohbete daldığı anı kolladı. Sessizce Karan’ın tabağına bir poğaça bıraktı.
“Beğenmezsen yeme.” dedi alçak sesle.
Karan önce poğaçaya baktı. Sonra büyükanneme. Hiçbir şey söylemeden eline aldı.
Küçük bir lokma kopardı. Üniversitede kimseyi kendine yaklaştırmayan çocuk…
Büyükannemi kırmamak için tek kelime etmeden poğaçayı yiyordu.
Büyükannem, Karan’ın önündeki boş tabağı görünce gülümsedi.
“Bir tane daha al oğlum. Uzun yol, aç kalırsın.”
Karan başını iki yana salladı.
“Gerek yok.”
Büyükannem itiraz etmesine fırsat vermeden tabağına bir poğaça daha bıraktı.
“Bizim evde ‘gerek yok’ denmez.”
Aybars gülümseyerek poğaçasından bir lokma aldı.
“Haklısınız teyze.”
Karan birkaç saniye tabağa baktı. Sanki ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Sonunda poğaçayı eline aldı.
Kahvaltı bitince, Ayağa kalktı. Bakışları büyükanneme kaydı. Kısa bir duraksamanın ardından, neredeyse alışık olmadığı bir kelime ağzından döküldü.
”Teşekkür ederim.”
Büyükannem gülümseyerek başını salladı.
“Ne demek evladım.”
İstemsizce Karan’a baktım.
Üniversitede herkese aynı mesafeyle yaklaşan, tek cümleyle insanları susturabilen çocuk…
Şu an büyükannemin karşısında, sanki nasıl davranacağını bilemeyen bambaşka birine dönüşmüştü.
Bakışlarımın üzerinde olduğunu fark etmiş olacak ki bana döndü.
Yüzündeki o kısa tereddüt, her zamanki ifadesizliğin ardına yeniden saklandı.
“Çıkalım.”
Kapıdan çıkarken büyükannem arkamızdan seslendi.
“Yolda dikkat edin çocuklar.”
Aybars hemen arkasını döndü.
“Merak etmeyin teyze.”
Karan hiçbir şey söylemedi. Ama kapıdan çıkmadan önce başını belli belirsiz eğerek büyükannemi selamladı.
Dünden beri onu ikinci kez tanıyamıyordum.
Dün otel koridorunda nefes almakta zorlanan çocuk…
Bugün de büyükannemi kırmamak için istemediği hâlde poğaçasını yiyen aynı çocuk.
Belki de Karan Alkan’ın asıl yüzü, kimsenin görmediği anlarda ortaya çıkıyordu.
Kapıda duran siyah VIP Mercedes V-Class gözlerimi istemsizce üzerine çekti.
Kapı açıldığında birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Bu bir minibüsten çok… Tekerleklerin üzerine kurulmuş küçük bir salon gibiydi.
Deri koltuklar, karşılıklı oturma düzeni, tavandaki loş aydınlatmalar…
İçeriye adım attığım anda etrafı hayranlıkla incelemeye başladım.
“Burada ders bile çalışılır.” dedim farkında olmadan.
Aybars gülümseyerek omuz silkti. “Uzun yolculuklarda işe yarıyor.”
Eylül de hafifçe gülümsedi. “İlk gördüğünde insanın garibine gidiyor.”
Karan ise hiçbir şey söylemeden laptopunu açtı.
Dosyaları önüne koyarken sakin bir sesle konuştu. “Molaya kadar proje üzerine çalışacağız.”
Dosyaları önümüze dağıtırken konuşmaya devam etti. “Yalıdere’de üç yere gideceğiz.”
Belediye Arşivi.
Eski Konak kalacağımız yer
Merkez
Şaşkınlıkla ona baktım. “Bunları ne zaman araştırdın?”
“Dün gece.”
Dosyadan başını bile kaldırmamıştı.
Disiplin.
Plan.
Kontrol.
Ve sonra.
Karan Alkan.
Aybars şaşkınlıkla güldü. “Dün gece mi? Ben uyuyordum.”
İstemsizce ben de gülümsedim.
Karan ilk kez çok hafif dudak büktü. “Belli.”
Eylül’le göz göze gelip güldük.
⸻
Yaklaşık iki saat sonra direksiyondan Bülent Bey’in sesi duyuldu.
“Karan Bey… Önü göremiyorum. Yağmur iyice bastırdı. Mola vermemiz gerekecek.”
Camdan dışarı baktım. Yağmur değil, sanki gökyüzü boşalıyordu.
Aybars bana döndü. “Kahve alacağım. İsteyen?”
Eylül elini kaldırdı. “Ben de geleyim. Lavaboya da uğrayacağım.”
Aybars bana baktı. “Filtre kahve?”
İlk günkü kafeyi hatırlayınca gülümsedim.“Olur.”
Bülent Bey benzin almak için koşarak istasyona girdi. Arkasından Aybars ile Eylül de indi.
Karan birkaç saniye saatine baktı. Sonra sessizce kapıyı açıp dışarı çıktı.
Kapı kapanmadan hemen önce göz göze geldik. Bakışlarını benden çekti anında.
Cebinden bir sigara çıkardı.
Kaşlarımı çattım. Sigara mı içiyordu?
Sigarayı iki parmağının arasında yavaşça çevirdi. Yakmadı.
Birkaç saniye öylece baktı. Sonra tekrar cebine koydu.
Ne içmişti… Ne de tamamen vazgeçmiş gibiydi.
Tam o sırada sert bir rüzgâr minibüsün kapısını savurdu. Masadaki dosyalar havalanıp dışarı saçıldı.
“Lanet olsun…”
Kapıyı açıp peşlerinden koştum.
Kâğıtların çoğunu yakalamıştım. Son sayfaya uzandığım anda başka bir el de aynı kâğıda uzandı.
Karan.
Ellerimiz değmedi. Ama aynı sayfayı tutuyor olmak bile garip hissettirmişti.
“Dikkatli ol.”
Yağmur ikimizin de üzerine yağıyordu. “O cümleyi emir vermeden kuramıyor musun?”
Gözlerimin içine baktı. “Hayır.”
⸻
KARAN ALKAN
Arabanın kapısı kapanınca içerideki sıcak hava yüzüme çarptı. Islanan gömleğim omzuma yapışmıştı.
Bülent Bey dikiz aynasından bana baktı.“Bagajda yedek ceket var Karan Bey.”
“Gerek yok.”
Yan tarafa baktım. Lalin saçlarından damlayan yağmur sularını havluyla kuruluyordu.
Ama önce dosyalarını kontrol etti. Sayfaları tek tek saydı. Eksik var mı diye tekrar baktı. Önce kâğıtlarını düşünmüştü.
Kendisini değil. Garipti. Çoğu insan önce üstünü başını kontrol ederdi. O ise işini.
Sessizliği Aybars bozdu. “İkiniz de sırılsıklam olmuşsunuz.”
Lalin gülümsedi. “Dosyalar kurtuldu ya, gerisi önemli değil.”
Eylül başını iki yana salladı. “Sen gerçekten farklısın.”
Lalin omuz silkti. “Tekrar hazırlamak daha zor olurdu.”
İstemeden gözlerim yeniden ona kaydı. Yağmurdan kaçan biri değildi. İşini yarım bırakmayan biriydi.
Belki de… İnat eden tek kişi ben değildim.
Tam o sırada Bülent Bey’in telefonu çaldı.
Yüzündeki ifade değişti. “Karan Bey…”Kısa bir duraksadı. “Yalıdere yolu kapanmış.”
Aybars doğruldu. “Nasıl yani?”
“Heyelan olmuş. Ana yolu kullanamıyoruz.”
Eylül öne eğildi. “Peki şimdi?”
“Eski orman yolundan gitmemiz gerekecek.”
Camdan dışarı baktım. Yağmur dinmek bilmiyordu.
Yol daraldıkça minibüs çamurun üzerinde hafif hafif kaymaya başladı.
Bülent Bey direksiyonu daha sıkı kavradı. “Bu yol beklediğimden kötü.”
Yaklaşık 30 dakika sonra Bülent Bey Bir anda frene bastı. Hepimiz öne doğru savrulduk.
“Ne oldu?” Diyerek sordu Aybars.
Bülent Bey ön camı işaret etti. “Yolun ortasına ağaç devrilmiş.”
Sessizlik oldu.
Aybars kapıyı açtı. “Beraber kaldırabiliriz.”
Lalin de peşinden indi. “Ben de geliyorum.”
Düşünmeden kolundan tuttum. “Zemin çamur.”
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz ne yaptığımı fark edip elimi çektim.
Kaşlarını çattı. “Tek başınıza mı kaldıracaksınız?”
Cevap vermedim. Aşağı indim.
Bülent Bey ve Aybars’la birlikte ağacı itmeye çalıştık. Kımıldamadı bile.
Tam o sırada Lalin yanımıza geldi. “Bir dakika.”
Bülent Bey’e döndü. “Bagajdaki çekme halatını verir misiniz?”
Şoför şaşırdı. “Arabayla mı çekeceğiz?”
“Hayır.” Halatı aldı. “Kaldıraç yapacağız.”
Halatı ağacın etrafına doladı.Birlikte yüklenince ağaç yavaşça kenara kaydı.
Tam o sırada ayağı çamura saplandı. Dengesi bozuldu. Refleksle kolundan tutup kendime çektim.
Bir an yüz yüze kaldık. İlk geri çekilen ben oldum.
“Ne zaman yardım edeceğine sadece sen karar veriyorsun galiba.” Dedi yüzüme bakmadan.
Aybars hayranlıkla Lalin’e döndü. “Bunu nereden öğrendin?”
Lalin pantolonundaki çamuru silkeledi.“Garajda.” Gülümsedi. “Kemal Usta öğretti.”
İlk kez hiç düşünmeden cevap verdim.“Mantıklı.”
Şaşırdı. Sonra belli belirsiz gülümsedi.
LALİN ERÇAĞ
Eylül, yorgunluktan başını koltuğa yaslamış uyuyordu. Aybars telefonuyla uğraşıyor, Karan ise camdan dışarıyı izliyordu.
Yalıdere tabelasını gördüğüm anda içimi garip bir heyecan kapladı. Uzun yol sonunda bitmişti.
Taş evler…
Ahşap balkonlar…
Dar sokaklar…
Yağmurun parlattığı kaldırımlar…
Her şey yıllar öncesinde kalmış bir kasaba gibiydi. İçindeki merak duygusuyla Karan’a baktım.
Burası onun çocukluğunun geçtiği yerdi Ama yüzündeki ifadede özlemden eser yoktu.
Aksine Sanki gördüğü her taş ona unutmak istediği bir şeyi hatırlatıyordu.
⸻
VIP araç yavaşça taş döşeli meydana girdi.Yağmur iyice şiddetlenmişti. Silecekler yetişemiyor, gökyüzü akşam olmuş gibi kararıyordu.
Bülent Bey aynadan bize baktı. “Karan Bey… Saat dört oldu. Bu yağmurla arşive yetişsek bile kapanmak üzere.”
Karan saatine baktı. “Kaça kadar açık?”
“Beşte.”
Aybars camdan dışarı baktı. “Bu havada yetişmemiz zor.”
Karan birkaç saniye düşündü. “Önce kalacağımız konağa geçiyoruz.”
Kimse itiraz etmedi.
⸻
Yaşlı konak sahibi bizi kapıda karşılayıp gülümseyerek içeri buyur etti.
“Hoş geldiniz çocuklar.” dedi. “Ben Salih.”
Yanındaki kadını işaret etti.
“Bu da eşim Necla. Üniversite her yıl birkaç grubu bize gönderir. Bu iki gün boyunca burası sizin de eviniz.”
İçimdeki gerginlik biraz olsun azalmıştı.
Bir otelde değil, gerçekten bir ailenin yanında kalacaktık.
Hüseyin Amca odaları gösterirken gülümseyerek ekledi. “Merak etmeyin. Kendinizi misafir gibi değil, evinizde gibi hissedin.”
Odalar dağıtıldı. Karan ve Aybars tek kişilik odalara geçti. Ben ise Eylül’le aynı odada kalacaktım.
Tam merdivenlere yönelmiştik ki bütün konak bir anda karanlığa gömüldü.
Eylül ürkerek koluma girdi. “Karanlığı hiç sevmiyorum.”
Dışarıdaki yağmurun sesi daha da belirginleşmişti.
Aşağıdan yaşlı görevlinin sesi duyuldu.“Jeneratör yine durmuş…”
Aybars telefonunun fenerini açtı. Eylül de onu takip etti.
Ben de telefonumu çıkardım. Fener birkaç saniye yandı. Sonra söndü. Şarjım bitmişti.
“Harika…”
Koridor tamamen karanlıktı. Merdivenin ilk basamağını seçmeye çalışırken yüzüme beyaz bir ışık vurdu.
Başımı kaldırdım. Karan, telefonunun fenerini bana doğru tutuyordu.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Merdivene bak.”
Tek cümle.
Sonra hiçbir şey söylemeden yukarı çıktı.Sanki konağın her köşesini ezbere biliyormuş gibi.
⸻
Odaya girdiğimizde eski ahşap zemin gıcırdadı.
Pencereye yaklaşınca yağmurun camlara nasıl vurduğunu görebiliyordum.
Eylül bavulunu yatağın üzerine bıraktı.
“Ben burayı sevdim.”
Perdeyi biraz araladım. “Biraz ürkütücü.”
Eylül gülümsedi. “Ürkütücü olmasını seviyorum. Karanlığını değil.”
Tam o sırada dışarıda şimşek çaktı. “Bak, işte bundan hiç hoşlanmıyorum.
Üzerimizdekileri değiştirip biraz ısındıktan sonra kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda Aybars elinde dört kupayla gülümsüyordu. “Aşağıda sıcak çikolata ikram ediyorlar. Geliyor musunuz?”
Eylül hiç düşünmeden ayağa kalktı. “Geliyoruz.”
⸻
Aşağı indiğimizde şöminenin önündeki tek kişi Karan’dı. Laptopu açıktı. Önündeki dosyaları inceliyordu.
Aybars iç çekti. “Bir saattir çalışıyorsun. Biraz ara ver.”
Karan başını bile kaldırmadı. Cevap vermedi.
Telefonu çıkarıp yanına yürüdüm. Masaya bıraktım. “Teşekkür ederim.”
Koridorda bana yolunu aydınlattığı telefonunu geri veriyordum.
Kısa bir bakış attı. Başını hafifçe salladı.Hepsi buydu.
⸻
Yaklaşık yirmi dakika sonra konak sahibi içeri girdi.
Pencereden dışarı baktı. “Bu yağmur kolay kolay dinmeyecek.”
Aybars omuz silkti. “Yarın arşive gideriz.”
Adam sessizce başını iki yana salladı.“Yarın da açık olmayabilir.”
“Neden?”
Adam gözlerini yağmurdan ayırmadı.“Çünkü Yalıdere’de yağmur bazen sadece yağmur değildir.” Kısa bir duraksadı. “Sel olur.”
Odanın içi sessizleşti. Karan laptopunu kapattı.
Tam o sırada yaşlı adam yeniden konuştu.“Jeneratör yine durmuş.”
Sonra bize döndü. “Depodan el fenerini getirir misiniz? Ben de jeneratöre bakayım.”
Karan ayağa kalktı. “Tarif edin.”
Onu yalnız bırakmak istemedim. “Ben de geleyim.”
⸻
Eski koridor boyunca sessizce yürüdük.Tahta döşemeler her adımımızda gıcırdıyordu. Dışarıdaki yağmurun sesi taş duvarlardan yankılanıyordu.
Sessizliği ben bozdum. “Her şeyi kontrol etmek zorunda mısın?”
Karan cevap vermedi. Bir süre daha yürüdük. Sonra sesi duyuldu.
“Kontrol etmediğim şeyler…” Kısa bir duraksadı. “…hep elimden gitti.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
İlk kez…
Kendisi hakkında bu kadar açık bir cümle kurmuştu.
⸻
Depo tavana kadar uzanan eski raflarla doluydu. Havadaki toz boğazımı yakıyordu.
Görevlinin tarif ettiği kutuyu aramaya başladım. “Şurada olmalı…”
Parmak uçlarıma yükselerek üst raftaki kutuya uzandım. Tam kutuyu çekecekkenÜzerindeki kalın dosyalar öne doğru kaydı.
Raf hafifçe öne eğildi. Dengemi kaybettiğim anda bileğim sertçe tutuldu.
Karan beni tek hamlede kendine çekti.Sırtım göğsüne çarparken raf gıcırdayarak daha da öne geldi.
Karan boşta kalan eliyle rafın yan tarafını yakaladı. Kasları belirginleşirken bütün ağırlığı üzerine verdi.
Raf birkaç saniye daha sallandı. Sonunda yeniden yerine oturdu. Toz bulutu havaya yükseldi. İkimiz de birkaç saniye kıpırdamadık.
Karan’ın eli hâlâ bileğimdeydi. İlk bırakan yine o oldu. Bir adım geri çekildi. Üzerindeki tozu silkeledi.
“Üst raflara uzanmadan önce ağırlığını kontrol et.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Az önce üzerime raf düşüyordu.”
“Düşmedi.”
Sanki az önce beni kurtaran o değilmiş gibi konuşuyordu. Yere eğilip kutuyu aldı “Aradığımız buydu.”
⸻
Salona döndüğümüzde Eylül koşarak yanımıza geldi. “Otobüs de yolda kalmış.”
“Nerede?”
“Bolu tarafında bir tesiste bekliyorlarmış. Bugün gelemeyeceklermiş.”
Karan kutuyu yaşlı adama uzattı. Adam içtenlikle gülümsedi. “Teşekkür ederim evlat.”
Sonra bana döndü. “Sana da kızım. Depodaki toz bana iyi gelmiyor.”
Kısa bir öksürdü. “Doktor artık dikkat etmem gerektiğini söyledi.” Sonra eliyle geçiştirir gibi yaptı. “Ama boş verin. Jeneratörü hallederim. Siz gençsiniz. Keyfinize bakın.”
⸻
Telefonumun şarjı bittiği için büyükannem mutlaka merak etmiştir diye düşündüm.
Eylül’e döndüm. “Telefonunu kullanabilir miyim?”
“Tabii.”
Telefonu uzattı. “Şifre 3540.”
Cam kenarına geçip büyükannemi aradım.İlk çalışta açtı. “Lalin?”
Sesindeki rahatlamayı hissedebiliyordum.“Kızım, haberlerde yağmuru görünce çok korktum. Telefonuna da ulaşamadım.”
“Merak etme büyükanne. İyiyim. Hiçbir şey olmadı.”
Tam o sırada kapı sesi geldi.
Tak…
Tak…
Tak…
Büyükannem konuşmayı kesti. “Kapı çalıyor.”
“Bu saatte mi?” Dedim.
“Komşudur.” Sonra her zamanki sakin sesiyle ekledi. “Tuzu şekeri bitmiştir.”
Gülümsedim. “Tamam.”
“Beni merak etme. Öptüm.” Dedi.
Telefonu kapatıp Eylül’e geri verdim. Teşekkür ettim. O sırada bütün konak yeniden aydınlandı. Elektrikler gelmişti.
Yaşlı adam jeneratör odasının kapısını kapatırken gülümseyerek, “Akşam yemeği bir saate hazır olur.” dedi. “İsterseniz biraz kasabayı gezebilirsiniz. Yağmur da hafifledi.”
Aybars heyecanla ayağa kalktı. “Hazır gelmişken meydana inelim mi?”
Eylül hemen destekledi. “Ben varım.”
Tam ben de kabul edecekken Karan saatine baktı. “Kırk beş dakika.”
Aybars kaşlarını çattı. “Neye göre?”
“Yemeğe.” Dedi karan. “Kırk beş dakikada döneriz.”
Kimse itiraz etmedi.
Nedense Karan’ın söylediği şey, karar verilmiş gibi hissettiriyordu.
Merkezde bulunan tarihi bir kitapçı hepimizin ilgisini çekince (Eylül, ben ve Aybars) Bülent beyi durdurduk ve kitapçının hemen önünde indik.
Kitapçı hepimize göz gezdirirken, Karan’ı görünce bir an duraksadı.
“Sen…” dedi gözlerini hafifçe kısarak. “Bir yerlerden tanıdık geliyorsun oğlum.”
Karan’ın ifadesi değişmedi. “Sanmıyorum.”
Adam birkaç adım yaklaştı. “İsmin neydi evladım?”
Karan kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi. “Karan.”
Adam başını iki yana salladı.“Yok ismini değil… Soyadını sordum.”
Karan’ın çenesi hafifçe sıkıldı. “Alkan.”
Kitapçının yüzündeki ifade bir anda değişti. Elindeki kitabı yavaşça tezgâha bıraktı.
”…Alkan.”
Sessizlik oldu.
Sonra, neredeyse kendi kendine konuşur gibi mırıldandı. “Demek yıllar sonra yeniden…”
Tam devam edecek gibi olurken Karan sözünü kesti. “Aradığımız belediye arşiviyle ilgili kitaplar var mı?”
Adam bakışlarını Karan’dan ayırmadan birkaç saniye daha durdu. “Var…” dedi kısık sesle. “Ama bazı hikâyeler kitaplarda yazmaz evlat.”
Bu sırada merakla hem Karan’a hem kitapçıya baktım.
Aybars sessizliği bozmak istercesine. “Ne demek istediniz?” Dedi.
Kitapçı hafifçe gülümsedi. “Hiç. Sadece eski bir yüz gördüm sandım.”
Sonra tekrar: “Alkan ailesi sonunda geri döndü demek.”
Karan’ın yüzü değişmedi. Umursamadan adama döndü. “Yanlış kişiye söylüyorsunuz.”
Adam güldü. “Bu kasabada soyadları hiçbir zaman yanlış kişiye söylenmez evlat.”
“Kitaplar…” dedim. “Çok tarihi kitaplar var galiba” konuyu değiştirmeyi umarak.
Aybars beni desteklercesine: “yarın bakalım isterseniz. Süremiz zaten kısıtlı.” Dediğinde kapıya doğru ilerledik.
Tam çıkacağımız sırada kitapçı arkamızdan seslendi. “Delikanlı…”
Karan durdu. Çene kasları belli belirsiz gerildi. “Eğer gerçekten Alkan soyadını taşıyorsan…” Kısa bir sessizlik oldu.“gece olunca tek başına dolaşma.”
Kaşlarımı çatarak yaşlı adama baktım.“Neden?”
Kitapçı hafifçe gülümsedi. “Bazı yollar gündüz başka görünür… gece başka.”
Aybars merakla sordu. “Ne demek istiyorsunuz?”
Yaşlı adam omuz silkti. “Yaşlı adamın lafları işte.”
Ama yüzündeki ifade, söylediklerine kendisinin bile inandığını ele veriyordu.
Kasaba küçüktü. Yağmur yeniden hızlanınca Aybars bize döndü. “Şuradaki dükkândan şemsiye alacağım.”
Eylül hemen yanına geçti. “Ben de geleyim. Düz siyah şemsiyeleri hiç sevmem.”
Birlikte karşı kaldırımdaki dükkâna doğru yürüdüler.
Ben ise birkaç adım geride kalan Karan’a döndüm. “Buradaki herkes seni tanıyor gibi.”
Yürümeye devam etti. Sadece omzunun üzerinden kısa bir bakış attı. “Beni değil…”Kısa bir duraksadı. “Soyadımı tanıyorlar. Aynı şey değil.”
Cümlesi bittiğinde yeniden önüne döndü.Onun yanında yürümek bile zordu. İnsanlarla arasına görünmez duvarlar örüyordu. Ama nedense…
O duvarların arkasında sakladığı şeyleri merak etmeye başlamıştım.
Yağmur yeniden şiddetlenince Bülent Bey bizi alıp konağa geri götürdü.
İçeri girdiğimizde yemek masası çoktan hazırlanmıştı.
Bakır tencerelerden yükselen sıcak yemek kokusu bütün konağı sarmıştı.
Mercimek çorbası…
Tereyağlı erişte…
Etli yahni…
Taze köy ekmeği…
Masanın en ucunda ise üzeri cevizle süslenmiş ev yapımı bir tatlı duruyordu.
Aybars gülümseyerek servis yapan kadına baktı. “Ellerinize sağlık.”
Kadın içtenlikle gülümsedi. “Afiyet olsun çocuklar.”
Tam çıkacakken konak sahibi bir şey hatırlamış gibi geri döndü. Bakışlarını Karan’a çevirdi.
“Baban hiç geldi mi buralara?”
Karan kaşığını bıraktı. “Hayır.”
“Sana bu kasabadan hiç bahsetmedi mi?”
“Hayır.”
Yaşlı adam birkaç saniye sustu. Sonra belli belirsiz başını salladı.
“İlginç…” Başka hiçbir şey söylemeden gülümsedi. “Çorbanız soğumasın.”
Yemekten sonra odalarımıza çıktık. Eylül daha yatağa oturur oturmaz esnedi.
“Ben direkt uyuyacağım. Bugün gerçekten çok yoruldum.”
Gülümsedim. “Ben de.”
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Kısa süre sonra nefes alışverişi düzenli hâle geldi. Uyumuştu. Ben ise bir türlü gözlerimi kapatamıyordum.
Yağmur artık dinmişti. Pencereden içeri giren toprak kokusu odayı dolduruyordu.Şalımı omuzlarıma alıp sessizce aşağı indim. Konaktan dışarı çıktığımda ince bir sis bütün bahçeyi kaplamıştı. Yağmurun ardından kalan sessizlik…
İnsanı düşündürüyordu. Başımı kaldırdığımda gözlerim üst kattaki balkona takıldı.
Karan oradaydı. Elinde bir bardak vardı. Bakışlarımız bir anda kesişti.
Ne o konuştu… Ne ben.
Sanki zaman birkaç saniyeliğine durmuştu. Bakışlarını benden çekti. Sessizce odasına geri döndü. Ben ise olduğum yerde kalakaldım.
Nedense…
Yalıdere’ye gelir gelmez herkes bana aynı şeyi hissettirmeye başlamıştı.
Sanki bu kasaba, benden çok daha fazlasını biliyordu.
