Kefaret | İsfad kitap kapağı

52. bölüm / 52

52 • Şimdi Değil

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 52Şu an: 52 • Şimdi Değil
  1. 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
  2. 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
  3. 3 3 • Araf2.676 kelime
  4. 4 4 • Kilit3.289 kelime
  5. 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
  6. 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
  7. 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
  8. 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
  9. 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
  10. 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
  11. 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
  12. 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
  13. 13 13 • Günaydun3.036 kelime
  14. 14 14 • Panzehir2.646 kelime
  15. 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
  16. 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
  17. 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
  18. 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
  19. 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
  20. 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
  21. 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
  22. 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
  23. 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
  24. 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
  25. 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
  26. 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
  27. 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
  28. 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
  29. 29 29 • ‘1’3.042 kelime
  30. 30 30 • Ev3.787 kelime
  31. 31 31 • Gandagana3.860 kelime
  32. 32 32 • Yalan2.810 kelime
  33. 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
  34. 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
  35. 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
  36. 36 36 • Emanet4.002 kelime
  37. 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
  38. 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
  39. 39 39 • UÇ!3.919 kelime
  40. 40 40 • Nabız2.079 kelime
  41. 41 41 • Miras3.681 kelime
  42. 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
  43. 43 43 • Nöbet4.417 kelime
  44. 44 44 • Veda6.187 kelime
  45. 45 45 • İnkâr4.142 kelime
  46. 46 46 • Gerçek4.567 kelime
  47. 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
  48. 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
  49. 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
  50. 50 50 • 47.084 kelime
  51. 51 51 • Zaaf4.661 kelime
  52. 52 52 • Şimdi Değil5.515 kelime · Okuduğun bölüm

52 • Şimdi Değil

“Yapma…”

“Yapma, İso…”

“Bak bana…”

“Buradasun da…”

“Ne olur, şimdi yapma…”

“Şim… Şimdi olmaz.”

“Hayde!..”

•

Telefonu masadan aldı.

Fadime’nin numarasını açtı.

Başparmağı arama simgesinin üzerinde durdu.

Bir an için, gece yarısı gelen aramayı cevaplamadığı o anı hatırladı.

Telefon çalmıştı.

Ekranda onun adı belirmişti.

Ve İso, sesini duymaya hazır olmadığı için aramayı cevapsız bırakmıştı.

Şimdi ise o sesi bir kez daha duyabilmek için her şeyini verebilirdi.

İso’nun boğazı düğümlendi.

“Allah’ım…”

Gözlerini kapattı.

Parmakları telefonun kenarına biraz daha sıkı tutundu.

“Ne olur, ona bir şey olmasun.”

Bir an sustu.

“Beni al…”

Nefesi titredi.

“Onu alma…”

Gözlerini açtığında ekranda hâlâ Fadime’nin adı duruyordu.

Bu kez başparmağını tereddüt etmeden arama simgesine bastırdı.

Telefonu kulağına götürdü.

İlk çalış sesi duyuldu.

İso nefesini tuttu.

İkinci çalış.

Parmaklarının arasındaki telefonun kenarı avucuna battı.

Üçüncü çalış.

“Hayde…”

Dördüncü çalış.

“Aç ula, aç adi herif, aç…”

Sesi öfkeliydi.

Telefon çalmaya devam etti.

İso’nun bir anlığına gözleri doldu.

Gözyaşları kirpiklerinin ucunda birikti ama düşmedi.

Onu öldürmek istiyordu.

O adamı bulup elleriyle parçalamak, Fadime’ye dokunduğu için ona dünyayı dar etmek istiyordu.

Ama bütün bunlardan önce tek bir şeye ihtiyacı vardı.

Fadime’nin sesini duymaya.

Yaşadığını bilmeye.

Ona ulaşmaya.

Telefon hâlâ cevaplanmamıştı.

İso, başını hafifçe eğdi.

“Fadime…”

Adını bu kez bir fısıltıyla söyledi.

Sanki sesini duyabilirmiş gibi.

Sanki aralarındaki bütün mesafeyi tek bir kelimeyle aşabilirmiş gibi.

Ama telefonun öteki ucunda hâlâ sessizlik vardı.

İso Furtuna, üç aydır kaçtığı kadına ulaşmaya çalışıyordu.

Ve bu kez, aramanın öteki ucunda ne olduğunu bilmeden bekleyen kişi oydu.

Telefonun beşinci çalışında karşı taraftaki sessizlik bozuldu.

Önce hafif bir hışırtı duyuldu.

Ardından bir kumaşın sürtünmesine benzeyen kısa bir ses…

Ve sonra bir adam konuştu.

“Buyur?”

İso’nun bütün bedeni gerildi.

Elindeki telefonun kenarlarını sıkan parmakları beyazladı.

Gözleri bir anda sertleşti, bakışlarındaki mavilik yerini koyu bir laciverte bıraktı.

Güneş yavaş yavaş gökyüzünde kendini belli etmeye başlamıştı.

Az önce güçlükle kontrol altında tuttuğu korku, yerini keskin bir öfkeye bıraktı.

“Sen kimsun ula?!”

Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.

Ardından adam hafifçe güldü.

İso’nun kaşları çatıldı.

“Ne gülüyorsun ula, ne gülüyorsun?! Sana soruyorum, kimsun sen?!”

“Günaydun, İsmail Furtuna.”

Adamın sesi son derece sakindi.

Sanki gecenin bir yarısı kendisini arayan, öfkeden nefesi kesilmek üzere olan bir adamla değil de uzun zamandır tanıdığı bir dostuyla konuşuyordu.

İso bir adım attı.

Az önce fırlatıp parçalara ayırdığı o sandalyeye doğru.

“Fadime nerede?”

“Ah.”

Adamın sesinde belli belirsiz bir eğlence belirdi.

“Demek doğrudan konuya girmek istiyorsun.”

“FADİME NEREDE, DEDİM!”

İso’nun sesi, önünde uzanan uçsuz bucaksız dağlara çarpıp geri döndü.

Göğsü hızla inip kalkıyordu.

Bir eliyle telefonunu kulağına bastırırken diğerini verandadaki ahşap korkuluğun kenarına dayadı.

Karşıdaki adamın sesinde ise en ufak bir değişiklik olmadı.

“Sesini bu kadar yükseltmene gerek yok. Seni duyabiliyorum.”

“Ulaa… Ula sen benim kim olduğumu biliyor musun?”

Adam güldü.

Bu kez gülüşünü saklamaya da çalışmadı.

“Sence?”

“Öyleyse kimi karşına aldığını da biliyorsundur!”

“İsmail Furtuna.”

Adam, adını özellikle tane tane söyledi.

“Trabzon’un Furtuna ailesinden. Adil Koçari’nin düğün gecesi önüne atlayıp kurşunların önüne geçen adam. Aylarca ölümle pençeleşen, herkesin öldüğünü sandığı…”

“…ama bir türlü ölmeyi bile beceremeyen adam.”

İso’nun yüzündeki öfke bir anlığına dondu.

Telefonu kulağından çekmedi.

Yalnızca sustu.

Adam, onun sessizliğini fark etmiş gibi hafifçe soluklandı.

“Daha devam edeyim mi?”

İso’nun çenesi kasıldı.

“Sen kimsun?”

“Bunu daha önce de sordun.”

“SANA KİM OLDUĞUNU SORDUM!”

Karşı taraftan yeniden o kısa gülüş geldi.

İso’nun gözleri karardı.

Bir an için elindeki telefonu duvara fırlatıp parçalamak istedi.

Fakat bunu yaparsa Fadime’ye ulaşabileceği tek şeyi de kaybedeceğini biliyordu.

“Timur Volkov.”

İsim, İso için hiçbir şey ifade etmiyordu.

“Ne istiyorsun benden?”

“Beni hatırlamamanı anlayabiliyorum. Ne de olsa bir yıldır hayatına devam etmeye çalışıyorsun.”

Timur hafifçe güldü.

“Gerçi hayatına devam etmekten çok, herkesten kaçmışsın gibi görünüyor.”

İso’nun çenesi kasıldı.

“Lafı dolandırma! Fadime nerede?”

“Ah, karun mi?..”

Timur’un sesindeki alay belirginleşti.

“Ha da karşumda. Merak etme, hayatta.”

“Şimdilik.”

İso’nun bakışları iyice sertleşti, öfkesi öyle güçlüydü ki sanki bedeninden dışarı taşıyordu.

“Bak, bak beni iyi dinle.”

dedi dişlerinin arasından.

“Fadime’nin saçının bir teline bile zarar gelirse…”

“Seni bulurum. Dünyanın öbür ucuna da kaçsan… Emin ol ki, seni bulurum!”

“SONRA DA SENİ HA BU KARADENİZ’E GÖMERUM!”

Nefes nefese kalmıştı sinirden.

“Ne adını bilen kalır ne de mezarını bulabilen!”

Adamın cevabı gecikmedi.

“Karadeniz’e gömersun, he da?..”

Sanki İso çok komik bir şey söylemiş gibi güldü.

“Bak bu çok iyi bir fikirmiş ula, Küçük Furtuna!.. Sevdum ha bu fikri. İznin olursa, üzerinde denemek isterum…”

Kısa bir kahkaha attı ve devam etti.

“Henüz bir şey yapmadığım hâlde ne kadar da heyecanlandun.”

İso’nun eli titredi.

Telefonu kulağına daha sert bastırdı.

“Sen kimsun da benumle oyun oynuyorsun ula?..”

“Ben oyun oynamıyorum, İsmail. Seninle neden ilgilendiğimi anlamanı sağlamaya çalışıyorum.”

Timur’un sesi biraz daha ciddileşti.

“Bir yıl önceki düğün geceni hatırlıyor musun?”

İso sustu, Timur devam etti.

“Benim hedefim Adil Koçari’ydi. Onu öldürecektum. Fakat sen, güya kahramanlık yapıp önüne atladun.”

İso'nun bakışları bir anda sertleşti.

“Ne dedin sen?..”

“Duydun beni. Adil’i öldürmek istiyordum. Sen araya girdun, planımı bozdun. Kurşunları sen yedin, etrafı kirlettun.”

İso'nun kaşları hafifçe çatıldı.

Etrafı kirletmek…

Bu söz, zihninin bir köşesinde başka bir sesi uyandırdı.

Ama üzerinde durmadı.

Şimdi bunun zamanı değildi.

Timur, sanki başına gelen küçük bir aksiliği anlatıyormuş gibi konuşuyordu.

“Ben Timur Volkov’um, İsmail. İnanması güç, beni tanımıyorsun. Ama şunu bil. Benim planımı kimse bozamaz. Sen ise bozmaya cüret ettun. Bunun da bir bedeli var.”

İso'nun bakışları bir noktaya sabitlendi.

Adil'i öldürmek istemişti.

O geceyi hatırlıyordu ama tüm bu olanların sebebine dair zihninde hâlâ karanlıkta kalan parçalar vardı.

Silah sesleri, bağırışlar, kan...

Ve ardından uzun, bitmek bilmeyen bir sessizlik.

Şimdi ise o gecenin ortasında duran, her şeye sebep olan adam, telefonun diğer ucundaydı.

“Demek bizi sen vurdurdun ha?..”

İso’nun boğazından öfkeli bir ses çıktı.

“Sendun… Demek sen vurdurdun ha?!”

“Bak, işte şimdi anladın.”

“Ula, senin—”

“Fakat asıl merak ettiğim başka bir şey var.”

Timur’un kahkahası yeniden duyuldu.

“Ben senin peşindeydum da, Küçük Furtuna.”

“Senin ölümünün geri sayımı tam bir yıl önce başladı.”

“Sen, işte bu kadar tehlikedeydun.”

“Herkes biliyordu, senin dışında herkes. Peki, ailen sana bunu neden söylemedi?”

İso bir anda sustu.

Timur, bu sessizliği bekliyormuş gibi devam etti.

“Furtunalar, Koçariler… Seni seven, seni koruduğunu söyleyen onca insan. Hiçbiri çıkıp da ‘İso, seni öldürmek isteyen bir adam var, dikkatli ol.’ demeyi beceremedi mi?”

“İnsan merak ediyor. Onlar senin için bu kadar değerliyken, böyle bir şeyi sana nasıl söylemediler?”

Bir kahkaha daha attı.

“İşte sen o çok sevdiğin ailenin gözünde…”

“Tam da bu kadar değerlisun işte da Küçük Furtuna!”

İso’nun yüzündeki öfkenin altından başka bir şey geçti.

Bir kırgınlık mıydı bu, hayal kırıklığı mıydı?..

Adını koyamadı.

Tekrardan ailesinin söylediği yalanların içine düşmüştü.

Bir kez daha ailesinin sakladığı gerçeklerin ortasında kalmıştı.

Düğün gecesiyle ilgili kendisine anlatılmayanlar…

Kim olduğunu bilmediği bir düşmanın onu bir yıl boyunca aramış olması…

Ailesinin bütün bunları bilip bilmediği…

Zihninde sorular belirdi ama hiçbiri ağzından çıkmadı.

Yok…

Bu adamın manipülasyonlarına düşmemeliydi.

İso'nun aklından bir sürü soru geçti.

Oruç biliyor muydu?

Adil biliyor muydu?

Fadime biliyor muydu?

Bir yıl boyunca kendisini öldürmek isteyen bir adamın peşinde olduğunu gerçekten hepsi biliyor muydu?

Yoksa Timur, şimdi de ailesiyle arasına girmek için mi yalan söylüyordu?

İso cevapları bilmiyordu.

Ama tek bir şeyi biliyordu.

Bu adamın söylediklerini düşünmek için şimdi zamanı değildi.

Fadime'ye ulaşmalıydı.

Timur’un gülüşü onu yeniden öfkelendirdi.

“Ne oldu, İsmail? Bu kez söyleyecek bir şey bulamadun mi?”

İso’nun gözleri karardı.

“Bana bak, Timur Volkov. Seninle yüz yüze geldiğimizde o gülüşünü yüzünden sileceğum. Hayır, direkt o yüzünü ortadan kaldıracağum.”

“Bunu sabırsızlıkla bekliyorum.”

Timur’un sesi birden keskinleşti.

“Yirmi dört saatin var. Yirmi dört saat içerisinde Trabzon’da olacaksun.”

İso’nun nefesi ağırlaştı.

“Eğer Trabzon’da olmazsan, ha bu çok sevdiğin canın karını…”

“Gözümü bile kırpmadan ha da buracıkta gebertirum.”

İso’nun gözleri öfkeden karardı.

“ONA DOKUNMAYACAKSUN!”

Sesi öylesine sert çıkmıştı ki dağ evinin sessizliği paramparça oldu.

“Duydun mu beni?! Fadime’ye bir şey edersen seni bulurum! Nereye gidersen git, hangi kuytuya kaçarsan kaç, yemin ederum ki seni bulurum!”

“Karumu senden alacağum, sonra da seni oracıkta…”

“HA…”

“…BU…”

“…KARADENİZ’E…”

“…GÖMECEĞUM!..”

Telefonun öteki ucunda birkaç saniye sessizlik oldu.

Ardından Timur güldü.

Ama bu defa kahkahasında alaydan başka bir şey daha vardı.

Söylenen sözden gerçekten hoşlanmıştı.

“Karadeniz’e gömecesun, he da…”

Kelimeyi ağzında tartar gibi tekrarladı.

“Harika. Harika bir fikir!..”

İso’nun kaşları çatıldı.

Karşısındaki adam iyice keyiflenmişti.

“Bunu sevdum ula Küçük Furtuna. Gerçekten sevdum.”

Timur’un gülüşü genişledi.

“Bunca zamandır seninle ilgili duyduklarımın arasında ilk kez bu kadar hoşuma giden bir şey söyledun.”

Bir an durdu.

“Bakalım, yarın yüz yüze geldiğimizde de aynı cesaretle konuşabilecek misun?”

İso cevap vermek üzereydi ki karşı taraftan bir ses yükseldi.

“İSO!”

•

Fadime’nin sesiydi bu.

İso’nun bütün öfkesi bir anda dağıldı.

“Fadime!”

Karşı taraftan bir hareketlilik duyuldu.

“İso, ne olur—”

“Fadime’m! Fadime’m, duyuyor musun beni, he?..”

Timur, sandalyeye bağlı kadını birkaç saniye izledi, başını hafifçe yana çevirdi.

Sandalyeye bağlı kadının, bütün gücüyle kendisini duyurmaya çalıştığını görüyordu.

Bileklerindeki bağlar hareket ettikçe geriliyor, gözyaşları yanağındaki kesikten aşağı süzülüyordu.

Timur bir süre onu izledi.

Sonra elindeki telefona baktı.

İso’nun sesindeki değişimi duymuştu.

Az önce kendisine dünyayı dar etmekle tehdit eden adam, karısının adını söylerken bir anda bambaşka birine dönüşmüştü.

İşte buydu!

İso’yu buraya getirecek olan şey, Timur’un tehditleri değildi.

Fadime’nin sesiydi.

Timur’un yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

Neden olmasındı?

Neden olmasındı ki?..

Madem bu iki insanın birbirlerine duydukları özlem, korku ve endişe onları birbirlerine böylesine bağlıyordu, öyleyse bunu kendi lehine kullanabilirdi.

Telefonun hoparlörünü açık bıraktı.

Ardından Fadime’ye doğru yürüdü.

“İki dakikanuz var.”

dedi.

“Konuşun. Ha, bu da benden size son bir kıyak. Gerçi…”

“Nasıl olsa yarın görüşeceksunuz.”

Telefonu Fadime’nin yüzüne yaklaştırdı.

“İso?”

Yüksel Baltacı - Ayletme Beni

İso’nun boğazı düğümlendi.

“Buradayım, Fadime’m...”

Bir an sustu.

Söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki hangisinden başlayacağını bilemedi.

“İyi misin, bi’tanem, iyi misin? Sana bir şey yaptılar mı? Bir yerin—”

“İyiyim.”

Fadime’nin sesi titredi.

İso gözlerini kapattı.

İyi değildi.

Bunu genç kadının sesinden anlayabiliyordu.

Korkusunu gizlemeye çalışırken nefesinin nasıl kesildiğini bile duyabiliyordu.

“Fadime’m, özür dilerim, özür dilerim be- ben… Öylece gittum, ben özür dile—“

“Furtunacuk!”

Fadime gözlerini kapattı.

Üç aydır duymadığı sesini yeniden işitiyordu.

Üstelik İso, kendisini arayan, onu bulan, karşısına çıkan ilk fırsatta geçmişin hesabını soran biri gibi konuşmuyordu.

Özür diliyordu.

Sanki gitmesinde haksızmış gibi, sanki geride kalan kadının ona söylediği yalanlardan, ihanetinden önce kendi hatasını düşünmesi gerekiyormuş gibi…

Fadime'nin dudakları titredi.

Ona kızgındı.

Hiçbir zaman dile getirmemiş olsa da, kendisi bile kızgın olduğunu kendine itiraf edemese de ona kızgındı aslında.

Hem de çok.

Ama şu an, bütün kırgınlığının altında yalnızca bir şey vardı.

Kocasının sesini yeniden duyuyordu.

Kocası sonuna kadar haklıydı, gitmek de hakkıydı ama şimdi üç ay sonunda onunla konuşurken yaptığı ilk şey ondan özür dilemekti…

“Neden aradun, he, Furtunacuk?”

Soru, İso’nun göğsüne oturdu.

O, karısına ‘bi’tanem’ diye seslenirken karısı onun adını bile söylemiyordu.

Furtunacuk?..

“Ne?..”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Üç aydır duymak istemediğun sesimi şimdi mi merak ettun?”

“Üç aydır görmek istemediğun yüzümü şimdi mi görmek istedun, ha Furtunacuk?..”

İso başını eğdi.

Bu sözün canını yakmaya hakkı vardı.

Fadime’nin kızmaya, onu suçlamaya hakkı vardı.

“Fadime’m… Ben…”

Fadime’nin gözleri doldu.

İso’nun sesi kısıldı.

“Özür dilerim, bi’tanem...”

Fadime dudaklarını birbirine bastırdı.

Gözyaşlarını durdurmaya çalıştı ama İso’nun sesini duydukça daha da zorlanıyordu.

“Bana ne ula senin özründen?!”

İso sustu.

Aylarca ortalıktan kaybolduğu için Fadime’nin tepkisinin az bile olduğunu düşünüyordu, ona hak veriyordu ama…

Bu kadar süre sonunda karısının ona edeceği ilk sözler bunlar mıydı?

Fadime ise devam ediyordu.

“Beni iyi dinle.”

“Seni görmek istemiyorum!”

dedi Fadime.

“Anlıyor musun ula?! Seni görmek istemiyorum, sesini duymak istemiyorum, seninle aynı şehirde nefes almak bile istemiyorum! Hatta—“

Bu kez sesini yükseltmeye çalıştı.

“Hatta senden nefret ediyorum!”

“Duydun mu beni?! Seni görmek istemiyorum!”

“Senden nefret ediyorum, İsmail Furtuna!”

İso’nun gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

Tam bir yıl önce, kendi düğününde de aynı sözleri işitmişti.

Hem de aynı kişiden.

Fadime devam etti.

Sözlerini ne kadar sert söylerse onu o kadar uzağında tutabileceğine inanmak istiyordu.

Belki bu sözler, kocasını yaşatırdı.

“Gelme buraya. Beni kurtarmaya çalışma. Sana ihtiyacım yok! Abimin her şeyden haberi var. Sakın gelmeye kalkma, sakın!”

İso bir süre sessiz kaldı.

Nefesi iyice düzensizleşti, resmen bakışları titriyordu.

Sonra acıyla soludu.

Gözünden bir damla yaş yanağından aşağı süzülürken yüzünde acı bir tebessüm belirdi.

“Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun da Fadime’m…”

Evet, belki tam bir yıl önce, kendi düğününde de Fadime’den aynı sözleri duymuştu İso ama bu sefer genç kadının ses tonu aynı değildi.

İso, gözlerini kapattı.

Bir yıl önce de aynı sözleri söylemişti Fadime.

Ama o gün sesinde öfke vardı.

Kırgınlık vardı.

Kendisine bakarken gözlerinde taşıdığı hayal kırıklığı vardı.

Şimdi ise sesinde korku vardı.

İso bunu sesinden ayırt edebiliyordu.

Çünkü Fadime'nin sesini, kendisine kızdığı zamanlarda bile tanırdı.

“O günküyle aynı değil…”

Fadime’nin dudakları aralandı.

“Ne?”

“Benden nefret ettiğini söylerken bile sesin titriyor.”

“O günküyle…”

“…aynı değil…”

Fadime gözlerini sımsıkı kapattı.

“Sus…”

“Bana kız da Fadime’m. İstersen benden nefret ettiğini de söyle. Ama beni kendinden uzak tutmak için bana yalan söyleme.”

“İso, sus dedim!”

Furtunacuk yoktu, İso vardı.

Bu kez sesi kırılmıştı.

İso’nun içi parçalandı.

“Geleceğum, Fadime’m. Korkma. Seni oradan çıkaracağum. Tamam mı?”

Fadime başını iki yana salladı.

Sandalyenin bağları gerildi.

“Hayır!”

Sesi odada yankılandı.

“Gelme, İso! Ne olur gelme!”

İso’nun nefesi ağırlaştı.

“Fadime’m…”

“Onun kim olduğunu bilmiyorsun! Seni öldürecek, anlamıyor musun? Benim yüzümden…”

“Benim yüzümden öleceksun!”

İso onu ne kadar rahatlatmaya çalışsa da işe yaramıyordu.

“Ben senin yüzünden—”

“Ben senin ölmeni istemiyorum! İzin vermem, izin vermem, olmaz! Olmaz İso, yalvarırım!”

Fadime’nin gözyaşları artık durmuyordu.

Başını kaldırıp telefonu tutan adama aldırmadan konuştu.

“Bir kere olsun beni dinle, İso. Sana yalvarıyorum. Neredeysen orada kal. Trabzon’a dönme. Ne olur…”

Sesi hıçkırıklarla kesildi.

“Ben seni…”

“Ben seni bir daha kaybedemem.”

“Benden uzakta olmana dayanırım, yüzünü görmemeye, sesini duymamaya dayanırım ama…”

“Ama toprağın altında olmana dayanamam!”

Yüksel Baltacı - Krimata

İso gözlerini kapattı.

Üç ay boyunca kendisinden uzak tuttuğu bütün özlem, bütün pişmanlık, bütün korku bir anda boğazına düğümlendi.

“Dinle beni bi, Fadi—“

“Ne olur, İso…”

“Fadime!”

İso, genç kadını kendine getirebilmek için sesini yükseltmişti bir anlığına.

Sakinleşmeye çalıştı, sesini kontrol altına aldı.

“Beni dinle… Sen ne dersen de, istediğin kadar laf söyle… Bunu sen de iyi biliyorsun.”

“Ölsem bile seni oradan çıkaracağum, Fadime’m.”

Fadime’nin yüzündeki ifade değişti.

“Hayır!”

Bu kez bağırıyordu.

Sesindeki korku, kelimelerinin önüne geçiyordu.

“Hayır, İso! Böyle konuşma! Sana yalvarıyorum, gelme! Neredeysen orada kal! Ne olur, ne olur gelme! Beni dinle! Seni kaybedemem!”

Kocasının hayatta olmaması ihtimali bile Fadime'yi paramparça ediyordu.

Bunu düşünmek bile sesinin titremesine, kelimelerin güçlükle dökülmesine yetmişti.

“Ben sensiz nasıl yaşarım, İso?!”

İso’nun gözlerinden yaşlar süzüldü ama sesi kararlıydı.

“İşte sorun da bu…”

“Ben sensiz yaşayamam da Fadime’m. Seni orada bırakmam.”

“İSO!”

Tam o anda Timur elindeki telefonu Fadime’den çekti, alaycı bir ses tonuyla konuştu.

“Hop! Süreniz doldu.”

Fadime öne doğru atılmaya çalıştı.

“Hayır! İso! İSO!”

Timur telefonu kulağına götürdü.

Fadime’nin sesi arka planda hâlâ duyuluyordu.

“Tekrar söylüyorum, İsmail Furtuna. Yirmi dört saat içerisinde Trabzon’da olacaksun.”

İso dişlerini sıktı.

“Fadime’nin saçının teline dokunursan—”

Timur, o anda İso’nun sözünü kesti.

“Anladuk da, beni ha bu Karadeniz’e gömersun. Hehehehe…”

“Trabzon’a geldiğin an bu numarayı ara. Sana konum göndereceğum.”

Timur’un sesi buz gibi oldu.

“Ha son bir şey… Birine haber verdiğini ya da buraya herhangi biriyle geldiğini duyarsam…”

“O çok sevdiğin karının…”

“Ancak mezarına gidersun.”

“ULA SENİ—!”

“Yarın görüşürüz da Küçük Furtuna.”

Telefon kapandı.

•

Fadime’nin çığlıkları, telefon kapandıktan sonra da odanın içinde yankılanmaya devam ediyordu.

“İso…”

Sesi bu kez çok daha kısıktı.

Sanki fısıltı gibi…

Başını öne eğdi.

Gözlerinden süzülen yaşlar çenesine, oradan da dizlerinin üzerine düşüyordu.

Bileklerini bağlayan ipleri gevşetmeye çalışmaktan elleri kızarmış, parmakları uyuşmuştu.

Ama artık hiçbir şey yapmıyordu.

Yalnızca birkaç saniye önce duyduğu sesi düşünüyordu.

Kocasının sesini…

Üç aydır duymadığı, geceleri uyumadan önce hatırlamaya çalıştığı, bazen kendi kendine konuşurken zihninde canlandırdığı o sesi.

İso hâlâ hayattaydı.

Hâlâ nefes alıyordu.

Ve onu kurtarmak için gelecekti.

Bunu adı gibi biliyordu.

Fadime gözlerini sımsıkı kapattı.

“Gelme sakın…”

Dudaklarından güçlükle dökülen sözler, hıçkırıklarının arasında kayboldu.

“Gelme ne olursun, gelme…”

Timur, elindeki telefonu cebine koyduktan sonra kadına doğru birkaç adım attı.

Fadime başını kaldırmadı.

Ayakkabılarının ahşap zeminde çıkardığı sesleri duyduğunda bile ona bakmadı.

Bakmak istemiyordu.

Karşısındaki adamın yüzünü görmek, ona dokunan ellerini hatırlamak istemiyordu.

Timur, sandalyesinin önünde durdu.

Bir süre onu sessizce izledi.

Sonra hafifçe eğilerek yüzünü Fadime’nin hizasına getirdi.

“Ama ben demiştum sana…”

Sesi sakindi.

“Senin ha bu kocan seni…”

“…senin onu sevduğunden daha çok seviyor.”

Fadime’nin omuzları titredi.

Timur, gözlerini kadının yüzünden ayırmadan devam etti.

“Kendi canını hiçe sayıp ölmeyi göze alacak kadar…”

Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Ne kadar güzel, he da?”

Fadime gözlerini kaldırıp ona baktı.

Nefretle.

Korkuyla.

Timur doğruldu.

“Fadime Furtuna.”

Ardından arkasını dönüp odadan çıktı.

Kapının kapanma sesi duyulduğunda Fadime yeniden başını öne eğdi.

Ve bu kez hıçkırıklarını tutmaya çalışmadı.

Dağ evinin verandasında ise hâlâ hiçbir şey değişmemişti.

Sabahın ilk ışıkları, dağların ardında yavaş yavaş yükseliyor; yemyeşil yamaçların, dumanlı dağların üzerine solgun bir aydınlık bırakıyordu.

Uzaklardan kuş sesleri geliyor, ağaçların arasından esen rüzgâr verandaya kadar ulaşıyordu.

Ama İso bunların hiçbirini duymuyordu.

Telefon hâlâ elindeydi.

Ekranı çoktan kararmıştı.

Bir süre önce Fadime’nin sesini duyduğu telefon, şimdi avucunun içinde sessizce duruyordu.

Kulaklarında hâlâ Fadime’nin sesi vardı.

‘Ne olur gelme, İso…’

Ardından Timur’un sesi duyuldu zihninde.

‘O çok sevdiğin karının ancak mezarına gidersun.’

Bu iki ses kulaklarında sürekli olarak yankılanıyordu.

İki ses birbirine karışıyordu.

İso’nun parmakları telefonun etrafında sıkılaştı.

Fazıl Say - İnsan İnsan

Bir an için nefes almayı unuttu sanki.

Sonra başını kaldırdı.

Karşısında uzanan dağlara baktı.

Güneş, yamaçların ardında yükselmeye başlamıştı.

Ağaçların tepelerine vuran ilk ışıklar, birkaç saat önce huzur bulduğu verandayı aydınlatıyordu.

Ama şimdi hiçbir şey yerli yerinde değildi.

Fadime oradaydı.

Bir adamın elinde.

Bilekleri bağlı, yüzü yaralı, korkmuş…

Ve İso’dan kendisini kurtarmaya gelmemesini istiyordu.

‘Gelme…’

Dudaklarından belli belirsiz bir ses çıktı.

Başını iki yana salladı.

“Yok…”

Bir adım attı.

“Yok, olmaz…”

Gözlerini kapattığında gece gördüğü rüya yeniden canlandı.

Furtuna Konağı’nın sahili.

Denizin kıyısında duran Fadime.

Omuzlarından aşağı dökülen uzun saçları.

Arkasında beliren karanlık adam…

Elindeki makasın metalik sesi.

İso koşmaya çalışmıştı ama ayakları yere çakılı kalmıştı.

Fadime’nin saçları bir tutam hâlinde yere düşerken o yalnızca bağırabilmişti.

Ona yetişememişti, adam kazanmıştı.

Sonra Fadime arkasını dönmüş, gözyaşları içindeki gözlerini ona çevirmişti.

‘Gelme.’

İso gözlerini açtı.

Bir anda elindeki telefon parmaklarının arasından kaydı, ahşap zemine çarptı.

İşte tam da o anda her şey çığırından çıktı.

“Allah kahretsin!”

Sesi dağların arasında yankılandı.

Bir eliyle saçlarını geriye itti.

Diğer eliyle verandanın korkuluğunu kavradı.

“ALLAH SENİ KAHRETSİN!”

Kime bağırdığını kendisi de bilmiyordu.

Timur’a mı?

Kendisini üç aydır aramayan, bulamayan, şimdi de karısının hayatını elinde tutan o adama mı?

Yoksa aynaya bakmaya bile cesaret edemediği…

Kendisine mi?

Bir anda arkasını döndü.

Önündeki masaya iki eliyle sarıldı.

“ÜÇ AY!”

Masanın üzerindeki yarısı su dolu sürahi devrilip ahşap zeminde yuvarlandı.

“ÜÇ AYDIR BURADA NE YAPIYORUM BEN?!”

Masayı kendisine doğru çekti.

“NE YAPIYORUM ULA?!”

Bütün gücüyle kaldırıp yana fırlattı.

Masa verandanın diğer tarafına doğru savruldu, bir ayağı korkuluğa çarparak parçalandı.

Üzerindeki küçük eşya parçaları etrafa dağıldı.

İso durmadı.

Çığlıkları, haykırışları karşısında uzanan dumanlı dağları titretiyor gibiydi.

Yanındaki sandalyeyi kavradı.

Bir an elinde tuttu.

Sonra bütün gücüyle yere savurdu.

Tahta ayaklardan biri kırılarak birkaç metre öteye fırladı.

“BENİM YÜZÜMDEN!”

Göğsünden çıkan ses boğuklaştı.

Gözü dönmüştü.

“HEPSİ BENİM YÜZÜMDEN!”

Bir adım attı.

Yerdeki kırıkların üzerinden geçerken ayağının altında cam parçaları ezildi.

“BEN GİTTUM!”

Bir başka sandalyeyi tuttu, bu kez doğrudan korkuluğa çarptı.

“BEN BIRAKTUM ONU!”

Sesi çatladı.

“BEN!”

Bir an durdu.

Göğsü hızla inip kalkıyordu.

Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.

Öfkesi, gözyaşlarının önüne geçiyor; içindeki her şeyi bir yere, bir şeye, birine yöneltmek istiyordu.

Ve kendine yöneltiyordu.

“ÜÇ AYDIR BENİM YÜZÜMDEN BEKLİYOR!”

Yumruğunu sıktı.

“BENİM YÜZÜMDEN KORKUYOR!”

Aklına çardakta Fadime’ye söylediği sözler geldi.

‘Ben her zaman seni korumaya çalıştum…’

‘Bundan sonrası… Sende.’

Bir kez daha bağırdı.

“BUNDAN SONRASI SENDE HE DA, İSO?!”

“AFERİN SANA! SANA AFERİN OĞLUM! İYİ HALT ETTUN!”

“BENİM YÜZÜMDEN YA ÖLÜ—“

Devamını getiremedi.

Yumruğunu verandanın kalın ahşap direğine geçirdi.

Tok bir ses duyuldu.

Parmaklarından bileğine doğru keskin bir acı yayıldı.

İso yüzünü buruşturdu ama elini geri çekmedi.

“YA ÖLÜRSE?!”

Bir kez daha vurdu.

Timur’un o keyifli gülümsemesi gözlerinin önüne geldi.

“ULA DOKUNMAYACAKSUN ONA!”

“SEN BENİM KARIMA! DOKUNAMAZSUN LAN!”

Üçüncü kez yumruğunu kaldırdı fakat sol göğsündeki o eski kurşun yarasına saplanan ağrı hareketini yarıda kesti.

Nefesi kesildi.

Bir eliyle göğsüne bastırdı.

“Allah kahretsin…”

Bir adım geriye sendeledi.

“Allah kahretsin seni İso…”

Bu kez sesini yükseltemedi.

Aksine bir fısıltı gibiydi.

“Seni Allah kahretsin ula… Furtuna…”

Göğsünün içinde bir şey sıkışıyordu.

Önce eski bir ağrı sandı.

Kurşunların bıraktığı izlerden birinin yeniden kendisini hatırlattığını düşündü.

Fakat birkaç saniye içinde kalbinin hızlandığını fark etti.

Bir vuruş.

Bir tane daha.

Sonra birbirine yetişmeye çalışan, düzensiz ve hızlı vuruşlar…

Bunun yalnızca eski yaralarından kaynaklanmadığını biliyordu.

Yine o his…

Bu hissi tanıyordu.

Yıllardır zaman zaman yaşadığı o panik atakların başlangıcına benziyordu.

Ama göğsündeki eski yaranın yeniden sızlaması, nefesinin giderek daralması…

Bunların hangisinin korkudan, hangisinin kurşunların bedeninde bıraktığı hasardan kaynaklandığını ayırt edemiyordu.

İso derin bir nefes almaya çalıştı.

Ciğerlerine yeterince hava dolmadı.

Bir kez daha denedi.

Bu defa göğsünün sol tarafında, eski kurşun izinin bulunduğu bölgede keskin bir sızı hissetti.

“Hayır…”

Elini göğsüne bastırdı.

Yine oluyordu işte.

“Hayır, hayır şimdi değil…”

Bir an olduğu yerde kaldı.

Verandanın korkuluğuna tutunmak istedi ama eli ahşap yüzeyin üzerinde kaydı.

Parmaklarının arasındaki kanı o zaman fark etti.

Avucunun kenarı kesilmişti.

Sürahinin kırık camlarından biri, eline saplanmış olmalıydı.

Ama İso’nun dikkati elinde değildi.

Başı öyle bir dönmeye başladı ki, gözleri hiçbir şeyi odaklayamıyordu.

Sanki kendisi sabit kalmıştı da dünya onun etrafında dönmeye devam ediyordu.

Önce verandanın uzak tarafı bulanıklaştı.

Ardından karşısındaki dağların çizgileri birbirine karıştı.

Tüm görüntü iç içe girdi.

Gittikçe parlayan güneşin ışığı gözlerine fazla parlak gelmeye başladı.

Kuş sesleri uzaklaştı.

Rüzgârın uğultusu değişti.

Kendi nefesinden başka hiçbir şey duyamıyordu.

Bir nefes daha almaya çalıştı.

Olmadı.

Göğsü yükseliyor ama sanki ciğerlerine ulaşan hava yarıda kesiliyordu.

Boğazında bir düğüm vardı.

Yutkunmak istedi, yapamadı.

Kalbi daha hızlı atmaya başladı.

İso korkuluğa tutunarak ayakta kalmaya çalıştı.

“Yok…”

Başını iki yana salladı.

“Yok, yok, yok…”

Bu hissi tanıyordu.

Çok iyi tanıyordu.

Çocukluğundan beri…

Bir zamanlar ne olduğunu anlamadığı, ilk yaşadığında kendisine ne olduğunu anlayamayıp korktuğu o ataklar…

Yıllar geçmişti.

Ama bedeninin hafızasında bazı şeyler hiç eskimemişti.

İso’nun gözleri bir anlığına boşluğa daldı.

Zihninin çok derinlerinden, uzun zamandır hatırlamak istemediği bir görüntü geçti.

Küçük, sarı saçlı bir çocuk.

Kendisi.

Yayla evi.

Koruyamadığı o can…

Ve bir ses…

Silah.

PAT!

İso bir anda irkildi, gözlerini hızla kırpıştırdı.

Hayır.

Şimdi değil.

O günü düşünmeyecekti.

O evi, o anı hatırlamayacaktı.

Bu kez korumaya çalıştığı o canı koruyacaktı.

Kendi canına mâl olsa da koruyacaktı.

“Yapma…”

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

“Yapma İso…”

Dizlerinin bağı çözüldü.

Yere çökerken eliyle verandanın tahtalarına tutundu.

Birkaç cam parçası avucunun altına geldi ama acıyı fark etmedi.

Başını öne eğdi.

Nefesi hızla kesilip kesilip geliyordu.

Bir eli göğsünde, diğeri yerdeydi.

“Yapma ula… Şimd—“

Gözlerini sımsıkı kapattı.

“Şimdi yapma…”

Kalbi hâlâ hızla çarpıyordu.

Başının içindeki uğultu büyüdü.

Bir an için nerede olduğunu bile hatırlayamadı.

Verandanın ahşap zemini, kırılmış eşyalar, dağların arasından gelen sabah ışığı…

Hepsi birbirinden uzaklaştı.

Sanki kendisi orada değildi.

Sanki yeniden yıllar önceki o küçük çocuktu.

İso’nun dudakları titredi.

“İso…”

Kendi adını söyledi.

O anda…

O verandada, paramparça ettiği eşyaların arasında…

O kadar yalnız ve çaresizdi ki…

Onu sakinleştirecek tek kişi yine kendisiydi.

“İso, buradasun…”

Bir nefes almaya çalıştı.

“Buradasun da…”

Başını kaldırmak istedi ama dünya yeniden döndü.

Gözlerini kapattı ama bu kez daha da kötü oldu.

“Sa… sakin…”

Kelimeleri birbirinden kopuk çıkıyordu.

“Tamam ula…”

Bir eliyle tam kalbinin üzerine yavaş yavaş, usulca vurdu.

Birini ağlarken sakinleştirmeye çalışması gibi…

Tap…

Tap…

Tap…

“Tamam, oğlum…”

Bu sözü kime söylediğini bilmiyordu.

Belki kendisine.

Belki yıllardır içinde taşıdığı o küçük çocuğa.

“Yavaş…”

Gözlerini açtı.

Karşısında devrilmiş masa duruyordu.

Biraz ileride kırık sandalye…

Yerde parçalanmış bardak ile sürahi…

Ve kanayan eli.

Bir süre bunlara baktı.

Sonra başını yeniden öne eğdi.

“Önce nefes…”

Yıllardır kendisine öğrettiği şey buydu.

Ama en çok da son üç aydır ne zaman yine bu ataklardan birini yaşayacak olsa, daha hissettiği an kendisine öğrettiği bu şeyleri uygulamaya çalışıyordu.

Bedenini dinlemek.

Nefesini zorlamamak.

Panikle birlikte daha da hızlanan soluklarını kontrol etmeye çalışmak.

Fakat insan bazı şeyleri öğrenmiş olsa da her seferinde başaramıyordu.

İso bunu biliyordu.

Yine de denemeliydi.

Başarmak, sakin olmak zorundaydı.

Sırtını korkuluğun ahşap direğine yasladı.

Omzunu fazla oynatmamaya çalıştı.

Başını hafifçe öne eğerek oturduğu yerde dengede kalmaya çalıştı.

Ayşenur Kolivar - E Asiye

“Hayde…”

Kendi sesini duymaya ihtiyacı vardı.

“Hayde, İso…”

Nefesini zorla derinleştirmedi.

Yalnızca yavaşlamasını bekledi.

Biraz sonra yeniden konuştu.

“Bak bana…”

Gözlerini açtı.

“Şimdi yapma.”

Dudakları titredi.

“Ne olur, şimdi yapma…”

“Şim… şimdi olmaz…”

Bir an sustu.

Sonra Fadime’nin yüzü geldi aklına.

Sandalyeye bağlanmıştı.

Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.

İso’nun boğazı yeniden düğümlendi.

“Fadime’m…”

Adını söylediği anda nefesi yine hızlanacak gibi oldu.

Hemen başını iki yana salladı.

“Yok… Hayır.”

Bir eliyle korkuluğa uzandı, tutundu.

“Önce…”

“Önce kendine gel...”

Sesi biraz daha sertleşti.

“Toparlan, İso.”

Gözlerini kapattı.

“Toparlan…”

Bu kez kelimeyi daha kararlı söyledi.

“Fadime’nin sana ihtiyacı var.”

Dudaklarından güçlükle bir nefes çıktı.

“Duydun mu beni?”

Bir süre bekledi.

“Onun sana ihtiyacı var.”

“Bu kez…”

“Bu kez kurtaracaksun…”

İşte o cümle…

Kendisini yeniden bulunduğu yere getiren şey o oldu.

İso, üç ay boyunca bu dağ evinde tek başına yaşamayı öğrenmişti.

Sabahları ağrıyan bir kalple uyanmayı, yorulduğunda yürümeyi bırakmayı, nefesi daraldığında kendisine kızmak yerine dinlenmeyi…

Bedeninin eskisi gibi olmadığını kabul etmeyi öğrenmişti.

Ama yalnız kalmayı öğrenmek başka bir şeydi.

Korktuğunda kendisini teselli edecek birinin olmaması…

Gece uykusundan sıçrayarak uyandığında karşısında tanıdık bir yüz bulamamak…

Nefesi daraldığında elini tutacak, yalnızca ‘Geçiyor, buradayım.’ diyecek birinin bulunmaması…

Bunlara alışamamıştı.

Belki de hiçbir zaman alışamayacaktı.

Bir zamanlar hastane odasında başucunda bekleyen Oruç vardı.

Bazen Adil.

Bazen Esme, Eleni.

Bazen de hiçbir şey söylemeden sadece usulca saçlarını okşayan Fadime…

Şimdi ise kendi kendine konuşuyordu.

Kendi kendisine nerede olduğunu hatırlatıyor, kendi kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu.

Ve en kötüsü, bütün bunları yaşarken bile kendisinden önce Fadime’yi düşünüyordu.

İso başını geriye yasladı.

Gözlerinden süzülen yaşlar şakaklarına doğru ilerledi.

“Sakin ol…”

“Olmazsan…”

“Kurtaramazsun…”

Fısıltı hâlinde çıkan söz, verandanın sessizliğinde kayboldu.

Bir süre sonra dudaklarını birbirine bastırdı.

Hayır.

Şimdi kaybetmeyi düşünmeyecekti.

Şimdi kendisini düşünmeyecekti.

Fadime’yi düşünecekti.

Onun için ayakta kalacaktı.

Kendisi değildi önemli olan.

Şu an en önemli şey Fadime’ydi.

Kurtaracaktı.

Nefesi yavaş yavaş düzene girmeye başladı.

Kalbinin çılgınca atan ritmi hemen sakinleşmedi ama artık her vuruşta biraz daha korkmuyordu.

Başındaki dönme hafifledi.

Etrafındaki görüntüler yeniden belirginleşti.

İso gözlerini birkaç kez kapatıp açtı.

Bir süre karşısındaki dağlara baktı.

Sonra ellerine…

Sağ eli kan içindeydi.

Parmaklarının üzeri kızarmış, avucunun kenarındaki kesikten ince bir kan çizgisi aşağı süzülmüştü.

“Ne hâle getirdun ula kendini…”

Kendi kendine mırıldandı.

Biraz önce dağıttığı verandaya baktı.

Kırık masa.

Parçalanmış sandalye.

Yerdeki camlar.

Bir zamanlar huzur bulduğu, sabahları çayını içtiği o küçük alan şimdi öfkesinin izleriyle doluydu.

Başını eğdi.

Bir damla yaş daha yanağına düştü.

Ama bu kez ağlamasını engellemeye çalışmadı.

Çünkü artık bağıracak gücü kalmamıştı.

Bir süre sonra, güçlükle de olsa doğruldu.

Korkuluğa tutunarak ayağa kalktı.

Sağ omzundaki ağrı yüzünden yüzü buruştu.

Göğsünde hâlâ hafif bir baskı vardı.

Bir an durdu.

Nefesini kontrol etti.

Sonra yerde duran telefonunu aldı.

Ekran kararmıştı.

Parmağını üzerinde gezdirdi.

Fadime’nin adı hâlâ oradaydı.

İso gözlerini kapattı.

Biraz önceki çığlıkları, kırılan eşyaların sesini, kendi kendine sakinleşmesi için yalvarışını düşündü.

Sonra karısının son sözlerini…

‘Ben seni bir daha kaybedemem.’

‘Sakın gelme…’

Telefonu göğsüne bastırdı.

Bedeni hâlâ titriyordu.

Ama bu kez ne bağırdı ne de öfkesini bir yere yöneltti.

Yalnızca başını kaldırdı.

Gözlerini dağların ardında yükselen güneşe çevirdi.

“Söyle da Fadime’m…”

“Nasıl gelmeyeyum?..”

Nefesi yavaşlamıştı.

Kalbinin biraz önce göğsünü parçalayacakmış gibi atan ritmi de giderek sakinleşiyordu.

Ancak bedeninin yaşadığı o birkaç dakikanın izleri henüz silinmemişti.

Kalbinde hafif bir baskı hissediyordu.

Her nefes alışında eski yaralarının bulunduğu bölge kendisini belli ediyordu.

Eli hafifçe titriyor, parmaklarını her kıpırdattığında kesik yeniden sızlıyordu.

İso başını eğip eline baktı.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Ardından yavaşça nefes verdi.

“Hayde İso…”

Ayağa kalktığı anda başı hafifçe döndü.

Bir eliyle korkuluğa tutunup gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı.

Bekledi.

Barabelli

Dünyanın yeniden yerli yerine oturmasını, ayaklarının altındaki zeminin sabitlenmesini…

Biraz sonra gözlerini açtı.

Karşısında dağlar uzanıyordu.

Sabah ışığı çoktan yamaçların üzerine yayılmış, ağaçların arasındaki sisleri ağır ağır dağıtmaya başlamıştı.

Daha dün sabah bu manzaraya bakarken kendisini huzurlu hissetmişti.

Şimdi ise gözlerini çevirecek zamanı bile yoktu.

Fadime oradaydı.

Ve onun için gitmesi gerekiyordu.

İso, korkuluktan destek alarak verandanın kapısına yöneldi.

Her adımında göğsündeki baskıyı hissediyor, sağ omzunu mümkün olduğunca az hareket ettirmeye çalışıyordu.

Kapının eşiğine geldiğinde bir an durdu.

Arkasına dönüp dağıttığı verandaya baktı.

O küçük alan, şimdi kendi öfkesinin izleriyle doluydu.

Bakışları bir süre yerdeki kırıkların üzerinde gezindi.

Sonra başını çevirdi ve içeri girdi.

Evin içi her zamanki gibi sessizdi.

Şöminenin önündeki koltuk, ahşap sehpa, duvarın kenarına bırakılmış kitaplar…

Üç aydır her gün gördüğü eşyalar, şimdi sanki oraya ait değilmiş gibi yabancı geliyordu.

Evin içinde sabahın serinliği vardı.

Şöminenin içinde önceki geceden kalma birkaç köz, küllerin arasında belli belirsiz parlıyordu.

İso olabildiğince hızlı adımlarla doğruca yatak odasına yöneldi.

Kapıdan içeri girdiğinde komodinin önünde durdu.

Çekmeceyi açtı.

İki mavi silah, bıraktığı yerde duruyordu.

Üzerlerindeki FURTUNA yazısı, odanın loş ışığında gözlerine çarptı.

İso’nun bakışları bir süre o harflerde kaldı.

Bu silahlarla gelmişti buraya.

Trabzon’dan, Furtuna’dan, ailesinden, Fadime’den ve kendisini hatırlatan ne varsa hepsinden kaçarken yanına aldığı tek şey bu iki silahtı.

Üç ay boyunca çekmecede beklemişlerdi.

İso bir daha eline almamış, onlara bakmamaya çalışmıştı.

Sanki dokunmadığı sürece geçmiş de ona dokunamayacaktı.

Ama şimdi…

Parmaklarını silahların üzerine koydu.

Birini, ardından diğerini aldı.

Avucunda tuttuğu mavi metalin soğukluğu tenine geçti.

Elleri hâlâ az önceki sinir krizi yüzünden titriyordu.

İso gözlerini kısa bir an kapattı.

Sonra silahları yanına aldı.

Artık kaçtığı şeylerden uzak durmaya çalışmıyordu.

Çünkü geride bıraktığı hayat, şimdi en sevdiği kadının karşısına dikilmişti.

Ve İso, Fadime’yi o hayatın içinde tek başına bırakmayacaktı.

Yatak odasından çıkarken bakışları istemsizce şöminenin üzerindeki küçük fotoğraf çerçevesine takıldı.

Levan’la çekilmiş fotoğraf…

İso’nun adımları bir anlığına yavaşladı.

Üç ay önce buraya geldiğinde bulduğu o fotoğrafı ilk gördüğü günü hatırladı.

Sonra sabahları içtiği çayları, ormanın içindeki yürüyüşlerini, yorulduğunda durmayı öğrenişini…

Bazen yalnızca oturup hiçbir şey yapmadan saatlerce dağları izlediği günleri…

Bu evde çok şey değişmişti.

Biraz daha olgunlaşmıştı.

Biraz daha kendisini tanımıştı.

Belki de ilk kez kendisine kızmadan dinlenmeyi, her ağrıyı yenmek zorunda olmadığını, her şeye tek başına dayanmak zorunda olmadığını öğrenmişti.

Ama az önce, yine en zor durumdayken kendisini kurtaran yine kendisiydi.

Bakışları fotoğraftan ayrıldı.

Şimdi bunları düşünecek vakti yoktu.

İso, kapının yanındaki anahtarlarını aldı.

Üzerinde ceketi bile yoktu.

Bol kesim siyah kumaş pantolonu ve üzerine giydiği açık renkli, dökümlü ince triko kazağıyla evin içinde ağır adımlarla ilerledi.

İnce kazağının kumaşı göğsüne doğru hafifçe kırışmıştı.

Sağ elindeki kan, açık renkli kumaşın ufak bir kısmını kızıla boyamıştı.

Dışarı çıktığında sabahın serinliği yüzüne çarptı.

Belinde iki mavi silah, elinde evin ve arabasının anahtarları vardı.

Kapıyı kapatmadan önce arkasına dönüp içeriyi son kez süzdü.

Boş koridor, ahşap duvarlar, şöminenin bulunduğu salon…

Sonra kapıyı çekti.

Kilit mekanizmasının sesi sessizliğin içinde duyuldu.

İso anahtarı çevirdikten sonra elini kapının üzerinde bıraktı.

Parmakları ahşabın üzerinde birkaç saniye öylece durdu.

Üç ay önce bu kapıdan içeri girdiğinde arkasında koca bir hayat bırakmıştı.

Kimseyi görmek, kimseyle konuşmak, kimsenin kendisine acımasını istememişti.

Yalnızca uzaklaşmak istemişti.

Bu ev ona istediği sessizliği vermişti.

Ama yalnızca sessizliği değil…

Kendisini yeniden toparlayabileceği zamanı da.

İso başını hafifçe eğdi.

Bir an daha kapının üzerinde duran eline baktı.

Sonra geri çekti.

Evin kapısına son kez dokundu.

Ardından başını kaldırıp pencerelerine, çatısına, çevresindeki ağaçlara baktı.

Dudaklarından belli belirsiz bir ses döküldü.

“Eyvallah…”

Sesi rüzgârın içinde kayboldu.

Ve arkasını döndü.

Siyah bir panter gibi evin önünde aylardır bekleyen spor BMW’si, ağaçların gölgesinde duruyordu.

Üç aydır kullanılmadığı için üzerinde ince bir toz tabakası birikmiş, ön camına ağaçlardan düşen birkaç kuru yaprak yapışmıştı.

İso hızlı adımlarla yanına gitti.

Sağ elindeki kesik yüzünden kapıyı açarken yüzünü buruşturdu.

Silahları yan koltuğa fırlattıktan sonra sürücü koltuğuna oturdu.

Kapıyı kapatınca dışarıdaki rüzgârın da sesi kesildi.

Bir an için içeride yalnızca kendi nefesini duydu.

Göğsündeki baskı henüz tamamen geçmemişti.

Kalbinin ritmi normale dönmüş olsa da bedenindeki yorgunluk kendisini hissettiriyordu.

Sağ omzunu koltuğa yaslarken hafifçe dişlerini sıktı.

Direksiyona uzandı.

Parmaklarının arasındaki kesik yeniden sızladı.

Umursamadı.

Anahtarı kontağa taktı.

Fakat çevirmeden önce gözleri önündeki güneşliğe takıldı.

Bir an durdu.

Sonra elini kaldırıp güneşliği aşağı indirdi.

Küçük bir fotoğraf, güneşliğin altına iliştirilmiş hâlde karşısına çıktı.

Fadime…

Fotoğrafta yüzünü hafifçe yana çevirmişti.

Saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, dudaklarının kenarında o tanıdık gülümseme duruyordu.

Ve gözleri…

İso’nun bakışları o ela gözlerde takılı kaldı.

Üç aydır her sabah uyandığında zihninde canlandırdığı, geceleri gözlerini kapattığında karşısında bulduğu gözlerde…

Parmaklarını kaldırıp fotoğrafın kenarına dokundu.

Bir süre öylece baktı.

Sonra yüzündeki yorgun ifade yavaşça değişti.

Az önce verandada kendisini kaybeden, nefes alamayan, dizlerinin üzerine çöken adamın yerini başka biri alıyordu.

Mavi gözlerine kararlı, sert bir bakış yerleşti.

Çenesini sıktı.

Gözlerini fotoğraftan ayırmadan konuştu.

“Dayan.”

Anahtarı çevirdi.

Motorun sesi dağ evinin önündeki sessizliği bozdu.

İso güneşliği yeniden kaldırdı, iki elini direksiyona yerleştirdi.

Sağ elindeki kesik direksiyona değdiğinde sızladı ama bu kez yüzünü bile buruşturmadı.

Vitesi taktı.

Bir an daha önündeki yola baktı.

Sonra ayağını gaz pedalına bastırdı.

Araba, çakılları geride bırakarak dağ evinin önünden hızla uzaklaştı.

Ağaçların arasından geçen dar yol, sabahın solgun ışığında önünde uzanıyordu.

İso, dikiz aynasına bakmadı bile.

Arkasında bıraktığı eve de…

Dağlara da…

Üç aydır sığındığı o sessizliğe de…

Bakmadı.

Bu eve bir çift mavi silahla gelmişti.

Yine bir çift mavi silahla çıkıyordu.

Ama geldiği gibi gitmiyordu.

Trabzon’dan her şeyden kaçıp gelmişti.

Şimdi ise geride bıraktığı her şeye dönüyordu.

Ailesine.

Geçmişine.

Kendi hayatına.

Ve en çok da Fadime’sine…

Bu kez kaçmıyordu.

•

Bu bölüm çok içime sindi, umarım siz de beğenmişsinizdir…

Son şarkıda şöyle bir söz geçiyor;

‘Bir elimde barabelli, diğerinde yarin resmi…’

‘Hangisi sonum olacak…’

‘Yandığım günden beri…’

İso’nun arabadayken sağ koltukta bir çift silahı, karşısında Fadime’nin resmi…

Bakalım…

Ha bir de, bu sinir krizi kısmı yoktu aslında. Ama dizinin son bölümünde İso’nun o çıldırış sahnesi o kadar havada kaldı ki kendimi tutamadım yazayım dedim, umarım tatmin etmiştir sizi de.

Furtuna, Karadeniz’e geri dönüyor.

Fena bir bölüm de yolda.

Desteğiniz için hepinize çok teşekkür ederim, iyi ki varsınız.

Ha bir de son bir şey…

Spoiler dolu bir bölümdü, ilerleyen bölümlerde bu bölümü mutlaka hatırlayacaksınız… 🫠

🦅🌊

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

88okunma 9beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…