Kefaret | İsfad kitap kapağı

13. bölüm / 51

Kefaret | İsfad

13 • Günaydun

Vaveyla Yazarı: selin ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 51Şu an: 13 • Günaydun
  1. 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
  2. 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
  3. 3 3 • Araf2.676 kelime
  4. 4 4 • Kilit3.289 kelime
  5. 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
  6. 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
  7. 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
  8. 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
  9. 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
  10. 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
  11. 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
  12. 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
  13. 13 13 • Günaydun3.036 kelime · Okuduğun bölüm
  14. 14 14 • Panzehir2.646 kelime
  15. 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
  16. 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
  17. 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
  18. 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
  19. 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
  20. 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
  21. 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
  22. 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
  23. 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
  24. 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
  25. 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
  26. 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
  27. 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
  28. 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
  29. 29 29 • ‘1’3.042 kelime
  30. 30 30 • Ev3.787 kelime
  31. 31 31 • Gandagana3.860 kelime
  32. 32 32 • Yalan2.810 kelime
  33. 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
  34. 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
  35. 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
  36. 36 36 • Emanet4.002 kelime
  37. 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
  38. 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
  39. 39 39 • UÇ!3.919 kelime
  40. 40 40 • Nabız2.079 kelime
  41. 41 41 • Miras3.681 kelime
  42. 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
  43. 43 43 • Nöbet4.417 kelime
  44. 44 44 • Veda6.187 kelime
  45. 45 45 • İnkâr4.142 kelime
  46. 46 46 • Gerçek4.567 kelime
  47. 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
  48. 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
  49. 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
  50. 50 50 • 47.084 kelime
  51. 51 51 • Zaaf4.661 kelime

Günaydun

Eylülün o kendine has, nemli ve dondurucu serinliği hastane odasının pencerelerine adeta kirli bir kefen gibi dayanmıştı.

Karadeniz dışarıda yazın tüm o şefkatli uysallığını bir gecede silip atmış, asıl yüzünü, o insanı iliklerine kadar üşüten deli fırtınasını eylülün tam ortasına bir mühür gibi kazımıştı.

Saat sabaha karşıydı.

Odanın içi sadece başucu monitörünün o ritmik, hayaletimsi yeşil ışığıyla aydınlanıyordu.

Esme, Eleni ve Adil; üzerlerine sinen o ölüm ve antiseptik kokusundan sıyrılabilmek için birkaç saatliğine Koçari Konak’a gitmişlerdi.

Gitmişlerdi ama ruhlarını bu odada, İso’nun yattığı o demirden hasta karyolasının parmaklıklarına asılı bırakarak...

Odanın köşesindeki o dar, gıcırdayan refakatçi kanepesinde Fadime, üstünde İso’nun mavi gözlerinin rengindeki pijamasıyla, sırtında Esme’nin zorla giydirdiği lacivert, kalın hırkayla uyukluyordu.

Yaklaşık dört aydır, odanın o soğuk seramik zeminlerinin, kocasının başucundaki o lanetli kanepenin bir parçası, adeta yaşayan suskun bir eşyası olmuştu genç kadın.

Beyaz, insanın içini donduran o odayı kendi elleriyle renklendirmişti.

Kocası uyandığında, oda içini ısıtsın diye…

Duvarda, kocasının 7 numara arkasında ‘Furtuna’ yazan bordo mavi Trabzonspor forması asılıydı.

Komodinin üstünde, bir atmaca figürünün yanında ilk düğünlerinde ikisinin yan yana çekilmiş bir fotoğrafı, siyah bir çerçevenin içinde duruyordu.

Yanıbaşında ise büyükçe sapsarı bir ‘Zifin’ çiçeği buketi vardı.

Çiçekler ne zaman solmaya başlasa Fadime gidip yeni bir buket alır gelirdi.

Bir gün yaylaya çıkarlarken, kocası yolun kenarındaki sapsarı zifin çiçeklerini görür görmez kırmızı pick-up’ını durdurup, arabasından inip hızlıca tatlı, küçük bir buket yapıp Fadime’ye vermişti.

Direksiyona geçer geçmez de konuşmaya başlamıştı o tatlı sesiyle.

“Biliyor musun Fadime’m? Bunun adı ‘zifin çiçeği’… Bu çiçek ayrılığın, karanlığın, ümitsizliğin ve yalnızlığın simgesidir derler. Sevdaluğundan ayrı olunan her an, karanlık bir gece gibidir…”

İnsanın içini ısıtan gülümsemesiyle devam etmişti.

“Bizim için öyle değil ama, ne sen beni ne de ben seni bırakıp hiçbir yere gidemem…”

Komodinin üstündeki canlı buketin arasından solup dökülen birkaç çiçek, tıpkı yatakta yatan adam gibi cansızca, öylece duruyordu.

Çiçeklerin yanında İso’nun telefonu vardı. Fadime geçen aylar boyunca her gece istisnasız İso’nun çalma listelerinden rastgele bir şarkı açıp uyurdu o kanepede.

Her zaman yaptığı gibi yine o çalma listelerinden birini açıp telefonu da komodinin üstüne koymuştu.

Telefondan hafifçe gelen Karadeniz’in notaları, dışarıdaki sert fırtınaya inat, odanın içerisini ısıtıyordu.

Birden, gökyüzü adeta ortadan ikiye bölündü.

Vahşi, yırtıcı bir gök gürültüsü 705 numaralı odanın camlarını titretti.

Karadeniz’in o katran karası eylül yağmuru, camları kırıp içeriye dolmak ister gibi deli gibi dövüyordu binayı.

Fadime, göğsündeki o tanıdık, aylardır bir saniye bile geçmeyen o amansız korkuyla irkilerek açtı gözlerini.

Yüreği ağzında uyanmıştı.

Nefes nefeseydi.

Şakaklarından süzülen soğuk ter, gözyaşlarına karışırken bakışları ilk saniyede, ezberlenmiş bir otonom refleksle yatakta yatan kocasına kaydı.

İso oradaydı...

O fırtınalara kafa tutan dağ gibi gövde, o heybetli omuzlar yatağın bembeyaz çarşaflarına biraz daha gömülmüştü.

Karnından bağlanan o ince beslenme tüpü, beyaz örtünün altından belli belirsiz seçiliyordu.

Solgun alnının üzerini uzayan sapsarı saçları tel tel kapatıyordu.

Hâlâ suskundu…

Hâlâ sessizdi…

Hâlâ o beyninin oksijensiz kaldığı o zifiri dehlizlerde yapayalnız uyuyordu.

Fadime yerinden kalktı.

Kemikleri içeriden kırılıyor gibiydi.

Dört aydır göğsünde tuğla tuğla ördüğü o sessiz çaresizlik, o soğuk koridor banklarında yutkunduğu o kanlı lokmalar ve aylardır İso'nun başında parmaklarını eti kanayana kadar ısırarak içine akıttığı o zehirli sabır, dışarıdaki fırtınanın vahşi çığlığıyla beraber içinden taşmaya başladı.

Artık dayanamıyordu.

Bu karanlığa, bu yaşayan cenazenin başında tutulan kefaret nöbetine, kocasının bir et ve kemik yığını gibi gözünün önünde gün gün erimesine gücü kalmamıştı.

O aylardır yüzüne bir zırh gibi geçirdiği güç maskesi o saniyede parça parça döküldü yerlere.

Yatağın kenarına geldi, durdu.

İso’nun o buz kesmiş koca elini iki avcuyla birden yakaladı.

“İso?…”

diye fısıldadı önce.

Sesi ortadan ikiye bölündü, hıçkırıkla yırtıldı.

Sessizce devam etti.

“Uyanmayacak mısın da?.. Bak eylül geldi ula. Yaz bitti, kış geliyor… Sen hâlâ bu soğuk yatakta…”

Cevap gelmedi.

İso’dan ne bir çıt çıktı, ne de ufak bir hareket vardı…

Kocasından gelen tek tepki monitörden gelen o ruhsuz kalp atışlarıydı.

Bip...

Bip...

Bip...

Fadime’nin içindeki o görünmez fay hattı o saniyede un ufak oldu.

Gözlerinden hırçın gözyaşları boşanırken sesi odanın duvarlarına çarpıp koridora taşacak kadar yükseldi.

“Uyan ula! Uyan artık!”

diye haykırdı, İso’nun o kaskatı parmaklarını can havliyle sarsarak.

“Cezaysa çektim! Boğuluyorsam boğuldum acından!”

“Yüzüme bakmıyor abin, her gün ölüp ölüp diriliyorum şu odada!”

“Yetmedi mi ula ettiğin işkence? Kalk bana bağır, çağır, yüzüme tükür ula! Razıyım, her şeye razıyım… Yeter ki aç o deli mavi gözlerini ula, yeter ki şu odada nefesinden, o kalp atışlarından başka bir ses ver bana!”

Fadime hıçkırıklar ve dışarıdaki o hırçın yağmur gibi gözlerinden akan yaşlar içinde kocasının o kurşun yaralarıyla kaplı koca göğsüne vurmaya başladı.

Var gücüyle yumrukluyordu İso’nun göğsünü.

Sanki kocasının o kalbini, o kilitli kalmış bilincini kendi yumruklarıyla uyandırabilecekmiş gibi can havliyle sarsıyordu gövdeyi.

“HANİYADU İSO? NEREYEDU İSO?!”

“HANİ HA BURAYAYDI İSO?!”

“HANİ ELİMDEYDİ İSO?!”

Öyle bir haykırıyordu, yumruklarını o kocaman göğse öylesine çarpıyordu ki…

“HANİYADU İSO?!”

Tam o sırada kapı hızla açıldı.

Koridorda sabaha kadar nöbet tutan Oruç, Fadime’nin bu ciğer sökülen çığlıklarını duyunca içeri fırlamıştı.

Oruç, Fadime’nin İso’nun göğsünde sarsılarak ağladığını görünce adımları yatağın iki adım uzağında donakaldı.

Bal köpüğü gözlerinde o aylardır sakladığı kırgın, mesafeli bakış vardı.

Fadime’yi hâlâ affetmemişti; ruhundaki o abi ve hekim gediği ilk günkü gibi kanıyordu.

Ama tam şu anda karşılaştığı kadının acısı, tüm o kalın duvarlarını yerle bir etti.

Ağır adımlarla korkarak yatağın kenarına geldi.

“Fadime… Yapma. Kendine gel,”

dedi, ama kendi sesi de çatallanmıştı.

Fadime aklını yitirmek üzereydi, delirmiş gibi kocasının göğsünü yumruklayıp haykırıyordu.

Oruç büyük adımlarla Fadime’nin arkasına geçti, ellerini kaldırdı kadının omzuna koydu ve kendine çekti.

Fadime arkasına bile bakmadan, Oruç’un heybetli kollarına doğru darmadağın bir enkaz gibi devrildi.

“Dayanamıyorum artık… Ölüyor eylülün ortasında, görmüyor musun? Uyanmıyor…”

diye feryat etti.

Oruç, o sarsılmaz kollarıyla Fadime’yi omuzlarından tuttu.

İçindeki o sert Furtuna reisi çöktü, Fadime’yi yavaşça kendine doğru çekti ve genç kadına sımsıkı sarıldı.

“Sakin ol abim…”

“Sakin ol…”

Oruç çenesini Fadime’nin darmadağın saçlarına yasladı; koca Furtuna reisinin gözünden de aylardır ilk kez bir damla yaş süzülüp sapsarı sakallarına karıştı.

İki yaralı ruh, İso’nun dilsiz gövdesinin başında acının en saf yerinde birleşti.

-

Tam o anda, o kaba dikişlerin, morarmış etlerin ve aylardır süren o derin, zifiri karanlığın ardında; İso bambaşka bir coğrafyadaydı.

Burası ne hastane odasıydı ne de Trabzon'un o bildik dik yolları.

İso, uçsuz bucaksız, çarşaf gibi sakin masmavi denizin tam ortasında yürüyordu.

Ne vücudunda bir sızı vardı ne de göğsünde o nefesini kesen kurşun ağırlığı.

Üzerinde siyah, bol bir kumaş pantolon ve bembeyaz, tertemiz bir gömlek vardı.

Ayaklarının altında bulutlar eziliyordu sanki.

Etraf o kadar sessiz, o kadar huzurlu ve o kadar dertsizdi ki, İso hayatı boyunca hiç böyle hafiflemediğini hissetti.

Dünyanın tüm yükü, o omuzlarındaki Furtuna mirası, fırtınalar, kavgalar, kurşunlar, düğün gecesinin o amansız ihaneti...

Hepsi bu sisin içinde eriyip gitmişti.

Birkaç adım daha attı.

İleride, denizin üstündeki sislerin bittiği yerde, gökyüzünün hiç görmediği kadar parlak, göz alıcı ve huzur dolu bir ışık yükseliyordu.

O ışık ona sükuneti vaat ediyordu.

“Gel…”

diyordu o huzurlu davet.

“Artık yorulma, bırak dünyayı arkanda, burası çok sakin..."

“Gel de dinlen…”

İso, o ışığa doğru bir adım attı.

Gitmek, o sonsuz uykunun kollarına kendini bırakmak, ruhunu o dertsiz aydınlığa teslim etmek istedi.

Adımları o kadar hafif, o kadar istekle doluydu ki...

Artık kalmak için, o canını yakan dünyaya dönmek için hiçbir sebebi yokmuş gibi hissetti.

Tam o ışığın eşiğine varacakken, berrak denizin üstündeki gök resmen çatladı.

Yukarıdan, çok uzaklardan, adeta göğün yedi kat üstünden gelen sarsıcı, gök gürültüsünü andıran, ama hıçkırıklarla bölünen vahşi bir feryat yankılandı sis denizinde.

“Uyan ula! Uyan artık! Cezaysa çektim! Boğuluyorsam boğuldum acından... Yalvarırım uyan İso…”

İso’nun adımları o ışığın tam sınırında bıçak gibi kesildi.

Bu ses...

Bu ses onun hırçın denizini bir çarşaf gibi sakinleştiren, ruhunu diz çöktüren tek sesti.

Fadime’siydi…

Ama sesi hiç olmadığı kadar darmadağın, hiç olmadığı kadar kimsesiz ve can çekişir gibi geliyordu.

Ses, gözyaşları içinde haykırmaya devam etti.

“HANİYADU İSO? NEREYEDU İSO?!”

“HANİ HA BURAYAYDI İSO?!”

“HANİ ELİMDEYDİ İSO?!”

Hemen ardından, o huzurlu sisin içine keskin bir acı sızdı.

İso, göğsünün tam ortasına sert, küçük ama insanı kahreden darbelerin vurulduğunu hissetti.

Her bir darbe, yukarıdaki dünyada Fadime’nin onun cansız göğsüne indirdiği yumruklardı.

Rüyasında, üstündeki o beyaz gömleğin üzerinde, kalbinin tam üstünde Fadime’nin gözyaşları belirmeye başladı.

Lekesiz beyaz gömlek, karısının tuzlu gözyaşlarıyla santim santim ıslanıyordu.

Her bir yumruk darbesiyle İso'nun ruhu yukarıya, o sızılı, acı dolu dünyaya doğru çekiliyordu sanki.

O dertsiz, o büyüleyici parlak manzara hâlâ önünde duruyordu.

Gitmekle kalmak arasında, o sonsuz huzurla o can yakıcı dünya arasında sıkışıp kaldı koca adam.

Denizin ucundaki ışık ona,

“Burada kal, acıların bitsin,"

diyordu.

İso yavaşça arkasına döndü, o karanlık, fırtınalı ve feryatlarla dolu denize baktı.

Fadime oradaydı, karanlığın içinde yapayalnız kalmış, göğsünü yumrukluyordu.

İso’nun masmavi gözlerinden o sise doğru iki damla yaş süzüldü.

O göz alıcı ışığa son bir kez baktı.

Başını iki yana salladı.

Dudaklarından, o karanlık sisi yırtan ebedi bir yemin döküldü.

“Gidemem…”

dedi İso, sesi o sonsuz boşlukta yankılanarak.

“Fadime’mi…”

“Bir tanemi o karanlıkta yapayalnız bırakamam ben da.”

“O ağlarken, ben bu ışığa yürüyemem.”

İso, arkasını o huzurlu aydınlığa döndü ve Fadime’nin çığlıklarına, o göğsüne vuran yumruklarına doğru, canını yakacağını bile bile o karanlık fırtınanın içine doğru koşmaya başladı.

Fadime’nin sesi uçsuz bucaksız denizde son kez yankılandı.

“HANİYADU İSO?!”

İso, karanlığa koşarken tek bir cümle haykırdı.

“HA BURAYA İSO!”

-

Birkaç dakika sonra Oruç’un kollarının arasındaki Fadime yavaşça geri çekildi.

Sakinleşmişti.

Ağlaması durmuştu.

İso’nun telefonundan devam eden melodilerden sıradaki şarkı odaya sızmaya başladı.

İso’nun pick-up’ında açıp sadece kendinin eşlik ettiği şarkılardan biri…

Bu dili bir tek onun bilip bir tek onun eşlik ettiği şarkılardan biri…

Marsis - Gyuliçkimi

Oruç, genç kadının biraz olsun nefes alabilmesi için kanepeye oturdu sakince, yüzünü ellerinin arasına alıp beklemeye başladı.

Fadime, İso’nun o koca elini tekrar avuçlarının içine aldı.

İki avcunun arasına sıkıştırıp kendi sol göğsüne, tam kalbinin üzerine sımsıkı bastırdı.

“Bak…”

diye mırıldandı İso’nun kulağına doğru iyice eğilerek.

“Buradayım. Kalbim burası, burası senin evin İso… Dön gel evine da…”

Dışarıdaki hırçın fırtına son kozunu oynuyor, kurşun gibi yağmur damlaları camı dövüyordu.

Gökyüzü bir kez daha dehşetle gürledi.

Ama tam o saniyede, ufuk çizgisinden fırlayan o kırık, keskin ve sapsarı eylül güneşi, o kara bulutların arasından sızıp doğrudan odanın penceresinden içeriye vurdu.

Güneş ışıkları yavaş yavaş, santim santim İso’nun o uzamış, sapsarı sert sakallarını, solgun alnına dökülen uzun altın saçlarını aydınlatmaya başladı.

Dışarıda kıyamet gibi kopan o son şiddetli gök gürültüsüyle aynı anda, o keskin güneş ışığı İso’nun mühürlü göz kapaklarının tam üzerine oturdu.

Fadime’nin kalbinin üstüne sımsıkı bastırdığı o koca, nasırlı elin içindeki başparmak birden kımıldadı.

Fadime’nin aldığı o sızılı nefes boğazında donup kaldı.

İso’nun elinin parmakları, Fadime’nin kalbinin tam üzerinde, kadının avucunu yavaşça sıktı.

Fadime şok içerisindeydi. Kafasını hafifçe Oruç’a çevirdi.

Ağzından tek bir kelime döküldü.

“A-Abi…”

İso’nun koca göğsü, o cerrahi dikişlerin altından derin bir nefesle yukarı doğru havalandı.

Boynundaki turkuaz kolyesi, tir tir titriyordu.

Aynı anda başucundaki monitörün yeşil ritmi delirmiş gibi hızlandı.

74’te duran yeşil rakam, bir anda 98’e fırlayarak odayı o eski alarmlarla doldurdu.

Bip! Bip! Bip! Bip! Bip!..

Oruç kanepede oturduğu köşeden bir ok gibi öne fırladı, gözleri ekrana kilitlendi.

Sendeledi.

Ve o koca fırtınanın, gök gürültüsünün ve yüzünü yakan o sarı eylül güneşinin tam ortasında…

İso’nun 117 gündür mühürlü olan kalın göz kapakları çok yavaş, ağır ağır titreyerek aralandı.

Gözleri ilk açıldığında, o eski fırtınalı mavi deniz adeta kalın bir sis perdesinin arkasındaydı.

Tıbbi olarak uzun süreli komadan uyanan bir bedenin tüm donukluğu bakışlarındaydı.

Göz bebekleri boşluğa dikildi, ışığa ve dünyaya karşı tamamen farksız, donuk ve cam gibi sabitti.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şeye odaklanamadı; nerede olduğunu, hatta yaşayıp yaşamadığını bile ayırt edemez gibi tavandaki beyazlığa baktı.

Sabah güneşinin ilk ışıkları gözlerini kamaştırınca göz kapakları sızıyla kısıldı.

Başını hafifçe hareket ettirmek istedi ama boyun kasları ayların atrofisiyle kaskatıydı, ona itaat etmedi.

Bilinci, parçalanmış bir aynanın kırıklarını tek tek toplar gibi çok yavaş, sancıyla toparlanıyordu.

O gözlerdeki o ilk donukluk, insanın içine işleyen bir yabancılık barındırıyordu.

Sonra bakışları odanın köşesine, yatağın hemen başucuna kaydı.

Orada duran koca gövdeyi, abisini gördü.

Oruç, nefesini tutmuş, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi kardeşine bakıyordu.

İso abisinin gözlerinden amansızca süzülen o yaşları, o perişan hali görünce göz bebekleri çok hafifçe büyüdü.

O donuk, cam gibi bakan gözler yavaş yavaş ısınmaya, canlanmaya başladı.

Zihnindeki o karanlık dehlizlerden bir anlığına sıyrılır gibi oldu; bakışlarındaki o boşluk yerini tanıdık bir anlama bıraktı.

Kardeşlik bağı, o uykunun kalın perdesini yırtmıştı.

En sonunda bakışları aşağıya, elini kendi atan göğsüne sımsıkı bastırmış, nefesini tutmuş hıçkırıklar içinde yüzüne bakan Fadime’ye takıldı.

Fadime kocasının elini bırakmıyor, parmaklarını etini ezecek kadar büyük bir can havliyle tutuyordu.

Gerçekten de,

Ha burayaydı İso,

Elindeydi…

Gözyaşları bir an bile dinmiyordu.

İso’nun masmavi gözleri yavaş yavaş karısının yüz hatlarında gezindi.

O gözlerdeki donukluk tamamen gitti; yerine aylardır hasret kalınan o sıcak, o lekesiz, o deli sevdalı bakış yerleşti.

Uzun süreli anoksik hasarın ve travmanın koruyucu bir kalkanı olarak, beyni onu hayatının en güvenli şafağına; Furtuna Konak'ta damatlığını giyip karısını almaya gitmeden önceki o tertemiz sabaha ışınlamıştı.

Ne düğünü hatırlıyordu, ne bedenini delik deşen kurşunları, ne de aralarındaki o kanlı vedayı...

Konuşmak istedi.

Göğsü hırçın bir nefesle körüklendi ama gırtlak kasları tamamen kaskatıydı.

Ses telleri kurumuş, entübasyon borularının hasarıyla yıpranmıştı.

Dudaklarını zorlukla araladı.

Boğazından sadece kuru, hırıltılı bir nefes döküldü önce.

Konuşmak için kendini zorladığını gören Oruç ve Fadime aynı anda öne fırladı.

“Zorlama kendini… Konuşma kurban olayım konuşma…”

diye hıçkırdı Fadime, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle.

Sevinçten çıldıracak gibiydi, ağlıyordu. Kocasının eline daha da sıkı sarıldı.

Oruç da elini kardeşinin omuzuna koydu, sesi titriyordu.

“Konuşma aslanım, kendini zorlama. Buradayız. Dinlen.”

Ama İso o deli Furtuna inadıyla boğazındaki o dilsiz kilidi kırmak istedi.

Yutkunmaya çalıştı, kuru dudaklarını yukarı doğru bükerek hafifçe gülümsedi Fadime'ye.

Çıkan tek sesi, bir harabe altından gelen, kuruluktan tamamen çatlamış, fısıltılı ama içi içine sığmayan o aşık tondaydı.

Sanki sadece birkaç saatlik tatlı bir uykudan uyanmış gibi sakindi.

“Gü…”

“…nay…”

“…dun…”

Fadime o saniyede sevinçten, şoktan ve o sesin gerçekliğiyle sarsılarak kocasının göğsüne doğruldu.

İso uyanmıştı, ona gülüyordu!

Oruç’un yüzünde ise Fadime gibi kocaman bir gülümseme vardı, ellerini yüzüne kapattı.

Koskoca Furtuna reisi hıçkıra hıçkıra, çocuk gibi ağlamaya başladı odanın ortasında.

Mutluluktan, zaferden delirecek gibiydiler.

Fadime İso'nun yüzünün her santimini öpüyordu.

“Günaydın canım kocam, günaydın!”

diye sayıklıyordu.

İso ise onların bu aşırı tepkisine şaşırır gibi, sadece gözleriyle onları takip ediyor, öylece gülümsüyordu.

Aradan on dakika geçmişti.

Oruç elleri titreyerek cebinden telefonunu çıkardı.

Hemen Eleni’yi aradı.

Telefon açılır açılmaz Oruç’un sesi ağlamaktan ve heyecandan o kadar boğuk, o kadar tuhaf çıktı ki, kelimeler ağzından dökülemedi.

“Eleni…”

dedi sadece.

Eleni sabahın ilk dakikalarında, telefonun ucunda Oruç’un o yıkık sesini duyunca içindeki o biriktirdiği tüm korkular patladı.

İso’nun öldüğünü düşündü.

Yüreği buz kesti.

“Oruç? Oruç ne oldu? İso’ya bir şey mi oldu? Söyle, ne oldu Oruç!”

diye çığlık attı.

Oruç zorlukla yutkundu.

“Esme ablamla Koçari’yi de al... Çabuk gelin. Hemen, hemen hastaneye gelin, bir şey oldu.”

diyebildi ve telefonu kapattı.

Konağın içinde ise kıyamet koptu.

Eleni ağlayarak bir yandan üstüne hırkasını giyerken bir yandan da Esme ve Adil’in odasının kapısını yumrukluyordu.

“Gidiyor... İso gidiyor, Oruç çabuk gelin dedi! Bir şey oldu, anne! Baba!”

diye feryat etti.

Adil o koca gövdesiyle yataktan nasıl fırladığını bilemedi.

Esme’nin dizlerinin bağı çözüldü, hırkasını bile alamadan kendilerini Adil’in gece rengindeki pick-up’ına attılar.

Yağmurlu Trabzon yollarında, sabahın ilk ışıklarının eşliğinde, Adil arabayı uçurur gibi sürüyordu.

Üçünün de gözyaşları sel olmuştu; yolda sessiz bir ağıt tutturmuşlardı, İso’nun cenazesine yetiştiklerini sanıyorlardı.

Hastanenin önüne geldiklerinde arabadan kendilerini attılar. Asansörü beklemeye bile sabırları yoktu, direkt olarak merdivene koştular.

705 numaralı odanın önüne geldiklerinde üçü de nefes nefeseydi, içeri girmeye yürekleri dayanmıyordu.

Titriyorlardı.

Korkuyorlardı.

Adil, kapının kolunu titreyen koca eliyle tuttu, gözlerini kapattı ve kapıyı hızla açtı.

İçeri girdiklerinde ölüme feryat etmeye hazırlanıyorlardı ki...

Gördükleri manzarayla üçü de koridorun ortasında taş kesildi.

İso yatakta başını hafifçe kapıya doğru çevirmişti.

O ebediyete kadar mühürlendiği sanılan masmavi, ışıl ışıl deniz gözleri ardına kadar açıktı.

Kapıdan giren Esme ablasına, Adil ve Eleni’ye o eski, o çocuksu, tatlı, saf ve masum bakışıyla bakıyordu.

Odanın içinde zaman durdu.

Esme ellerini ağzına kapattı, dizlerinin üzerine çökecek gibi oldu ama Eleni onu tuttu.

İkisi birden zırıl zırıl, hıçkıra hıçkıra ağlayarak yatağa doğru fırladılar.

“İso’m!”

diye feryat etti Esme, yatağın kenarına kapaklanıp İso’nun o uzamış sarı saçlarına, yüzüne sarılarak.

“Oy…”

Eleni de İso’nun diğer eline kapanmıştı.

Oda bir anda feryat figan değil, mutluluğun o en sarsıcı gözyaşlarıyla yıkandı.

Herkes zırıl zırıl ağlıyordu.

Adil ise odanın ortasında kalakalmıştı.

Bir anlığına sendeledi.

O koca dağ, o Koçari reisi gözlerinden akan yaşları silemedi.

Yavaş adımlarla yatağın kenarına yaklaştı.

İso, Adil’e baktı, o sapsarı sakalların arasından hafifçe gülümsedi.

Güçlükle dudaklarını araladı.

“A-Abi?…”

Adil daha fazla dayanamadı, yatağa doğru eğildi ve İso’yu o devasa göğsüne öyle bir bastırdı, öyle içten, öyle kemiklerini sızlatır gibi sarıldı ki...

“Uyandın abim…”

diye hıçkırdı Adil, koca omuzları sarsılarak.

“İyi ki uyandın ula... İyi ki uyandın küçük Furtuna! Uyandın da!”

İso, zorlukla kaldırdığı elini Adil’in sırtına yavaşça vurdu.

“Heheh…”

O karanlık araftan dönmüştü işte.

Tıbbın acımasız, ruhsuz gerçekliğine inat…

İsmail Furtuna…

Dönmüştü…

-

Haber dalga dalga hastaneye yayıldı.

Aylardır İso’ya ümitsiz vaka olarak bakan, “bitkisel hayattan dönüş mucize, kendinizi hazırlayın” diyen başhekim, uzman doktorlar ve hemşireler odaya doluştu.

İso’nun reflekslerini kontrol eden nörolog ellerini iki yana açtı.

“Bu tıbbi bir mucize...”

“Bu beklediğimiz bir tablo değildi, kortikal fonksiyonların geri dönmesi gerçekten olağanüstü.”

dedi.

“Tıbbi olarak açıklaması çok zor bir iyileşme süreci görüyoruz…”

Aylardır İso’nun başında nöbet tutan, o acır gibi taziyeyle aileye bakan hemşirelerin bile gözleri doldu, odanın köşesinde gözyaşlarını sildiler.

Doktorlar İso’nun boğazını kontrol edip ona biraz su içirdikten sonra, ses tellerinin yavaş yavaş açılması için konuşmasını istediler.

İso yutkundu, odadaki herkes nefesini tutmuş onun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu.

İso etrafındaki o ağlayan, gözleri kıpkırmızı olan kalabalığa baktı.

Gözlerini hafifçe devirdi, o eski muzip, o eski deli dolu Furtuna neşesi gözlerinde parıldadı.

Ses telleri hâlâ pürüzlüydü, çok az az ve kısık konuşabiliyordu ama tam kendi gibiydi.

İso Furtuna gibiydi…

Fadime’nin elini hafifçe sıktı, herkesin yüzüne teker teker bakıp o çatallı sesiyle fısıldadı.

“Ne ağlaysunuz da…”

dedi, nefes aldı yavaşça.

“Alt tarafı… biraz…”

“Uyuduk ula…”

Odadakiler bu şakayla beraber hem ağlayıp hem güldüler.

İso, Fadime’sine mavi mavi baktı.

“Uyandum da, ağlama…”

“Guriskimi…”

İso durmadı, yüzündeki gülümsemeyle Adil ve Eleni’ye baktı, muzipçe göz kırptı.

“Abi…”

dedi, sesi pürüzlüydü.

“Kırmızı arabamı da… uçurmadınız… inşallah yamaçtan?”

Eleni ağlamanın arasında kahkaha attı.

“Ela! Uçuracaktım az kalsın İso, dua et uyandın!”

İso’nun gülümsemesi büyüdü, yavaşça başını arkaya yasladı.

Yorulmuştu, göz kapakları hafifçe ağırlaşıyordu ama o masmavi gözlerindeki o huzurlu, o geçmişten habersiz ışık sabitti.

Karadeniz dışarıda fırtınasını dindirmiş, yerini o altın sarısı eylül şafağına bırakmıştı.

705 numaralı odanın soğuk duvarları, ölümün elinden sökülüp alınan bir adamın neşeli, saf gülüşüyle ve bir ailenin yeniden doğuşuyla ebediyen mühürlendi...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

314okunma 21beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18