Kefaret | İsfad kitap kapağı

44. bölüm / 51

Kefaret | İsfad

44 • Veda

Vaveyla Yazarı: selin ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 51Şu an: 44 • Veda
  1. 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
  2. 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
  3. 3 3 • Araf2.676 kelime
  4. 4 4 • Kilit3.289 kelime
  5. 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
  6. 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
  7. 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
  8. 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
  9. 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
  10. 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
  11. 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
  12. 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
  13. 13 13 • Günaydun3.036 kelime
  14. 14 14 • Panzehir2.646 kelime
  15. 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
  16. 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
  17. 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
  18. 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
  19. 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
  20. 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
  21. 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
  22. 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
  23. 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
  24. 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
  25. 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
  26. 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
  27. 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
  28. 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
  29. 29 29 • ‘1’3.042 kelime
  30. 30 30 • Ev3.787 kelime
  31. 31 31 • Gandagana3.860 kelime
  32. 32 32 • Yalan2.810 kelime
  33. 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
  34. 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
  35. 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
  36. 36 36 • Emanet4.002 kelime
  37. 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
  38. 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
  39. 39 39 • UÇ!3.919 kelime
  40. 40 40 • Nabız2.079 kelime
  41. 41 41 • Miras3.681 kelime
  42. 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
  43. 43 43 • Nöbet4.417 kelime
  44. 44 44 • Veda6.187 kelime · Okuduğun bölüm
  45. 45 45 • İnkâr4.142 kelime
  46. 46 46 • Gerçek4.567 kelime
  47. 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
  48. 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
  49. 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
  50. 50 50 • 47.084 kelime
  51. 51 51 • Zaaf4.661 kelime

44 • VEDA

Tek ricam; ağır ağır, sindire sindire okuyun…

Gerçekten çok derin bir bölüm oldu bence ve benim içime işledi resmen.

Umarım beğenirsiniz, rahatça ağlayabileceğiniz bir yerde okuyun… 🤧

İyi okumalar…

🦅🌊🤍

•

Yüksel Baltacı - Krimata (Instrumental)

O sabah bir adam uyandı.

Ama uyanan adam, dün gece ölen adam değildi.

Bir çocuğun boynuna son kez bir atmaca bağlandı o sabah.

Bir adam ise o evden kanadı kırık bir kuş gibi çıktı.

Bazı çiçekler sevdayı değil, ayrılığı hatırlatırdı.

Ve bazı insanlar ise ayrılığı seçtiklerinde bile sevdiklerini yanlarında taşırlardı.

İso, hayatı boyunca kendi günahlarının değil, başkalarının günahlarının kefaretini ödedi.

En acısı da, kimsenin ondan bunu istememiş olmasıydı.

Bir ailenin bütün günahları bir adama sığar mıydı?

İso sığdırmıştı.

Her birinin ‘kefaretini’ kendi canından ödeyerek.

•

İlk gördüğü şey tavandı.

Ahşap…

Koyu kahverengi, yıllanmış kirişler…

Perdenin tül aralığından sızan, sabahın henüz tam aydınlanmamış o soğuk, solgun ışığı…

İso gözlerini birkaç saniye boyunca hiçbir kasını kıpırdatmadan tavanda tuttu.

Bakışları, ahşabın üzerindeki budak çizgilerine takılı kaldı.

Nerede olduğunu anlamak için zihnini zorlamasına gerek yoktu.

Çünkü bedeni, bilincinden ve zihninden çok daha önce hatırlamıştı nerede olduğunu.

Göğsünde devasa bir ağırlık, derin bir sızı vardı.

Sol kaburgasının altında, ciğerine batan her nefeste içeri doğru çekilen keskin bir bıçak acısı…

Karnında donuk, derin bir yanma…

Sol elinde ise sıkı, kalın ve sert bir baskı.

Nefes almak kolay değildi.

Her nefes alışında ciğerlerinin içinde sıcak bir cam parçası dolaşıyor gibiydi.

Kaşları yavaşça, acıyla çatıldı.

Bir nefes daha aldı.

Yavaş…

Çok yavaş.

Derin değil; sadece yaşamasını sağlayacak, kalbini tekletmeyecek kadar az bir hava.

Burnunun ve ağzının üzerini kapatan şeffaf plastik maskenin içi, ciğerlerinden çıkan o sıcak nefesle ritmik olarak buğulandı ve ardından ağır ağır çözüldü.

Bip…

…

Bip…

Monitörün duvarda dalgalanan o monoton yeşil ışığı ve kesik sesi…

İso gözlerini yavaşça sola doğru çevirdi.

İlk anlarda bakışları buğuluydu; loş sarı ışık ve sabahın gri aydınlığı birbirine karışıyordu.

Sonra görüntü netleşmeye başladı.

Sarı bir kazak…

Küçük, bükülmüş bir omuz…

Dağılmış, altın rengi ince saçlar…

Ve yatağın sol kenarında, bütün bedeniyle onun omzuna ve koluna sarılmış küçücük bir çocuk.

İso’nun kilitlenen bakışları orada kaldı.

Uzunca bir süre, göğsündeki ağrıyı bile unutturacak bir duraksamayla izledi onu.

Poyraz…

Çocuk, İso’nun kaslı, devasa koluna iki minik eliyle birden sarılmıştı.

Sanki gece boyunca amansız bir fırtınaya karşı o kola tutunmuş, bir an bile bırakmamıştı.

Bebek sarısı kazağın uzun kolları ellerinin üzerine kadar düşmüş, minik parmakları İso’nun bileğinin etrafında birbirine kenetlenmişti.

Yanağını yastığın boşta kalan kısmına, İso’nun omzunun hemen yanına dayamıştı.

Uyuyordu.

Derin…

Güvenli…

Dünyanın bütün kötülüklerinden habersiz.

İso’nun gözlerinde, çok uzun zamandır görülmeyen küçücük, ince bir yumuşama belirdi.

Dudaklarının kenarı hafifçe, belirsizce yukarı kıvrıldı.

Bir gülümseme değildi bu; ama acının ve sertliğin çekildiği o narin ana çok yakındı.

Başını küçük bir hareketle Poyraz’a doğru biraz daha çevirdi.

Çocuğun saçlarına baktı.

Sarı…

Dağınık…

Uykusunda alnına ve şakaklarına yapışmış birkaç ince tel…

Bir süre yalnızca o küçük nefes alıp verişleri izledi.

Sonra bakışları Poyraz’ın üzerindeki kazağa kaydı.

O kazak…

İso’nun çocukluğundan kalan, konaktaki ahşap dolabın en alt çekmecesinden çıkan o pastel sarı kazak…

Bir zamanlar kendi küçücük bedenine büyük gelen, yıllarca kurutulmuş lavanta ve eski sabun kokularıyla bir çekmecede kilitli tutulan o şey…

Şimdi Poyraz’ın minicik bedenini sarıp sarmalamıştı.

İso’nun gözleri yeniden çocuğun masum yüzüne döndü.

Ve tam o an…

Hatırladı.

Her şeyi.

Bir anda patlayan bir fırtına gibi değil; parça parça, ağır ve yıkıcı bir silüet halinde.

Önce yağmurun amansız sesi geldi kulaklarına.

Sonra bahçedeki çardak.

Islak ahşap kokusu.

Karanlık.

Oruç’un yüzü.

Fadime’nin gözleri.

Yüzler…

Sıkılan yumruklar.

O gece söyledikleri…

Kalbinden sökülürken karşı tarafı da yakıp yıkan o ağır cümleler…

Kendi sesinin kulaklarında çınlayan o yabancı yankısı…

Sonra Poyraz.

Sokak lambasının altında, elinde mavi şemsiyesi ve sütlaç kabıyla dikilen o koca yürekli küçük adam.

‘Abi…’

İso’nun gözleri sızıyla kapandı.

Kaşlarının arasındaki çizgi bir uçurum gibi derinleşti.

Bir sonraki görüntü zihnine daha ağır indi.

Poyraz’ın gözleri…

Çocuğun, abisinin avucundan kanlar süzülürken ona bakışı…

O küçücük gözlerin önünde dizlerinin üzerine çöktüğü, çamurun içine serildiği an…

Bedeninin artık kendisini taşımadığı, bilincinin çekildiği o son saniye…

Dizlerinin boşalması.

Düşüş.

Sokaktaki çamur.

Ve Poyraz’ın çığlığı.

‘Abi!…’

İso gözlerini aniden açtı.

Nefesi bir anlık panikle düzensizleşti.

Maskenin içi hızla buğulandı.

Monitörün bipi sıklaştı.

Bakışları hemen yanındaki çocuğa döndü.

Poyraz hâlâ uyuyordu.

İso birkaç saniye onun ritmik nefeslerini izleyip kalbini yatıştırmaya çalıştı.

Sonra gözleri çocuğun boynuna kaydı.

Ve gördü.

Atmaca…

Kendi elleriyle, yaylada Poyraz’ın boynuna taktığı o ahşaptan oyulmuş küçük kolye yerinde değildi.

Zihninin derinliklerinden kendi sesi yükseldi.

‘Sen benim küçük atmacamsın…’

Dudakları hafifçe titredi.

Sonra bakışları kendi eline indi.

Sol eli…

Sargılarla, kalın gazlı bezlerle kaplıydı.

Çardakta avucunda parçalanan o cam bardağın izleri…

Ve o sargılı avucunun içinde, tahta atmaca ucu çözülmüş ipiyle öylece duruyordu.

İso sargılı parmaklarını çok hafifçe kıpırdattı.

Tahta atmaca avucunun içinde belli belirsiz yer değiştirdi.

Poyraz gece boyunca o kolyeyi onun sargılı elinde tutmuş, abisine teslim etmişti.

İso’nun bakışları sonsuz bir hüzünle yumuşadı.

Çocuk, kolyeyi ona geri vermişti.

Kendi küçücük, masum elleriyle…

‘Çözüldü abi, uyanınca bağlarsun.’

der gibi.

İso bir süre sargılı avucundaki tahtaya baktı.

Sonra yeniden Poyraz’a…

Bu kez yüzünde o yumuşaklıktan eser kalmadı.

O küçük sıcaklık yavaşça, soğuk bir Karadeniz dalgası gibi geri çekildi.

Çünkü artık tam anlamıyla hatırlıyordu.

Bu evde ne işi olduğunu da…

Neden bu yatakta yattığını da…

Ve neden birazdan, kimse uyanmadan çekip gitmesi gerektiğini de.

İso bakışlarını ahşap tavana çevirdi.

Gözlerini birkaç saniye sıkıca kapattı.

Ciğerlerine derin bir nefes çekmeyi denedi.

Ama göğsündeki o keskin acı buna izin vermedi.

Nefesi yarıda, boğazında düğümlendi.

Çenesini hırsla sıktı.

Sağ elini kaldırıp yüzündeki plastik oksijen maskesine uzandı.

Parmakları şeffaf plastiğin kenarını kavradı.

Bir an duraksadı.

Poyraz’a baktı.

Çocuk derin uykusundaydı.

İso maskeyi yavaşça, yüzünden çekip ayırdı.

Plastiğin teninden ayrılırken çıkardığı o hafif hışırtı bile bu sessiz odada ona patlama gibi geldi.

Maskeyi yatağın kenarındaki boşluğa, komodinin üzerine bıraktı.

Maskesiz ilk nefesini aldı.

Odanın kurutulmuş lavanta, ahşap ve antiseptik kokan soğuk havası doğrudan ciğerlerine doldu.

Beden anında itiraz etti.

Göğsü keskin bir saplanmayla yükselip sarsıldı.

İso gözlerini kapatıp dişlerini sıkarak birkaç saniye acının geçmesini bekledi.

Sonra bir nefes daha aldı.

Bu kez daha kısa…

Daha kontrollü…

Daha sessiz.

Bedeninin ona verdiği bütün kırmızı alarmları duyuyordu.

Kalbinin göğüs kafesini zorlayan yorgun ritmini, omzundaki o eski yaraların ağır sızısını, kanına işlemiş olan o soğukluğu…

Ama hiçbirine aldırmadı.

Bakışları tekrar yanındaki küçük çocuğa döndü.

Poyraz hâlâ koluna sımsıkı sarılmış durumdaydı.

İso’nun gözleri onun o minik, sarı kazağın kollarından taşan parmaklarında takılı kaldı.

Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece durdu.

Sonra…

Çok yavaşça, santim santim kolunu geriye doğru çekmeye başladı.

Önce bir iki santim…

Poyraz’ın kollarının arasındaki o minik baskıyı hissedince durdu.

Çocuğu uykusundan uyandırmaktan, o saf gözlerle yeniden karşılaşmaktan korkuyordu.

İso, hayatında belki de ilk defa bir şeyden bu kadar dikkatli, bu kadar korkarak uzaklaşıyordu.

Kolunu milim milim çekmeye devam etti.

Poyraz uykusunda hafifçe huzursuzlanıp kımıldadı.

İso anında taş kesildi.

Nefesini tuttu.

Çocuk kaşlarını uykusunda hafifçe çattı, başını yastıkta biraz daha abisinin omzuna doğru kaydırdı.

Sonra derin bir çocuksu nefes daha alıp uykusuna kaldığı yerden devam etti.

İso bekledi.

Uzun, kaskatı birkaç saniye…

Sonra kolunu yeniden çekti.

Bu kez daha da yavaş…

Poyraz’ın küçük parmaklarından biri İso’nun bileğindeki plaster banta takıldı.

İso’nun hareketi bir kez daha durdu.

Bakışları o küçücük parmağa indi.

Bir an…

Sadece tek bir an…

Sanki o eli tutmak, o kolda sonsuza kadar kalmak istedi.

Ama sonunda kendi iri parmağıyla, incitmekten ölesiye çekinerek, Poyraz’ın minik elini bileğinden sıyırıp yatağın üzerine bıraktı.

Kendi kolunu tamamen kurtardı.

Poyraz’ın kolları yatağın üzerinde boşlukta kaldı.

Çocuk uykusunda hafifçe mırıldandı, kazağının kollarını büzüştürdü.

İso ona baktı.

Ve ilk defa…

Gitmenin, gitmek zorunda olmanın insanın canını kurşundan bile daha çok nasıl yakabileceğini anladı.

Ama…

Kalamazdı.

Yatağın iki kenarına sargılı ve serumlu ellerini koydu.

Gücünü avuçlarına verip gövdesini doğrultmayı denedi.

Bedeninin buna kesinlikle hazır olmadığını daha ilk salisede anladı.

Göğsünden yükselen o devasa, yakıcı ağrı yüzünü buruşturdu.

Nefesi tamamen kesildi.

Gözlerinin önü bir anlığına karardı, başı dönerek yatağın kenarına tutundu.

Bir süre, başı öne eğik, nefes nefese öylece kaldı.

Sonra gözlerini kapattı.

Sadece birkaç saniye…

Ve içinden, o odadaki hiçbir cihazın, hiçbir duvarın duyamayacağı kadar sessiz, yıkıcı bir cümle geçti.

“Daha dün ölecektun ula…”

Gözlerini açtı.

Yanında masumca uyuyan Poyraz’a baktı.

“Bugün yine kaçıyorsun.”

Çenesini sıktı.

Bakışları kendi bedeninde gezindi.

Serum…

Sargılar…

Monitör…

Oksijen…

Bir anlığına gözleri tam karşısındaki gardrobun aynasında ona bakan yansımasına kilitlendi.

Aynadaki adam ona hiç tanıdık gelmedi.

İso birkaç saniye boyunca kendi gözlerine baktı.

Sonra bakışları omzundaki yaraya indi.

Karnındaki…

Göğsünün üzerinde uzanan o uzun ize…

Elektrotlara, sargılara, seruma…

Çenesini sıktı.

Yine.

Yine aynı haldeydi.

Yine birilerinin onu kaldırmasını bekleyen adamdı.

Yine birilerinin başında nöbet tuttuğu adamdı.

Yine herkesin onun için korktuğu adamdı.

Ve en kötüsü…

Yine herkesin acıdığı adamdı.

Gözlerindeki nefret büyüdü, sessizce fısıldadı.

“Aciz herif…”

Gözlerini aynadan çekip sağ kolundaki seruma baktı.

Bu kez beklemedi.

Sağ kolunun üzerindeki şeffaf plaster bandı sol elinin sargılı parmaklarıyla kavradı.

Hiç tereddüt etmedi.

Acıyı hissetmemek için dişlerini birbirine o kadar sert bastı ki çene kemikleri dışarıdan sayılacak kadar belirginleşti.

Plasteri ve derisine yapışmış iğneyi tek bir hamlede, hışımla çekip çıkardı.

Sızlayan damarından anında küçük, sıcak bir kan damlası süzülüp bileğine doğru aktı.

İso aldırmadı, süzülen kanı eliyle sertçe sildi.

Seruma bağlı hortum yatağın kenarına düştü; ucundan damlayan renksiz sıvı, ahşap parkede sessizce yayılmaya başladı.

Sol elini bu kez göğsüne götürdü.

Kalbinin üzerine yapıştırılmış EKG elektrotlarının kablolarını tuttu.

Teker teker, derisini koparır gibi çekip aldı.

Bip…

Bip…

Biiiip…

Monitör ritmini kaybetti.

Göğsündeki sinyal kesilince cihaz düz bir çizgiye geçip tiz, kesik bir alarm vermeye hazırlandı.

İso, cihazın o sesi çıkarıp evdekileri ayağa kaldırmasına fırsat vermeden, sol elini uzatıp monitörün arkasındaki siyah açma-kapama anahtarını buldu.

Tek bir tık sesiyle ekranı ve sesi tamamen kararttı.

Oda bu kez amansız bir sessizliğe gömüldü.

Başını kaldırdı.

Aynada yine kendisiyle göz göze geldi.

Bu kez aynadaki adamın üzerinde onu tutan hiçbir şey yoktu.

Ne oksijen maskesi.

Ne serum.

Ne kablolar.

Sadece izler.

Sargılar.

Ve hâlâ ayakta kalmayı reddeden bir beden.

İso aynadaki gözlerine baktı.

Çenesini sıktı.

Sonra çok sessiz bir sesle konuştu.

“Bitti.”

İso birkaç saniye daha aynadaki gözlerine baktı.

Aynadaki adam da ona bakıyordu.

Yorgun…

Solgun…

Ama İso’nun o aynada gördüğü şey bunlardan hiçbiri değildi.

O, kendi yüzünde tek bir şey görüyordu.

Acizlik.

Bir an daha bakarsa aynadaki o adamın yüzünü yumruğuyla parçalayacağından korkar gibi bakışlarını hızla kaçırdı.

Yatağın kenarına döndü.

Sol elinin sargılı parmaklarıyla yatağın çarşafına sımsıkı tutundu.

Diğer elini yanındaki ahşap komodinin soğuk yüzeyine bastırdı.

Derin bir nefes almaya çalıştı.

Göğsü, kaburgalarının altından saplanan taze bir bıçak acısıyla anında itiraz etti, izin vermedi.

Kısa, kesik, yakıcı bir nefes alabildi ancak.

Çenesini sıktı.

Kalkmalıydı.

Kalkmak zorundaydı.

Dizlerini yatağın kenarından yavaşça çekti.

Ayaklarını santim santim aşağı indirip yere bıraktı.

Tabanları soğuk ahşap parkeye değdiği anda bütün bedeni amansız bir elektrik akımıyla gerildi.

Bir an öylece kaldı.

İki ayağının üzerinde…

Ama bedeninin ağırlığını taşıyamıyordu.

Bacaklarının içi boşalmış, kemikleri erimiş gibiydi.

Tıpkı, altı ay önce komadan uyandığı gün gibi…

İso başını zorlukla kaldırdı.

Aynadaki yansımasına baktı.

Sonra dudaklarının arasından çok alçak, pürüzlü bir ses döküldü.

“Kalk.”

Bacakları kıpırdamadı.

Emri reddetti.

Kaşları hırsla çatıldı.

“Yürü ula!”

Bu kez dizlerini zorladı.

Komodinin kenarına bütün gücüyle, tırnaklarını ahşaba geçirircesine asıldı.

Göğsünden yükselen o devasa ağrı bir anda kaburgalarının arasına saplandı.

Nefesi tamamen kesildi, gözlerinin önü beneklendi.

Ama geri oturmadı.

Bir saniye…

İki saniye…

Üç…

Sonra sağ ayağını yavaşça kaldırdı.

Yalnızca birkaç santim…

Özlem Çelik - Hey Gidi Karadeniz

Ve öne basıp ağırlığını verdi.

İso’nun nefesi titredi.

Bir adım.

Ardından sol ayağı…

İki.

Komodinin kenarındaki eli kontrolsüzce titremeye başladı.

Göğsü her nefeste biraz daha yanıyor, ciğerlerine kezzap dökülüyormuş gibi sızlıyordu.

Ama durmadı.

Sağ ayağı…

Üç.

O anda, zihninin derinliklerinden başka bir odanın duvarları sızdı bilincine.

(17. bölüm…)

Bembeyaz, soğuk duvarlar…

Keskin, hastane kokan antiseptik havası…

Barların yanında duran fizik tedavi uzmanı…

Ve kapının gerisinde, nefeslerini tutarak ona bakan ailesi…

İso o gün de ayaktaydı.

Dört ay süren o uzun karanlığın, komanın ardından ilk kez…

Bacakları titriyordu.

Ayakları sanki kendisine ait değilmiş gibi yabancıydı.

Bir adım atmıştı.

Sonra bir tane daha…

Üçüncü…

Dördüncü…

Beşinci…

Beş adım.

Sadece beş.

Ama o gün, o beşinci adımda nefesi tamamen kesilmişti.

Gözleri dolmuştu acıdan.

Dizleri bağı çözülürcesine titremişti.

Yine de düşmemişti.

Çünkü arkasında ailesi vardı.

Onların yanında düşmek, onların gözlerinin önünde aciz görünmek istememişti.

İso’nun gözleri acıyla kapandı.

O günün beyaz hastane odası dağıldı.

Şimdi hastanede değildi. Konağın, kendi odasının içindeydi.

Ama yine aynı kırık bedenin içindeydi…

Yine tek başına ayakta kalmaya çalışıyordu.

Ve zihninde gururunu kemiren o fısıltı yeniden yükseldi.

‘Acıyorlardı sana.’

İso’nun çenesi gerildi.

“O gün de böyle bakmıştınuz…”

“Meğer… Acıyarak.”

Sesi o kadar kısıktı ki, kendi kulağı bile zor duydu.

Bir adım daha attı.

Dört.

O anda başka bir ses çınladı zihninin kıvrımlarında.

Oruç’un sesi.

Çardakta, yağmurun amansızca yağdığı, gecedeki sesi.

Yüzündeki öfke, çaresizlik ve kırgınlığın birbirine karıştığı o an…

‘Kalbin daha o kurşunlardan yeni kurtulmuştu!’

İso’nun ayağı havada asılı kaldı.

Nefesi göğsünde takıldı.

Bir anlığına çardaktaki o dünkü karanlık gece ve fırtına yeniden gözlerinin önüne geldi.

‘Ciğerlerin hâlâ paramparçaydı!’

İso gözlerini sımsıkı kapattı.

Sağ eli yatağın ahşap kenarını ezmek istercesine daha sıkı kavradı.

Göğsü yanıyordu.

Gerçekten de kalbi bir yangın yeri gibi alev alev yanıyordu.

‘Nefes alamıyordun!’

İso’nun dudakları aralandı.

İki dudak arasından kısa, kesik bir nefes çıktı.

Sonra o en ağır, kalbini parçalayan son cümle geldi.

Oruç’un sesi bu kez zihninde bir fırtına gibi bağırıyordu.

‘Ula ayağa bile kalkamıyordun!’

İso’nun gözleri aniden açıldı.

Bakışları aynadaki kendi yansımasına hırsla saplandı.

Bir anlığına gerçekten orada başka birini gördü.

Altı ay önceki o İso’yu…

Yatağa bağlı…

Kasları erimiş…

Ayakta durmayı, yürümeyi unutmuş…

Bir kaşığı bile tutamayan o adamı…

Ve Oruç’un kulaklarında yankılanan son darbesi.

‘Bir kaşığı bile tutamıyordun İso!’

İso’nun gözleri ısındı, doldu.

Bu kez bu yaşın fiziki acıdan mı, göğsünden mi, yoksa kendine duyduğu o amansız nefretten mi olduğunu kendisi bile anlayamadı.

Dudaklarını kanatacak kadar birbirine bastırdı.

Başını öne eğdi.

Sıcak bir damla yaş yanağından süzülüp çenesine doğru aktı.

Sargılı sol elinin tersiyle o damlayı hışımla sildi.

“Yeter…”

Sesi pürüzlü, kırık ve çatlaktı.

“Yeter ula…”

Bir süre başı öne eğik öylece durdu.

Sonra…

Yatağın kenarındaki elini yavaşça bıraktı.

Tutunduğu tek desteği de kesti.

Bir an için gerçekten boşluğa düşecek gibi oldu.

Görüş açısının kenarları karardı.

Ama düşmedi.

Dişlerinin arasından kendi kendine fısıldadı.

“Beş adım…”

Başını kaldırdı.

Aynadaki gölgeye baktı.

“Beş adım atmıştun.”

Dudakları titredi.

“Şimdi de atacaksun!”

Bir adım daha attı.

“Beş adım ne ki?..”

Sonra bir tane daha…

Tir tir titriyordu.

Göğsü alev almıştı.

Nefesi düzensiz ve sıktı.

Ama yürüdü.

Yatağın ucuna kadar geldi.

Tam orada başı şiddetle bir kez daha döndü.

Görüşü tamamen karardı.

İso düşmemek için elini yatağın ucuna dayadı.

Bir süre destek alarak öylece bekledi.

Dizleri artık bedeninin o devasa yükünü taşımıyordu.

Yavaşça aşağı kaydı.

Yere, soğuk ahşap parkenin üzerine oturdu.

Başını arkasındaki yatağa yasladı.

Gözlerini kapattı.

Uzun süre konuşmadı.

Sadece nefes almaya çalıştı.

Kısa…

Kesik…

Acı verici…

Yaşar Kurt - Samistal Yaylası

Bir süre sonra gözlerini ağır ağır açtı.

Tam karşısında yine ayna duruyordu.

Yerde, yatağın dibinde bükülmüş oturan adamı görüyordu.

Yine…

Yine aynı haldeydi.

Yine bedeninin ona izin verdiği kadarını yapabiliyordu.

Yine birilerinin gelip onu yerden kaldırması gerekiyordu.

Yine birilerinin başında nöbet tutması gerekiyordu.

İso gözlerini nefretle kıstı.

“Yine mi?”

Bu kez sesinde saf, sert öfke vardı.

“Yine mi böyle olacaksun?..”

“Ne değişti?..”

Başını öne eğdi.

“Hâlâ aynı adamsın.”

“Hâlâ yürümeyi bile bilmiyorsun…”

Kirpiklerinin arasından bir damla daha süzülüp parkeye düştü.

“Ben size acımayın demiştum…”

Kimse cevap vermedi.

Odanın içinde yalnızca sabahın o solgun, gri ışığı vardı.

Ve yatakta, kazağının içinde büzülmüş uyumaya devam eden Poyraz…

İso bir süre yatakta masumca uyuyan o küçük çocuğa baktı.

Sonra iki avucunu yere, soğuk ahşaba bastırdı.

Parmakları hırsla titredi.

“Yok…”

dedi kendi kendine.

“Bu sefer yok.”

Dişlerini birbirine kenetledi.

Kollarının, omuzlarının bütün kalan son gücünü kullandı.

Bir kez denedi…

Olmadı.

Kolları titredi, bedeni ağır geldi; yere geri çöktü.

İso başını eğip bir saniye boyunca derin bir nefes aldı.

Sonra tekrar denedi.

Bütün hırsıyla, acıyı yok sayarak…

Bu kez ayağa kalktı.

Tam doğrulduğunda başı yeniden şiddetle döndü.

Aynadaki görüntüsü dalgalandı.

Bir eliyle yatağın kenarına tutundu.

Gözlerini kapatıp bekledi.

Bir…

İki…

Üç…

Görüşü yavaş yavaş netleşti.

İso gözlerini açtı.

Ve aynadaki adamla tekrar göz göze geldi.

Bu kez aynadaki adama uzun uzun baktı.

Gözleri hâlâ nemliydi.

Ama yüzündeki o kırgınlık gitmiş, yerini kaskatı bir sertliğe bırakmıştı.

“Beş adım…”

dedi kendi yansımasına bakarak.

“Beş adım için kimseye ihtiyacın yok.”

Bir an sustu.

Sonra daha alçak, kaskatı bir sesle ekledi.

“Bana da yok.”

Elini gardırobun kapağına uzattı.

Parmakları pirinç kulpa kenetlendi.

Ama açmadan önce bir kez daha aynaya baktı.

Sanki karşısındaki adamdan izin ister gibi değil…

Son kez hesap sorar gibi.

Söz verir gibi.

“Bir daha olmayacak.”

İso elini gardırobun kapağından çekmedi.

Bir saniye daha aynadaki adamla göz göze kaldı.

Sonra kapağı açtı.

İçerideki kıyafetler uzun zamandır dokunulmamış gibi ağır ve sessizdi.

İso birkaç saniye boyunca hiçbirine dokunmadan, elleri iki yanında öylece durarak baktı o karanlığa.

Sonra eli siyahlara gitti.

Önce gömleği aldı.

Siyah.

Kumaşı parmaklarının arasında soğuk ve sertti.

Ardından dökümlü, siyah kumaş pantolonu.

Ve en son gece gibi siyah olan ceketi.

Üçünü de yatağın üzerine, Poyraz’ın hemen yanındaki boşluğa bıraktı.

Çocuk hâlâ uyuyordu.

Sarı kazağının içinde küçücük kalmış bedeni, sabahın bu solgun ışığında hafifçe yükselip iniyordu.

İso bir an ona baktı.

Sonra kıyafetlere.

Sanki birazdan yapacağı şeyin ne anlama geldiğini, bu siyahları üzerine geçirmenin onun için neyin sonu olduğunu kendi kendine anlatmaya çalışıyormuş gibi…

Ama anlatmadı.

Bilmiyordu belki de.

Ya da biliyordu da, kelimelere dökmeye cesareti yoktu.

Gömleği üzerine geçirirken yüzünü buruşturdu.

Kollarını kaldırmak bile göğsünü yeniden ateşe vermişti.

Ama bu kez durmadı.

Bir düğme.

Sonra bir tane daha.

Bir tane daha…

Her düğmede elleri biraz daha titredi.

Parmakları bir noktada durdu.

Göğsündeki kumaşın arasından belli belirsiz yükselen ize baktı.

Bir anlığına gözleri yine aynaya kaydı.

Siyah gömlek.

Solgun, kanı çekilmiş bir yüz.

Dağılmış saçlar.

Sargılar.

İzler.

Ve gözlerinin içinde hâlâ dün geceden, o fırtınalı çardaktan kalma amansız bir yıkım.

İso gömleğin son düğmesini de kapattı.

Sonra tekrar aynaya baktı.

Siyah gömlek bedenini olduğundan daha sert gösteriyordu.

Solgun yüzünü daha da beyaz.

Gözlerindeki o masmavi nefreti daha belirgin.

Ama İso aynada kıyafetlerine bakmıyordu.

Kendisine bakıyordu.

Az önce yatakta, kabloların ve oksijen maskesinin arasında ölümden dönmüş o çaresiz adam yoktu artık.

Yalnızca siyahlar içinde, yüzü kaskatı kesilmiş, kalbi bir kireç gibi taşlaşmış bir adam vardı.

İso aynadaki gözlerine baktı.

Uzun süre…

Kendine yabancılaşır gibi, o adamın kim olduğunu sorgular gibi…

Sonra çok hafifçe başını eğdi.

Sanki bir cenazeye gidiyormuş gibi.

Çünkü gidiyordu.

Bugün, İso Furtuna’nın cenazesi vardı.

O adam, dün gece ölmüştü.

Bugün ise…

İsmail Furtuna doğacaktı.

Bakışları, kapakları açık olan gardırobun en altına indi.

Orada, diğerlerinden ayrı duran küçük metal kasayı gördü.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Bu hareket göğsüne öyle keskin bir ağrı sapladı ki gözlerini birkaç saniyeliğine kapatmak zorunda kaldı.

Nefesini tuttu, acı geçene kadar bekledi.

Sonra elini kasanın kilidine götürdü.

Şifreyi düşünmeden çevirdi.

Tak.

Kilit açıldı.

Kapağı kaldırdı.

Ve içerideki koyu kadife kumaşın üzerinde…

İki tabanca duruyordu.

Yan yana.

Gümüş gövdelerinin üzerindeki mavi detaylar, sabahın solgun ışığında bile parlıyordu.

İkisi de özel yapım birer tabancaydı.

O mavi detaylar, sanki ‘Ben İsmail Furtuna’nın silahıyım!’ dercesine haykırıyordu.

İkisinin de üzerine özenle işlenmiş ‘FURTUNA’ yazısı vardı.

İso birkaç saniye hiçbir şey yapmadan onlara baktı.

Sonra gözleri silahların tam arasındaki küçücük sarı noktaya takıldı.

Kurumuş bir adet çiçek.

Zifin.

Uzun zaman önceki sarı renginden geriye yalnızca solmuş, ince ve kırılgan bir gövde kalmıştı.

İso’nun eli havada kaldı.

Nefesi duraksadı.

Ve geçmiş…

Bir anda geri geldi.

~

(13. bölüm…)

Kırmızı pick-up’ın motoru yayla yolunda homurdanıyordu.

Yolun kenarları sapsarı zifinlerle kaplıydı.

İso direksiyondan başını çevirmiş, bir anda frene basmıştı.

Fadime daha ne olduğunu anlayamadan kapı açılmıştı.

İso arabadan inmişti.

Yol kenarına yürüyüp çiçeklerin arasından birkaç tanesini seçmiş, elleriyle küçük bir buket yapmıştı.

Sonra o kendine has tatlı gülümsemesiyle Fadime’nin yanına dönmüştü.

Çiçekleri ona uzatırken gözlerinde çocukça bir neşe vardı.

Yüksel Baltacı - Son Türkü

“Biliyor musun Fadime’m?”

Fadime çiçeklere bakmıştı.

İso yeniden direksiyona geçmişti.

“Bunun adı zifin çiçeği…”

Motor yeniden çalışmıştı.

“Bu çiçek ayrılığın, karanlığın, ümitsizliğin ve yalnızlığın simgesidir derler.”

Gözlerini yoldan ayırmadan gülümsemişti.

“Sevdaluğundan ayrı olunan her an, karanlık bir gece gibidir…”

Sonra başını ona doğru hafifçe çevirmişti.

O sıcak gülümseme…

“Bizim için öyle değil ama.”

Kısa bir sessizlik.

“Ne sen beni ne de ben seni bırakıp hiçbir yere gidemem.”

~

Anı dağıldı.

İso’nun gözleri hâlâ kurumuş çiçekteydi.

Parmakları yavaşça kasanın içine uzandı.

Çiçeğe dokunmadı.

İso’nun gözlerindeki o son kararsızlık kırıntısı da o an tamamen eridi.

Bu silahlar sadece birer maden parçası değildi; onun soyadıydı, yüküydü, geçmişiydi ve gideceği yolun geri dönülmez mühürleriydi.

Sağ elini uzatıp ilk silahı kavradı.

Çeliğin o dondurucu, ağır soğukluğu avucuna değdiği an, sanki bedenindeki o bitkinlik ve titreme bir anlığına durdu.

‘Sevdaluk zor kelime, kolaydur kimisine…’

Silahı kasadan çıkardı.

Şarjörünü hafifçe geri çekip kontrol etti.

Doluydu.

Ağır, pirinç mermiler şarjör yuvasında parıldıyordu.

Silahı belinin sağ arkasındaki kılıfa yerleştirdi.

Sonra sol elini kasaya uzattı.

‘Olan sevene olur…’

Sargılı parmaklarıyla ikinci FURTUNA’yı kaldırdı.

Ağır çeliği kavrarken sargılarının arasından taze bir sızı yayıldı ama o silahı bırakmadı.

Onu da belinin sol tarafındaki çapraz kılıfa yerleştirdi.

Ağırlık beline oturduğunda, İso omurgasını dikleştirdi.

Göğsü alev alev yanıyordu.

Ciğerleri hâlâ yetersiz hava alıyordu.

Ama dışarıdan bakan biri için o artık yatakta yatan aciz adam değildi.

Bakışları değişmişti.

Eskiden bu ağırlığı hissettiğinde öfkesi dinerdi.

Çünkü bu kasayı yalnızca silah saklamak için kullanmıyordu.

Kendini saklamak için kullanıyordu.

Ne zaman öfkesi gözünü karartsa…

Ne zaman hiçbir şeyi düşünemeyecek hale gelse…

Ne zaman elinin silaha gitmesinden korksa…

Bu kasayı açıyordu.

Ve karşısına o sarı çiçek çıkıyordu.

Fadime.

Onu yalnız bırakamazdı.

Yanlış bir şey yapamazdı.

Kendine bile güvenmediği o anlarda, Fadime’yi hatırlamak onu durdururdu.

Bu yüzden uzun zaman önce, o çiçeği tabancaların tam ortasına koymuştu.

Bir çeşit yemin gibi.

‘Bunu gördüğümde seni hatırlayacağum.’

‘Seni hatırladığım sürece de kendimi kaybetmeyeceğum.’

İso’nun bakışları ağır ağır orada tek başına öylece duran çiçeğe kaydı.

Bu kez…

Çiçeğe bakınca durmadı.

Çünkü artık zihninde başka bir şey vardı.

Fadime’nin bakışları.

O geceki yüzü.

O acıyan gözler…

Ceketini aldı.

Omuzlarına geçirdi.

Kumaş üzerinden geçerken yüzü yeniden buruştu.

Ama bu kez aynaya bakmadı.

Bakarsa…

Kendisinin bile kendisine yine acıyacağını biliyordu.

Tam kasanın kapağını kapatacakken eli durdu.

‘Seni seven bu yürek…’

‘Seni seven bu kalbum…’

‘Unutmayı da bilur…’

Zifin hâlâ oradaydı.

Kurumuş.

Kırılgan.

Sapsarı.

İso onu iki parmağının arasında dikkatle aldı.

Çiçek avucunda neredeyse hiç ağırlık yapmıyordu.

Onu kendisini durdurmak için saklamıştı.

Şimdi ise…

Kendisini durduracak hiçbir şey kalmamıştı.

Çiçeğe son kez baktı.

Fadime’ye arabada söylediği o söz yankılandı zihninde.

‘Ne sen beni ne de ben seni bırakıp hiçbir yere gidemem.’

İso’nun çenesi kasıldı.

Dudakları aralandı.

“Ama sen benden çoktan gitmişsun da, Fadime’m…”

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.

Bir an sustu.

Gözlerini kapattı.

“Ben seni hâlâ bırakamadım.”

Çiçeği aldı, ceketinin iç cebine yerleştirdi.

Tam kalbinin üzerine.

Kumaşın altında, göğsündeki izin hemen üstünde…

Zifin orada sessizce kaldı.

İso ceketinin önünü kapattı.

Kasayı kapatmadı bile.

Ayağa kalktı.

Aynaya baktı.

Bu kez aynadaki adamın üzerinde yalnızca siyah vardı.

Siyah gömlek.

Siyah ceket.

Masmavi gözlerde simsiyah bir bakış.

Ve kalbinin üzerinde…

Uzun zaman önce sevdiği kadına ona yüklediği anlamla kurumuş küçücük bir sarı çiçek.

İso aynadaki gözlerine baktı.

Dudakları kıpırdadı.

“İso Furtuna, öldü.”

Kısa bir sessizlik.

“Geriye sadece…”

“İsmail Furtuna kaldı.”

Ve o an ilk kez anladı ki, İsmail olmak…

İso olmaktan çok daha ağırdı.

Sonra arkasını döndü.

Poyraz hâlâ uyuyordu.

İso kapıya doğru atacağı ilk adımda durdu.

Başını çevirdi.

Çocuk…

Sarı kazağının içinde, yatağın ortasında küçücük kalmıştı.

‘Kabahat sende değil, kendum ettum kendume…’

Yüzünün yarısı yastığa gömülüydü.

İnce altın kirpikleri yanağına gölge düşürüyordu.

İso birkaç saniye boyunca yalnızca ona baktı.

Sonra gözleri komodinin üzerine kaydı.

Ve gördü.

Atmaca.

‘Helal ettum hakkumi…’

Ucu çözülmüş ipiyle, Poyraz’ın avucuna bıraktığı o küçük ahşap kolye…

‘Şimdi git güle güle,’

‘Sevduğum güle güle…’

İso’nun bakışları orada kaldı.

Bir süre kıpırdamadı.

Sonra ağır ağır geri döndü.

Yatağın yanına geldi.

Komodinin üzerindeki kolyeyi iki parmağının arasına aldı.

Ahşabın pürüzlü yüzeyi parmak uçlarına değdi.

İso başparmağını atmacanın kanadının üzerinden geçirdi, mavi kalbine dokundu.

Bir zamanlar kendi elleriyle yaptığı hareketi hatırladı.

İpi boynuna geçirirken söylediği sözleri…

‘Sen benim küçük atmacamsun.’

Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.

Ama bu kez gülümsemedi.

Kolyeyi avucunun içinde sıktı.

Sonra bakışları odanın sol tarafındaki gardıroba kaydı.

Yüksel Baltacı - Uçan Atmaca İken

En sol köşedeki çekmeceye…

Oraya doğru yürüdü.

Her adımında göğsü sızlıyor, kaburgalarının arasındaki ağrı yeniden kendini hatırlatıyordu.

Ama yürüdü.

Zorundaydı.

Çekmeceyi açtı.

İçeride eski eşyaların arasında küçük bir şey duruyordu.

İso’nun eli ona uzandı.

Küçük…

El örgüsü bir atmaca.

Yumuşacık ipliklerden örülmüş, kanatları iki yana hafifçe açılmış minicik bir oyuncak.

İso onu avucuna aldı.

Bir süre baktı.

Sonra başparmağıyla oyuncağın başını hafifçe okşadı.

Dudaklarının kenarı bu kez gerçekten çok küçük bir tebessümle kıvrıldı.

“Burada olduğunu biliyordum…”

Sesi o kadar yumuşaktı ki odanın sessizliğinde kayboldu.

Oyuncağı göğsüne yakın tuttu.

Sonra pencerenin önündeki çalışma masasına doğru yürüdü.

Masanın üzerinde dağınık birkaç kâğıt vardı.

İso elindeki oyuncağı masaya bıraktı.

Küçük, boş bir kâğıt parçası aldı.

Kalemi buldu.

Bir süre kâğıda bakarak öylece durdu.

Yazması gereken şey belliydi.

Ama kelimeler…

İso’nun yıllardır söyleyemediği şeyler kadar ağırdı.

Başını kaldırdı.

Poyraz’a baktı.

Çocuğun göğsü uykusunda usulca yükselip iniyordu.

İso’nun parmakları kalemin etrafında sıkılaştı.

Bir şey yazdı.

Sonra durdu.

Bir an daha düşündü.

Bir şey daha ekledi.

Kâğıdı kendisine doğru çekip yazdıklarını tekrar okumadı.

Sanki okursa yazdıklarını geri alacakmış gibi…

Gitmekten bile vazgeçecekmiş gibi hissetti.

Kâğıdı ikiye katladı.

Sonra bir kez daha.

Küçük notu avucunun içinde tuttu.

Artık iki elinde üç şey vardı.

Birinde küçük atmaca oyuncağı…

Diğerinde bir not…

Ve avucunun içinde, Poyraz’ın boynundan çıkmış küçük ahşap kolye.

İso yatağa doğru döndü.

Yavaşça yaklaştı.

Poyraz hâlâ uyuyordu.

İso önce oyuncağı yatağın üzerine bıraktı.

Çocuğun boşta kalan kollarının arasına…

Poyraz uykusunda hafifçe kıpırdandı.

İso anında durdu.

Bekledi.

Çocuk yeniden derin bir nefes aldı.

İso’nun bakışları yumuşadı.

Küçük oyuncağı biraz daha çocuğun göğsüne doğru çekti.

Sonra notu aldı.

Katlanmış kâğıdı, atmacanın kanadının altına dikkatlice sıkıştırdı.

Notun küçük bir kısmı dışarıda kalıyordu.

Görünüyordu.

Ama üzerinde ne yazdığı belli değildi.

İso parmaklarını bir an notun üzerinde tuttu.

Sanki kâğıdın içindeki cümleleri son kez hissetmek ister gibi…

Sonra elini çekti.

Ve bakışları Poyraz’ın boynuna indi.

Kolyeyi avucunda tuttu.

Çocuk hâlâ uyuyordu.

İso yatağın kenarına oturmadı.

Sadece eğildi.

Küçük kolyeyi iki eliyle açtı.

İpi Poyraz’ın başından geçirdi.

Atmacayı çocuğun göğsüne yerleştirdi.

Ait olduğu yere.

İso’nun parmakları iplerin iki ucunda kaldı.

Bir an sustu.

Sonra dudaklarını Poyraz’ın kulağına biraz daha yaklaştırdı.

Sesi nefes kadar hafifti.

“Çözülürse ben bağlarum demiştum ya abim…”

İso’nun sesi titredi.

“Bu…”

Bir an kelime çıkmadı, boğazı düğümlendi.

Gözlerini kapattı.

Sonra devam etti.

“Bu son bağlayışım.”

İpi yavaşça düğümledi.

Bir kez.

Sonra bir kez daha.

Parmakları bu kez daha sıkı hareket etti.

Sanki düğümü ne kadar sıkarsa, söylemek zorunda kaldığı şey o kadar gerçek olmaktan çıkacakmış gibi.

“Bundan sonra…”

Sesi çatladı.

“Çözülürse…”

“Ben…”

“…bağlayamam.”

Son düğümü de attı.

İpi parmaklarının arasında bir süre tuttu.

Sonra çekti.

Sıkıydı.

Çözülmeyecekti.

En azından kolay kolay…

İso başını eğdi.

Gözleri dolmuştu.

Bir damla yaş, yanağının kenarından ağır ağır süzüldü.

Bu kez silmedi.

Atmacayı iki parmağıyla tuttu.

Ahşap figürün tam kalbine işlediği, kendi kolyesinden parçaya baktı.

Küçük atmacanın kalbi, masmavi parıldıyordu.

Fısıldadı.

“Büyük atmacanın kalbi…”

“Her zaman küçük atmacasının yanında.”

Kolyenin boynunda düzgün durduğundan emin oldu.

İpi yeniden kontrol etti.

Son kez.

Sonra elini yavaşça çekti.

Poyraz uykusunda hafifçe kıpırdandı.

Küçük ellerinden biri oyuncağın kanadına değdi.

İso’nun nefesi kesildi.

Çocuk gözlerini açmadı.

Sadece oyuncağı uykusunda kendine doğru çekti, abisiymiş gibi o oyuncağa sarıldı.

İso onu izledi.

Uzun uzun…

Sanki bu görüntüyü gözlerinin içine, zihnine kazımak ister gibi.

Sonra eğildi.

Bir elini yatağın kenarına koydu.

Diğerini çocuğun saçlarının üzerine.

İso’nun parmakları sarı saçların arasında çok hafifçe gezindi.

Ve tam o anda…

Başka bir çift el geldi gözlerinin önüne.

Daha büyük.

Daha eski.

Daha tanıdık.

Fatih.

Abisinin yüzü…

İso’nun boğazına bir yumru oturdu o an.

Kalbi sızladı.

Ve İso, o anda öyle bir şey söyledi ki…

“Unutma…”

“Atmacalar, bazen yalnız uçuyor gibi görünürler.”

“Ama birbirlerini gökyüzünde asla tek bırakmazlar.”

Poyraz’a ilk kez söylenen bir söz değildi bu.

O gece, aynı sözleri duymuştu.

Hem de bizzat…

Fatih Furtuna’dan…

Ama İso’nun bundan haberi bile yoktu.

İso’nun parmakları sarı saçların arasında son kez gezindi.

Eğildi.

Ve minik çocuğun alnına…

Saçlarının hemen yanına…

Küçücük, titreyen bir öpücük bıraktı.

İso birkaç saniye öyle kaldı.

Dudaklarını çocuğun saçlarından ayırmadı.

Sonra başını kaldırdı.

Gözlerini kapattı.

Bir nefes aldı.

Ama o nefes yine yarım kaldı.

Göğsü sızladı.

Bu kez acıdan değil…

Gitmenin ağırlığından.

Poyraz’ın saçlarına bakarak fısıldadı.

“Beni…”

“Affetmeni istesem…”

“Çok mu şey istemiş olurum?..”

Sesi kırıldı.

Gözleri yeniden doldu.

Cevap beklemedi.

Bekleyemezdi.

Belki de İso, hayatında ilk kez birinden cevap almaya hakkı olmadığını biliyordu.

Gözlerini çocuğun yüzünden ayırmadan fısıldadı.

“Ben abimi hiç affetmedum.”

“Ama sen beni affet da.”

Bir saniye sustu.

Sonra son kez…

“Benim küçük atmacam…”

İso doğruldu.

Elini çocuğun saçlarından çekti.

Üstündeki battaniyeyi düzeltti.

Bir adım geri attı.

Sonra bir tane daha.

Poyraz’ın boynundaki küçük atmaca sabahın solgun ışığında parlıyordu.

Oyuncağın kanadının altındaki küçük not da hâlâ oradaydı.

İso kapıya geldi.

Elini tokmağa koydu.

Son kez arkasına baktı.

Poyraz…

Sarı kazak…

Küçük atmaca…

Ve onun göğsünde, yeniden ama son kez bağladığı o kolye.

İso’nun gözleri kapandı.

Dudaklarından son bir nefes çıktı.

“Uç…”

Kapıyı sessizce açtı.

Ve arkasından kapattı.

Odanın içinde yalnızca Poyraz’ın uykudaki nefesi kaldı.

Ve İso Furtuna’nın bıraktığı üç şey…

Bir oyuncak.

Bir not.

Ve son kez bağlanmış bir atmaca.

İso’nun sargılı elinin parmakları hâlâ pirinç kapı tokmağının üzerindeydi.

Başını öne eğdi.

Birkaç saniye boyunca durduğu yerde kaskatı kesildi, kıpırdamadı.

Sonra gözlerini kapattı.

Ve artık tutmadı.

Gözlerinde biriken o sıcak, ağır yaşlar, kirpiklerinin arasından sessizce süzülmeye başladı.

Önce biri, sapsarı sakallarının arasından aşağı süzüldü.

Sonra bir diğeri…

İso elini kaldırıp silmedi.

İlk defa…

İlk defa gözyaşlarını durdurmaya, gururunun arkasına saklamaya çalışmadı.

Çünkü o odada ağlayamazdı.

Poyraz’ın yanında, o masum nefeslerin arasında gözyaşı dökemezdi.

Onu uyandıracak, o küçük mavi gözleri ürkütecek kadar derin bir nefes bile alamazdı.

Ama şimdi kapının öte yanında kimse yoktu.

Kimse onu görmüyordu.

İso başını koridorun soğuk, ahşap duvarına yasladı.

Dudaklarını kanatacak kadar birbirine bastırdı.

Omuzları bir kez, çok hafif, sarsılarak titredi.

“Allah kahretsin…”

Sesi, duvara gömülen bir fısıltıdan ibaretti; neredeyse duyulmadı.

Gözlerini açtı.

Yaşlar hâlâ akıyordu ama yüzündeki o kırgın ifade yavaş yavaş çekildi.

Çenesini kilitledi.

Bir nefes almaya çalıştı, göğsündeki sızı izin vermedi, yarım kaldı.

Bir tane daha…

Kısa, kesik, sert.

Yeterliydi.

Elini duvardan çekti.

Gözlerinin kenarındaki son nemi elinin tersiyle sertçe sildi.

Sonra yüzünü kaldırdı.

Artık gitmesi gerekiyordu.

Konak sessizdi.

Öyle ağır, öyle derin bir sessizlikti ki bu…

İso, kendi ayak sesini bile bu konağın ahşabında çıkarıp iz bırakmaktan utanır gibi yürüdü.

Sabah, güneş henüz doğuyordu.

Yüksek pencerelerin tüllerinden sızan solgun, ayaz ışığı, uzun koridorların cilalı ahşap zeminine ince gri şeritler vuruyordu.

Bütün ev uyuyordu.

Kimse bilmiyordu.

Kimse koridordan süzülen o sarı saçlı, simsiyah gölgeyi duymuyordu.

Kimse İso Furtuna’nın bu evden son kez geçtiğini kavramıyordu.

İso merdivenlere ulaştı.

Bir an durdu, derinliğe baktı.

Sonra ilk basamağa ayağını koydu.

Göğsündeki acı anında bir yangın gibi yükseldi.

Kaşları çatıldı, elini ahşap korkuluğa hırsla geçirdi.

Birinci basamak.

Nefes…

İkinci basamak.

Nefes…

Üçüncü…

Bedeni titredi, gözlerinin önü saniyelik bir karartıyla beneklendi.

Gözlerini kapatıp bekledi, sonra devam etti.

Her basamakta kalbini içeriden bir el ortadan ikiye ayırıyordu sanki.

Ama durmadı.

Korkuluğa tutunarak, santim santim, ağır ağır yukarı çıktı.

Bir zamanlar bu merdivenleri ikişer üçer atlayan, konağı adımlarıyla inleten adam…

Şimdi tek tek basamak sayıyordu.

Yine.

Ama devam etti.

Çünkü bu kez onu durduracak kimse yoktu.

Son basamağa bastığında başını kaldırdı.

Dış kapı birkaç adım ötedeydi.

İso kapıya doğru yürüdü.

Bir…

İki…

Üç…

Tam elini ağır ahşap kapının koluna uzatmıştı ki…

Durdu.

Bakışları, kapının hemen solundaki loş salona kaydı.

Ve olduğu yerde taş kesti.

Fadime.

Koltukta uyuyordu.

Muhtemelen gece boyunca, o fırtınalı çardak gecesinin ardından onun uyanmasını beklemişti.

Sonunda yorgunluk galip gelmiş; başı koltuğun kenarına düşmüş, bedeni kendi içine kıvrılmıştı.

Üzerinde ince bir örtü bile yoktu.

Yüzü, uykunun o çaresiz masumluğunda ilk kez bu kadar savunmasız duruyordu.

İso’nun eli kapı kolunda asılı kaldı.

Gitmeliydi.

Bakmamalıydı.

Bir saniye bile daha bu yerde durmamalıydı.

Ama yapamadı.

Parmakları kapı kolundan yavaşça kayıp ayrıldı.

İso başını bükerek Fadime’ye doğru bir adım attı.

Bir tane daha…

Her adımında, belindeki silahların ve üzerindeki siyahların kattığı o sertlik biraz daha eridi, yüzündeki ifade çözüldü.

Koltukta kıvrılmış kadının yanına yaklaştı.

Yan koltuğun kenarında duran yumuşak battaniyeyi yavaşça alırken fısıltısı salona yayıldı.

“Üşürsün…”

Yumuşak, hardal rengindeki o battaniyeyi, genç kadını uykusundan sıçratmaktan ölesiye korkarak üzerine örttü.

Sonra olduğu yerde çakılı kaldı.

Uzun süre sadece izledi.

Fadime’nin yüzünü…

Kirpiklerinin gölgesini…

Uykuda hafifçe aralanmış dudaklarını…

Ve şakaklarına dökülen birkaç siyah saç telini…

Yüksel Baltacı - Ayletme Beni

İso’nun bakışları o saçlarda kilitlendi.

Elini kaldırdı, parmakları havada titreyerek durdu.

Saçlarını geriye atmak, uğruna canını vereceği o dokuyu son kez hissetmek istedi.

Eskiden olsa düşünmeden yapardı; uyurken saçları yüzüne düşse elinin tersiyle şefkatle okşardı.

Ama bu kez…

Yapamadı.

Dokunamadı.

Sargılı parmaklarını yavaşça geri çekti, elini yanına düşürdü.

Dudakları titredi.

“Çok güzel uyuyorsun…”

Fısıltısı odanın gri sabahında eridi.

“Ben, seni hep böyle hatırlayacağum.”

Fadime uykusunda hafifçe kıpırdandı.

Kaşları belli belirsiz çatıldı, başını çevirdi.

Sonra dudaklarının arasından, rüya ile gerçek arasında kaybolmuş pürüzlü bir ses döküldü.

“İso?..”

İso’nun nefesi göğsünde düğümlendi.

Gözleri bir anda sıcak bir yaşla doldu.

Genç kadın gözlerini açmadı; sadece mırıldanmaya devam etti.

“İso…”

İso’nun çenesi kasıldı.

Başını öne eğdi, bir damla yaş yanağından süzülüp ahşap parkeye düştü.

“Buradayım…”

Sesi kırıldı.

“Buradayım Fadime’m.”

Bir an sustu, gözlerini kapattı.

“Keşke…”

Yutkundu, kelime boğazına battı.

“Keşke son kez sana sarılabilseydim.”

Fadime cevap vermedi; derin uykusunda, belki de İso’yu rüyasında görüyordu.

Genç kadın sayıklamaya devam etti.

“İso…”

İso’nun nefesi göğsünde düğümlendi.

Fadime gözlerini açmadı.

Dudakları yalnızca uykunun içinde kıpırdadı.

“Gitme…”

Bir sessizlik.

“Bırakma…”

İso gözlerini kapattı.

Çünkü bunun kendisine söylenip söylenmediğini bile bilmiyordu.

Ama insan, en çok duymaktan korktuğu şeyi bazen rüyaların içinden bile duyabiliyordu.

“…beni.”

İso ona baktı; yüzünde acıdan ve vedadan başka hiçbir kırıntı kalmamıştı.

“Ben seni hiç bırakmadum ki…”

Sesi titredi.

“Sen benden gittun sadece.”

Bir damla yaş daha…

“Ben hâlâ aynı yerde kaldum.”

Elini ceketinin içine, kalbinin tam üzerine götürdü.

Parmakları o küçük, kurumuş dokuya değdi.

Zifin çiçeği.

Kurutulmuş sarı çiçek.

Uzun zamandır kasasında, silahların arasında sakladığı o son yemin…

Çiçeği ceketinin iç cebinden çıkardı.

Avucunun içinde tuttu, bir süre o kırılgan sarı gövdeye baktı.

“Bu çiçek ayrılığın, karanlığın, ümitsizliğin ve yalnızlığın simgesidir derler.”

Sonra Fadime’nin koltuğun kenarından aşağı gevşekçe sarkmış olan eline baktı.

“Artık bizim için de öyle.”

İso yavaşça eğildi.

Ama kadının tenine dokunmadı.

Dokunamadı.

Çiçeği parmaklarının arasından bıraktı.

Sarı zifin, Fadime’nin açık avucunun tam ortasına düştü.

İso’nin parmakları tenine milim kala geri çekildi.

Fadime uykusunda refleks olarak parmaklarını hafifçe kapattı; kuru çiçeği avucunun içine aldı.

İso’nun gözleri yeniden doldu.

Dudaklarından tek bir fısıltı çıktı.

“Bunu da sen al…”

Sustu.

“Ben artık taşıyamam.”

Hafifçe burnunu çekti.

“Senun canun sağ olsun. Sakın kendini suçlama.”

“Kendum ettum kendume, sen iyi ol.”

“O bana yeter.”

Başını kaldırdı, Fadime’nin yüzüne son kez baktı.

“Helal et hakkını.”

Sesi çatladı.

“Benim senden aldığım ne varsa… Sevgin de… Gözyaşın da… Helal et.”

Bir an daha bekledi.

Sonra çok daha kısık bir sesle fısıldadı.

“Ben seni çok sevdum, Fadime’m.”

Fadime kıpırdamadı.

İso’nun gözyaşları sessizce akıyordu ama yüzündeki kaslar taşlaşmıştı.

“Hâlâ da seviyorum.”

“Ölene kadar.”

Son kez eğilip yüzüne baktı, elini yine kaldırdı ama parmakları birkaç santim kala durup yavaşça aşağı indi.

“Hoşça kal…”

Doğruldu.

Bir adım geri attı, sonra bir tane daha…

“Pulimu…”

Ve arkasını dönüp kapıya yürüdü.

Kapıya geldi.

Elini tokmağa koydu, parmakları titredi.

Kapıyı açmadan önce gözlerini kapattı.

‘Bakma.’

İçinden geçen tek emir buydu.

Bakarsa bu evden çıkamayacağını biliyordu.

Kapıyı açtı.

Karadeniz’in o nemli, keskin sabah ayazı doğrudan yüzüne vurdu.

Dışarı adım attı.

Kapının eşiğinde durdu, arkasından konağa dönüp bakmadı.

Sadece başını eğdi, dudakları fısıldadı.

“Hakkınızı helal edin…”

Sesi çatladı.

“Benim sizden aldığım ne varsa…”

Güçlükle yutkundu.

“Allah biliyor.”

Gözlerinden süzülen iki damla yaş çiğli taşlara düştü.

“Ben sizi çok sevdum.”

“Tam da bu yüzden gitmek zorundayum.”

Yüksel Baltacı - Selamet

Kapıyı yavaşça çekti.

Konağın devasa ahşap kapısı arkasından ağır bir mühür gibi kapandı.

İso Furtuna o evden hiçbir şey almadan çıktı.

Ne çocukluğundan kalan bir hatıra, ne bir kıyafet, ne de bir fotoğraf…

Ne de başka bir şey.

Yanında yalnızca bir çift FURTUNA tabancası vardı.

Ve kalbinin üstünde taşıyıp sonunda Fadime’nin avucuna bıraktığı o kuru zifin…

Avlunun taşları sabah çiğiyle ıslaktı.

Her adımında göğsü alev alev yanıyordu.

Elleri duvara tutunmuyordu.

Kendi başına, yavaş, ağır ve zor ama kararlı adımlarla yürüdü.

Siyah araba konağın ilerisinde, sabahın gri sisinin altında vahşi bir gölge gibi bekliyordu.

İso araca ulaşana kadar birkaç kez durup göğsünü tuttu, en sonunda kaputun üzerine tutunup soluklandı.

Nihayet sürücü kapısına ulaştı.

Kulpu kavradı ama açmadan önce durdu.

Başını kaldırdı.

Karşısında konak duruyordu.

Kapalı perdeler, sessiz pencereler…

Ve içeride ondan habersiz uyuyan hayatı.

Poyraz…

Fadime…

Oruç…

Ailesi…

İso’nun gözleri son kez doldu.

“Hoşçakalın…”

Başını eğdi.

“Allah’a emanet olun.”

Konağa bir kez daha bakmadı.

Aracın kapısını açıp içeri girdi.

Direksiyonun başında öylece oturdu, ellerini siyah deri direksiyona koydu.

Ön camın ardından son kez konağın silüetine baktı, gözlerini kapattı.

“Bitti.”

Anahtarı çevirdi.

Tok, gürültülü motor sesi sabahın sessizliğini bıçak gibi yardı.

Vitesi taktı, araba yavaşça süzüldü.

Siyah araba taş avludan çıkıp virajı dönerken İso başını çevirmedi.

Dikiz aynasında konak küçüldü, sislerin arasında eriyip kayboldu.

O küçük dikiz aynasında bir anlığına kendi mavi gözleriyle bakıştı.

“Allah selamet versun, İsmail Furtuna.”

Gözünden süzülen tek bir damla yaş direksiyondaki elinin üzerine düştü; İso onu silmedi.

Ve o sabah…

İso Furtuna’nın arkasında bıraktığı konakta…

Bir çocuğun boynunda son kez bağlanmış bir atmaca…

Bir oyuncağın kanadının altında saklanan bir not…

Ve bir kadının avucunda kurumuş sarı bir zifin kaldı.

İso ise…

İki FURTUNA tabancası, parçalanmış bedeni ve kalbinde taşıdığı insanlarla yola çıktı.

Bir daha arkasına bakmadan…

Çünkü bazı vedalar, son kez bakmayı bile göze alamamaktı.

İso, her kurşunu bir kefaret sandı.

Her yarayı hak edilmiş bir ceza.

Her vedayı da ödemesi gereken son borç.

Bu gidiş de, kefaretinin son taksidiydi.

Ve o sabah İsmail Furtuna, bir kez daha kendisinden vazgeçti.

•

Bu bölüm favorilerimden değil, direkt favorim oldu.

Ağlatabildim mi sizi, çünkü ben yazarken cidden tutamadım kendimi… 🥲

Yorumlarınızı heyecanla ve merakla bekliyorum.

İyi ki varsınız…

🦅🌊🤍

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

128okunma 17beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18