6. bölüm / 51
Kefaret | İsfad6 • Gerçeğin Çıplaklığı
Bölümler 51Şu an: 6 • Gerçeğin Çıplaklığı
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gerçeğin Çıplaklığı
Öğle Saatleri / Saat: 13.45
Güneş, Karadeniz’in o dik yamaçlarının arkasına saklanmış, gökyüzünü kurşuni bir sis tabakasıyla kaplamıştı.
Öğle vakti olmasına rağmen hava öylesine karanlıktı ki, sanki gök delinmiş de Karadeniz o dilsiz uykusundaki evladı, kendisi gibi mavi İso’su için sessizce ağlıyordu.
Hastane odasının camına vuran kalın yağmur damlaları, içerideki dilsiz sessizliği ritmik bir sızıyla bölüyordu.
Oruç, yatağın içinde sırtından ve göğsünden süzülen soğuk terlerle aniden sarsıldı.
Dişlerini birbirine bastırmış, sımsıkı kapalı göz kapaklarının ardında yine o lanet dehlizde kaybolmuştu.
Rüyasında o sahildeydi yine; İso karanlık sisin derinliklerine doğru ilerliyor, silüet gittikçe gözden kayboluyordu.
Oruç arkasından,
“İso! Gitme ula!"
diye haykırmak istiyor ama boğazına çöken o narkoz artığı, omzundaki kurşun yarasının ağırlığı sesini boğuyordu.
Tam o sırada daha kuvvetli bir rüzgar esti. Karanlık sisi dağıttı.
Hava açıldı ama hala gökyüzü kapalıydı.
Furtuna Konağı’nın çardağında Oruç öylece etrafına bakakaldı.
İso’nun silüeti tamamiyle kaybolmuştu.
“İso! Gitme ula bekle... İSO!”
Oruç, kendi feryadının yankısıyla yatakta aniden dikildi.
Sağ omzundan göğsüne doğru yayılan o vahşi, neşter gibi keskin acı tek bir salisede tüm gövdesini kilitledi.
İnleyerek elini sargılarına götürdü. Nefes nefeseydi, bal köpüğü gözleri dehşetle açılmıştı.
“Oruç... Oruç buradasın bre, sakin ol. Geçti...”
Yatağın başucunda, saatlerdir bir saniye bile gözünü kırpmadan bekleyen Eleni, panikle öne doğru hamle yaptı.
Soğuk, titreyen ellerini Oruç’un terli alnına ve sağlam omzuna koydu.
Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü ama sesini olabildiğince dik tutmaya çalışıyordu.
Oruç, gördüğü kabusun etkisinden sıyrılmaya çalışarak derin derin nefesler aldı. Bakışları odadaki çiğ floresan ışığından camdaki kurşuni karanlığa kaydı.
Akıl süzgeci yerine oturduğu an, kalbindeki o devasa boşluk kendini hatırlattı.
Eleni’nin ellerini sımsıkı yakaladı.
“Eleni…”
“İso?..”
dedi, sesi bir harabe gibi çatırdayarak.
O kadar çaresiz çıkan bir sesti ki bu, Eleni’nin içi cız etti.
“İso’dan haber var mı Eleni? Gelişme var mı da? Söyle Eleni, kurbanın olayım, ne durumda kardeşim?”
İkisi de bu hastane koridorlarına yabancı değildi.
Yıllarca dirsek çürüttükleri, o kalın tıp kitaplarının arasında uykusuz kaldıkları geceler, şimdi kendi canlarının masasında birer infaz hükmüne dönüşmüştü.
Eleni gözlerini kaçırmak istedi.
Oruç’un bal köpüğü gözlerindeki o yalvaran, o her şeyi söküp almak isteyen o çaresiz, çökmüş Furtuna Reisi’nin bakışına dayanamadı.
“Stabil...”
diye fısıldadı Eleni, bir doktor soğukluğuyla arkasına sığınmaya çalıştığı o kelimeyi seçerek.
“Geceyi yeni bir arest yaşamadan atlattı Oruç. Kardiyak stabilizasyon sağlandı.”
“Bırak o genel geçer cümleleri Eleni!”
diye kükredi Oruç, sağ omzundaki dikişlerinin gerilmesiyle yüzünü acıyla buruşturarak.
Eleni’nin bileğini hafifçe biraz daha sıktı.
“Bana tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisi gibi konuşma da! Ben de doktorum, bana gerçeği söyle. Benden sakın saklama, olduğu gibi anlat kardeşimin durumunu.”
“Fadime’ye anlatmazsınız, ona düpedüz gerçekleri söylemezsiniz, biliyorum ula! Onun önünde o profesyonel maskelerinizi takarsınız ama bana sökmez Eleni... Söyle, o anoksi süresi ne kadar uzadı?”
Eleni’nin gözünden bir damla yaş süzüldü, Oruç’un sımsıkı tuttuğu elinin üzerine düştü.
Yutkundu.
Karşısındaki adamın sadece bir abi değil, içerideki hasarı mikronuna kadar anlayacak bir hekim olduğunu biliyordu.
Maskesini düşürdü.
“Çok uzun Oruç...”
dedi Eleni, sesi kırılarak.
“Hastaneye getirilene kadar masif intratorasik kanama yüzünden hipovolemik şoka girmiş zaten. Üzerine o eski, aylar önceki perforasyona bağlı akciğer hasarı...”
“Biliyorsun sen de… O kalan tek sağlam doku da kurşunun rüzgarıyla rüptüre olunca ventilasyon tamamen durmuş. Areste kaldığı süre, yapılan kalp masajı ve defibrilasyon süreçleri... Beyin sapı çok uzun süre perfüze olamadı.”
Oruç duyduğu tıbbi terimlerin arkasındaki o dondurucu gerçeği zihninde bir röntgen filmi gibi netleştirdikçe dişlerini kırdı.
“Anoksik ensefalopati...”
diye mırıldandı Oruç, kelimeler ağzından zehir gibi döküldü.
Gözlerini tam karşıya, hastane odasının beyaz renkteki duvarına dikti.
Gözünün feri çekilirken, o çiğ beyazlık yavaş yavaş kızıla bürünür gibi göründü ona.
Bal gözlerini ayırmadan konuşmaya devam etti.
“Görüntülemede ne var? BT’de, MR’da kortikal hasar izleniyor mu?”
“Ödem çok yüksek Oruç. Diffüz kortikal hasar riski var,”
dedi Eleni hıçkırarak.
“Koma Skorlaması şu an 4’lerde. Tıbbi komada değil, anlıyor musun? Doktorlar uyutmuyor onu. Sen de duydun. Beyin, maruz kaldığı o hipoksik travma yüzünden kendini korumaya aldı, şalteri indirdi.”
“Uyarıcılara, derin ağrılı uyaranlara bilateral yanıt yok. Sadece o mekanik ventilatörün basısıyla, o soğuk borularla nefes alıyor.”
“Komadan ne zaman çıkar bilmiyoruz.”
“Sen de biliyorsun ki…”
“Komada ne kadar uzun süre kalırsa, bitkisel hayat ihtimali o kadar artar…”
“Uyansa bile İso, eski İso olmayabilir…”
Oruç, duyduğu her bir cümleyle beraber Şirin Babaannesinin rüyasındaki sözlerini işitiyordu yeniden:
‘Abi olan, reis olan, bu dünyada hep kardeşinin acısıyla, onun yokluğuyla sınanır...’
Yıllar önce İso’nun o dağda akciğeri delindiğinde Adil onu ölüme terk ederken, Oruç kardeşini o karanlıktan söküp almıştı.
Ama şimdi kurşun, o kurtardığı tek sağlam şeyi da vurmuştu.
Kendi dikişleri, İso'nun dikişleriyle birleşip boğazını sıkıyordu.
“Benim… Benim gitmem lazım…”
dedi Oruç, yatağın örtüsünü tek hamlede sağlam eliyle kenara fırlatarak.
Ayaklarını yataktan dışarıya doğru salladı.
“İso’nun yanına gitmem lazım. Oraya, o kapının önüne dikilmem lazım.”
“Oruç, hayır! Ela, ti les? Dur bre!”
Eleni iki eliyle Oruç’un göğsüne bastırarak onu durdurmaya çalıştı.
“Daha dün gece çıktın major cerrahiden! Subklavyen arter onarımın var senin, mikrocerrahiyle dikildi o damar! En ufak bir zorlamada masif hematom oluşur, dikişlerin patlar! Kendini mi öldüreceksin?”
“Bana bir şey olmaz!”
diye bağırdı Oruç, bal köpüğü gözlerindeki o hırçın Karadeniz dalgalarıyla Eleni’nin gözlerinin içine bakarak.
“Bak Eleni, bak ben kendimi iyi hissediyorum da! Fiziksel acı ne ki ula? İçeride ciğerim sökülüyor benim, İso orada makinelerin elinde can savaşı verirken ben bu yatakta heykel gibi yatamam!”
“Söz verdim ben ona küçüklüğünde... ‘Ben Furtuna Reisiyim, ben varken senin tek bir saçının teline dokunamazlar' dedim. Koruyamadım... O tetiğe basılırken yanında duramadım.”
“Şimdi o kapıyı içeriden kilitledi diyorsun... Gitmem lazım. Kardeşimin, İso’mun yanında olmam lazım. Abi derdi bana ula... En süper abimsin derdi. Hayde Eleni, çekil önümden.”
Oruç derin bir iç çekti.
“Eleni, lütfen…”
“Anla da kızım beni…”
Eleni, Oruç’un gözlerindeki o kopan Furtuna fırtınasının karşısında daha fazla duramayacağını anladı.
Bu adamı bu yatağa bağlamak, onu canlı canlı gömmekle aynıydı.
Derin bir nefes alıp geri çekildi.
“Tamam...”
dedi Eleni, gözyaşlarını silerek.
“Tamam bre malakas, tamam... Ama benim omuzuma tutunacaksın. Zorlamayacaksın o omzunu.”
Oruç, kafasını sallayıp yavaşça ve acıdan dişlerini sıkarak yataktan doğruldu.
Hastane önlüğünün altından sızan o hafif sızıya aldırmadan, Eleni’nin uzattığı omuzuna sağlam sol kolunu attı.
Her adımında, göğsündeki o mikrocerrahi dikişleri bir kor ateş gibi tenini yakıyordu ama o, adımlarını İso’ya doğru mühürlemişti bir kere.
Kol kola, o dilsiz acının ağırlığıyla yavaşça odanın kapısına doğru yürüdüler.
Oruç kapının metal kulbuna uzandığında, parmaklarında hâlâ rüyasındaki o saman sarısı saçların dondurucu soğukluğu vardı.
Kapıyı açtı ve o çiğ ışıklı, yirmi dört saatlik nöbetin tutulduğu yoğun bakım koridoruna doğru ilk adımı attı.
-
Yoğun Bakım Önü / Saat: 13.45
Yoğun bakım koridorunun o tıbbi, antiseptik kokusu havada asılı dururken, hidrolik kapının tıslamasıyla koridordaki dilsiz bekleyiş bölündü.
Gece yarısından beri Fadime’nin adeta taş kesilmiş bir heykel gibi çöktüğü bankın önüne doğru, nöbetçi göğüs cerrahı ağır adımlarla yürüdü.
Yüzündeki yorgun maskeyi tamamen indirmişti.
Gözleri, Fadime’nin kucağında sımsıkı bastırdığı o kanlı şeffaf poşete, İso’nun kırmızı pick-up’ının anahtarına takılı o küçük deniz kabuğuna kaydı.
“Fadime Hanım,” dedi doktor, sesini olabildiğince alçaltarak.
“Post-op otuzuncu saatteyiz. Eşinizin vital bulguları, arteriyel kan gazı değerleri şu an için stabil seyrediyor. Ventilatör parametrelerini sabitledik.”
Fadime, başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o donuk, dilsiz ifade yerini aniden bir kor parçasına bıraktı.
Doktorun ağzından çıkacak tek bir kelime için ruhunu vermeye hazırdı.
“Tıbbi olarak risk hâlâ çok yüksek, enfeksiyon bariyerini delmememiz gerekiyor,”
diye devam etti doktor, saatine bakarak.
“Ama... İsmail Bey’in o dirençli bedeni bize küçük bir müsaade etti. Sizi içeri alacağım. Yalnızca beş dakikanız var. Steril önlük, maske ve bone takacaksınız.”
“Ayrıca içerideki cihazlara asla dokunmayacaksınız, eşiniz onlar sayesinde nefes alabiliyor.”
Doktor birkaç saniye bekledikten sonra ekledi,
“Sadece sesini duyur ona. Beş dakika.”
Beş dakika.
Koca bir ömrün, o dağ yollarında geçen hesapsız sevdaların sığdırılacağı topu topu üç yüz saniye.
Fadime, kemikleri çıtırdayarak fırladı oturduğu yerden.
Hemşirenin yardımıyla üzerine geçirilen o soğuk, hışırdayan sarı steril önlük, ağzına bağlanan maske ve saçlarını gizleyen boneyle Fadime, sanki başka bir gezegene adım atar gibi yoğun bakım odasının ağır kapısından içeri süzüldü.
İçerisi buz gibiydi. Ve o soğukluğu bölen, insanı delirten o mekanik, ruhsuz seslerdi.
Bip... Bip... Bip...
Ve hemen ardından göğüs kafesini zorla şişiren o körüğün, ventilatörün o derinden gelen mekanik fısıltısı:
Fııııss... Tık. Fııııss... Tık.
Fadime’nin adımları yatağın kenarına yaklaştıkça yavaşladı, dizleri titredi.
Karşısında yatan, o koca gövdesiyle Karadeniz’i devirecek olan dağ gibi İso Furtuna değildi.
Yatakta, o neşeli saman sarısı saçları temizlenip taranmış, alnında ve şakaklarında morarmış darbe izleri olan dilsiz bir gölge yatıyordu.
İso’nun o güneşten daha parlak, denizin dalgalarını taşıyan masmavi gözleri...
Sımsıkı kapalıydı.
Göz kapakları, sanki bir daha hiç açılmamak üzere aşağıya mühürlenmişti.
Ağzından içeri uzanan, ses tellerini ve o taze ciğerini tamamen esir alan o kalın, şeffaf endotrakeal tüp, dudaklarının kenarından beyaz flanşlarla sabitleştirilmişti.
O dudaklar...
Fadime’ye dağ yolunda muzipçe sırıtan,
‘Ula kılçuk ne bakaysun öyle?’
dediğinde kahkahalar atan o dudaklar şimdi mosmordu, kupkuruydu.
Göğüs kafesi, o göğüs cerrahisinin büyük rüptürü toparlamak için boydan boya açtığı, üzerinde kalın, siyah cerrahi dikişlerin dikey bir yılan gibi uzandığı o göğüs, İso’nun kendi iradesiyle değil; yanındaki devasa ekranlı cihazın körüğüyle yapay bir şekilde havaya kalkıp iniyordu.
Göğsünün sağından ve solundan çıkan kalın, şeffaf torasik dren tüplerinin içinde, İso’nun o canından sızan koyu kırmızılık, yatağın altındaki plastik haznelere dilsizce damlıyordu.
Sol kolunda, şah damarına yakın boynundan giren santral kateterlerin içinden rengarenk ilaçlar, dakikada mililitrelik dozlarla o bitkin kalbe pompalanıyordu.
Fadime maskesinin altında nefes alamadığını hissetti.
Boğazı pıhtılaşmış bir kan gibi kurudu.
Yavaşça yaklaştı yatağa.
O güçlü, altın alyansını taşıyan parmakları yatağın kenarına dökülmüş sağ elini uzattı.
Ama dokunamadı.
Dokunsa,
İso ona kızar mıydı?
Tüm gücünü topladı.
‘Kızsın…’
diye geçirdi içinden.
‘Yeter ki uyansın ama kızsın.’
Ürkek ürkek İso’nun elini kavradı.
Buz gibiydi.
O dağ yolunda, direksiyonu iki parmağıyla tutarken rüzgarı yakalayan o sıcacık avuç içi, şimdi bir mermer parçası kadar soğuk ve hareketsizdi.
Fadime elini iki avucunun arasına aldı, dudaklarına götürdü.
Maskesinin üzerinden o soğuk teni öptü.
“İso?..”
diye fısıldadı.
Sesi, yoğun bakımdaki o mekanik cihazların sesini bastırmak ister gibi titrek ama derinden gelen bir feryattı.
“Kılçuk... Geldum da. Bak, buradayım, yanıbaşındayım.”
Makineler hiç durmadan çalışıyordu:
Fııııss... Tık.
Bip... Bip...
“Gözlerini niye kapattın ki? Bak bana... Mavi boncuğun saçımda, yüzüğün boynumda.”
“Hani bu sevda bize mahpus da olmayacaktı, mezar da? Hani izin vermeyecektin?”
Fadime gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Maskesini ıslatan o sıcak damlalar, İso’nun o mermer gibi beyaz, hareketsiz elinin üzerine düştü.
O el tek bir milim bile kıpırdamadı.
Derin komadaki o gövde, karısının bu devasa acısına karşı dilsiz bir duvar gibi sessizdi.
“Gerçi… Benim yüzümden.”
“Seni öylesine kırdım, öylesine parçaladım ki…”
“Özür dilememin bile hiçbir faydası yok. Sen affetsen bile ben affetmem beni…”
Yutkundu.
“O gün dağ yolunda bana bir şey demiştin ya hani...”
diye hıçkırdı Fadime, kocasının hareketsiz soğuk elini iki avcunun içinde ısıtmaya çalışarak.
Üzerindeki steril sarı önlüğün hışırtısı odayı doldurdu.
“Mürekkeple yazmışsın fotoğrafımızın arkasına...”
“Kanının bulaştığı o küçük fotoğrafa. Sormuştum o gün sana ne demek diye, zamanı gelince anlarsın demiştin.”
“Anladım İso…”
“Anladım canım kocam.”
O an, kocasının sesi soğuk odada yankılandı sanki.
‘Karadeniz’in ‘Furtuna’sının dilidir o pulimu, boş ver. Zamanı gelince anlarsun,’
Fadime yutkundu, İso’nun kulağına doğru yaklaştı.
O her şeyi yıkan, kocasını ateşe veren o lanet hayali tetiği çeken ellerin sahibi olarak, o steril odada kendi vicdan infazını gerçekleştirdi:
“Ma si ǩṕorom, va vazi mordon...”
“Seni seviyorum, vazgeçemediğim dedin bana. Ben de seni çok seviyorum kılçuk... Ben de senden vazgeçemiyorum.”
“Hayde da kurbanın olayım, bak abin de kapıda bekliyor, canını siper ettiğin abim de perişan...”
“Herkes seni bekliyor. Karadeniz o sabah sustu İso, senin o güzel gülüşün için herkes duaya durdu.”
Bip... Bip... Bip...
Monitördeki yeşil dalgalar, Fadime’nin bu sarsıcı feryatlarına rağmen aynı ritmik, ruhsuz stabilitede akmaya devam ediyordu.
Beyni uykudaydı;
İso, Furtuna konağının sahilinde, o hırçın denizin sakinliğinin içerisinde gitmekle kalmak arasındaki o birkaç saniyelik anda sıkışıp kalmıştı.
İçeriden kilitlemişti kapıyı.
“Beş dakikanız doldu Fadime Hanım, çıkmanız gerekiyor.”
Hemşirenin arkadan gelen o şefkatli ama kesin sesiyle Fadime’nin dünyası bir kez daha yıkıldı.
Son bir hamleyle İso’nun o soğuk elini sımsıkı öptü, parmaklarının arasındaki sıcaklığı kocasının tenine bırakmak ister gibi ellerini ovaladı.
“Yirmi dört saat dediler, bekledim.”
“Bir ömür deseler,”
“Yine bekleyeceğim,”
diye fısıldadı kulağına doğru.
Maskesini yukarı çekip doğruldu.
“Ama o kapıyı açacaksın İso. O sol yanın yeniden çarpacak. Söz verdin bana...”
“İso Furtuna’sın sen, benim kocamsın, sözünü tutacaksın.”
Fadime, arkasına baka baka, o mekanik körüğün havayla doldurduğu koca gövdeyi o soğuk odada bir başına bırakarak yavaşça kapıya doğru geriledi.
Kapı kapandığında, koridordaki çiğ ışık yüzüne vurdu.
Oruç, kapının hemen yanında Eleni’ye yaslanmış halde, gözlerindeki o bal köpüğü sızısıyla kardeşini paramparça eden kadına, Fadime’ye bakıyordu.
“Ula sen… Hangi yüzle?..”
Fadime maskesini yavaşça indirdi. Dudakları titriyordu ama gözlerinde artık çaresizlik değil, o hastane odasındaki makinelerin soğukluğuna inat, Karadeniz’in o hırçın, inatçı dalgası parlıyordu.
Bölüm etkileşimi
