12. bölüm / 51
Kefaret | İsfad12 • Güneş’in Doğuşu
Bölümler 51Şu an: 12 • Güneş’in Doğuşu
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş’in Doğuşu
Sürpriz sonlu :)
Temmuzun o kavurucu, insanı nefessiz bırakan nemli sıcağı hastane odasının pencerelerine adeta bir döküm demir gibi dayanıyordu.
Dışarıda Karadeniz, yazın en hırçın şenliklerini, yayla şenliklerini ağırlıyor; kemençenin o deli ritmine eşlik eden horon sesleri dağların dik eteklerinden serin vadilere dalga dalga yayılıyordu.
Ama o beyaz boyalı, keskin antiseptik kokulu odanın içinde sadece bir adamın göğsünden gelen o ağır, hırıltılı nefesleri ve başucundaki monitörün o yeşil ritmi vardı.
Zaman akıyordu ama hem Furtuna’lar hem de Koçari’ler için takvim yaprakları hükmünü, anlamını çoktan yitirmişti.
İso, o dağ gibi gövdesiyle, yatağın bembeyaz çarşafları içinde sessizce eriyordu.
O heybetli omuzları yatağın içine biraz daha gömülüyor, koca göğsü her geçen gün biraz daha zayıflıyordu.
Bir ay geçmişti, iki ay geçmişti...
Ağustosun o yakıcı, yapış yapış güneşi gelip odanın zeminindeki seramikleri ısıtmış, sonra eylülün dondurucu serin dalgaları camları dövmeye başlamıştı.
Tam 3 ay, 27 gün…
Dile kolay, tam 117 gün boyunca o dört duvar arasında, yaşayan bir ölüyle sessiz bir araf nöbeti tutulmuştu.
Zaman geçtikçe, İso'nun o sargılarla kaplı heybetli gövdesi de amansız bir değişim geçirmişti.
Haftalar sonra o beyaz, kan sızdıran kalın sargılar teker teker açıldığında, altından çıkan manzara odadaki herkesin nefesini kesmişti.
O pusu gecesinin, o hain kurşunların açtığı yaralar kapanmış, yerini deride derin oyuklar bırakan, büzüşmüş kırmızı/mor sızılı kurşun izlerine bırakmıştı.
Göğsünün tam ortasından aşağıya, karnına doğru uzanan o masif ameliyat dikişlerinin izleri ise koca bir fermuar gibi duruyordu gövdesinde.
Cerrahların o gece onu ölümün elinden koparmak için aceleyle attığı her bir dikiş, İso'nun teninde kaba, kabarık ve sessiz birer hatıra olarak donup kalmıştı.
Fadime o izlere her baktığında, kocasının canından sökülen her saniyeyi, göğsüne saplanan o dikiş iğnelerinin sızısını kendi kalbinde hissediyordu.
Yara kabukları dökülmüştü, sargılar kalkmıştı ama o etrafa saçılan kurşunların koca gövdede bıraktığı o kalıcı, morarmış hasar, İso'nun sessizliğine ortaklık eden en acı şahitti.
Oruç, o heybetli omuzlarında sadece bir abinin değil, içerideki hasarı, o oksijensiz kalan beyin hücrelerinin faturasını santim santim bilen bir hekimin de kahredici yükünü taşıyordu.
Furtuna reisiydi; arada bir o dik dağların arkasındaki işler, konaktaki düzen için dışarı çıkıyordu ama işleri biter bitmez, ayakları onu doğrudan 705 numaralı odada buldururdu.
Her gün, istisnasız her akşam, bazen sabaha karşı o odanın kapısının önünde durur, elini kapı koluna atmadan önce derin bir nefes alır ve içindeki o yangını gizleyerek içeri girerdi.
Bakışları önce bir refleks olarak monitördeki sayılara kilitlenir, ardından kardeşinin o sapsarı, her geçen gün yatağa biraz daha yayılan, uzamış yumuşak saçlarına ve sert sakallarına kayardı.
Oruç, yatağın kenarındaki o gıcırdayan refakatçi koltuğuna çöker, İso’nun o hareketsiz, parmakları kaskatı kesilmiş koca elini kendi nasırlı ellerinin arasına alırdı.
Saatlerce konuşurdu onunla.
Kimsenin bilmediği, Furtuna Konak’ın o eski, rutubetli ve ahşap odalarında saklı kalan çocukluk anılarını anlatırdı.
“İso… Hatırlar mısın koçum?”
diye başlardı cümlesine, sesi ortadan ikiye bölünerek, çatallanarak.
Koskoca Furtuna reisinin, o dik duruşlu sert hekimin gözyaşları, kardeşinin parmak boğumlarına damlardı her akşam.
Ama İso’dan çıt çıkmazdı.
O el, abisinin avucunda bir taş gibi ağır ve hareketsiz dururdu.
Esme ve Adil ise bu acı enkazının altında birbirlerine tutunarak, bir uçurum kenarında rüzgara karşı direnir gibi ayakta kalmaya çalışıyorlardı.
Esme, her içeri girdiğinde İso’nun yatağının sağ ucuna yanaşır, yorulmadan, bıkmadan onunla konuşurdu.
O sapsarı sert sakallarını, uzamış olan yumuşak sarı saçlarını tarağıyla sanki uyanacakmış gibi nazikçe tarar, yüzüne ferahlasın diye İso’nun o çok sevdiği farklı kokulu kolonyaları sürerdi.
“Benim sarı fırtınam, uykucu uşağım…”
diye fısıldardı kulağına, gözlerindeki sızıyı saklamaya çalışarak.
“Hem Furtuna hem de Koçari köylüleri senin yolunu gözler da. Kalk artık ula, bak Koçari de telef oldu buralarda da.”
Adil ise o nasırlı, koca elleriyle yüzünü kapayıp odanın köşesindeki sandalyede sessiz bir dağ gibi otururdu.
Ciğeri yanardı damadı için.
Kan bağları olmayan küçük kardeşi için…
Küçük Furtuna için…
Arada bir yatağa yaklaşır, İso’nun o eriyen omuzuna elini koyar,
“Ula damat… Ben sana borçluyum. Kalk da ödeşelim ula…”
“Hayde abim da!”
diye mırıldanırdı, sesi odanın soğuk duvarlarında yankılanıp kaybolurken.
Eleni ise tıbbi bir soğukkanlılıkla yaklaşırdı yatağa ama gözlerindeki o çaresiz, paramparça olmuş kadının sızısı gizlenemezdi.
İso’nun reflekslerini kontrol eder, göz kapaklarını kaldırıp ışık tutar, her defasında o dilsiz masmavi boşlukla karşılaşınca arkasını dönüp Oruç’un göğsünde sessizce ağlardı.
Bir gün İso'nun o pencereden görünen kırmızı pick-up’ına baktı, boğazı düğümlendi.
“Artık arabana iyi bakamıyorum İso. Ela tora, artık kalk da kendin bak! Yoksa uçurumdan yuvarlarım o çok sevdiğin arabanı!”
diye isyan etti sessiz odaya.
Bir tepki, bir öfke kırıntısı bile arıyordu ama yatakta yatan adam duymuyordu.
Üstelik zaman sadece İso’nun gövdesini değil, koridordaki umutları da eritip bitiriyordu.
Hastane koridorlarındaki o beyaz önlüklü doktorların, durumun ciddiyetini bilen hemşirelerin gözlerindeki o amansız acıma duygusu günden güne koyulaşmıştı.
Her yanlarından geçtiklerinde Furtuna ve Koçari ailelerine bakışlarını kaçırarak, o dilsiz taziyeyle bakıyorlardı.
Tıp, İso için söyleyeceği tüm olumlu kelimeleri tüketmişti artık.
Ağustosun ortalarına doğru, başhekimlik katındaki o loş odada doktorlar acı gerçeği Oruç’un, Adil’in ve Esme’nin yüzüne bir tokat gibi çarpmışlardı.
“Masif anoksik hasar çok uzadı... Artık uyanma ihtimali tıbben yok denecek kadar az. Bitkisel hayat tablosu kesinleşiyor, her an çoklu organ yetmezliğinden kaybedebiliriz.”
“Kendinizi en kötüsüne alıştırın.”
Oruç bir hekim olarak bu cümlenin altındaki o buz gibi ölümü biliyordu.
Adil ve Esme yıkılmıştı ama hepsinin tek bir ortak kararları vardı:
Bu amansız sözleri Fadime bilmeyecekti.
O odada İso’nun nefesini sayan o genç kadına, kocasının aslında yaşayan bir cenaze olduğunu söylemeye kimsenin yüreği elvermemişti.
Ama saklayamamışlardı.
Fadime, ağustosun o boğucu sıcağında su almak için odadan çıktığı o lanet öğleden sonra, doktorların koridorun köşesinde Oruç’a başsağlığı diler gibi sarıldığını,
“Bitkisel hayattan dönüş mucizelere kalmıştır Oruç Bey, Fadime Hanım’ı yavaş yavaş hazırlayın…”
“İsmail Bey…”
“Gidiyor...”
deyişlerini tesadüfen, o soğuk duvarın arkasından duymuştu.
O an Trabzon’un tüm dağları Fadime’nin göğsüne çökmüş, hastane koridoru ayaklarının altından kayıp gitmişti.
Kulakları uğuldamış, elindeki su şişesi mermer zemine kurşun gibi çarpmıştı.
Ama o düştüğü an patlayan su şişesiyle beraber umudunu yere düşürmemişti Fadime.
Ağlamamıştı.
Parmaklarını etine geçirip o koridordan sessizce geri çekilmişti.
Tıbbın bittiği yerde onun sevdası başlayacaktı, biliyordu.
Doktorlar İso’yu tanımıyordu, onun o deli Furtuna damarını bilmiyorlardı.
Herkesin umudu kestiği, hemşirelerin kapıdan her girişinde İso’ya bir ölüye bakar gibi baktığı o andan sonra, Fadime içindeki o mukaddes umuda daha da sıkı sarılmıştı. İnadına dik durmuş, inadına inanmıştı.
O artık o odanın, o köşedeki dar refakatçi kanepesinin can çekişen bir parçası haline gelmişti.
Yaklaşık 4 ay boyunca adeta günahlarının bedelini ödeyen bir kefaret dervişi gibi yaşamıştı o odada.
Haftada sadece iki ya da üç kez, Adil ve Esme’nin zorlamasıyla, resmen kollarından tutulup sürüklenerek birkaç saatliğine Koçari Konağına götürülürdü; sırf biraz nefes alsın, üzerindeki o ağır, iliğine işlemiş hastane ve antiseptik kokusundan arınsın diye.
Ama Fadime, konağın o koca kapısından içeri girdiği an boğulur gibi olurdu.
Duvarlar üzerine gelirdi.
Ne bir lokma yemek boğazından geçerdi ne de gözüne tek bir damla uyku girerdi.
O büyük ev, odaları, İso’nun yokluğuyla ona vahşi bir işkencehane gibi gelirdi.
Ama iki saat dolmadan, duşunu alıp en güzel kıyafetlerini giyerdi.
Özene bezene hazırlanır, süslenirdi.
Adil ile Esme ilk başlarda anlam verememişlerdi Fadime’nin bu hallerine.
Esme bir gün dayanamayıp tatlı bir dille sordu.
“İso bugün uyanırsa eğer, beni böyle güzel görsün canım kocam benim…”
diye cevaplamıştı Fadime. Bu cevabı duyan Esme ise gözünden akan bir damla yaşa engel olamamıştı.
Fadime, hazırlandıktan sonra abisine giderdi.
“Abi hayde kalk, beni onun yanına götür abi, o bensiz nefes alamaz, ben onun nefesini sayıyorum…”
Adil onu ne kadar dinlenmesine ikna etmeye çalışsa da Fadime geri adım atmazdı.
“Sen götürmezsen kendim giderim, sen bilirsin. Ben kocam yanımda olmadan yatamam, yiyemem, yaşayamam!”
diye feryat ederdi.
Tekrar 705’e döndüğünde, kocasının hala mavi gözlerini kapalı gördüğü anda içinde bir şeyler parçalanırdı.
Ama yine de o yatağın kenarına diz çöktüğü an ancak o zaman ciğerlerine yarım yamalak, sancılı bir nefes dolardı.
Fadime, bu 117 gün boyunca kendine amansız, geri dönüşü olmayan bir söz vermişti.
İso’nun başucunda asla ağlamayacaktı.
Ağlayıp da onun o kilitli, dehlizlerde dolaşan ruhunu buradaki acıyla, gözyaşıyla darlamayacaktı.
Güçlü duracaktı.
Kocasının bilincinin o zifiri karanlıkta onun sesini aradığını biliyordu.
Bulacağını da biliyordu.
İso söylemişti ona.
Bulacaktı.
Bu sevda, ne mahpus olacaktı…
Ne de mezar…
Çünkü,
‘Hiçbir Furtuna’nın, Fadime Koçari gibi bir eşi olmamıştı…’
O, bu sevdanın hem katili hem de tek şifasıydı.
Her sabah, temmuzun sıcağında da ağustosun yangınında da eylülün o ürperten serinliğinde de yatağın kenarındaki o küçük komodinin üzerine, vurulduğu gün paramparça olan ve binbir emekle tamir edilen İso’nun telefonunu koyardı.
İso’nun kendi elleriyle hazırladığı, o kırmızı pick-up’uyla Trabzon’un dik yayla yollarını tırmanırken avaz avaz, direksiyondaki parmaklarıyla ritim tutup eşlik ettiği çalma listelerinden kocasının en sevdiği şarkıları açardı.
Odanın o dondurucu metalik sessizliği, bazen Karadeniz’in bağrı yanık türküleriyle, bazen de yeşillerin ve mavilerin neşeli kemençe sesleriyle dolardı.
Fadime ise içindeki yangına inat, bu şarkılara, türkülere mırıldanarak eşlik ederdi; sanki İso da o an yan koltukta oturuyormuş gibi.
Şarkı çalarken Fadime, İso’nun o hareketsiz, zayıflamış elini iki avcunun arasına alır, parmak uçlarıyla kocasının avuç içini, o direksiyon tutan ellerini severdi.
Ve konuşmaya başlardı.
Sesi o kadar dik, o kadar sakin ve umut doluydu ki, içeride kopan o büyük kıyameti bilmeyen biri onun normal bir sabah sohbeti ettiğini sanırdı.
“Canım kocam…”
diye başlardı sözlerine, gözlerini kocasının o solgun, uzayan sarı saçlarının arasındaki mum gibi eriyen yüzüne dikerek.
“Bugün dışarıda hava çok güzel da. Temmuzun güneşi vuruyor yaylaya. Sizin uşaklar çay toplamaya başladılar. Köyün delisi Dursun yine Esme ablamın kapısına dayanmış, ‘İso gelsin beni kırmızı arabasıyla gezdirecek’ diye tutturdu.”
“Abime de demiştin ya hani, abimle benim hep gittiğimiz bir restoran vardı. ‘Abi bir gün hep beraber gidelim.’ demiştin. Ula kaç ay geçti kalk da gidelum da!”
O anda yine İso’nun çalma listelerinden birine rastgele tıkladı.
Bahira - Gelino (Dağ ile Deniz)
Şarkının ezgisi odaya dolarken konuşmaya devam etti.
“Biliyor musun oradaki hamsiler var ya, o kadar güzel ki İso, parmaklarını yersin sen. Kalk da hemen gidip yiyelim, bu kadar uyunur mu ula!”
“Herkes seni soruyor. Herkes seni bekliyor.”
Bir gün eylül ayının hafif serinliğinde, odanın pencerelerini aralayıp içeri giren o nemli Karadeniz rüzgarına karşı gülümseyerek, gözlerinin içiyle neşeli neşeli konuştu:
“Bak, rüzgar esiyor İso. Tam senin sevdiğin gibi esiyor Karadeniz. Hani bana yaylada bir gün demiştin ya... ‘Sen dağ ben deniz… Biz seninle bu Karadeniz’in en hırçın ikilisiyiz, birbirimize çarpmadan duramayız’ diye.”
‘Ben koca dağ idum, sen Furtuna deniz…’
“Ben duramıyorum artık. E biliyorum sen de duramazsın da kılçuk…”
“Dalgan dağa vurdu, orada öylece bekliyor. Sen uyanana kadar da bu rüzgar esmeye devam edecek da. Ben buradayım. Hiç yorulmadım, hiç pes etmedim. Sen orada ne kadar kalırsan kal, ben bu yatağın başucundan bir milim bile kıpırdamayacağım.”
-
Fadime, kocasının kulağına eğilir, dışarıda olup biten en ufak detayları, hemşirelerin tatlı telaşlarını, köyde yeni doğan bebekleri anlatırdı.
Kocası da bebekleri çok ama çok severdi. Biliyordu.
Fadime, ne olursa olsun yüzündeki o zoraki tebessümün silinmesine, maskesinin düşmesine asla izin vermezdi.
Gülümseyerek konuşurdu hep.
İçindeki o zehirli azap, o devasa vicdan azabı göğsünü bir mengene gibi sıksa da, göz pınarlarına batan o binlerce iğneye inat tek bir damla yaşın İso’nun beyaz çarşafına düşmesine izin vermezdi.
O odada ağlamak yasaktı.
O odada sadece umut konuşacaktı.
Ama ne zaman ki Oruç içeri girse, ne zaman ki Adil ve Esme onu nefes alsın diye koridora çıkarsa, Fadime hastane tuvaletlerine kaçar, muslukları sonuna kadar açar ve göğsünden taşan o vahşi çığlıklarını tuvaletin o soğuk fayanslarına gömerdi.
Ciğerini söker gibi, omuzları sarsıla sarsıla, sesini kimse duymamasın diye parmaklarını eti kanayana kadar ısırarak ağlardı dışarıda.
Sonra yüzüne defalarca soğuk sular çarpar, aynada o darmadağın olmuş, çökmüş yüzünü toplar, hırkasını üstüne çeker ve içeriye yine o güçlü, dik duruşlu "İso'nun karısı" olarak girerdi.
Fadime Koçari Furtuna olarak...
-
Ve eylülün sonuna yaklaşırken,
Karadeniz’in o tüm hırçınlığıyla camları dövdüğü o deli gece...
Sabaha karşı, tam güneşin dağların arasından doğduğu o anda...
Aylardır dilsiz olan o karanlık odada, dışarıdaki gök gürültüsünü bile susturan,
Yaklaşık 4 aydır hasret kalınan o yumuşacık, o sevdalı ses yankılandı.
Fadime, kocasının masmavi gözlerinin doğrudan kendi gözlerinin içine baktığını gördüğü o saniyede, her şeye inat dünyanın en mutlu insanı oldu.
O sapsarı sakalların arasından sızan o kırık, o tanıdık gülümsemeyle dudaklar aralandı.
“Gü…”
“…nay…”
“…dun…”
Bölüm etkileşimi
