39. bölüm · Kefaret | İsfad

39 • UÇ!

selin ~

39 - UÇ!

Yüksel Baltacı - Karabulut

Atmacalar gökyüzünden korkmazdı.

Onları yoran, hep sırtlarında taşıdıkları dünyaydı.

Gökyüzü, bazen en sevdiği kuşu bile geri isterdi.

Her atmacanın kaderinde bir ‘son uçuş’ vardı aslında.

Ama hiçbiri, o uçuşun hangisi olduğunu bilmezdi.

Hiçbiri, yere düşeceği günü sabahından anlayamazdı.

Bazı uçuşlar, göğe yükselmek için değil; vedalaşmak içindi.

Kanatlar miras bırakılmazdı.

Cesaret bırakılırdı.

Gerisi, gökyüzünün işiydi.

Bazı kuşlar, kendileri uçamayacaklarını anladıkları gün, başka bir kuşa derdi ki…

“Uç!”

Bir büyük atmacanın son görevi, kendi uçuşunu değil; küçük atmacasının ilk uçuşunu seyredebilmekti.

İşte o büyük atmacanın ardında bırakabileceği en kıymetli miras da, küçük atmacasına korkmadan uçmayı öğretebilmesiydi.

-

Çardaktaki o kıyameti arkasında bırakan İso, ilk adımlarını Karadeniz’in çıldıran yağmuru altına attı.

Bedenini ayakta tutan tek şey, gururunun son kırıntılarıydı.

Ancak çardaktan uzaklaştıkça yüksek adrenalin seviyesi hızla düştü; geriye enkaz haline gelmiş bir beden ile paramparça bir ruh kaldı.

Sol avucundaki derin cam kesiklerinden akan kan, yağmurla süzülüp ceketinin kolundan taş yola damlıyordu.

Yolu yarıladığında, aylar önceki ağır akciğer travması ve az önceki o duygusal patlama nedeniyle solunum kasları kilitlendi.

İso duraksadı, iki büklüm oldu, derin nefesler çekmeye çalıştı.

Her nefeste, aylar önce kurşunların girdiği yerlere binlerce kızgın iğne batırılıyor gibiydi.

Kalbi, fizyolojik sınırlarını aşmıştı; aritmik vurumlarla dövünüyor, görüş alanı daralıyordu.

‘Onların önünde yıkılmadun…’

dedi kendi kendine.

‘Düşme ula… Dayan…’

Konağın sokağına girdiğinde, çardakta ona bakan gözler tamamen kaybolduğunda, dizleri tamamen çözüldü.

Yere kapaklanmamak için sağ elini konağın soğuk taş duvarına yasladı.

‘Allah’ım!’

‘Ya bana güç ver…’

‘Ya da al ha bu canımı!’

Ve tam konağın kapısına gitmek için güç bela adımladığında…

Bir şey gördü.

Patikanın ucunda; elinde küçük mavi şemsiyesi, sarı yağmur çizmeleri ve sarı yağmurluğuyla biri duruyordu.

Poyraz.

Annesinin yaptığı ılık sütlaç kasesini göğsüne bastırmış, İso abisine getirmek için gelmişti.

İso’yu gördüğünde yüzünde güller açtı küçük çocuğun.

“ABİİİ!..”

İso, bulanık görüşünün ortasında o mavi ve sarı renkleri görünce koruma refleksi devreye girdi.

Çocuğu korkutmamalıydı.

Kendi kendine konuştu içinden.

‘Korkutma uşağı…’

‘Dik dur…’

‘Dayan…’

‘Az daha dayan ula…’

‘Çok az daha dayan İso!’

Yaslandığı elini zorla çekti, bedenini doğrultup kanlı sol elini arkasına sakladı.

Dudaklarını titreyerek de olsa kıvırdı.

Çocuk, neşeli neşeli İso’nun yanına geldiğinde İso eğildi, yüzünü çocuğun hizasına getirmeye çalışırken nefesi tıkandı.

“P-Poyraz… Abim… Senun bu yağmurda ne işin var?”

Poyraz tam önünde durdu.

Elindeki sütlaç çanağını gösterdi.

“Bak! Annem sütlaç yaptı! Ama ben evde hiç yemedum. Sana da getirdim, beraber yiyelum diye.”

Poyraz’ın gözleri, İso’nun kıpkırmızı olmuş gözlerine ve yanaklarındaki ıslak izlere takıldı.

Çocuğun yüzündeki o sevinç bir anda silindi.

Kaşları küçücük alnında birbirine yaklaştı. Yavaşça bir adım daha attı.

Minik ellerini karşısındaki koca adamın sapsarı sakallarında gezdirdi.

Usulca o ıslak izleri sildi.

“Abi… Sen…”

“Ağladun mi?”

İso, Poyraz’a hiç yalan söylememişti.

Yine söylemeyecekti.

Söyleyemezdi.

Yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadı.

“Ağladum abim…”

dedi fısıltıyla.

“Bilemacuk.”

Poyraz sütlaç kasesini dikkatlice kaldırımın üzerine bıraktı.

Tam yeniden doğrulurken gözü, İso’nun arkasına saklamaya çalıştığı sol eline takıldı.

Yağmur damlaları, avucundan süzülen kanı daha da koyu gösteriyordu.

“Abi…”

Sesi bu kez fısıltı kadardı.

“Eline naptın…”

İso refleksle elini biraz daha arkasına çekti.

“Bir şey yok da aslanım…”

Ama Poyraz inanmadı.

Altı yaşındaki çocuk, yetişkinlerin sandığının aksine ayrıntıları kaçırmazdı.

Küçücük parmaklarıyla İso’nun ıslak bileğini usulca tuttu.

“Göster abi…”

İso birkaç saniye sustu.

Sonra saklamaktan vazgeçti.

Kan içindeki avucunu yavaşça öne uzattı.

Camın açtığı derin kesik, yağmur suyuyla birlikte kızıl bir çizgi halinde akıyordu.

Poyraz’ın nefesi kesildi.

Masmavi gözleri büyüdü.

“Abi naptııınn?..”

dedi boğazı düğümlenerek.

“Çok acıdı mı?”

İso eline baktı.

Sonra tekrar çocuğun gözlerine.

Başını hafifçe iki yana salladı.

“İlk kesildiğinde acıdı ama…”

dedi sakince.

“Şimdi acımıyor.”

Gerçekten de elindeki o kesiklerin acısını hissetmiyordu artık.

Poyraz inanmak istedi.

Ama kan, usulca sızıyordu.

Küçücük iki eliyle İso’nun parçalanmış avucunun etrafını kavradı.

Sanki sıkarsa daha çok acıtacakmış gibi…

Neredeyse dokunmaya bile korkarak.

“Kim yaptı bunu sana?”

İso uzun süre cevap vermedi.

Yağmur yüzünden mi, gözlerinden mi geldiği belli olmayan bir damla yanağından süzüldü.

Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.

Bakışlarını hiç kaçırmadan konuştu.

“Ben yaptum.”

Poyraz şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

Yağmur, ikisinin arasındaki taşlara vurmaya devam etti.

“Nasıl?”

İso buruk bir gülümsemeyle nefes verdi.

“Bir şeyi tamir etmeye çalıştım…”

Kelimeler boğazında düğümlendi.

“Olmadı.”

Poyraz’ın kaşları iyice çatıldı.

“Tamir edemedun mi?”

İso başını eğdi.

“Edemedum.”

Poyraz, aldığı cevap karşısında abisi gibi başını yere eğdi.

“Peki…”

Çocuk birkaç saniye düşündü.

“Bir daha deneriz. Birlikte yaparuz…”

“Ben sana yardım ederum, merak etme.”

Dünyanın, ailesinin, hayatının yıkıntılarını tek başına toparlayamayan bir adam için bu cümlenin ağırlığı ölçülemezdi.

Poyraz usulca eğildi.

İso’nun kanlı avucuna minicik bir nefes üfledi.

“Geçti…”

dedi büyük bir ciddiyetle.

“Bak… Şimdi geçti.”

İso da onu onaylar gibi başını salladı.

Poyraz, bir anda boynundaki tahta atmaca kolyeyi yağmurluğunun üzerine çıkardı.

“Bak! Hiç çıkarmadum. Hani sen dedin ya büyük atmacanın kalbi, küçük atmacasının yanında dursun diye… Bak yanımda!”

İso o tahta parçasına baktı.

Bütün gurur zırhı unufak oldu.

Gözleri doldu.

Poyraz kollarını iki yana açtı.

“Gel…”

dedi sesindeki o lekesiz şefkatle.

“Gel abi… Sarıl bana.”

İso birkaç saniye kıpırdayamadı.

Sonra yavaşça öne eğildi.

Kollarını çocuğun etrafına sardı.

Normal bir sarılma değildi bu; tutunacak son dalıymış gibi sımsıkı, çaresizce…

Başını Poyraz’ın küçücük omzuna bıraktı.

Nefesi düzensizdi.

Poyraz iki eliyle İso’nun ensesini kavradı.

Minik parmakları yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarının arasında kayboldu.

“Bugün çok mu oyun oynadun yoksa?..”

“Çok yorulmuşsun abi…”

dedi Poyraz usulca.

İso’nun omuzları ilk kez titredi.

“Dinlen biraz…”

“Ben beklerum.”

İso’nun göğsünden sessiz bir hıçkırık koptu.

Bütün hayatı boyunca herkes ondan güçlü olmasını, ayakta kalmasını, korumasını beklemişti.

Kimse ona “dinlen” dememişti.

Kendisi de dahil.

Poyraz minik eliyle İso’nun sırtını sıvazladı.

Annelerin çocuklarını teselli ettiği o kadim ritimle…

“Geçti… Geçti.”

“Ben de çok yorulursam, düşersem, ağlarsam… Anam da böyle yapıyor.”

Sonra çocukça ama İso’yu ruhen tamamen silahsız bırakan o cümleyi fısıldadı.

“İstersen…”

“Bugün hiç abi olma.”

“Bugün sen de küçük atmaca ol.”

İso başını kaldıramadı.

“Hep sen beni koruyorsun ya…”

dedi Poyraz.

“Biraz da ben seni koruyayım.”

İso’nun nefesi bir anda kesildi.

Göğsü yükseldi…

Bir kez…

Bir kez daha…

Yıllardır içine gömdüğü ne varsa, tek bir kelime etmeden, altı yaşındaki bir çocuğun omzunda çözülmeye başladı.

İso başını çocuğun omzuna iyice gömdü.

İlk birkaç saniye hiçbir şey olmadı.

Nefesini tuttu.

Boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı.

Olmadı.

Bir kez daha denedi.

Yine olmadı.

Sonra…

Omuzları usul usul titremeye başladı.

Ağlayışı sesli değildi; omuzları sessizce, sarsıla sarsıla ağlıyordu.

Poyraz hiçbir şey sormadı.

Minik eliyle İso’nun sırtını okşamaya devam etti.

“Ağla…”

dedi fısıltıyla.

“Ağlayınca geçiyor bazen… Ben kimseye söylemem.”

O koca adamın bütün savunma mekanizmaları, o tek cümleyle kül oldu.

İlk kez biri ona güçlü olmak zorunda olmadığını söylüyordu.

Ve bunu söyleyen tek kişi, kendi kanatlarının arasındaki Küçük Atmaca'sıydı.

Kollarıyla çocuğu iyice, sımsıkı sardı.

O koskoca adam; İsmail Furtuna, bir çocuğun omzunda sessizce, için için ağladı.

İso başını kaldırdı, gözlerini sildi.

Poyraz’ın bu lekesiz şefkati karşısında ilk kez içtenlikle gülümsedi.

Aytekin Ataş - Var Git Ölüm

Poyraz hafifçe geriye çekilip İso’nun gözlerinin içine baktı.

“Büyük atmaca…”

dedi endişeyle.

“Hasta mı oldun yoksa da?”

“Kötü mü hissediyorsun?”

“İyi misin?”

İso gözlerini çocuktan kaçırmadı.

Yalan söyleyemezdi.

“Değilum abim…”

dedi titreyen sesiyle.

Küçük bir nefes aldı.

“Ama olacağum.”

“Söz mü, abi?”

İso, boğazındaki o devasa yumruyu yutkunmaya çalışarak gülümsedi.

“Atmaca sözü…”

Poyraz, İso’nun devasa avucunu küçük eliyle kavradı.

“Gel. Ben seni evine götüreyim.”

İso hafifçe kıkırdadı.

“Sen mi götüreceksun ula beni?”

“He! Ben büyüdüm artık! Küçüğüm ama…”

“Bugün sen abi olma. Hem…”

“Büyük atmaca…”

“Sen yorulduysan ben senin yerine uçarum.”

O cümle, İso’nun göğsünde durmakta zorlanan kalbine son ve en ağır darbeyi indirdi.

O küçük çocuk, İso’nun gözünde ona acımayan tek kişiydi.

İso birilerine gücünü kanıtlamak zorunda değildi artık.

İnsan, savaşırken değil, güvende hissettiği an çökerdi.

İso, Poyraz’ın ona olan inancını boşa çıkarmamak istiyordu.

Poyraz’a verdiği o sözü tutmak, onun önünde yıkılmamak için son bir gayretle ayağa kalktı.

Bedeninde derman yoktu ama çocuğun elini tuttu.

İlk adım.

Baş dönmesi devasa bir dalga gibi yıkıldı.

Görüş alanı karardı.

Poyraz gururla önden çekiyordu.

“Gel abi… Eve gidince ben sana sütlaç yedirirum… Hani senun elin acıyor ya…”

İkinci adım.

Poyraz konuşmaya devam ediyordu.

“Hep sen beni taşıyorsun ya, bugün de ben seni taşırum!”

İso hafifçe güldü.

“Ula nasıl edeceksun onu?..”

Poyraz, neşeli bir kahkaha attı.

“Hahaha! Doğru diyorsun abi!”

“Taşıyamam seni…”

“Ama bırakmam!”

“Tamam ula, taşıma…”

“Ama bırakma.”

İso, tam üçüncü adımını atacakken…

Bir şey oldu.

Göğsünün ortasında bir şeyler tamamen durdu.

Poyraz onun elini hâlâ sımsıkı tutuyordu.

Aritmi, kalbinin ritmini felaket bir hızla düşürdü.

İso kendi kalbinin yavaşladığını, göğsündeki metronomun durduğunu hissetti.

Kalbine, korkunç bir acı saplandı.

Sonra…

Hiç beklemediği bir şey oldu.

Kalbi hızlanmadı.

Yavaşladı.

Çok yavaşladı.

İso bunu duydu.

Gerçekten duydu.

Kulaklarının içindeki o fırtına gürültüsü çekildi; yerini bu yavaş kalp vurumlarına bıraktı.

Derinden gelen tek bir vurum duydu.

Küt…

Sessizlik.

Öyle uzun bir sessizlik ki, ikinci vuruşun hiç gelmeyeceğini sandı.

Sonra derinden, çok ağır tek bir vurum daha.

Küt…

Bir sessizlik daha.

Uzun bir sessizlik daha.

Çok uzun…

Küt…

İso’nun kaşları ilk kez hafifçe çatıldı.

‘Yok…’

diye geçirdi içinden.

‘Bu…’

‘Normal değil.’

Bir doktor değildi.

Ama kalbinin ritmini defalarca dinlemişti.

Bu hissi tanıyordu.

Bu, nefes darlığı değildi.

Bu, ağrı değildi.

Bu…

Çok…

Çok daha farklı bir şeydi.

Dünya daraldı.

Önce sol taraf siyahlaştı, sonra sağ…

Geriye yalnızca Poyraz kaldı.

O tatlı sarı yağmurluğu, mavi şemsiyesi ve o masmavi gözleri.

İso, içinden resmen haykırıyordu.

‘Yok…’

‘Yok, olmaz…’

‘Şimdi değil…’

‘Dayan ula, dayan!’

Zihninin içinde tek bir cümle sürekli olarak yankılanıyordu.

‘Korkutma uşağı!’

‘Hayır…’

‘Korkutma uşağı!’

‘Şimdi değil…’

‘Korkutma uşağı!’

‘Poyraz’ın önünde değil!’

Parmak uçları önce uyuştu.

Sonra bilekleri.

Poyraz’ın minik eli hâlâ kendi avucundaydı.

Biraz önce o eli sıkabiliyordu.

Şimdi…

Parmakları cevap vermiyordu.

Tutmak istiyordu.

Başaramadı.

Poyraz’ın minicik eli, avucundan usulca kaymaya başladı.

İlk kez, Küçük Atmaca’sının elini tutacak gücü kalmamıştı.

‘Yine buldun beni senden kaçarken,’

‘Var git ölüm…’

‘Bir zamanda…’

‘Yine gel.’

Sonra dizlerinin içindeki bütün kuvvet, biri yerden çekip almış gibi kayboldu.

Zihni hâlâ ‘Yürü!’ diyordu.

Emrediyordu.

Ama bedeni…

Artık onu dinlemiyordu.

İrade, hâlâ çelik gibi ayaktaydı.

Ama beden ipleri koparmıştı.

Poyraz’ın küçücük eliyle tuttuğu o devasa el, artık ağırlığını taşıyamıyordu.

İso, elini geri sıkmaya çalıştı.

Olmadı.

Parmakları…

Sanki artık ona ait değildi.

Birer birer gevşedi.

Poyraz’ın avuçlarının arasından usulca kaydı.

Yüksel Baltacı - Uçan Atmaca İken

Hayatı boyunca yüzlerce kez yumruk olmuş, onlarca kişiyi ayağa kaldırmış, nice fırtınaya direnmiş o el; ilk kez tamamen çaresizdi.

Poyraz abisinin yüzüne baktı.

İso’nun o her şeyi düzelten, her fırtınada sığınılacak bir liman gibi duran bakışları eriyip gidiyordu.

Poyraz’ın masmavi gözleri dehşetle büyüdü.

“Abi?”

İso başını kaldırmaya çalıştı.

Sadece birkaç santim…

Boynu izin vermedi.

Görüşü siyaha gömülürken, Poyraz’ın görüşünde de abisinin o dağ gibi duruşu sarsılmaya başladı.

Sarı yağmurluğu ve mavi şemsiyesiyle abisinin önünde duran Poyraz, onun gözlerindeki o koyu karanlığı, o boğuklaşan dünyayı seçebiliyordu.

İso’nun görüşü artık neredeyse tamamen siyaha gömülmüştü.

Zihninin içindeki sesler boğuklaşıyor, kelimeler anlamını yitiriyordu.

Ama o koyu karanlığın ortasında…

Hâlâ iki renk vardı.

Sarı.

Ve mavi.

Küçük Atmacası…

Yağmur damlalarının ardından titreyen küçücük bir siluet gibiydi.

Yüzü seçilmiyordu artık; sadece o minicik bedene yayılan dehşet ve korku seçiliyordu.

Tam o anda İso, artık bedenini taşıyamadı.

Sertçe dizlerinin üstüne çöktü.

Poyraz’ın boyu hizasına indi o koca adam.

Ama eğilmedi.

Hâlen zorlukla, bütün dünyayı karşısına alırcasına dimdik durmaya çalışıyordu.

İso gözlerini kaldırdı.

Karşısındaki o minik, masmavi bir çift gözdeki korkuyu gördü.

O an İso’nun içinde son kez bir şey kopup gitti.

‘Korktu…’

‘Olmadı…’

‘Yine beceremedun…’

Sağ kolunu kaldırmaya çalıştı.

Bir kez…

Olmadı.

Bir kez daha denedi.

Bu kez birkaç santim yükseldi.

Poyraz, abisinin kendisine uzandığını anlayınca hemen başını eğdi, o eli tuttu ve kaldırdı.

İso’nun titreyen parmak uçları…

Poyraz’ın yağmurluğunun altından süzülen, yağmurdan sırılsıklam olmuş sarı saçlarına ilişti.

Usulca…

Bir kez okşadı.

Dudakları güçlükle aralandı.

“Benum…”

Nefesi kesildi.

Tekrar denedi.

“Küçük atmacam…”

Bir tebessüm…

Çok silik.

Sonra…

“Aferin…”

“Korkma.”

Poyraz’ın bakışlarında; abisinin kendini taşıyamadığı o an donup kaldı.

“Cesur…”

“…ol…”

İso’nun, Poyraz’ın o altın saçlarındaki eli yavaşça düşmeye başladı.

O anda, çocuğun boynundaki kendi elleriyle yaptığı o kolyeye dokundu usulca.

Ağzından son bir fısıltı döküldü.

“Uç!”

İso’nun dudakları kapandı.

Poyraz bekledi.

Sanki abisi birazdan yine gülümseyip ayağa kalkacakmış gibi…

Ama o gülümseme bir daha gelmedi.

İşte o anda…

İso’nun boynu yavaşça gevşedi.

Omuzları çöktü.

Ardından gövdesi…

Sanki kemikleri birer birer çözülüyor, o koca adamı ayakta tutan görünmez ipler tek tek kopuyordu.

Poyraz için gökyüzü bir anda kaydı.

Sonra Büyük Atmaca’sının omzunu gördü.

Sonra sakallarını.

Sonra yüzünü.

Poyraz’ın dünyasındaki o en büyük, en yıkılmaz, sonsuza kadar gökyüzünde uçacak olan o atmaca…

Gözlerinin önünde gökyüzünden düşmeye başladı.

“ABİ!”

Poyraz bunu fark edince hemen öne doğru eğildi.

İki koluyla İso’nun ıslak göğsüne sarıldı.

Bütün ağırlığını geriye verdi.

Sanki küçücük bedeniyle, o tek bir hareketiyle dünyayı durduran dev adamı yeniden doğrultabilecekmiş gibi…

Minik, sarı çizmeleri ıslak taşların üzerinde kaydı.

İtti, omzunu tutmaya çalıştı, bütün gücüyle asıldı.

Küçük Atmaca, bütün varlığıyla Büyük Atmaca’yı ayakta tutmaya…

O atmacayı yere çakılmaktan kurtarmaya çalışıyordu.

Ama hayat, altı yaşındaki bir çocuktan çok daha güçlüydü.

Gücü yetmedi.

Poyraz’ın küçücük eli, son bir çabayla yeniden İso’nun avucunun içine girdi.

“Abi! Elimi bırakma, tamam mı?”

“Bak ben buradayım! Sakın bırakma!”

İso, son kalan iradesiyle…

Parmaklarını kapattı.

Bu kez başardı.

Çocuğun elini usulca kavradı.

Çok sıkı değildi ama bırakacak kadar da gevşek değildi.

Sanki gözlerini kapatmadan önceki o son anında tek söylemek istediği şey şuydu.

‘Buradayım, yanındayım.’

O andan itibaren dünya, ağır ağır kabuğuna çekilmeye başladı.

Poyraz’ın dudakları bir şeyler söylemek üzere hızla aralandı.

İso o an çocuğun göğsünün nasıl havayla dolduğunu, küçücük alnının nasıl kırıştığını gördü.

Duydu.

Ama kelimeleri seçemedi.

Sanki Karadeniz’in o çıldıran fırtınası ve uğultusu, çocuğun berrak sesini bir anda yutup çok uzaklara, dağların arkasına götürmüştü.

“Abi!”

Ses geldi…

Ama yanı başındaki o çocuktan değil; sanki sırılsıklam olmuş yağmur perdesinin, yıllar öncesinin, çok uzaktaki bir geçmişin öte yakasından geldi.

Poyraz’ın masmavi gözleri dehşetle büyüyor, dudakları durmaksızın hareket ediyordu.

Çok şey söylüyordu.

İso’ya tutunmak, onu gitmekte olduğu o koyu karanlıktan çekip çıkarmak için yırtınırcasına çabalıyordu.

İso cevap vermek istedi.

Dudaklarını kıpırdatmayı, kalbini avucuna bıraktığı o uşağa,

‘Buradayım… Korkma, buradayım…’

demeyi denedi.

Çene kasları kilitlenmişti.

Ses çıkmadı.

Sanki görünmez bir el, evrenin bütün frekanslarını yavaşça, acımasızca kısıyordu.

“ABİ!”

Bu kez ses daha da uzaktı.

Bir yankıdan, incecik bir uğultudan ibaretti artık.

Üçüncü kez Poyraz’ın ağzı açıldığında…

Ses tamamen bitti.

Sadece dudakların çaresizce açılıp kapandığı silik bir görüntü kaldı geriye.

Bir fırtınanın ortasında, camın arkasından izlenen sessiz bir film gibi…

İso’nun, o anda dünyadan koparken kaybettiği ilk şey, küçük atmacasının sesi oldu.

En çok korumak istediği, duymak için dünyaları vereceği o cıvıltı da silindi gitti.

Yüksel Baltacı - Penthos

Arkasından Karadeniz’in o gürültülü yağmuru sustu.

Taş sokaklara çarpan damlaların tıpırtısı kesildi.

Ardından kendi göğsündeki o fırtına…

Kalbinin o yorgun, o ağır vurumları birer birer çekildi.

Küt…

Küt…

Küt…

En son geriye tek bir şey kaldı.

Az önce omzuna başını gömdüğünde, ensesindeki ıslak saçların arasında hissettiği Poyraz’ın o küçücük, ılık nefesi…

O sıcaklık, İso’nun teninde kalan tek canlı şeydi.

Sonra…

O da yok oldu.

Karadeniz sustu.

Yağmur sustu.

Poyraz’ın dudakları hareket etti.

İso, onun yine “Abi…” dediğini biliyordu.

Ama bu kez…

Sesini hatırlayabildi.

Duyamadı.

Sadece derin ve kapkaranlık bir sessizlik kaldı.

Bir insanın dünyadan kopuşu, bazen işte böyle başlıyordu; en sevdiği ses sessizliğe dönüşerek.

İso’nun bedeni son kez doğrulmaya çalıştı.

Sırtındaki kaslar bir anlığına gerildi.

Sanki bedeninin her hücresi aynı anda ‘Düşmeyeceksin!’ diyordu.

Ama güç çoktan tükenmişti.

Gövdesi bir anlığına havada asılı kaldı.

Sonra…

Beden, milim milim yerçekimine teslim oldu.

Sol omzu…

Islak taş zemine ilk dokunan yer oldu.

Ceketinin kalın kumaşı taşın üzerinde ağır ağır sürtündü.

Ardından kaburgaları.

Göğsündeki son nefes, istemsizce dudaklarının arasından hafif bir sesle uçtu gitti.

Boynu artık taşıyamıyordu.

Başı bir an havada asılı kaldı.

O masmavi gözler yavaşça kapanıyordu.

Sonra…

Tak!

O altın sarısı saçlar…

Konağın önündeki sırılsıklam olmuş o taş zemine çarptı.

Ses çok büyük değildi.

Ama o minik çocuğun içinde kopan şey…

Karadeniz’in bütün gök gürültülerinden daha büyüktü.

Poyraz’ın gözlerinin önünde…

Onun ‘en süper abisi’…

O heybetli, koca atmaca…

Kanatsız kaldı.

İso yana doğru devrilirken, Poyraz da onunla birlikte dizlerinin üzerine kapaklandı.

Poyraz’ın küçücük kolları…

O atmacayı gökyüzünde tutmaya yetmedi.

Ve büyük atmaca…

İkinci kez gerçekten de yere çakıldı.

Artık hiç kıpırdamıyordu.

Yağmur, kirpiklerine vuruyor, sakallarından süzülüyor, açık duran avucunun içindeki kanı taşların arasına taşıyordu.

Ama o adam doğrulamadı.

Gözlerini açmadı.

Yalnız, tek bir şey değişmedi.

İso’nun eli…

Küçük atmacasının elini hâlâ bırakmamıştı.

Aylar önce…

Vurulduğunda, avucunda Fadime’nin yüzüğünü sımsıkı tuttuğu gibi, şimdi de korumaya ant içtiği çocuğun elini tutuyordu.

Poyraz, elini çekmeye çalışmadı bile.

Abisinin soğumaya başlayan parmakları, hâlâ kendi küçük elinin etrafındaydı.

Eskisi gibi güçlü değildi belki…

Ama bırakmamıştı.

Poyraz, abisinin yanına diz çökmüş, ona bakıyordu.

Yüzünde ne bir korku ne de panik vardı.

Hepsi silinmişti.

Küçücük dudaklarının kenarı hafifçe, emin bir edayla kıvrıldı.

“Abi?”

Sesinde en ufak bir şüphe yoktu.

“E tamam da…”

dedi hafifçe gülerek.

“Şaka bittu.”

Biraz daha öne eğildi.

İso’nun o koca omzunu minicik eliyle dürttü.

“Hadi… Biliyorum.”

“Oyun yapaysun.”

“Bitti da.”

Hiçbir cevap gelmedi.

Poyraz bir kez daha güldü.

Bu kez sesi biraz daha çekingen, biraz daha kırılgandı.

“Abi… Seni gördum ama. Gözlerini kapatınca görünmez olmaysun ki…”

İso’nun göz kapakları kıpırdamadı bile.

Poyraz derin bir nefes aldı.

Madem şaka yapıyordu abisi, o zaman kurallara uyacaktı.

Başını biraz daha yaklaştırdı.

“Abii… Sen de benden inatsun da.”

Boştaki eliyle gözlerini kapattı.

“Tamam o zaman… Hadi ben de sayayım. Bir…”

Bekledi.

“İki…”

Yüzündeki gülümseme biraz daha küçüldü.

“Üç…”

Elini gözlerinden çekti bir anda heyecanla.

“Aç şimdi!”

Sessizlik.

Sadece taşlara çarpan yağmurun sesi…

Poyraz’ın yüzündeki o neşeli ifade yavaşça eridi.

Kaşları çatıldı.

Dürtükleyen elini geri çekmedi, bu kez omzunu biraz daha sertçe salladı.

“Tamam da…”

dedi fısıltıyla.

“Abi…”

“Sen korkma dedun ama…”

“Ben korktum artuk.”

Sonra bakışları aşağıya, kenetlenmiş ellerine kaydı.

İso’nun parmakları, bilincini kaybetmeden hemen önce son bir gayretle kapandığı gibi, Poyraz’ın küçücük elini hâlâ kavramış duruyordu.

Poyraz bunu görünce gözleri parladı.

Rahat bir nefes verdi.

İşte.

Demek ki bir şey yoktu abisinin!

Bırakmamıştı onu.

Çünkü İso abisi iyi olmasa, elini bırakırdı.

Küçük parmaklarını, abisinin devasa avucunun içinde biraz daha ileriye doğru itti.

“Bak!”

dedi kendi kendine gururla.

“Bırakmadun beni. Demek ki oyun edeysun bana…”

Gülümsemesi yeniden yüzüne oturdu.

İso’yu neşelendirmek ister gibi parmaklarını oynattı.

“Sık elimi da… Hadi. Sık abi!”

İso’nun parmaklarında en ufak bir refleks bile oluşmadı.

Parmakları taş gibi kaskatı ve tepkisizdi.

Poyraz’ın gülümsemesi o anda tamamen silindi.

“Abi?”

Bu kez İso’nun ıslak yüzünü kavradı.

Sakallarını minik eliyle okşadı.

Daha sonra İso’nun ıslanmış, alnına yapışan altın rengindeki o saçlarını yavaşça düzeltti.

“Böyle daha yakışıklı olaysun…”

Gözü, kaldırımdaki büyük sütlaç kasesine takıldı.

“Bak… Sütlaç getirdum ya. Beraber yiyecektuk hani?”

“Ama…”

“Eğer istersen hepsini sen ye. Ben hiç yemem… Söz.”

Cevap yoktu.

O an Poyraz’ın aklına başka bir şey geldi.

Tabii ya!

Mantığı hemen çocuğa özel o cevabı buldu.

“Abi… Üşüdün mü sen? Yağmurdan mı?”

Az önce, abisini tutmaya çalışırken ellerinden kayıp düşmüş olan o küçük mavi şemsiyeyi hemen boştaki eline aldı.

Kendi sarı yağmurluğu sırılsıklam olurken, şemsiyeyi bütün gücüyle İso’nun yüzünün üzerine uzattı.

Yağmur damlaları şemsiyenin kumaşına vururken, İso’nun yüzünü korumaya çalıştı.

“Yağmur gözüne kaçtı…”

dedi ikna edici bir sesle.

“O yüzden açamıyorsun gözlerini, he da?”

Şemsiyeyi İso’nun yüzünü kapatacak şekilde yanına koydu.

Minik elleriyle abisinin yüzündeki yağmur damlalarını silmeye çalıştı.

Ama İso’nun gözleri yine açılmadı.

Minik avucunun içindeki o koca el, iyice soğumuş, adeta buz kesmişti.

“Üşümüşsün da abi…”

O eli bırakmadan dudaklarına yaklaştırdı.

Usulca üflemeye başladı.

Bir yandan da hâlâ konuşmaya devam ediyordu.

“Abi, sen korkma tamam mı?”

“Ben buradayum.”

“Sen korkma.”

Gözlerini kapatmadan önce abisinin ona söylediği son sözleri şimdi o abisine söylüyordu.

“Ben seni hep beklerum.”

“İstersen hiç eve de gitmem?..”

Küçük nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu tuttuğu o eli.

Ama o el…

Isınmıyordu.

Poyraz’ın alt dudağı ilk kez titremeye başladı.

Kendisinin yağmurluğu sırılsıklam olmuştu ama şemsiyeyi bir santim bile oynatmadı.

Çünkü,

Abisi üşüyordu.

Kafasını iyice eğdi, abisinin tam göğsüne doğru uzandı.

“Abi… Ben uslu duracağum.”

“Yaramazlık da yapmayacağum… Vallahi yapmayacağum!”

Nefesi hızlandı.

“Bir daha uçalım diye ısrar da etmem… Arabana bindirmesen de olur…”

Küçücük eliyle İso’nun ceketinin yakalarını tuttu, var gücüyle sarsmaya çalıştı.

“Hadi ama! Bak… Gül artık! Sen hep güleysun ya… Öyle gül yine hadi!”

“Şimdi ağlamayacağum da… Söz!”

“Sen uyanınca sana anlatırum. O zaman ağlarum.”

“Seni beklerum ağlamak için.”

Yağmur, şemsiyeden kayıp taşlara akıyordu.

İso öylece, Karadeniz’in ortasında, yağmurun altında kanadı kırılmış bir atmaca gibi öylece yatıyordu.

“Abi! Konuşmayacağum senunle. Küseceğum sana! Niye uyanmıyorsun da?!”

Aradan birkaç saniye geçti. Poyraz’ın o küçük kalbi dayanamadı.

“Tamam…”

“Şaka ettum abi. Konuşurum da.”

“Sen yeter ki kalk.”

Ufacık bir tepki bile yoktu İso’da.

Poyraz’ın zihnindeki o devasa, yenilmez kahraman imajı ilk kez çatırdadı.

Hayatında ilk kez bir korku, altı yaşındaki göğsünü bir bileyi taşı gibi kesmeye başladı.

“Abi uyansana! Ben korktum abi! Abi korkuyorum, uyansana!..”

Çocuğun aklına bir an, haftalar önceki o gün geldi.

Suçluluk hissi bir anda bütün bedenini sardı.

Gözleri dehşetle büyüdü, hemen başını iki yana salladı.

“Abi…”

dedi sesi kırılıp parçalanırken.

“Ben… Ben bir şey yapmadum ki…”

Nefesi tıkandı.

Gözlerinden akan sıcak yaşlar, yağmur sularına karıştı.

“Kalbine kartopu da atmadum ki!”

Boğazından bi hıçkırık koptu.

İso’nun tepkisiz yüzüne baktı, çaresizce haykırdı.

“Kalbine kartopu da atmadum ki ben senin!..”

“Bir kez attum… Ama sonra hiç atmadum ki! Niye uyanmıyorsun?!”

Hiçbir şey değişmedi.

Büyük Atmaca kıpırdamadı.

Poyraz, hâlâ sımsıkı tuttuğu o koca ele iki eliyle birden sarıldı.

Sanki bütün gücüyle sıkarsa, abisinin gözlerini yeniden açabilecekmiş gibi…

Yüzünü İso’nun soğumaya başlayan göğsüne gömdü.

Kulağını usulca İso’nun göğsüne koydu.

Biraz bekledi.

Televizyonda izlediğinde hep böyle yapıyorlardı.

Hiçbir şey anlamadı.

Kalbin nasıl duyulduğunu bile bilmiyordu.

Ama bekledi.

Sonra başını kaldırdı.

“Abi?”

dedi fısıltıyla, bir yalvarış gibi.

“…açsana gözlerini. Lütfen…”

O an, altı yaşındaki o küçük çocuk; dünyasındaki en harika, en güçlü adamın da yere düşebileceğini gördü.

İçgüdüsel bir dehşet dalgası Poyraz’ı kapladı.

Poyraz hıçkırıkları arasında bir anda başını kaldırdı.

Gözleri korkuyla etrafı taradı.

Sonra aklına biri geldi.

Oruç.

İso’nun abisi.

Düşündü ki…

‘Benim süper abim İso abim.’

‘O zaman onun da süper abisi…’

‘Oruç abidir…’

Çünkü onun dünyasında her şeyi düzelten bir İso vardı.

İso’nun başına bir şey geldiyse…

Onu da düzeltecek biri olmalıydı.

O da…

Oruç’tu.

‘Benim abimi de onun abisi iyileştirur…’

Poyraz’ın küçücük yüreğine bir umut düştü.

Başını yeniden İso’nun yüzüne çevirdi.

Yağmur damlalarından biri yerde hareketsiz yatan o adamın kapalı gözünden şakaklarına süzüldü.

Poyraz o damlanın bir yağmur damlası olduğunu anlayamadı.

“Ağlama, tamam mı?..”

dedi telaşla.

“Ben şimdi senin abini çağıracağım.”

“O gelir.”

“O seni kaldırır.”

“Hep sen beni kaldırıyorsun ya…”

“Bu sefer de Oruç abi seni kaldırır.”

“Çünkü o da senin abin.”

Ayağa kalkmaya çalıştı.

Ama İso’nun eli hâlâ elindeydi.

Bir an durdu.

Aşağı baktı.

Abisi bırakmamıştı onu.

Poyraz da bırakamadı.

İki eliyle İso’nun elini kavradı.

Gözlerinden yaşlar akarken usulca konuşmaya devam etti.

“Ben gidemem ki…”

“Elimi bırakmıyorsun.”

“Sen bırakmazsan ben gidemem ki.”

Elini İso’nun elinden çekmek istedi ama yapamadı.

Bırakmaya korktu.

Bırakırsa…

Abisi bir daha onun elini hiç tutmayacakmış gibi hissetti.

Ama abisi de onun elini tutuyordu.

Aklından tek bir düşünce geçti o anda.

‘Abim beni bırakmak istemiyor.’

‘Gitmemi istemiyor.’

İki eliyle İso’nun avucuna sımsıkı kenetlendi.

Ağlayarak başını konağın patikasına, yağmurun kararttığı o sokağa doğru çevirdi.

Bütün nefesini ciğerlerine doldurdu.

“ORUÇ ABİ!”

Sesi yağmurun gürültüsünde yankılandı.

Yeniden, bu kez boğazı yırtılırcasına, çaresizce bağırdı.

“ORUÇ ABİİİ!”

Sesi hıçkırıkların arasında tamamen parçalandı, bir çocuğun dünyasının yıkılışı gibi Karadeniz’in yağmuruna karıştı:

“ÇABUK GEL!”

“ABİM KALKMIYOR!..”

“ORUÇ ABİ!..”

Tek bir sorum var, sizi ağlatabildim mi?

🥹🥲

Hadi bakalımmm şimdi bizi ne bekliyor acaba?

Aslında aklımda hiç böyle bir bölüm yoktu.

İso’yu bu hale getirmeyecektim.

Ama 1. bölümden beri şöyle bir takıntım var; tıbbi olarak doğru yazmak istiyorum.

Şimdi iyice düşündüm taşındım, detaylıca araştırdım.

İso karakterinin bu yaşamış olduğu travmatik tıbbi geçmişi ve o çardaktaki duygusal patlamayı göz önüne aldığımızda…

İso aslında çok bile dayandı diyebiliriz.

Daha önce bedeninin böyle çökmesi beklenirdi.

Yani İso’nun bu duruma gelmesi tıbbi gerçekliğe göre gerekliydi…

Ben de dedim ki bunu ben nasıl yazayım da sizi ağlatayım…

Özür diliyorum ağlattıysam, ama ben de yazarken ağladım. 🥲🥲

Dram severiz…

Hele ki o iki atmaca dramını…

🦅

Acaba burada İso’ya son nefesini verdirip kitabı 40’ta bitirsem mi diye de bi anlık düşünmedim değil. 🙊

Ama yoook, daha göreceğimiz çok şey var…

Umarım beğenmişsinizdir,

O güzel yorumlarınız benim için çok çok değerli, esirgemeyin lütfen… 🫂💙

İyi ki varsınız…

🦅🌊