8. bölüm / 51
Kefaret | İsfad8 • “Oropa nenaten var-itkven.”
Bölümler 51Şu an: 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Oropa nenaten var-itkven.”
Ayşenur Kolivar - E Asiye
şarkısını açıp dinleyin lütfen.
Şarkıdan ilham alarak, dinleye dinleye yazdım, son kısımda şarkıdan alıntılar da var.
Şarkıya paralel bir bölüm yazmak istedim.
Ayrıca şarkının Türkçe çevirisini de ekledim son kısma.
İyi okumalar dilerim,
Benim favori bölümüm oldu bu,
yorumlarınızı bekliyorum…
🩵
İso, yattığı odanın dışındakilerden habersiz, göğsündeki o yabancı solukla zamansız bir uykunun koynunda, dışarıda kopacak olan o büyük fırtınayı bekliyordu...
Onun zihninde zaman, kendi kanıyla kızıla boyanmış damatlığıyla denize doğru ilerlerkenki, her şeyi ve herkesi terk edip huzura ermek istediği o ana mühürlenmişti.
İçeride, o zifiri karanlığın ortasında ne hastane floresanlarının çiğ ışığı vardı ne de tenine batan o soğuk platin iğneler.
Sadece denizin o derinden gelen, dilsiz uğultusu vardı.
Ayşenur Kolivar - E Asiye
İso yürüyordu.
Ayaklarının altında Karadeniz’in o keskin, yosun tutmuş siyah çakıl taşları vardı.
Karadeniz, onun bildiği o deli dalgalı haliyle değil; adeta günahlarından arınmış bir çarşaf gibi durgun ve dilsiz şekilde onu kucaklıyordu önünde.
‘Gel…’
diyordu.
‘Gel ki, dinsin tüm acıların…’
Su önce ayak bileklerine vurdu, sonra dizlerini geçti, ilerledikçe en sonunda o kurşun yiyen yaralı göğsüne kadar yükseldi.
İleride, o zifiri maviliğin derininde hiçbir acının, hiçbir fırtınanın, hiçbir aile kavgasının ve o sırtına binen ağır yüklerin olmadığı o mutlak sessizlik onu çağırıyordu.
Bir adım atsa, o dilsiz uykunun huzuruna, o büyük muammaya teslim olacaktı.
Gitmek o kadar kolay, o kadar zahmetsiz görünüyordu ki...
Yalnızca bir adım…
Sonrasında o dilsiz uykunun huzuruna teslim olacaktı.
Tam o sırada, suyun içerisindeyken arkasından bir çift el dolandı gövdesine.
O tanıdık, o kokusunu ve tenini ezbere bildiği sıcak parmaklar, İso’nun geniş göğsüne sımsıkı kenetlendi.
İso arkasına dönüp bakamadı; boynu kilitliydi, gövdesi taş kesmişti.
Ama suyun berrak karanlığında bir sis bulutu gibi dalgalanan, etrafa yayılan o beyaz gelinliği gördü.
Fadime’ydi.
“Gitme...”
diyordu.
Çok uzaktan, sanki kilometrelerce derinlikteki bir kuyunun dibinden ya da çok eski bir çocukluk masalından gelir gibi.
“Gitme da... Bırakma beni.”
İso kurtulmak istedi o kollardan.
Gitmek, o sessizliğe gömülüp dinlenmek istiyordu artık.
Yorulmuştu o bitmek bilmeyen kavgalardan, kurban edilmekten...
Ama Fadime izin vermiyordu.
İso o suyun içinde ileriye, o huzurlu ölüme doğru her hamle yaptığında, arkasındaki o beyaz gelinlikli gölge onu canı pahasına geri çekiyordu.
Gerçek dünyada, o yoğun bakım odasında İso’nun taze ciğerini esir alan, ona zorla nefes üfleyen o mekanik boruların sızısı ve baskısı; rüyasında Fadime’nin onu yaşama doğru çeken o amansız, göğsünü sıkan sarılışına dönüşüyordu.
Cihaz her hava üflediğinde, Fadime onun göğsüne biraz daha sarılıyor, onu dipten yukarıya fırlatıyordu.
Gücünü topladı, ama sesi o kadar kırık ve buruk çıkmıştı ki…
“Ama sen beni bıraktın Fadime.”
Onu saran kollar, bedenini daha da sıkı tuttu.
“Affet beni İso, gitme…”
O koca bedenine isabet eden kurşun yaralarından sızan kan, denizin durgun, soğuk, tertemiz suyunu kızıla boyamaya başlamıştı.
“Affettim seni, ama yapamam Fadime’m. Yapamam… Anla da…”
İso çırpınıyordu kollardan kurtulmak için. Onu sıkan kolları bedeninden çekip kendini oradan çıkarmak istiyordu bir an önce. Ne kadar çabalarsa çabalasın çıkamıyordu. Sanki perçinlemişti o kollar bedenine.
Canına tak etti.
“YORULMADIN MI PULİMU?”
diye haykırdı.
Gökyüzünden hafif bir gök gürlemesi duyuldu.
“Bırak gideyim ula... Bırak!”
“Öyle bir kırdın ki beni, o kırıklarla nasıl nefes alayım da?”
“Nasıl yaşayayım?..”
Fadime bırakmadı.
O küçük parmakları, İso’nun göğsündeki o boydan boya uzanan kalın cerrahi dikişleri sarar gibi daha da sıkılaştı.
Fadime’nin sıcak avuçları İso’nun bedenini kendisine sımsıkı mühürledi.
Buz gibi ellerini Fadime’nin kollarına götürdü. O kolları sertçe bedeninden ayırmak istedi.
Olmadı.
Sesi kırıldı, gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Bu kadar mı değersizdim senin için Fadime?!”
“Gelip konuşmadın, benimle yüzleşmedin bile…”
Yutkundu, sapsarı kaşlarını çattı.
Elleriyle o zincir gibi kolları itmeye çalıştı.
“BIRAK BENİ!”
diye bağırdı.
Çırpındıkça gücü tükeniyordu, dermanı kalmamıştı artık.
“Bırak Fadime’m, yalvarırım…”
“Ne olursun bırak…”
Su biraz daha yükselirken İso, hıçkırıklara boğuldu.
Ağlıyordu.
O Furtuna, ilk defa bu kadar savunmasız, çekinmeden içini döküyordu denizin ortasında…
“Ben seni ölene kadar seveceğim, sol yanım… Gitmeyi ben de istemiyorum ama…”
“Çok yoruldum, izin ver dinleneyim da…”
Ve yavaşça, bedenindeki o ağır kilit kırıldı. İso yüzünü arkasındaki kadına döndü; o tanıdık kokuya, canından çok sevdiği o boyna sımsıkı sarıldı.
Başını Fadime'nin omzuna gömdü.
Bu, onun Fadime’ye son kez, her şeye rağmen yeniden inanışının, ona teslim oluşunun dilsiz bir sembolüydü.
Şarkıdaki gibi; rüyasında sarılıyordu boynuna, titreye titreye, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu...
Gözleri yavaş yavaş kolları arasındaki kadının denizin hafif dalgalarıyla suyun içine yaydığı gelinliğe bulaşan kan izlerine kaydı.
İzler gittikçe büyüyüp belirginleşti.
O anda İso sırtında keskin bir acı hissetti.
Suyun içerisinde sendeledi.
Dudaklarından acı bir inleme karıştı Karadeniz’e.
“Ah!..”
Başını zor da olsa hafifçe sola çevirdi.
Gördükleri karşısında kahroldukça kahroldu.
Canı, bir tanesi…
Elindeki keskin bıçağı İso’nun sırtına sertçe saplamıştı.
Sakin denizin içinde kadının sesi yankılandı.
“Etrafı kirletmeden öl, İsmail Furtuna!”
“Etrafı kirletmeden öl, İsmail Furtuna!”
“Etrafı kirletmeden öl, İsmail Furtuna!”
“Senden nefret ediyorum!”
Ve tam o anda, İso’nun masmavi gözleri koyu bir laciverte dönüştü, o durgun su birden çalkalandı.
Yukarıdan, suyun üstündeki gökyüzünden devasa bir gürleme koptu.
Gökyüzü karardı, şimşeklerin o kızıla çalan dondurucu ışığı suyun altına kadar sızdı.
Karadeniz hırçınlaşmıştı.
Tıpkı İso gibi…
Fadime, İso’yu paramparça ettiği yetmezmiş gibi şimdi de İso’nun sığındığı o dilsiz, korunaklı suları da altüst etmişti.
Kollarının arasındaki, bedenini soğuk Karadeniz sularının içerisinde ısıtan beyaz gölge kayboluyordu yavaş yavaş…
Dalgalar İso’yu sahile doğru geri savururken bedeninden sızan kızıllık Karadeniz’in sularına iyice yayılmıştı.
İso gözlerini o suyun altında dehşetle açtı. Akciğerlerine dolan o soğuk su değil, saf, dondurucu bir havaydı.
Etrafındaki su bir anda çekildi.
Karadeniz’in soğuk sahilindeki taşların üzerinde ölü gibi yatıyordu.
İçini ısıtan tek şey ihanetten kalan, sırtından sızan kanın sıcaklığıydı.
Başucunda dikilen, iç donduran bakışlarıyla ona bakan, yavaşça şeffaflaşıp kaybolan canı karısının gözlerinin içine baktı. Gözlerinden süzülen yaşlar gökyüzünden yüzüne damlayan hafif yağmur suyuyla karıştı.
Hafifçe gülümsedi ve fısıldadı.
“Vay pulimu…”
“Yine gidiyorsun…”
“Oropa nenaten var-itkven.”
‘Sevgi, dilde olmaz.’
“Sin domç̌vi do domxali gyuli çkimi…”
‘Yaktın beni kül ettin gülüm.’
İso tekrardan boşluğa düşmüştü…
Duymuyordu.
Görmüyordu.
Bilmiyordu.
Dışarıda kopan o kıyametin, camları döven o deli yağmurun ve başucunda ağlayan o inatçı kadının, celladının pişmanlıktan dinmeyen hıçkırıklarını...
O sırada, yoğun bakım odasının çiğ ışığı altında,
İsmail Furtuna’nın sol gözünün kenarından,
Sessizce bir damla yaş süzüldü.
Şakağından aşağıya, o soğuk yastığa doğru sessizce aktı gitti…
Şarkının Çevirisi:
Kurban olayım ismine ey Asiye
Koyun yavrusuna benziyorsun
Çocukluktan beni senin idim
Yaktın beni kül ettin gülüm
Bundan sonra dağ dağ gezeceğim
Yüreğim çok yaralıdır gülüm
Sen şeker ol ben yağ, karışalım
Yaktın beni kül ettin gülüm
Perde astım yeni odaya
Sarıldım boynuna rüyamda
Ağlıyordum uyandığımda
Yaktın beni kül ettin gülüm
Bölüm etkileşimi
