43. bölüm / 51
Kefaret | İsfad43 • Nöbet
Bölümler 51Şu an: 43 • Nöbet
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime · Okuduğun bölüm
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
43 • Nöbet
Bazı bekleyişlerin saati yoktur.
Ne kadar sürdüğünü kimse bilmez.
Sadece bir gün doğar…
Ve insan, beklediği şeyin gerçekten dönüp dönmediğini o zaman anlar.
•
Ahşap kapı, gıcırdamamaya özen gösteren bir dikkatle çok usulca açıldı.
Odanın loş sarı ışığı, sokağın amansız fırtınasını dışarıda tutan o ağır kokusuyla koridora süzüldü.
Ağırlaşmış ahşap verniği ve havadaki hafif tıbbi antiseptik kokusu…
Eleni’nin narin parmakları kapı kolunu tutuyordu.
Altı yaşındaki Poyraz ise minik eliyle Eleni’nin parmaklarına kenetlenmişti.
Yürürken ayaklarını neredeyse hiç kaldırmıyordu.
Küçük terliklerinin ahşap parkede tek bir ses bile çıkarmaması için adımlarını basmadan önce parmak uçlarında süzülüyordu.
Çünkü çocuk zihnindeki ilk ve tek kural çok netti.
Abim uyuyor.
Eleni odanın içine ilk adımı attığında, sessizlik hemen kulaklarına saptı.
Hastanelerdeki o soğuk, metalik sessizlikten değildi bu.
Kendi evinde, yaşayan bir adamın son gücüyle hayata tutunmaya çalıştığı, zamansız ve ağır bir sessizlikti.
Bip…
…
Bip…
Monitörün yeşil ışığının duvara düşen gölgesi ritmik bir biçimde dalgalanıyordu.
Poyraz’ın gözleri önce o yeşil ışığa takıldı, ardından yatağın üzerindeki o heybetli karartıya kaydı.
İçeriye adım attıkça altı yaşındaki bir çocuğun hayal gücünü aşan bir görüntüyle karşı karşıyaydı.
Yetişkinlerin gördüğü şey; düşmüş bir beden, yavaşlayan bir kalp ve başucunda yanıp sönen cihazlardı.
Eleni’nin gördüğü ise üç kurşunun bıraktığı izlerdi.
Göğsünde, omzunda, karnında…
Ve kalbinin üzerinde uzanan o uzun ameliyat izi.
Eleni’nin yüreği sıkıştı.
Yayla evinde İso’nun o izleri Poyraz’a gösterdiğini bilmiyordu.
Altı yaşındaki bir çocuğun hayatında ilk kez böyle bir bedenle karşılaşacağını sanmıştı.
Parmakları istemsizce Poyraz’ın elini biraz daha sıktı.
‘Ya korkarsa?’
‘Ya İso’nun en korktuğu şey gerçek olursa?’
Ama Poyraz korkmadı.
Çünkü onun gördüğü şey yara değildi.
Poyraz’ın gördüğü şey, bambaşkaydı.
Abisinin sapsarı sakalları, o gece loş ışığın altında yüzündeki solgunluğa inat bir şekilde parıldıyordu.
Nemli altın saçları, alnına yapışmıştı.
Ve o saçlar bugün her zamankinden daha dağınıktı.
Yüzü, Karadeniz’in o dalgalı kış sabahlarındaki köpükler kadar bembeyazdı.
Burnunun ve ağzının üzerini kapatan plastik maske, her nefeste hafifçe buğulanıyor, sonra yavaşça açılıyordu.
Üzerine serilmiş, beline kadar çekilmiş iki kat kalın yün battaniyenin altında abisi her zamankinden daha büyük, ama bir o kadar da kıpırtısız duruyordu.
Göğsünün üzerinde birbirine dolanan beyaz kablolar…
Sağ omzundaki o eski kurşun izi…
Sağ kaburgasının altındaki derin yara…
Ve tam kalbinin üzerinde, yukarıdan aşağı uzanan o uzun ameliyat izi…
Poyraz onları görünce durdu.
Eleni, çocuğun bir anda sessizleşmesini görünce istemsizce gerildi.
Gözleri, Poyraz’ın baktığı yeri takip etti.
İzler…
İçinden,
“Şimdi korkacak…”
diye geçirdi.
Altı yaşındaki bir çocuğun bunları görmesi kolay değildi.
Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.
“Poyraz…”
dedi yumuşak bir sesle.
“İstersen önce…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Poyraz gözlerini İso’dan ayırmadan başını hafifçe iki yana salladı.
“Ben biliyorum.”
Eleni şaşkınlıkla ona baktı.
“Neyi biliyorsun?”
Poyraz usulca yatağa doğru yürüdü.
“Korkulacak bir şey olmadığını.”
Biraz daha yaklaştı.
“Abim bana göstermiştu.”
Eleni’nin kaşları hafifçe çatıldı.
“Göstermiş miydi?”
“Evet.”
Çocuk, yatağın kenarında durdu.
Küçük parmağıyla havada göstermeye başladı.
“Bak…”
“Burada.”
Sağ omzunu işaret etti.
“Sonra burada…”
Karnının sağ tarafını gösterdi.
“En büyüğü de burada.”
Kalbinin üstünü gösterirken sesi iyice yumuşadı.
“Ben üflemiştim.”
Eleni hiçbir şey söylemedi.
Poyraz, sanki dünyanın en normal şeyini anlatıyormuş gibi devam etti.
“Yayladaydık.”
“Önce bana göstermem dedi.”
“Korkarsun dedi. Ben korkmam dedum ama sonra ben korkarum dedi.”
Küçük omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Ben de korkmadum.”
Dudaklarında minicik bir gülümseme oluştu.
“Çünkü o benim abim.”
Eleni’nin boğazı düğümlendi.
İçinden geçen bütün endişe, çocuğun tek cümlesiyle dağılıp gitmişti.
Poyraz Eleni’nin elini biraz daha sıktı.
Ağzını hafifçe araladı, yatağın yanına kadar yaklaştı.
“Abi…”
dedi çok kısık, fısıltıdan da öte bir sesle.
Karadeniz şivesinin o çocuksu bükülüşüyle tamamladı cümlesini.
“Çok üşümüşsün da…”
Eleni gözlerindeki buğulanmayı saklamak istercesine bakışlarını kaçırdı.
Uzanıp Poyraz’ın ıslak saçlarını hafifçe geriye itti.
“Biz şimdi onu ısıtıyoruz ama, tamam mı?”
dedi Eleni, sesini odayı rahatsız etmeyecek bir fısıltıya düşürerek.
Poyraz’ın elini yavaşça bıraktı ve Oruç’un söylediklerini hatırlayarak odanın köşesindeki koyu renkli ahşap dolaba doğru yürüdü.
Dolabın en sol alt çekmecesini çektiğinde, ahşabın içinden yıllanmış sabun ve kurutulmuş lavanta kokusu yayıldı.
Çekmecenin içinde itinayla katlanmış birkaç parça çocuk kıyafeti duruyordu.
Yıllar önce küçük İso için özenle saklanan el emeği şeylerdi bunlar.
En üstte, pastel sarı renkte, ince bir kazak, altında kahverengi pamuklu bir çocuk pantolonu duruyordu.
Eleni’nin parmakları kıyafetlerin üzerinde duraksadı.
Kalbinde sızlayan bir sıcaklıkla içinden geçirdi.
‘Demek saklamışlar…’
‘İso’nun çocukluğunu bu çekmecede kilitli tutmuşlar...’
Kıyafetleri kucağına alıp yatağın yanına döndüğünde Poyraz hâlâ yatağın kenarındaki komodine yaslanmış, büyülenmiş ve meraklı gözlerle İso’yu inceliyordu.
Poyraz başını kaldırıp İso’nun göğsünden çıkan beyaz EKG kablolarını gösterdi.
Çocuk zihni yetişkin tıbbını çözmeye çalışıyordu.
“Bu ipler…”
dedi fısıltıyla.
“Canını acıtıyor mu?”
Eleni kucağındaki kıyafetleri yatağın ucundaki boşluğa koydu.
Poyraz’ın yanına diz çöktü.
“Hayır birtanem…”
dedi Eleni şefkatle.
“Onlar canını hiç acıtmıyor.”
Poyraz gözlerini İso’nun yüzündeki şeffaf plastik maskeye çevirdi.
Dudakları titredi.
“Abim… Hasta mı oldu?”
“Biraz.”
dedi Eleni usulca.
Poyraz’ın gözleri adamın kolundaki o serum iğnesine takıldı, gözlerini kocaman açıp Eleni’ye doğru yaklaştı.
Sormaktan korktuğu o çocukça endişeyle fısıldadı.
“İğneden korktu mu peki?”
Eleni’nin gözleri doldu.
Küçük çocuğun o saf dünyasındaki tek acı iğne acısıydı.
Eleni hafifçe gülümsedi.
“Yok… O çok güçlü bir adam, hiç korkmadı.”
Poyraz dudaklarını birbirine bastırdı.
Göğsü titredi.
Sormaktan çekindiği o en ağır soruyu sorarken sesi tamamen kısıldı.
“Abim, nefes alıyor dimi?”
O an odadaki zaman bir anlığına durdu sanki.
Monitörün bipi bile o sorunun ağırlığı altında ezildi.
Eleni’nin boğazına yumruk gibi bir şey oturdu.
Gözlerini kaçırmadan, Poyraz’ın küçük omuzlarını tuttu.
Sesi sarsılmaz bir kesinlikle çıktı.
“Alıyor tabii. Bak…”
Eleni, küçük çocuğun elini yavaşça İso’nun göğsünün üzerine koydu.
“Göğsü yavaş yavaş inip kalkıyor. Görüyorsun değil mi?”
Poyraz gözlerini abisinin göğsüne dikti.
Battaniyenin o hafif, ritmik yükselişini görünce ciğerlerini dolduran derin, çocuksu bir nefes verdi.
Omuzlarındaki o kaskatı gerginlik bir anda dağıldı.
“Ne zaman uyanacak peki?”
Eleni, küçük çocuğun saçını okşadı.
“Sabah sen uyandığında o da uyanır, merak etme.”
Poyraz başını anladığını belirtircesine salladı.
Tam o sırada gözü Eleni’nin kucağından çıkarıp yatağın kenarına koyduğu sarı kazağa ve pantolona takıldı.
Kaşlarını çatarak yaklaştı.
Minik parmaklarıyla kazağın kalın örgü desenine dokundu.
“Bunlar…”
dedi şaşkınlıkla.
“Abimin mi?”
Eleni hafifçe gülümsedi.
“Evet. Abin de bir zamanlar tam senin kadardı. Bu kazağı da o giyermiş.”
Poyraz, başını yavaşça kaldırıp yatakta dev gibi yatan adama baktı, sonra tekrar minik kazağa döndü.
İso’nun da bir zamanlar küçük bir çocuk olabileceği fikri onun zihninde canlandırması imkansız bir mucize gibiydi.
Ama yayladayken İso ona kendi küçük kazağını vermişti.
Biliyordu, abisi de bir zamanlar tıpkı onu gibi, küçücüktü.
Kazağı iki eliyle kavrayıp göğsüne bastırdı.
Kıyafet hâlâ hafifçe lavanta kokuyordu.
“Hadi bakalım.”
dedi Eleni.
“Bunları giyelim. Yoksa üşütüp hasta olursan… Sabah abin uyanınca gerçekten çok üzülür. Biliyorsun, sana hiç kıyamaz.”
Poyraz hırsla başını salladı.
“Üzülmesun.”
Eleni uzandı.
“İstersen üstünü değiştirmene yardım edebilirim?”
Poyraz bir adım geri çekildi.
Çenesini dikleştirdi, omuzlarını kabarttı.
Altı yaşındaki bir erkeğin bütün gururu sesi bükülerek dışarı vurdu.
“Ben büyüdüm da. Kendim giyebilirum.”
Eleni onun bu sevimli kararlılığı karşısında ses çıkarmadı.
“Peki bakalım, koca adam.”
Poyraz kazağını ve pantolonunu kendi başına, hırsla değiştirdi.
İso’nun çocukluk kazağının kolları Poyraz’ın ellerini tamamen kaplamıştı.
Poyraz ellerini çıkarabilmek için kolları birkaç kez geriye doğru kıvırdı.
İso’nun çekmeceden çıkan çocukluğu, yıllar sonra Poyraz’ın üzerinde yeniden can bulmuştu.
Giyindikten sonra Poyraz Eleni’ye döndü.
Minik ellerini kazağın uzun kollarının içinden tamamen dışarı çıkardı.
Eleni’nin gözlerinin içine baktı.
“Teşekkür ederim.”
dedi usulca.
Eleni duraksadı.
“Ne için bitanem?”
“Abimi iyileştirdun.”
Kısa bir duraksama yaptı, hakkı teslim etmek istercesine ekledi.
“Oruç abiyle beraber.”
Sonra dikleşti, gözlerinin içi parlayarak o devasa sorumluluğu dillendirdi.
“Şimdi sıra bende.”
Eleni şaşkınlıkla baktı.
“Nasıl yani?”
“Ben de abime bakacağım.”
Eleni’nin boğazındaki düğüm bu kez iyice büyüdü.
Göğsüne saplanan o keskin sızıyla nefesi daraldı.
Diz çöktü, Poyraz’a sımsıkı sarıldı.
Saçlarının arasına derin bir öpücük bıraktı.
Eleni tam kapıya yönelmişti ki bir anda durdu.
Geri döndü.
“Bir şey daha var.”
dedi usulca.
Poyraz merakla baktı.
Eleni dizlerinin üzerine tekrar çöktü.
“Abinin üstündeki şu beyaz yuvarlakları görüyor musun?”
Poyraz başını salladı.
“Hı hı.”
“Onlar kalbinin şarkısını dinliyor. Onlara dokunma, tamam mı? Burnundaki maskeyi de çıkarma… Ona rahat nefes aldırıyor. Kolundaki hortuma da dokunma, o da ilacını veriyor.”
Eleni durdu.
Poyraz’ın gözlerinin içine bakıp gülümsedi.
“Ama… Elini tutabilirsin.”
Poyraz’ın gözleri parladı.
Çocuksu bir heyecanla sordu.
“Saçını da okşayabilir miyim?”
Eleni’nin yüzü aydınlandı.
“Tabii. Buna çok sevinir.”
Poyraz biraz daha yaklaştı, fısıldadı.
“Öpebilir miyim?”
Eleni kafasını salladı.
Yavaşça ayağa kalktı.
Poyraz ise hiç zaman kaybetmeden yatağın kenarına doğru adımladı.
Yavaşça abisinin yanına çıktı, oturdu.
Önce durdu.
İso’nun üzerindeki serum bantlarına, sol elindeki sargılara baktı.
Biraz çekindi.
Sonra Eleni’nin söylediği o cümleyi hatırladı.
‘Elini tutabilirsin.’
Yavaşça uzandı.
İso’nun yatağın kenarından aşağıya düşmüş o devasa, buz gibi avucunu iki minik eliyle birden kavramayı başardı.
Parmaklarını abisinin avucuna hapsetti.
Eleni, dakikalar önce paramedikler hâlâ odadayken aklına kazınan o görüntüyü hatırladı.
~
İso’nun sağ eli, battaniyenin kenarından aşağıya doğru uzanmıştı.
Geniş avucu hafifçe aralıktı.
Boş…
Bomboş…
Çok değil, birkaç dakika önce sokağın çamuru içinde Poyraz’ın minik elleriyle kenetlenen o el; şimdi amansız bir yalnızlıkla tüy gibi yana düşmüştü.
Avucunda ne bir sıcaklık vardı, ne de tutunacak bir el…
İsmail Furtuna, o gece,
Gerçekten yalnız kalmıştı.
~
Sonra Poyraz, yavaşça öne eğildi.
Yanağını İso’nun sakallı yanağına bastırıp çok hafif, tüy gibi bir öpücük bıraktı.
Eleni kapı aralığında durmuş, gözleri buğulu bir şekilde bu sinematik tabloyu izliyordu.
Poyraz, minik elini kaldırdı.
Abisinin alnına düşmüş olan, kendisi gibi altın saçlarını yavaşça arkaya doğru düzeltti.
“Heh… Böyle daha yakışıklısun da abi.”
İso…
Yatakta, hareketsizce yatıyordu.
Ve hemen başucunda…
İso’nun çocukluğundan kalma bebek sarısı kazağın içinde, minik eliyle abisinin eline kenetlenmiş, diğer eliyle de abisinin nemli saçlarını okşayan altı yaşındaki Poyraz duruyordu.
Bip…
…
Bip…
Eleni, gözünden bir damla yaş yanağına doğru süzülürken kapıyı dışarıdan usulca kapattı.
Odadaki tek ses monitörün ritmik bipi ve bir çocuğun abisinin başucundaki o sessiz, sarsılmaz nöbetiydi.
Belki Oruç, kardeşinin saçlarına dokunmaya kendisini layık görmüyordu.
Ama İso’nun başucunda, bunun için hiçbir şey düşünmesine gerek olmayan biri vardı.
Altı yaşında.
Sarı renkli bir kazak içinde.
Küçücük eli, abisinin eline sımsıkı kenetlenmişti.
Ve o gece İsmail Furtuna’nın yalnız kalmasına izin vermiyordu.
Eleni’nin ayak sesleri koridorda yavaşça uzaklaşıp merdivenlere doğru süzülürken, odadaki hava bir anda biçim değiştirdi.
Yetişkinlerin o ağır, kurallı ve tedirgin varlığı çekilmiş; geriye sadece odanın loş sarı ışığı, fırtınanın camlara vuran boğuk uğultusu ve yatakta yatan adamla başucundaki çocuk kalmıştı.
Bip…
…
Bip…
Poyraz önce kapıya baktı.
Siyah kilit göbeğine, pirinç kapı koluna…
Sonra yavaşça başını çevirip yatağa döndü.
Eleni yanındayken tutunduğu o küçük cesaret zırhı, odada yalnız kalınca hafifçe sarsıldı.
Yüksel Baltacı - Uçan Atmaca İken
Sessizlik birdenbire büyümüş, monitörün her bir bipi odanın ahşap duvarlarında daha geniş yankılanmaya başlamıştı.
Oturduğu yerde biraz huzursuzca kımıldadı.
Poyraz kapıya bir kez daha baktı.
Eleni’nin gerçekten gidip gitmediğini anlamak ister gibi başını hafifçe yana çevirdi.
“Eleni abla?”
Cevap gelmedi.
Dudaklarını birbirine bastırdı.
Sonra yatağa baktı.
“Neyse…”
Biraz daha yaklaştı.
“Sen varsun abi.”
Sarı kazağının uzun kollarını ellerinin üzerine doğru biraz daha çekti.
“Gitti…”
dedi usulca.
Sesini odanın tavanındaki ahşap kirişler yuttu.
Poyraz biraz bekledi.
Yatakta yatan devasa gölgeye baktı.
“Şimdi ikimiz kalduk da abi.”
Yatakta, abisini incitmekten korkar gibi gıcırtısızca kendisini yatakta öylece yatan adama biraz daha yaklaştırdı.
Dizlerini göğsüne doğru çekip elini İso’nun üzerindeki iki kat kalın yün battaniyenin kenarına dayadı.
İso’nun yüzündeki plastik maskenin her nefeste buğulanıp açılmasını izlemeye başladı.
Çocuk zihni, odadaki bu derin sessizliği hayati bir kriz olarak okumuyordu.
Onun dünyasında abisi sadece çok ama çok derin bir uykudaydı.
Ve uyuyan birine yapılacak en güzel şey, o uyanana kadar yanında oturup günün bütün önemli haberlerini ona vermekti.
“Ben bugün seni çok bekledum.”
dedi Poyraz, tüy kadar hafif bir fısıltıyla.
Dudaklarını bükerek gözlerini odanın köşesindeki ahşap komodine kaydırdı.
“Sütlaç da getirmiştum ya hani… Ama yiyemedun. Olsun… Uyandığında beraber yeriz.”
“Ben onu buraya getirdum ama. Dışarıda bırakmadum.”
Birkaç saniye durdu.
Oksijen maskesinden çıkan hafif fısıltılı hava sesini dinledi.
Zihnindeki daldan dala atlayan o çocuksu akışla devam etti.
“Ben bugün yağmurda da kaldım biliyor musun? Şemsiyem vardı ama. Mavi olan… Sen görmüştün ya.”
İso’dan hiçbir yanıt gelmedi.
Solgun yüzü loş ışıkta kıpırtısız duruyordu.
Poyraz başını hafifçe yana eğip abisinin kapalı göz kapaklarına baktı.
“Gördün değil mi?”
Cevap gelmeyince, kendi çocuksu mantığıyla hafifçe gülümsedi. Başını salladı.
“Gördün, gördün… Biliyorum.”
Gözleri İso’nun battaniyenin üzerinden açıkta kalan göğsüne, kaba dikiş izlerine kaydı.
Eleni’nin az önce endişeyle baktığı o izler, Poyraz için korkulacak bir şey değildi.
Yayladaki o sisli günü hatırladı.
Sonra da birkaç saat önce yaşananları…
Yavaşça uzanıp minik parmaklarıyla battaniyenin kenarını biraz daha yukarı çekti.
“Bak…”
dedi usulca.
“Sen bana korkma dedun ya.”
“Korkmadum yine.”
Poyraz çenesini abisinin kolunun yanına biraz daha yaklaştırdı.
Sesi inanılmaz bir şefkatle odayı dolduruyordu.
“Şimdi ben diyorum… Sen de korkma abi. Ben buradayum.”
Sanki bu söz İso’nun ruhuna ulaşmış gibi bir an durup abisinin yüzünü süzdü.
Sonra aklına aniden gelen şeyle gözleri kocaman açıldı.
Minik eli hızla kahverengi pantolonunun cebine kaydı.
Kaybetmemek için kıyafetlerini değiştirdikten sonra bile yeni giydiği pantolonun cebinde sakladığı o küçük, sert nesneyi kavradı.
Parmaklarının arasında sıkıca tutarak dışarı çıkardı.
Oruç’un avucundan çekip aldığı, ahşaptan oyulmuş o küçük atmaca kolyesi…
Ucu çözülmüş, ipi sarkmış bir halde minik avucunun içindeydi.
Poyraz şeffaf serum hortumunun bağlı olduğu, üzerinde beyaz plaster bantlar duran İso’nun sağ koluna baktı.
Sonra bakışları İso’nun yatağın diğer tarafında, çarşafın üzerine serilmiş olan sol eline kaydı.
İso’nun sol eli, bardağın parçalandığı o acı andan kalan sargılarla kaplıydı.
Bembeyaz gazlı bezler, kalın bir bandajla sarılmıştı.
Poyraz, abisinin o sargılı ve yarı açık duran devasa avucuna doğru uzandı.
“Abi…”
dedi fısıltıyla.
“Kolye, çözüldü.”
İso’dan tek bir kıpırtı gelmedi.
Poyraz tahta atmacayı ve sarkan ipini büyük bir itinayla İso’nun sargılı sol avucunun içine bıraktı.
Sonra minik parmaklarıyla İso’nun buz gibi, kaskatı duran iri parmaklarını incitmeden tek tek kapatmaya çalıştı.
Atmaca abisinin ellerinde kalsın, düşmesin istiyordu.
Ama İso’nun eli ağırdı, parmakları serbest kaldığı an tekrar hafifçe gevşeyip aralandı.
Poyraz pes etmedi.
İso’nun sargılı başparmağını atmacanın üzerine doğru bastırıp tutmaya çalıştı.
“Çözülürse gel, ben bağlarum demiştun.”
“Çözüldü bak…”
“Oruç abi gel bağlayalum dedi ama ben istemedum. Sen bağla istedum.”
dedi Karadeniz şivesinin o en yumuşak, en çocuksu vurgusuyla.
“Uyanınca bağlarsun.”
Kolyenin aşağı kaymasından korkar gibi minik ellerini abisinin sargılı avucunun üzerine koydu.
“Kaybetme ama…”
diye fısıldadı.
Sonra durdu, bir yetişkin gibi mantık yürütmek yerine tam altı yaşındaki bir çocuğun saf sadakatiyle tamamladı cümlesini.
“Ben şimdi yanında durayım. Kaybolmaz.”
Poyraz’ın parmakları İso’nun sargılı avucunun üzerinde bir süre daha kaldı.
Tahta atmacanın sert kenarlarını yokladı.
İpi parmaklarının arasından sarkıyordu.
Poyraz bir an kolyeye baktı.
Sonra abisinin yüzüne.
Sanki bir şey hatırlamış gibi kaşları hafifçe çatıldı.
“Abi…”
İso cevap vermedi.
Poyraz biraz daha yaklaştı.
“Bugün bir adam gördüm.”
Odanın sessizliğinde bu cümle tek başına asılı kaldı.
Bip…
…
Bip…
Poyraz, abisinin gözlerinin kapalı olduğundan emin olduktan sonra anlatmaya devam etti.
“Sen içeri girdikten sonra…”
Bir an durdu.
“Ben dışarıda kalmıştum ya.”
Küçük parmakları atmacanın ipini çevirmeye başladı.
“Yağmur yağıyodu.”
Başını yana eğdi.
“Çok yağdı.”
Sonra yüzünde tuhaf, çocukça bir merak belirdi.
“Bir adam geldi.”
İso’nun yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Poyraz bunu görmedi bile.
“Bana…”
Bir an düşündü.
Sonra hatırladığı kelimeyi olduğu gibi söyledi.
“‘Küçük atmaca’ dedi.”
Monitörün düzenli sesi devam etti.
Bip…
…
Bip…
Poyraz başını kaldırıp İso’ya baktı.
“Senin gibi söyledi.”
Küçük kaşları çatıldı.
“Sen de bana öyle diyosun ya.”
İso yine kıpırdamadı.
Poyraz bunu da önemsemedi.
Çünkü anlatacak daha önemli bir şeyi vardı.
“Sonra…”
Kolyesini biraz kaldırdı.
“Kolyemi buldu.”
Atmacayı iki parmağının arasında tuttu.
“Düşmüş, görmemişum.”
“Ama o adam bulmuş.”
Poyraz’ın sesi yavaşladı.
“Bana verdi.”
Bir an durdu.
Sonra gözlerini kolyeden ayırmadan ekledi.
“Çok büyük elleri vardı.”
Poyraz devam etti.
“Böylee…”
İki elini birbirinden ayırarak adamın ellerini anlatmaya çalıştı.
“Çok büyüktü.”
Sonra kendi ellerine baktı.
“Benim ellerim kadar değil.”
Dudaklarını büzdü.
“Seninkiler gibi.”
Küçük bir sessizlik.
“Sonra elimi tuttu.”
Poyraz’ın gözleri yeniden parladı.
“Böyle yaptı.”
Kendi iki elini birbirinin üzerine kapattı.
“İki kere.”
Tap…
Minik eliyle diğer elinin üzerine hafifçe vurdu.
Tap…
Sonra başını kaldırdı.
“Sen de yapıyosun ya.”
İso’nun yüzüne baktı.
Çocukça bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Haha… Böyle yapıyosun.”
Bir süre sustu.
Sonra sanki çok önemli bir ayrıntıyı yeni hatırlamış gibi gözlerini büyüttü.
“Bir de saçımı okşadı.”
Minik eliyle kendi saçlarının üzerinde gezindi.
“Sen gibi.”
Poyraz’ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
“Sonra bana bir şey dedi.”
Dudaklarını büzüp hatırlamaya çalıştı.
“Ne dedi…”
Başını yana eğdi.
“Şey dedi…”
Ve sonra, o gece duyduğu cümleyi altı yaşındaki zihninin izin verdiği kadarıyla tekrarladı.
“‘Atmacalar yalnız uçuyor gibi görünürler’ dedi.”
Poyraz biraz durdu.
“Sonra…”
“‘Ama birbirlerini gökyüzünde asla tek bırakmazlar’ dedi.”
Çocuğun gözleri İso’nun yüzüne döndü.
“Ne demek o?”
Cevap yoktu.
Poyraz birkaç saniye bekledi.
Sonra kendi kendine karar verdi.
“Bence…”
Küçük omuzlarını kaldırdı.
“Senle ben demek.”
Dakikalar geçti.
Poyraz bir an olsun susmadı.
Okulda öğretmeninin ne söylediğini anlattı.
Arkadaşıyla oynadığı oyunda kimin kazandığını anlattı.
Şemsiyesinin rüzgârda nasıl ters döndüğünü anlattı.
Sonra birden aklına başka bir şey geldi.
“Sen bana ‘Uç!’ dedun ama ben en çok seninle uçmayı seviyorum.”
“Sen uyanınca yine uçalım mı abi?”
Cevap gelmedi.
Poyraz başını hafifçe salladı.
“Uçarız.”
Odanın içindeki fırtına sesi dışarıda vurmaya devam ederken, Poyraz’ın göz kapaklarına ağır bir yük binmeye başladı.
Günün yorgunluğu, fırtınanın ıslaklığı ve odadaki o ılık, koyu hava minik bedenini ele geçiriyordu.
Gözlerini hırsla kırpıştırdı.
Başını iki yana salladı.
“Ben uyumayacağım…”
dedi kendi kendine.
Ama gözleri tekrar kapandı.
Başını yatağın kenarındaki ahşap komodine yasladı.
Minik eliyle İso’nun saçlarına dokundu.
Birkaç saniye öylece kaldı.
Sonra aniden irkilerek doğruldu.
Küçük omuzlarını dikleştirdi.
“Uyumuyorum da…”
İso’nun yüzüne baktı.
Maskenin arkasındaki o buğulu nefese…
“Abi…”
Cevap yoktu.
“Ben buradayum…”
Sesi artık bir fısıltıdan farksızdı.
Dik durmak zorlaşmıştı.
Minik bedeni soğuk yatağın tepesinde kıvrılmak istemiyordu.
Abisinin yanındaki o iki kat kalın yün battaniyenin sıcaklığı onu büyülüyor gibiydi.
Poyraz yataktan usulca aşağı kaydı.
Çıplak çoraplı ayaklarıyla ahşap parkeye bastı.
Yatağın kenarına yaklaştı.
Önce duraksadı.
Gözleri İso’nun göğsündeki beyaz EKG kablolarına, sağ omzundaki dikiş izlerine ve serum hortumuna takıldı.
Bir an içini büyük bir endişe kapladı.
“Canını acıtmam ama, söz…”
diye fısıldadı geceye doğru.
Yatağın sağ tarafı kablolar ve serumla doluydu.
Poyraz yatağın etrafından dolanıp İso’nun güvenli ve rahat olduğunu düşündüğü sol tarafına doğru geçti.
Yatağın kenarına tırmandı.
Ahşap karyola bile onun bu kuş hafifliğindeki ağırlığı altında gıcırdamadı.
Yün battaniyenin kenarını hafifçe araladı.
İso’nun devasa bedeninin yanında, ona zarar vermeyecek küçük bir boşluk buldu.
Kendi bedenini abisine mümkün olduğunca yaklaştırdı ama kablolara kesinlikle dokunmamaya özen göstererek oraya kıvrıldı.
Yüksel Baltacı - Ela Mana
Kahverengi pantolonu ve İso’nun çocukluğundan kalma tatlı, sarı kazağının içinde minicik kalmıştı.
Başını İso’nun sol omzunun hemen yanına, yastığın boşta kalan kısmına bıraktı.
Sol elini uzattı.
İso’nun sargılı sol avucunun içinde duran tahta atmacanın ve abisinin kaskatı parmaklarının üzerine kendi minik elini kapattı.
Göz kapakları ağır ağır kapandı.
“Ben uyumayacağım…”
diye mırıldandı son bir dirençle.
Dudakları abisinin kazağının lavanta kokan kumaşına değiyordu.
“Sen uyanana kadar…”
Cevap gelmedi.
Odada sadece cihazın o monoton sesi tıkırdadı.
Poyraz’ın başı yavaşça ağırlaşıp İso’nun omzuna doğru düştü.
Birkaç saniye sonra bilinci son bir kez kıvılcımlandı, gözlerini yarım yamalak araladı.
“Uyumadum…”
dedi karanlığa.
Ardından derin, çocuksu bir esneme kaçtı ağzından.
Bu kez bedeninin direnecek hiç gücü kalmamıştı.
Göğsü ritmik bir şekilde inip kalkmaya başladı.
Yüzü abisinin kalbine gömüldü.
Minik eli, İso’nun sargılı avucundaki atmacanın üstünde kilitli kalmıştı.
Gözleri ise abisinin boynundaki o turkuaz renkli kolyede…
Poyraz son kez fısıldadı.
“Bir de, biliyor musun kolyemi bulan o abinin de gözleri maviydi abi…”
“Seninki gibi.”
Tatlı bir gülümseme yerleşti yüzüne.
“Ama seninki daha güzel.”
Sonra biraz düşündü, gülümsemesi yavaşça silindi.
“Onunki biraz üzgündü.”
“Sanki çok ağlamış gibi.”
“Ama ben hiç korkmadım. Çünkü bana kötü bakmadı.”
“Saçımı da okşadı.”
“Aynı… Sen gibi.”
Sonra gözleri kapanmaya başladı.
“Belki sen o abiyi tanıyosundur…”
Ve derin bir uykuya daldı.
Bip…
…
Bip…
İso hâlâ uyanmıyordu.
Kalbi yavaş, derin ve yorgun atıyordu.
Yüzündeki maske her nefeste buğulanmaya devam ediyordu.
Ama İsmail Furtuna, Karadeniz’in o amansız bahar gecesinde artık yalnız değildi.
Küçük atmaca nöbet yerini terk etmemişti.
Çünkü abisi uyanacaktı.
Öyle demişti.
Uyanınca kolyeyi bağlayacaktı.
O dakikalarda, mutfakta Oruç ve Fadime konuşuyordu.
“İso’nun bu kez…”
Oruç’un sesi yavaşladı.
“Kendi içindeki o denizde kaybolmasından korkuyorum.”
Fadime başını kaldırdı.
“Çünkü bu sefer sadece kaybolmakla kalmaz.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Kendini o denizde boğar.”
Mutfakta uzun süre kimse konuşmadı.
Oruç, karşısında oturan Fadime’ye baktı.
Yüzündeki yorgunluk artık saklanamayacak kadar belirgindi.
Gözlerinin altında uykusuzluğun gölgeleri vardı.
Ama Fadime’nin bakışlarında uykuya dair hiçbir şey yoktu.
Sadece bekleyiş…
Oruç derin bir nefes aldı.
“Fadime…”
Fadime başını kaldırdı.
“Git biraz dinlen.”
“Yok.”
Cevabı hiç düşünmeden vermişti.
Oruç kaşlarını hafifçe çattı.
“Sabaha kadar burada oturacak değilsun herhalde.”
Fadime gözlerini yere indirdi.
“Ben bekleyeceğim.”
“Fadime…”
“Bekleyeceğim, abi.”
Bu kez sesi daha yumuşaktı.
Ama kararlıydı.
Sanki başka hiçbir seçeneği yokmuş gibi.
Sanki İso’nun gözlerini açtığı o anı kaçırırsa, kendisini bir daha asla affetmeyecekmiş gibi.
Oruç birkaç saniye ona baktı.
Sonra söyleyecek başka bir sözü kalmadığını anladı.
Yavaşça sandalyesinden kalktı.
Fadime’nin yanına geldi.
Hiçbir şey söylemeden kollarını onun etrafına sardı.
Fadime önce hareketsiz kaldı.
Sonra bütün gün tuttuğu nefesi bırakır gibi başını Oruç’un göğsüne yasladı.
Gözlerini kapattı.
Oruç elini onun sırtında bir süre tuttu.
Sonra, İso’nun yıllardır yaptığı o küçük hareket gibi, omzuna iki kez hafifçe vurdu.
“Ben yukarıdayım.”
Fadime cevap vermedi.
“Bir şeye ihtiyacın olursa çekinme.”
Kısa bir duraksama.
“Kapımı tıklat.”
Fadime yalnızca başını salladı.
Oruç birkaç saniye daha öylece kaldı.
Sonra yavaşça geri çekildi.
Mutfaktan çıktı.
Oruç merdivenlere yönelmek üzereyken Fadime’nin sesi arkasından geldi.
“Abi…”
Oruç durdu.
Yavaşça arkasını döndü.
Fadime hâlâ sandalyesinde oturuyordu.
Bakışları boşluğa dalmıştı.
“Ya…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Oruç birkaç saniye bekledi.
“Ne oldu?”
Fadime dudaklarını birbirine bastırdı.
“Sabah uyandığında…”
Sesi inceldi.
“İso…”
“…gider mi?”
Oruç’un yüzündeki ifade bir anda değişti.
Fadime gözlerini kaçırdı.
“Sen söyledun ya…”
“Canı yandığında çekip gider diye.”
Oruç sessiz kaldı.
“Ya yine yaparsa?”
“Ya gözlerini açar açmaz kalkıp giderse?”
“Ben…”
Fadime’nin sesi titredi.
“Ben onu bir daha bulamamaktan korkuyorum.”
Oruç birkaç saniye boyunca karşısındaki kadına baktı.
Sonra yavaşça geri döndü.
Fadime’nin karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Uyanınca gitmesinden korkuyorsan…”
Bir an durdu.
“Korkma.”
Fadime başını kaldırdı.
Oruç’un sesi sakindi.
“Bu sefer bedeni buna izin vermez.”
Fadime kaşlarını hafifçe çattı.
“Nasıl yani?”
Oruç derin bir nefes aldı.
“Fadime, İso bu gece sadece hatırlamadı.”
“Kalbi bir ara ciddi şekilde yavaşladı. Senkop geçirdi. Vücudu uzun süre soğuğun altında kaldı.”
“Hipotermiye girmesine ramak kaldı.”
Fadime’nin yüzündeki korku yeniden belirginleşti.
Oruç devam etti.
“Böyle bir geceden sonra bedenin toparlanması öyle kolay olmaz.”
“Uyandığında kendini iyi hissedebilir, evet.”
“‘Ben iyiyim’ diyebilir.”
Dudaklarının kenarında çok kısa, yorgun bir tebessüm oluştu.
“İso zaten başka türlü konuşmaz.”
Fadime’nin gözleri doldu.
“Ama iyi olmak başka…”
Oruç başını iki yana salladı.
“Yürüyebilmek başka.”
“Daha birkaç adım atmaya çalışsa bile başı dönebilir. Tansiyonu düşebilir. Gitmesi, zor.”
“Vücudu şu an onun emirlerini dinleyecek halde değil.”
Fadime sessizce dinliyordu.
Oruç’un sesi biraz daha yumuşadı.
“Bu gece onu ölümden döndürdük.”
“Sabah gözlerini açtığında yapacağı ilk şey kalkıp gitmek olmayacak.”
“Kalkmaya çalışsa bile…”
Kısa bir nefes verdi.
“Biz izin vermeyiz.”
Fadime gözlerini yere indirdi.
“Ya yine de gitmek isterse?”
Oruç hiç düşünmeden cevap verdi.
“İsteyecek.”
Fadime’nin yüzü düştü.
Ama Oruç devam etti.
“Ama istemesi başka.”
“Yapabilmesi başka.”
“Bu kez öyle bir şey olmayacak.”
Fadime’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Ama bu kez korkudan değildi.
İçine çöken o ağır endişenin bir parçası biraz olsun gevşemişti.
Oruç ayağa kalktı.
“Şimdi git biraz uyu.”
Fadime başını iki yana salladı.
“Uyumayacağım.”
Oruç kaşlarını kaldırdı.
“Fadime…”
“Ben burada bekleyeceğim.”
Oruç birkaç saniye ona baktı.
Sonunda vazgeçti.
Çünkü bazı bekleyişlerin ikna edilecek tarafı yoktu.
Yüksel Baltacı - Elbet
“Peki.”
dedi.
“Bekle.”
Sonra ekledi.
“Ama sabah uyandığında ilk göreceğin şey İso olsun istiyorsan…”
Kısa bir duraksama yaptı.
“Sen de biraz uyu.”
Fadime başını kaldırdı.
Oruç ona baktı.
“Çünkü o uyandığında…”
“Senin de ayakta olman gerekecek.”
Fadime bu kez cevap vermedi.
Oruç merdivenlere doğru yürüdü.
Fadime ise bir süre arkasından baktı.
Sabah İso uyandığında…
Hâlâ burada olacak mıydı?
Oruç’un sözlerini düşündü.
‘Gidemez.’
‘Bedeni izin vermez.’
Ama Fadime, İso’nun bedeninden çok ruhundan korkuyordu.
Çünkü İso’nun kaçmak için her zaman güçlü bir bedene ihtiyacı olmamıştı.
Dışarıda deniz karanlığın içinde kabarıyordu.
“Uyan…”
“Sonra istersen bana kız.”
“İstersen hiçbir şey söyleme.”
“Bakma yüzüme.”
Gözleri doldu.
“Ama gitme.”
Bir süre sonra Fadime de mutfaktan çıktı.
Salona geçti.
Pencerenin kenarındaki koltuğa oturdu.
Dışarıda Karadeniz’in hırçın yağmuru artık biraz olsun dinmişti.
Camın üzerinde kalan damlalar, sokak lambalarının solgun ışığını bölerek aşağı süzülüyordu.
Uzakta deniz…
Gecenin içinde kocaman, siyah ve sessiz bir boşluk gibi uzanıyordu.
Fadime dizlerini kendine çekti.
Başını cama yasladı.
Saatlerce denizi izledi.
Düşündü.
İso’yu düşündü.
Sonra…
İso uyandığında ne olacağını düşündü.
Gözlerini açtığında…
İlk ne söyleyecekti?
Ya o deniz gözlerini Fadime’ye çevirirse?
Fadime’nin dudakları hafifçe aralandı.
“Ne diyeceğim sana?”
diye fısıldadı.
Cevap verecek biri yoktu.
Deniz vardı sadece.
Yağmur vardı.
Ve konağın duvarlarının ardında, hayata tutunmaya çalışan İso…
“İyi misin?” diye soramazdı.
Çünkü iyi olmadığını biliyordu.
Belki hiçbir şey söylemezdi.
Belki sadece yüzüne bakardı.
Belki de…
Fadime gözlerini kapattı.
Belki İso yine her zamanki gibi kendisini suçlardı.
Belki ilk söyleyeceği şey kendi yaralarıyla değil, başkalarının başına gelenlerle ilgili olurdu.
Fadime’nin dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Sen önce bir uyan da…”
diye fısıldadı.
“Gerisini düşünürüz.”
Uzaklarda bir şimşek çaktı.
Deniz bir anlığına aydınlandı.
Sonra yeniden karanlığa gömüldü.
Fadime gözlerini açtı.
İso uyandığında ona söylemek istediği onlarca cümle vardı.
Ama düşündükçe hepsi birbirine karışıyordu.
Cümleler…
Sorular…
Kızgınlıklar…
Korkular…
Özürler…
Hepsi yavaş yavaş birbirine dolandı.
Fadime başını cama biraz daha yasladı.
Göz kapakları ağırlaşmaya başladı.
Bir kez açtı.
Sonra tekrar kapandı.
Denizin sesi, yağmurun uğultusuna karıştı.
Fadime koltuğun içinde yavaşça kıvrıldı.
Ve sonunda…
İso’nun uyanmasını beklerken,
Kendisi pencerenin kenarında, denize karşı uyuyakaldı.
Konakta herkes susmuştu.
Aşağıda…
Küçük bir atmaca nöbetteydi.
Yukarıda ise…
Bir kadın, sabahı bekliyordu.
Ve o gece…
Hiç kimse sabahın onlara ne getireceğini bilmiyordu.
Saatler birbirini kovaladı, sabaha karşıydı.
Gecenin karanlığı, Karadeniz’in üzerine çöken o ağır örtüyü yavaş yavaş geri çekiyordu.
Ufukta, denizin ardında çok ince bir ışık belirdi.
Güneş henüz doğmamıştı.
Ama gece artık eskisi kadar karanlık değildi.
İlk ışıklar, dalgaların üzerinde titreyerek konağın pencerelerine kadar ulaştı.
Salonun camında biriken son yağmur damlaları, günün solgunluğunu üzerlerine alıp ağır ağır aşağı süzüldü.
Fadime hâlâ pencerenin kenarında uyuyordu.
Aşağıdaki odada ise…
Bip…
…
Bip…
İso’nun nefesi, gecenin sessizliğine karışıyordu.
Maskenin içindeki sıcak buğu bir kez daha oluştu.
Sonra dağıldı.
Bir nefes daha.
Bir tane daha.
Ve tam o sırada…
İso’nun parmakları, Poyraz’ın küçücük elinin altında belli belirsiz kıpırdadı.
Tahta atmaca, sargılı avucunun içinde hafifçe yer değiştirdi.
Poyraz uykusunda hiçbir şey hissetmedi.
Ama İso…
Kaşlarını çok hafifçe çattı.
Sanki karanlığın içinden uzun bir yol yürüyüp sonunda bir yere varmış gibi.
Nefesi değişti.
Başını yastığın üzerinde belli belirsiz oynattı.
Ve…
Göz kapakları titredi.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Perdenin arasından sızan günün ilk ışığı, yatağın ucundan usulca ilerledi.
Yün battaniyenin üzerine düştü.
Poyraz’ın sarı kazağına…
İso’nun sargılı eline…
Tahta atmacaya…
Turkuaz kolyesine…
Sonra ağır ağır yüzüne ulaştı.
Sakallarının arasındaki altın rengi teller, günün ilk ışığıyla yeniden parladı.
Ve o anda…
Karadeniz’in üzerinde güneş henüz doğmamışken,
İso’nun göz kapaklarının arasından önce küçücük bir mavilik göründü.
Bir çizgi kadar.
Sonra biraz daha.
Sanki gecenin bütün karanlığı, o iki gözün içinde eriyip geride yalnızca denizin rengi kalmıştı.
Bir çift masmavi göz…
Aralandı.
İsmail Furtuna,
uzun bir gecenin ardından,
gözlerini açtı.
•
Size bir önceki bölüm demiştim ya, gözyaşlarımız sel olacak diye.
O bölüm bir sonraki bölüme kaydıı, tek bölüm yazmıştım aslında ama biraz uzun oldu ben de ikiye bölmek zorunda kaldım.
🥲🥲
Merak etmeyin, sonraki bölümün de yarısından fazlasını yazdım bugün yayınlayacağım bekletmeyeceğim sizi.
Sabah oldu.
Acaba şimdi ne olacak?
Bölüm etkileşimi
