38. bölüm / 51
Kefaret | İsfad38 • Fadime KOÇARİ
Bölümler 51Şu an: 38 • Fadime KOÇARİ
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime · Okuduğun bölüm
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Fadime Koçari
Kazım Koyuncu - Ben
İso’nun o dağları yırtan gürlemesi, Karadeniz’in karanlığına karışıp çardaktakilerin kulaklarında patladı.
“ULA ÖLSEYDİM O ZAMAN!”
Kelimeler çardağın ahşap tavanından sekip denizin derinliklerinde yankılandı.
Ardından, sanki Karadeniz de ona hak verir gibi bir anda sertleşti. Uzaklardan bir gök gürültüsü koptu.
Çok sessiz, çok sakin bir şekilde yağmur damlaları gökten yere yavaşça süzülmeye başladı.
Sanki Karadeniz de, kendi evladıyla beraber taşmıştı.
İso’nun o an yaşadığı şey, basit bir öfke nöbeti değil; aylarca her hücresinde biriktirdiği gururunun bir anda ayaklar altına alındığını hisseden bir adamın zihnindeki mutlak kırılmaydı.
İçindeki acıyı, göğsündeki o dayanılmaz baskıyı susturmak istiyor ama susturamadıkça vahşileşiyordu.
İki eliyle birden masaya abandı.
Parmak boğumları ahşabı parçalayacakmış gibi sıktığı için bembeyaz kesildi, kesik sol avucundan süzülen taze kan ahşabın damarlarına yayıldı.
Göğsü körük gibi inip kalkıyor, ciğerlerine çekmeye çalıştığı her gram hava boğazında birer cam kıymığına dönüşüyordu.
İso, öne doğru ivmelenerek göğsünü yumrukladı.
Tam o eski kurşunun girdiği, aylardır iyileşmeye çalışan kalbinin üstüne…
GÜM!
“ÖLSEYDİM DE…”
dedi, sesi kısık ve yırtıcıydı.
GÜM!
Bir yumruk daha indirdi kendine.
“Va moxti!..”
(“Bıktım artık…”)
Oruç’un gözleri dehşetle açıldı, Fadime çığlık atmak için ellerini ağzına bastırdı.
“BU HALE DÜŞMESEYDİM!”
“MÇİTAŞİ!”
“NİYE KURTARDINIZ BENİ ULA? NİYE?!”
Masanın üzerindeki ilk su bardağını hırsla kavradı, çardağın ahşabına doğru bütün gücüyle fırlattı.
ÇAT!
Cam parçaları dört bir yana saçılırken, İso bir sonraki tabağı kavradı.
“BEN SİZİN BANA ACIDIĞINIZ BİR HAYATI İSTEMEDUM!”
Tabağı yere vurdu.
Porselen büyük bir gürültüyle parçalandı.
“BEN…”
Nefesi kesildi.
Göğsünü sol eliyle sımsıkı kavradı.
Yüzündeki o canlı renk saniyeler içinde çekiliyor, yerini ölümcül bir griye bırakıyordu.
Bedeninin pes etmek üzere olduğunu hissediyordu ama zihnindeki o gurur ateşi bedenine itaat etmeyi reddetti.
“Ben sadece…”
“Ben sadece, BEN OLMAK İSTEDUM!”
İki büklüm olmuşken başını tekrar kaldırdı, gırtlağı yırtılırcasına haykırdı.
“HEPİNİZ…”
“HER GÜN YÜZÜME BAKIP İÇİNİZDEN ‘YAZIK’ DEDİNUZ!.. BEN BUNU NASIL TAŞIYAYIM ULA!”
Ayağının dibindeki sandalyeye sert bir tekme savurdu.
“Var mç’kuni!..”
(“Yeter artık!..”)
Sandalye devrilip çardağın dışına, çimlere doğru yuvarlandı.
İso bir adım geri attı.
O sırada Fadime kendinden geçmiş bir halde, hüngür hüngür ağlayarak ona doğru bir adım attı.
“İso… Kurbanın olayım, yapma—”
“YAKLAŞMA!”
İso, hırsla geri çekildi. Onun bu hareketi etrafındakilere değil, kendi içindeki o aşağılanmışlık hissineydi aslında.
Biri ona dokunsa, o dokunuşu bile "acımak" sanıyordu artık.
Oruç tam kolunu uzatıp kardeşini tutmak için hamle yaptı, İso abisinin elini sertçe savurarak itti.
“Beni hiç mi tanımadınız? HİÇ Mİ?!”
“HA, ORUÇ FURTUNA?! HERKESİ GEÇTUM! SEN… HİÇ Mİ BİLMEDUN BENİ?!”
İki elini birden göğsünün ortasına vurarak devam etti.
“BİRİNİZ SORDU MU BENİM ADIMA KARAR VERİRKEN?!”
“İÇİNİZDEN BİRİ BİLE DÜŞÜNMEDİ Mİ?!”
“Ben… Bana acıyacağınıza… Toprağın altına girmeyi tercih ederdim!”
“BEN İSMAİL FURTUNA’YUM!”
“MA Sİ MA!”
(“BEN, BENİM!”)
“BENİM GURURUMDAN HABERİNİZ YOK MUYDU?!”
Gözlerinden yaşlar dökülüyordu ama ağlamıyordu; o yaşlar gururunun eriyen külleriydi.
Sol avucundaki kesiklerden akan kan artık koluna doğru süzülüyor, kendi canının yangını içinde kavruluyordu.
“Bir gün bile… Bir gün olsun gelip de… Benim yüzüme bakıp… ‘Yazık’ demeyin diye…”
“Bana acımayın diye…”
“ÖLSEM DE DİK DURDUM BEN!”
Bir an durdu.
Kalbi göğüs kafesinin içinde öyle kontrolden çıkmış bir ritimle vurmaya başladı ki, kaburgaları içeriden kırılıyor gibi hissetti.
Görüşü bulanıklaştı, çardağın ışıkları uzayıp kısaldı.
Dizleri hafifçe büküldü ama kendini düşmekten son anda alıkoydu.
Çenesini öyle bir sıktı ki şakaklarındaki damarlar fırladı.
“Nefes alamadım… Çok acıdı canım, evet!”
“DÜŞÜNDÜĞÜNÜZDEN DAHA ÇOK ACIDI CANIM!”
Kelimeler çardağın içinde birer kırbaç gibi şakladı.
“Aldığım her nefes bıçak gibiydi! Her gün bir işkence, bir ızdıraptı!”
“Su içmek bile canımı acıttı ula! Her gün, her nefeste, HER ADIMIMDA CANIM ÇIKTU ULA! Öldüm öldüm dirildim!”
Sesi kırıldı, boğazındaki düğüm nefesini tıkadı ama haykırmaya devam etti.
“AMA GÖSTERMEDUM! ÇÜNKÜ BANA ACIMANIZI İSTEMEDUM!”
Bakışları masadaki kan lekesine, parçalanmış camlara ve karşısında unufak olmuş ailesine kaydı.
İnsanı insanlığından utandıracak kadar acı bir tebessüm oturdu dudaklarına.
“Meğer…”
dedi, sesi birden alçaldı ama zehir gibi yayıldı ortalığa.
“Ben her gün kendimi ayağa kaldırmaya çalışırken… Siz beni çoktan düşmüş saymışsınız.”
Oruç elini yüzüne kapattı, Esme Adil’in kucağında hıçkırıklara boğuldu.
Eleni şok içinde donakalmıştı.
Fadime ise sadece İso’nun titreyen ellerine, rengi solan dudaklarına bakıyor…
Kendi kıyametini izliyordu.
Yaşar Kurt - Samistal Yaylası
İso, avucunu son kez masanın ortasına vurdu.
“Beni kurtardığınızı sandınız…”
Göz bebekleri titredi.
“Meğer beni bu dünyada en çok korktuğum şeyin içine atmışsınız!”
Artık elleri boş kalmıştı.
İso’nun gözleri masadaki o geniş aile sofrasına kilitlendi.
O sofra…
Aileyi temsil eden, birlikte oturdukları, birbirlerine sözler verdikleri o büyük tahta masa…
İso, bir an durdu.
Etrafındaki hiç kimseyi görmüyordu artık.
Zihnindeki sesler öyle büyümüştü ki, Karadeniz’in fırtınası zihninin yanında hafif kalırdı.
İki eliyle birden masanın alt kenarını kavradı.
Aylardır tek bir kaşığı bile zor tutan o eller, gururunun son kırıntısından beslenen fevkalade bir öfke ve yıkım gücüyle kasıldı.
Bedenindeki titremeye, kalbindeki o sert tekmelere aldırış etmedi.
“Meğer…”
Ağzından vahşi, ciğerini söken bir haykırış koptu.
“HA BU SOFRADAKİ TEK YABANCI DA BENMİŞUM!..”
Ve masayı bütün gücüyle yukarıya doğru itip devirdi.
GÜÜÜÜM!
Masa büyük bir gürültüyle yan devrildi.
Üzerindeki porselenler, demlik, çay bardakları, beyaz örtü ve masaya akan kan…
Her şey birbirine karışarak taş zemine saçıldı.
O devasa gürültünün ardından…
Sessizlik.
Çardak sanki bir anlığına yer çekimini kaybetti.
Yağan yağmur damlalarından başka tek bir nefes sesi dahi duyulmuyordu.
İso, kendi elleriyle devirdiği o enkaza baktı.
Yıkılan sadece masa değildi; yuvasıydı, ailesine olan inancıydı, kendi benliğiydi.
Gözlerini o karmaşadan söküp çıkardığında göğsü hâlâ amansız bir hızla inip kalkıyordu.
Ayaktaydı.
Dik duruyordu.
Ama bedeninin o son öfke patlamasıyla tükettiği gücün ardında kalan devasa boşluk, saniyeler içinde kendini belli etmeye başladı.
Başı delicesine dönmeye başladı.
Görüntü bulanıklaştı.
Önce sağ ayağı hafifçe titredi.
Zemin altından kayıyormuş gibi hissetti.
Ardından sol dizi boşalacak, onu taşımayı bırakacakmış gibi oldu.
Kalbinde, tam o taze kurşun yaralarının altındaki batan bıçak daha da derine saplandı.
İso refleksle sol elini göğsünün ortasına bastırdı.
Görüşü kararıyordu.
Bedeninin pes etmek üzere olduğunu hissediyordu ama zihnindeki o dik başlı adam, kalan son nefesiyle ayağa dikildi.
Şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibiydi, çenesini öyle bir sıktı ki dişleri gıcırdadı.
İki ikiye çarpışan zihniyle kendi bedenine emretti.
‘Hayır…’
dedi içinden.
Kendi sesini bile duymak istemiyordu artık.
‘Şimdi değil. Sakın…’
‘Onların önünde değil… Yine sana acımalarına izin verme!’
‘Sen bu değilsun!’
‘Sakın!’
‘Bugün burada ölsen de…’
‘Yıkılmayacaksın!’
Bütün gücünü toplayıp omurgasını bir kez daha zorla doğrulttu.
Oruç ona doğru dehşetle bir adım atacak oldu ama İso’nun o çelik gibi sertleşen bakışını görünce havada kalan elini geri çekmek zorunda kaldı.
İso çardaktan çıkmak, oradan uzaklaşmak için ileriye doğru bir adım atmaya çalıştı.
Atamadı.
Ayağı taşa takılmış gibi olduğu yerde çakılı kaldı.
Bir adım daha atmak için kendini zorladı.
Olmuyor, dizleri artık onun iradesine itaat etmiyordu.
Nefesi tamamen kesildi.
Kalbi ritmini kaybetti; bir düzensiz vuruyor, bir duraksıyor, göğsüne ağır bir yük gibi oturuyordu.
Dizleri yine çözülmeye, onu yere doğru çekmeye başladı.
Ama hayır…
Yere kapanmak, o taşların üstüne serilmek onun için saf yenilgiydi.
Onların gözünün önünde bir kez daha düşmeyecekti.
Bedenini büyük bir dirençle sağa doğru sürükledi.
Düşmekle yürümek arasındaki o ince çizgide, son bir hamleyle kendini çardağın kenarındaki ahşap oturma yerine bıraktı.
Sertçe oturdu.
Başını tam öne düşürecekken, bir anlığına kafasını kaldırdı ve Fadime’yle göz göze geldi.
Fadime tam karşısında duruyordu.
Yüzü çaresizlikten sapsarı kesilmişti; gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyor, elleri titreyerek dudaklarına basılı tutuluyordu.
Bakışlarında büyük bir korku, derin bir endişe ve onu kaybetmenin getirdiği saf bir üzüntü vardı.
Ama İso, o bakışta bunların hiçbirini göremedi.
Zihninin gururuyla zehirlenmiş tarafı, Fadime’nin o ıslak, titrek gözlerini tek bir duyguyla etiketledi: Acımak.
Sevdiği kadının bile gözlerinde gördüğü şeyin zavallılık olduğuna inanmak, onun içindeki son direnç kalesini de sıfırladı.
‘Ben yürekten yanmişum…’
‘Yüreğumden yanmişum…’
‘Ateş beni yakar mi?..’
‘Ateş beni yakar mi?..’
Bütün savunması o tek bakışla yerle bir oldu.
O ana kadar göz pınarlarında güç belayla tuttuğu, gururundan dolayı dışarı sızdırmadığı o gözyaşları birden serbest kaldı.
Yanaklarından aşağı kaynar bir su gibi dökülmeye başladı.
Fadime, yine onun yenildiği tek savaş olmuştu.
Başını anında dizlerinin arasına doğru düşürdü.
Artık kimsenin yüzüne bakacak hali de, bakacak yüzü de kalmamıştı.
Sol elini saçlarının arasından geçirip hırsla kafa derisini sıktı; sağ eli ise patlamaya hazır bir bombayı tutar gibi kalbinin üzerindeydi.
Ve o an…
İçindeki o son savunma duvarı da büyük bir gürültüyle çöktü.
Aylardır gururunun, öfkesinin ve dik durma çabasının arkasına binbir güçlükle sakladığı bütün duygularını serbest bıraktı.
İçindeki o güçlü dev, adamlığını ve gururunu kaybettiğine inanarak kahroldu.
Gözlerinden süzülen yaşlar, yağan yağmurla birlikte taş zemine damlamaya başladı.
Bağırıp çağırmıyordu artık; o dağları titreten adam, omuzları titreye titreye, içini çeke çeke, sessizce ağlıyordu.
Parmakları saçlarının arasında kenetlenirken, dudaklarından fısıltıdan hallice, paramparça bir feryat döküldü.
Öfkesi birden yön değiştirdi; artık etrafındakilere değil, en çok kendineydi nefreti.
Acı acı, fısıltıyla güldü.
Başını yavaşça iki yana sallarken kendi kendine mırıldandı.
"Yazık..."
dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Bana bile yazık olmuş demek..."
Artık ‘sevdiklerim bana acıdı’ öfkesinde değildi; ‘ben gerçekten acınacak hale gelmişim’ uyanışının getirdiği o mutlak imhaydı bu.
İsmail Furtuna'nın o eğilmez gururu, kendi içinde kurduğu o kusursuz mantıkla tamamen kırılmıştı.
"İsmail Furtuna..."
Acı acı güldü.
"Milletin acıdığı adam olmuşsun da."
Bakışları yavaşça kalktı.
Gözlerini, o ıslak, titrek ve çaresiz gözlerle ona bakan Fadime’ye çevirdi.
Öyle uzun, öyle dipsiz baktı ki…
Sanki karşısında çardakta duran, onu delicesine seven kadın değil de; aylar önce, o felaket gününde arkasını dönüp giden Fadime duruyordu.
İso için zaman bir anlığına koptu.
Zihni, tekrardan fırtınalı bir deniz gibi geriye; o düğün gününe sürüklendi.
O gün…
Fadime’nin avucuna hırsla bıraktığı o soğuk alyansın ağırlığı hâlâ o kanlar içindeki sol elinde gibiydi.
‘Senden nefret ediyorum!’
‘Hoşça kal, İsmail Furtuna!’
feryadı çardağın uğultusuna, gittikçe hızlanmaya başlayan o yağmur damlalarının sesine karıştı.
Arkasına tek bir kez bile bakmadan çekip gidişi, İso’nun göğsüne o gün saplanan ve hiç çıkarılamayan dördüncü ama ilk kurşun gibiydi.
Boğazından kuru, tıkanık bir nefes çıktı.
Hafifçe gülümsedi.
Ama o gülümseme…
Yaşayan, nefes alan bir adama ait değildi.
Bir ölünün kendi cenazesine attığı o acı tebessümdü.
Marsis - Sensuz Olmaz
“Demek…”
dedi, sesi bir fısıltıdan halliceydi ama çardaktaki herkesin ruhunu dondurdu.
Başını hafifçe salladı.
“Şimdi anladum.”
Oturduğu ahşap yerden, bütün kırılmışlığıyla, ona acı veren bedeniyle ayağa kalkmak istedi ama bedeni ona izin vermedi.
Gözlerini Fadime’nin yüzüne çiviledi.
“Sen…”
dedi, parmağı belli belirsiz titredi.
“Senden nefret ediyorum, dedun bana. O gün… O kalabalığın ortasında. ‘Hoşça kal İsmail Furtuna’ dedun.”
Fadime’nin dudakları titredi,
“İso…”
diye fısıldayabildi sadece.
Ama İso duymuyordu.
“Arkana bile bakmadun.”
diye devam etti.
“Bir kez bile.”
“Tek bir adım atarken bile duraksamadun. Beni arkanda, o enkazın ortasında bıraktun gittun.”
Gözleri uzaklara kaydı, zihnindeki o karanlık labirentin kapıları açıldı.
“Ben komadayken… Ben o hastane odasında ölümle yaşam arasında mekik dokurken… Sanki hiçbir şey olmamış gibi geldun. Elime çorba kaşığını tutturmaya çalıştun… Elimden tuttun. Yanımda sabahladun. Yastığımı düzelttun. Ben uyurken başımı okşadun…”
Yutkundu.
Boğazındaki o keskin düğüm canını yaktı.
“Ben… Seviyorsun sandum. Günahın kadar sevmediğin adama… Aşkla bakıyorsun sandum.”
Gözlerinden akan bir damla yaş çenesinden süzüldü ama yüzündeki o korkunç tebessüm bozulmadı.
“Zor olmadı mı?”
Sessizlik.
Çardaktaki rüzgâr bile sustu.
“Ha? Söyle bana… Nefret ettiğun… Arkana bile bakmadan bırakıp gittuğun…”
“Ölmüş bilip vazgeçtiğun o adama…”
“Sırf yazık oldu diye…”
“Karısı gibi davranmak…”
“Zor olmadı mı, he Fadime? Rol yapmak hiç mi yormadı seni?”
“İso, yemin ederim—”
“Yapma!”
“Sakın…”
diye kestirip attı İso.
“Arada sırada o kopuk kopuk anılar geliyordu aklıma… Sen bana ‘Senden nefret ediyorum!’ diye haykırıyordun…”
“O görüntüler gözümün önüne geldikçe ben kendime kızdum ula. Kendime kızdum!”
“‘İnsan komadan çıkınca hayal görür’ dedum. ‘İnsan beyni oyun oynar’ dedum. ‘Yok’ dedum…”
“Benim Fadime’m bana bunu demez dedum…”
“Benim Fadime’m…”
“Bana bunu etmez dedum…”
Gözlerini tekrar Fadime’ye çiviledi.
Sesi titredi.
“Sana söyledum, anlattum… Dedum ki; ‘Bana böyle dedun.’”
“Ama sonra yine kendime kızdum. Sorgulama, üzme onu dedum… Rüyadır dedum… İnsan komadan çıkınca kafası karışur dedum…”
“Sen… Sen ise bir kere olsun.”
“He İso. Doğru hatırlıyorsun, ben tam da sana onu dedum!’ demedun!”
“Hiçbir şey demedun. Kendi aklımdan, kendi hafızamdan şüphe ettirdun beni! Kendime değil, sana inandum ula ben! Sana!”
“Yine yemin etsen, yine inanırım… O yüzden etme.“
Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekmeye çalıştı ama ciğerleri havayı kabul etmedi.
“Ben o soğukta, terasta… Kendimden nefret ettim ula! Dört ay boyunca nasıl uyursun dedum kendi kendime!”
“Fadime’yi dört ay boyunca nasıl yalnız bıraktun diye ben kendimden nefret ettum!”
“Sana ne sordum hatırlıyor musun?”
“Doktoru sormadum, yaralarımı sormadum, ayağa kalkabilecek miyim onu bile sormadum!”
Duraksadı.
Sesi paramparçaydı.
“Seni sordum.”
“Çünkü benim bütün dünyam sendun.”
“Hep öyleydun.”
“Hep de öyle olacaksun!”
“O gün sana ‘Gitmedun mi?’ dedum. ‘Benden vazgeçmedun mi?’ Ne dedun bana?”
Acı bir kıkırdama kaçtı ağzından.
“‘Sen sakladıysan bir bildiğun vardır canım kocam…’ dedun.”
Başını eğdi, kafa derisini sıkan elleri titredi.
Acıyla bir kahkaha attı.
“Canım kocam… Hahaha…”
“Ne güzel söyledun ula.”
“Ne kadar da güzel söyledun öyle!”
“Kendime değil, sana inandum ben!”
Tekrar yüzünü kaldırdığında bakışlarındaki o yıkılmışlık, karşısındaki herkesi unufak edecek kadar ağırdı.
“Şimdi anlıyorum… O sözleri beni iyileştirmek için söylemedun…”
“Sen aslında…”
“Kendini affedebilmek için söyledun.”
İso durdu.
Zihnindeki o korkunç mantık silsilesi sesli dökülmeye başladı.
“Sen beni sevseydun…”
“O gün gitmezdun.”
“Gittun. Sonra ben vuruldum… Sonra geri geldun. Ben de… Beni affettun sandum.”
Göz bebekleri titredi.
“Meğer… Son nefesini veren bir köpeğe bile bir yudum su verilir ya… Ha sen bana da tam da onu yaptun işte.”
Fadime elini hırsla ağzına bastırdı, hıçkırığı çardakta yankılandı.
İso fısıltıyla devam etti.
“Bir insan… Sevmediği bir adamın saçını okşarken…”
“Elin hiç mi titremedi ula? Ben uyurken alnımı öptüğünde… Hiç mi zor gelmedi?“
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Ben her gece uyurken Allah’a şükrediyordum.”
“Sen benum yanımdasun diye.”
Kirpiklerinden bir gözyaşı daha, o altın okların arasından bir elmas tanesi daha düştü.
“Aslında… Ben her gece yanlış şey için şükretmişim…”
“Ben senin sevgine döndüm sanarken…”
“Meğer merhametine dönmüşüm.”
Başını elinin arasına aldı.
Gözlerini çardağın zemininde daha demin paramparça ettiği bardakların cam kırıklarına dikti.
Fısıldıyordu.
“Benden geriye ne kaldu şimdi?..”
“Ben bundan sonra nasıl yaşayacağım ula?..”
Boğazından boğuk bir hıçkırık kaçtı.
Sağ elini kalbine daha da bastırdı, göğsüne giren o amansız acıyla iki büklüm oldu.
“Ben bununla nasıl yaşayacağım?..”
Fadime, gözyaşlarının ardındaki o çaresizlikle bir adım ileriye attı.
Elleri titreyerek göğsüne gitti; sanki kalbini yerinden çıkarıp İso’ya gösterse her şey düzelecekmiş gibiydi.
‘Sensuz olmaz demiştun…’
‘Şimdi ne oldi?..’
Kazım Koyuncu & Şevval Sam - Ben Seni Sevduğumi
“İso…”
dedi, sesi hıçkırıklarının arasında paramparça oldu.
“Ben sana acımadım… Yemin ederim acımadım!”
Başını hırsla iki yana salladı, gözlerinden akan yaşlar çenesinden süzülüp ceketinin yakasına damladı.
“Ben seni seviyorum… Yemin ederim seviyorum! Hastanede yaptığım hiçbir şey rol değildi ula… Hiçbiri yalan değildi… Saçını okşarken de, elini tutarken de… Ben sadece yine senin karın olmak istedum!”
“Ne olur bana öyle bakma! Öyle bakma İso, yaşayamam!”
İso başını yavaşça eğdi.
Gözlerini kapattı.
Derin, sarsıcı bir nefes almaya çalıştı ama ciğerleri yine o havayı kabul etmedi.
Fadime’nin feryatları çardağın tavanında yankılanırken İso öylece durdu.
Sonra yavaşça açtı gözlerini.
İlk kez…
Bütün o bağırışların, fırtınaların ve devrilen masanın ardından ilk kez sesi sakindi.
Öfkesizdi.
Hatta öfkenin bile çok ötesinde, dünyadaki her şeyden, herkesten…
Kendinden vazgeçmiş bir adamın o korkunç durgunluğuna bürünmüştü.
“Sana bir şey soracağum, Fadime.”
dedi.
Sesi kısık bir fısıltıydı ama çardaktaki rüzgâr bile o an durdu.
Oruç nefesini tuttu, Esme hıçkırığını boğazına gömdü.
Fadime gözyaşlarının arasından, ıslak kirpiklerinin ardındaki o son umut kırıntısıyla kafasını salladı İso’ya.
Bir cevap verebilmek, kendini aklayabilmek, o uçurumun kenarından tutunabilmek için bacakları titreyerek fısıldadı.
“Sor…”
İso birkaç saniye sustu.
Gözlerini Fadine’nin yüzünde dolaştırdı; sanki o soruyu sormaya, cevabın getireceği o mutlak yıkımla yüzleşmeye cesaret topluyordu.
Zihninde düğün günü, o kana boyanmış gelinlik, avucuna bırakılan alyans ve arkasına bile dönüp bakmayan o kadının gidişi canlandı.
Sonra yavaşça yutkundu.
Boğazındaki o keskin düğüme rağmen sordu.
“Ben…”
dedi, sesi titredi.
“…o gün vurulmasaydum…”
Bir saniye durdu.
Masmavi bakışlarını Fadime’nin göz bebeklerine çiviledi.
“Bugün…”
“Yine burada…”
“Yanımda olur muydun?”
Sessizlik.
Karadeniz’in o çıldıran yağmuru bile bir anlığına sesini kesti sanki.
Zaman çardakta kaskatı kesildi.
Fadime’nin dudakları aralandı.
Bir şeyler söylemek için yanıp tutuştu.
‘Evet!’ diye haykırmak, ‘Olurdum!’ diye yalan bile olsa bir umut vermek istedi.
“İso ben…”
dedi.
Devamı gelmedi.
Dudakları açık kaldı ama tek bir harf bile dökülmedi ağzından.
Boğazındaki o devasa düğüm, vicdanının sesi oldu ve onu boğdu.
Çünkü ikisi de biliyordu.
Orada, o kırık porselenlerin ve dökülen kanın ortasında duran herkes biliyordu bu sorunun cevabını.
O düğün günü Fadime arkasını dönüp gitmişti.
Eğer o kurşunlar İso’nun göğsünü delmeseydi, Fadime bugün o adamın yanında olmayacaktı.
Hiç gelmeyecekti.
Fadime cevap veremedi.
Gözlerini kaçıramadı bile, sadece olduğu yerde donakaldı.
O sessizlik, çardağa düşen en ağır kurşun oldu.
İso, bekledi…
Bekledi…
Bekledi…
Saniyeler geçmek bilmedi.
En sonunda acıyla gülümsedi.
Öyle bir gülümsedi ki…
İnsanın içini paramparça eden, gururunun son kırıntısını da o sessizlikte kurban eden bir tebessümdü bu.
Başını yavaşça, kabullenişle salladı.
“He…”
“Ben de tam öyle düşünmüştüm.”
Bakışlarını yere, devrilen masadan taş zemine saçılan o çay lekelerine indirdi.
“Yine de kendi cevabını duymak istersen, ben söyleyeyum…”
“Olmazdun, Fadime.”
“Olmazdun…”
Sesinde ne bir gram öfke kalmıştı…
Ne de bir suçlama.
Karanlığın bile bir rengi vardı.
O gözlerde karanlık bile yoktu.
Saf boşluktu.
“Ben o gün vurulmasaydum… Bugün benim yanımda olmazdun.”
Başını tekrar kaldırdı.
Yüzündeki o solgun ölüm griliği içinde gözleri son kez parıldadı.
“Sen bana…”
“Ben ölmedum diye dönmedun…”
Sesi kırıldı, fısıltıya düştü.
“Ben ölüyordum diye döndün.”
Az önce dağları deviren, masayı parçalayan, fırtına gibi esip gürleyen adam gitmiş; yerine her şeyini kaybetmiş, kabullenmiş ama hâlâ o kadına kıyamayan bir adam gelmişti.
Sesindeki o yırtıcı öfke tamamen çekilmiş, geriye fısıltıdan hallice, yorgun ve kimsesiz bir durgunluk kalmıştı.
Gözlerini Fadime’nin gözlerinden bir an bile ayırmadı.
“Ben…”
dedi, yutkundu. Boğazına oturan o düğüm sesini kesti.
“Ben yine kendime kızıyorum. Çünkü suç sende değil, bende.”
“Sen bana… Ne edersen et, Fadime…”
Dudakları titredi.
Sol elini hırsla kalbinin üzerine bastırdı.
“Senden vazgeçemiyorum işte…”
“Vazgeçemiyorum, geçemem…”
“Geçmem…”
Fadime hıçkırıklarının arasında başını iki yana salladı ama İso fısıldamaya devam etti.
“Senin ellerinden ölsem de… Yine son nefesimde senin adını söylerim.”
“Ben seni… Kendi canımdan çok sevdum ula. Kendimden önce sevdum. Canımdan, gururumdan, inadımdan… Ölümümden bile önce sevdum.”
Gözlerinden süzülen iki damla yaş kanlı elinin üzerine düştü.
“Ben…”
“Senden vazgeçemeyince, kendimden vazgeçmeyi öğrendum.”
Çardakta yağan yağmurun sesi ve Fadime’nin boğuk hıçkırıkları dışında tek bir ses yoktu.
Oruç ve diğerleri kaskatı kesilmiş, İso’nun bu ani, ürkütücü durgunluğunu izliyorlardı.
İso gözlerini süzdü.
Sesi artık bir fısıltıdan da alçaktı, bir dua gibi yayıldı ortalığa.
“Sen mutlu ol…”
“Yeter. Benim tek duam hep oydu.”
“Yine o.”
“Ölene kadar da o olacak.”
Fadime dayanamadı, gözyaşları içinde atıldı ortaya.
“İso… Kurbanın olayım…”
İso’nun eli istemsizce kalktı.
Sanki kendi iradesiyle değil, kalbindeki o son refleksle uzandı.
Titreyen başparmağını Fadime’nin yanağına dokundurdu.
Islak, sıcak gözyaşını yavaşça sildi.
Dudaklarından aylar sonra ilk kez o kelime döküldü.
“Pulim…”
(“Canım…”)
Fadime’nin nefesi boğazında tıkandı.
İso’nun başparmağı hâlâ yanağındaydı.
Acı bir tebessüm oturdu adamın dudaklarına.
“Mo irini…”
(“Yapma artık…”)
dedi fısıldayarak.
“Bundan sonra ağlama… Ben, sen ağlarken sana hiç kıyamadum. O gözlerden yaş akınca…”
“Benim canum yanıyor.”
Parmağını yavaşça geri çekmek istedi ama Fadime refleksle o eli tutmaya çalıştı.
İso, o buz gibi kanlı elini yavaşça geri çekti.
Nefret ederek değil…
Eğer o eli tutarsa, gidemeyeceğini bildiği için.
“Kendini suçlama.”
diye devam etti İso.
“Ben zaten kendimi ikimize de yetecek kadar suçladum.”
Ekin Uzunlar - Son Bir Kez
Bakışları bir anlığına uzaklara, Karadeniz’in o sisli karanlığına kaydı.
Sonra tekrar Fadime’yi buldu.
“Bundan sonra… Kendine iyi bak. Hasta olma… Üşüme. Yemek yemeden dolaşma. Bir şey olursa ben…”
Durdu.
Yutkundu.
Eskiden olsa ’Ben gelirim’ diyeceği o boşluğu sessizlikle örttü.
“Her zaman senin yanında olmaya çalıştum. Elimden geldiği kadar… Seni, her şeyden korumaya çalıştum.”
“Bundan sonrası…”
“Artık sende.”
Fadime artık dayanamadı.
Aradaki o kırık porselenleri, devrilen masayı ve kan izlerini hiçe sayarak öne atıldı ve kollarını İso’nun boynuna doladı.
Hıçkırarak göğsüne kapandı.
İso’nun elleri ilk anda havada kaldı.
Taş kesildi.
Zihni hâlâ o ‘acımak’ parantezinde takılıydı ama kalbindeki bu kadına olan aşkı, gururundan daha büyüktü.
Titreyen kollarını çok yavaşça kaldırdı.
Son bir kez…
Belki de hayatında son defa kollarını sevdiği kadının sırtına doladı.
Başını onun boyun girintisine gömdü.
Saçlarının kokusunu ezberlercesine içine çekti.
Gözlerini sımsıkı kapattı.
Tek bir teline zarar gelse dünyayı yakacağı o saçların kokusunu iliklerine kadar hissettiği o anda…
O anda gözlerinden yaşlar deli gibi akmaya başladı.
Ve kulağına doğru, sadece ikisinin duyacağı bir fısıltıyla döküldü son sözü.
“Keşke böyle olmasaydı…”
“Allah seni benden daha iyi korusun, pulimu…”
Fadime ne olduğunu anlayamadan, İso yavaşça ama çelik gibi bir kararlılıkla kollarını gevşetti.
İlk ayrılan o oldu.
Çünkü bir saniye daha sarılırsa, oradan çekip gitmeye asla cesaret edemeyeceğini biliyordu.
Güçlükle, yavaşça adımını attı.
Son kez arkasına baktı.
Darmadağın olmuş çardağa…
Paramparça olmuş ailesine…
En son da Fadime’ye baktı.
Sessizce, son kez konuştu.
“Yine etrafı kirlettim…”
“Kusura bakma…”
Son kez, gerçekten ‘İso’ olarak karşısındaki kadına gülümsedi.
“Ma si dido ǩṕorom.”
(“Seni çok seviyorum.”)
“Gomçkva.”
(“Hoşçakal.”)
“Fadime Koçari.”
O isim dudaklarından döküldüğü anda Fadime’nin içinde bir şey sessizce koptu.
Arkasına bakmadan, çardaktaki masanın enkazına son kez bile göz gezdirmeden, kalbindeki o derin sızıya, gözlerindeki o bulanıklığa aldırmadan…
Karanlıkta gözden kaybolmak üzere yağmurun altına doğru ilk adımını attı…
Kimse konuşamadı.
Kimse ona ‘Dur.’ bile diyemedi.
Çünkü herkes, İso’nun sadece çardaktan değil…
Hayatlarından da çıkıp gittiğini ilk kez hissetmişti.
Adımları çok yavaştı, bedeni iflasını çoktan vermişti aslında ama, İso’nun inadı bedenine galip gelmişti.
Ayağı sendeledi.
Omzu istemsizce geriye döndü.
Sanki bedeni kendi iradesine karşı gelerek arkasına dönmek istiyordu.
Bir kez daha Fadime’yi görmek istedi.
Bir kez daha sesini duymak…
Bir kez daha o gözlere bakıp bütün söylediklerini geri almak istedi.
Yapamadı.
Çünkü dönüp baktığı an gidemeyeceğini biliyordu.
İçindeki her şey “Dön.” diye haykırıyordu.
Bir kez daha arkasına baksa…
Fadime koşup boynuna sarılsa…
Bir tek “Gitme.” dese…
Hiçbir yere gidemezdi.
Bu yüzden dönmedi.
Acımasız olduğu için değil…
Bakacak gücü kalmadığı içindi.
Fadime’nin o an söyleyeceği tek bir söz…
Tek bir ‘İso!’ deyişi…
Onun bütün kararlarını yerle bir etmeye yeterdi.
Yağmur, İsmail Furtuna’nın omuzlarına sessizce yağmaya devam etti.
Çardaktan ayrılan adam aynı adamdı.
Ama Fadime’nin ardından yürüyen ‘İso’ ile karanlığa karışan ‘İsmail Furtuna’…
Artık aynı insan değildi.
Fadime çekip giderken…
“Senden nefret ediyorum! Hoşçakal, İsmail Furtuna!”
diye haykırmıştı.
İso’nun son sözü ise,
“Seni çok seviyorum! Hoşçakal, Fadime Koçari!”
olmuştu.
•
Gerçekten çok kahroldum yazarken…
Bu bölümün yeri bende ayrı oldu.
Bu yüzleşmeyi hepimiz çok bekledik, umarım hoşunuza gitmiştir.
36 bölümdür beklediğiniz için, bu yüzleşme bölümlerinin sizi tatmin edememe ihtimalinden gerçekten çok korktumm…
Siz de umarım beğenmişsinizdir.
Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum…
İyi ki varsınız.
🤍🌊🦅
Bölüm etkileşimi
