31. bölüm · Kefaret | İsfad

31 • Gandagana

selin ~

Gandagana

Bölümü yazarken hiç fark etmemişim 6500 kelime olmuş :))

Tek bölüm bu kadar olmasın dedim ikiye böldüm bir sonraki bölümle bağlı bölümler aslında 31-32.

Haftalar önce bu şarkıyı dinlerken (Gandagana) aklıma bu sahne canlandı. Gerçekten şarkıyı duyar duymaz dedim böyle bir sahne yazmalıyımm.

Hem Türkçesini hem de Gürcücesini aynı anda mix haline getirmeyi çok isterdimm, ama maalesef.

O yüzden önce Türkçe kısmını, daha sonra orijinalini ekledim metne.

Umarım istediğim etkiyi verebilir.

Yani anlayacağınız bu bölümü yazmayı baya uzun zamandır bekliyordum. 🥹🥹

İyi okumalar dilerim,

Umarım siz de benim beğendiğim kadar beğenirsiniz…

32. bölüm de geceden önce gelecekk 🥹

🌊🤍

Yüksel Baltacı - Gidelum

Furtuna Konağı’nın sahile inen o yolu, çardağı; Karadeniz’in o amansız dondurucu kışına inat, yüz yıllık gövdesinden sızan en gürültülü gecelerinden birine ev sahipliği yapıyordu.

Gökyüzünden un elenir gibi usul usul dökülen kar taneleri, konağın ahşap saçaklarına asılmış sarı fenerlerin çiğ ışığında birer gece kelebeği gibi dönüyor, ardından toprağın üzerine serili o beyaz çarşafa karışıyordu.

Kalandar gelmişti.

Dağların ardında kurtlar uğulduyor, Furtuna’nın kalbinde ise ocaklar harlanıyordu.

Avlunun tam ortasına uç uca eklenerek kurulan uzun tahta masaların üzeri, Kalandar hummasının bereketiyle iğne atsan yere düşmeyecek şekilde donatılmıştı.

Konaktan dışarıya, odun ateşinde saatlerce kaynayarak kıvam almış karalahana çorbasının o keskin kokusu tütüyordu.

Yanında fırından yeni çıkmış mısır ekmekleri bölünüyor; kabak tatlılarının, pekmezli helvaların tatlı kokusu rüzgara karışıyordu.

Tüm köy, Furtuna Konağı’nın avlusundaydı.

Ama bu gece kutlanan, sadece takvimin yeni bir yıla dönmesi değildi.

Bu gece, o masaların etrafında fısıldaşan her canın asıl kutladığı, fırtınanın öz evladının, o dağ gibi adamın aylar sonra ölümün pençesinden sıyrılıp evine geri dönmüş olmasıydı.

İso, sırtındaki jilet gibi simsiyah kışlık paltosu ve elinde üzeri ince bir işçilikle bezenmiş masmavi epoksi bastonuyla köylülerin arasında yürüyordu.

Adımları hala tam anlamıyla eski ritminde değildi.

Ancak yüzündeki o gururlu, o çocuksu ve sarsılmaz Furtuna gülüşü, sanki aylarca o ölüm döşeğinde yatan adam kendisi değilmiş gibi parıl parıldı.

Toprak, kendi öz evladının ağırlığını yeniden tanımıştı ve İso, fenerlerin sarı ışığı altında adeta yeniden doğuyordu.

Az ileride, konağın ahşap kapısından kucağında devasa bir buharı tüten tepsiyle çıkan Esme’yi gördüğünde İso’nun dudaklarının kenarı muzipçe kıvrıldı.

Bastonunun ucunu taş zemine vura vura ona doğru yürümeye başladı.

"Esme ablam!"

diye seslendi.

Sesi, avluyu dolduran kemençe sesini tek bir nefeste bastıran o eski, gür tınısındaydı.

Esme elindeki tepsiyi masaya bırakıp hızla arkasına döndü.

Karşısında o sapsarı altın saçları hafif rüzgarda savrulan İso’yu görünce yüzünde güller açtı.

O çocuk, sonunda evindeydi.

İso, ablasının yüzündeki o gülümsemeye baka baka keskin bir gülüş attı.

"Söz vermedum mi sana abla?"

dedi, sesindeki o tatlı Karadeniz şivesi fenerlerin sıcaklığına karışırken.

"Kalandar’da burada olacağım, o odun ateşinde kaynayan çorbayı senin elinden içeceğim demedum mi? Bak geldim da!“

Esme’nin gözleri anında buğulandı.

O anda başka hiçbir şey düşünmeden İso’nun o koca, heybetli gövdesine doğru atıldı.

Sımsıkı sarıldı.

İso da bastonunu tutmadığı sol koluyla ablasını kanatlarının altına alır gibi kavradı.

"Geldun ya..."

diye fısıldadı Esme, sesi boğazında düğümlenerek.

"Bu konağın nefesi de geri geldi da."

İso ablasının saçlarından öpüp onu yavaşça geri çekti, göz kırptı.

“Eee, daha yeni başladık abla. Hayde, ağlamak yok bu gece. Daha horonun başını çekeceğum da."

Uzun masalarda yemekler neşeyle yeniliyordu.

Kahkahalar, dondurucu Karadeniz ayazını avlunun dışına sürdü.

Köyün çocukları ellerinde Kalandar torbalarıyla koşturuyor, neşeli patırtıları konağın ahşap duvarlarında yankılanıyordu.

Fadime ise uzaktan, abileri Oruç ve Adil’in o tetikte bekleyen bakışlarının arasında kocasını izliyordu.

Genç kadının o sinsi "1" numaralı külçenin ağırlığı ruhunu adeta ezse de, İso’nun her çocuksu gülüşünde yüreği bir nebze de olsa nefes alacak alan buluyordu.

O sırada İso, bir çocuğun başını okşayıp neşeyle güldü.

Fadime, kocasının o gür kahkahasıyla sarsıldı.

İstemsizce parmaklarının ucunda, kumaşın gerisindeki o soğuk, köşeli külçenin hayali varlığını hissetti.

Kalbi teklemişti.

Elini cebinden çekip bakışlarını yeniden İso’nun o sapsarı, parıldayan saçlarına dikerek yemeğine devam etti.

-

Konağın büyük salonunda, Kalandar gecesine yaraşır o bereketli sofra kalabalıktı.

Masanın üzerinde tüten mısır ekmeğinin, fırından yeni çıkmış helvanın ve karalahana sarmasının kokusu odadaki tulum sesinin neşesine karışıyordu.

Herkes bir yandan tabağındakileri atıştırıyor, bir yandan da neşeli neşeli sohbetlerine devam ediyordu.

Fadime, başını tabağından kaldırıp tam karşısında, masanın köşesinde iştahla yemeğini yiyen İso’ya baktı.

İçindeki o büyük mutluluk, yerini hâlâ tam olarak sindiremediği bir şaşkınlığa bırakmıştı.

Esme da dayanamayıp elindeki çatalı tabağın kenarına bıraktı, gözlerini İso’ya dikip o her zamanki tez canlılığıyla sordu.

"Yahu İso’m? Hâlâ inanamıyorum da. Daha dün hastane odasında yataydun, şimdi geldun Kalandar’ın ortasına kuruldun. Kimseye de bir şey demedun. Sen sahiden nasıl çıktun o hastaneden da? Doktorlar nasıl izin verdi bu ayazda yola çıkmana?"

Fadime ve Eleni de meraklı gözlerle İso’ya döndü.

Adil ve Oruç ise bıyık altından gülerek, sanki dünyanın en büyük sırrına ortak olmanın verdiği o keyifle sessizce çaylarından birer yudum aldılar.

Esme ikisine bakıp devam etti.

“Ben biliyorum, ha bu ikisi de işin içinde ama bana ne fuşki çevirdiklerini bilema söylemeyiler.”

İso, Esme’nin bu tatlı sitemine karşı yüzünde muzip bir gülümsemeyle omuz silkti.

"Levent Hoca baktu ki ben hastaneyi başlarına yıkacağum… ‘Hadi git, kovuyorum seni.’ dedi.”

diyerek takıldı.

Gözleri o an masadaki mumların titreyen ışığına takıldı ve zihni, sadece bir gün önce o beyaza boyanmış, ilaç kokulu hastane odasına doğru hafif bir rüzgarla savruldu...

-

12 Ocak sabahı

Odanın penceresinden içeriye Trabzon’un o kurşuni, soğuk kış güneşi sızıyordu.

İso, yatağın kenarına oturmuş, pencereden dışarıdaki çıplak ağaçları ve uzaklardaki deniz karaltısını izliyordu.

Gandagana (Türkçe)

Tam o sırada odanın kapısı hafifçe tıkırdayarak açıldı ve içeriye Doktor Levent girdi.

“Günaydın!”

Boynundaki stetoskobu, elindeki dosyasıyla yatağa doğru adımladı.

"Bak Furtuna..."

dedi Levent, her zamanki o sıcak, babacan sesiyle.

"Tahliller temiz. Ciğerlerin de kalbin de toparlamış.“

Elindeki dosyayı sertçe kapattı.

“Şimdi sana bir haberim var.”

İso o an nefesini tuttu, gözlerini doktorun dudaklarına dikti.

Levent hafifçe gülümsedi.

“Bu yıl Kalandar’ı hastanede geçirmeyeceksin."

İso şaşkınlıkla bakarken, Levent noktayı koydu.

“Taburcu oluyorsun."

İso’nun gözleri büyüdü, göğsünden yukarıya doğru kocaman bir rahatlama dalgası yayıldı.

“Ne?..”

Tam o sırada odanın kapısında Adil ve Oruç belirdi.

İso yatağından hızla doğrulup abilerine baktı; gözlerinde çocuksu, hınzır bir parıltı vardı.

"Abi..."

dedi Oruç’a dönerek.

“Kimseye söylemeyesiniz. Hele Fadime’ye hiç."

Adil bıyık altından gülerek sordu.

“Niye ula?"

İso elini ensesine atıp biraz utanarak, mahcupça güldü.

“Kapıyı açınca beni görecek ya... Yüzünü merak ediyorum."

İso’nun bu çocuksu hevesine karşı abileri birbirine bakıp başlarını salladılar, söz verdiler.

Doktor Levent ise kapıya doğru adımladı.

Tam çıkacakken kapıda durdu, arkasını dönüp İso’ya baktı.

"Git.”

dedi yapmacık bir ciddiyetle.

“Ve sakın bir daha gelme.”

“Bir daha da seni bu odalarda görmek istemiyorum."

İso güldü.

“İnşallah..."

“…abi…”

"Ama sözümü dinle,"

diye ekledi Levent, parmağını hafifçe sallayarak.

“Kendini hâlâ çelik sanıyorsun. Yorma kendini."

Tam arkasını dönmüşken, Levent bir an durakladı. Akla gelen önemli bir şeyi hatırlar gibi tekrar İso’ya döndü.

“Bir şey daha..."

İso merakla bakarken, Levent’in sesi biraz daha profesyonel ama şefkatli bir tona büründü.

“Hafızan için acele etme. Kendini zorlama. Ne zaman dönerse... Kendi zamanı gelince döner."

İso omuz silkti, yüzünde hiçbir yük taşımayan bir adamın rahatlığı vardı.

"Dönmese de olur be abi.”

dedi düz bir sesle.

“Böyle de iyiyim da."

Levent hafifçe başını salladı.

Odadan çıkarken kapıyı kapatmadan önce İso’ya son kez baktı.

İso ise Adil ve Oruç’a sımsıkı sarılmıştı.

Levent kendi kendine çok hafif mırıldandı.

“İnşallah döndüğünde…”

“…kaldırabileceğin şeyleri hatırlarsın…”

-

Zihnindeki o dumanlı hastane odası görüntüsü, masadaki kaşık seslerinin yükselmesiyle bir anda dağıldı.

Şimdi masadaki herkes, en çok da gözleri aşkla ve hayranlıkla buğulanan Fadime, İso’ya bakıyordu.

Onun sadece sağlığına kavuşup gelmesine değil, eve dönebilmek için çocuk gibi bu sürprizi planlamış olmasına derinden duygulanmışlardı.

İso, üzerindeki bu yoğun bakışları fark edince biraz utanarak, o bilindik Karadenizli mahcubiyetiyle kıpırdandı.

"Ne bakaysunuz da öyle..."

dedi.

“İki gün sakladık diye darıldunuz mu bana da?"

Bu soru masadaki o duygusal ve gergin havayı bir anda dağıttı.

Esme neşeyle bir kahkaha attı, Fadime kocasına sevgiyle gülümsedi.

Masadaki o sıcak tulum sesi yeniden kulakları doldururken, İso her şeyden habersiz yemeğine döndü.

Hiçbir şey olmamış gibi önündeki mısır ekmeğinden bir lokma daha kopardı.

Konağın içini kahkahalar doldururken, kimsenin duymadığı tek cümle hâlâ hastane odasının beyaz duvarlarında yankılanıyordu.

‘Ne zaman dönerse… Kendi zamanı gelince döner.’

Yemeklerin sonuna doğru kemençeci, oturduğu tahta sandalyede dikleşti.

Yayın tellere her vuruşunda ses daha kıvrak çıkmaya başladı.

İso masanın kenarındaki ahşap sandalyede oturmuş, elindeki ince belli çay bardağıyla kemençenin ritmine tempo tutuyordu.

Karmate - Gandagana

(kesinlikle açın şarkıyı :))

Birden gözlerini masanın diğer ucundaki Esme’ye dikti.

Yüzünde bir gülümseme belirdi.

"Hayde ablam!"

diye bağırdı oturduğu yerden.

“Kalandar gecesidir, sesini özledik da! Bi şarkı patlat bize."

Esme elini utangaç bir şekilde salladı.

"Ula uşak, bırak şimdi şarkıyı türküyü, millet eğlensun.”

diyerek geçiştirmeye çalıştı.

Ama Furtuna inadı tutmuştu bir kere.

İso önce yanındaki kemençeci ile tulumcunun kulağına bir şeyler fısıldadı, daha sonra ise bastonuna her iki eliyle yüklenip yavaşça ayağa kalktı.

Gövdesini dikleştirdi, masaların tam ortasına doğru bir adım attı.

"Olmaaz! Kaçışın yok abla.”

dedi muzip bir meydan okumayla.

“Ha bu uşak aylar sonra evine geri dönmüş, kırma beni he da?”

"Söz. Beraber söyleyeceğiz. Sen Türkçe gireceksin, ben arkandan geleceğim. Eski günlerdeki gibi. Kalandar uğurudur, hatırlarsun da? Hayde!"

Avludaki uğultu bıçak gibi kesildi.

Kimse konuşmadı.

Oruç’un yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Bu ikiliyi iyi biliyordu çünkü.

Adil, Fadime ve Eleni ise meraklı gözlerle onları süzüyordu.

Herkes büyük bir merakla bekliyordu.

Kemençeci yayı havada, tellere bir parmak mesafede bekletti.

Rüzgar fenerleri salladı, kar taneleri İso’nun omuzlarına düştü.

Zaman, o bir saniyelik mutlak sessizliğin içinde asılı kaldı.

Ve kemençeci yayı sertçe vurdu.

Enstrümanın o kıvrak, toprağı yırtan ilk notası avluda patladı.

Esme, o gür ve hırçın Karadeniz dalgalarını andıran sesiyle şarkının Türkçe sözlerine girdi.

O söylerken İso da daha kısık bir sesle onunla beraber söylemeye başlamıştı.

Sesi fenerlerin ışığında dalgalanırken, köylüler coşkuyla tempoya ayak uydurdu.

“Dün derede gördüm seni, gözlerin yaktı beni…”

“Gogov gogov kiskisa, Ak chamodi tsklis pirsa…”

“Su çağladı ince ince, gel de sar beni sevince…”

“Tskali masvi kokita, Gamadzgeni kocnita…”

İso, tam zamanında devreye girip sesini iyice yükseltti.

“Tarnanani ninano, tarna nina ninano!..”

Esme Türkçe mısraları bitirdiği an, başını hafifçe arkaya atarak o sapsarı dalgalı saçlarını geriye doğru savurdu.

Tok, derinden, ciğerinin en ücra köşesinden gelen gür bir Gürcüceyle ritmi devraldı.

“Tskals napoti Cmaohkonda, Alvisi is camona tvali…”

“Dadek napotomiambe, Sayvarlis semonatvali…”

“Tarnanani ninano, Tarna nina ninano…”

“Tarnanani ninano, Tarna nina ninano…”

Kelimeler dudaklarından dökülürken, o asil tını avlunun taş duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.

İso sadece söylemekle kalmadı.

Elindeki o masmavi epoksi bastonunu yavaşça masanın kenarına bıraktı.

Bedeninin acısını, ayların getirdiği o hamlığı zerre umursamadan Esme’ye doğru yürüdü.

Meydanın ortasında durdu ve elini asil bir hareketle Esme’ye doğru uzattı.

Esme duraksadı. Kardeşi gibi gördüğü adama, o uzanan koca ele gülümseyerek baktı.

İso, Esme’nin elini kavradı ve onu yavaşça dansa kaldırdı.

Kemençenin o kıvrak, çılgın ritmine inat, İso adımlarını yavaş, temkinli ama bir o kadar da heybetli tutuyordu.

Abla kardeş, sarı fenerlerin altında hem o kıvrak melodiyi mırıldanıyor hem de Karadeniz toprağını usul usul adımlayarak, omuzlarını ritimle sallayarak dans ediyordu.

Meydandaki çember genişledi.

Köylüler büyülenmiş gibi bu ritmi izliyordu.

İhtiyarlardan biri coşkuyla bağırdı.

"Ula Furtuna döndü da!"

Hemen arkasından köyün gençlerinden biri ıslık çalarak eşlik etti.

“İşte bizim uşağımız budur!"

Karşı masada oturan yaşlı bir kadın gözündeki yaşı silerek fısıldadı.

“Allah seni bize bağışladı aslanım."

Melodi hızlandı, kemençenin yayı tellerin üzerinde adeta uçuyordu.

İso, Esme’nin etrafında bir tur dönerken sapsarı saçları fenerlerin ışığında parıldadı, mavi gözleri tüm neşesiyle çaktı.

Tüm Furtuna coşmuştu.

Alkışlar, naralar havada uçuşuyordu.

İso ve Esme köylülerin arasında asaletle süzülürken, Karadeniz’e sanki bahar gelmişti.

Eleni ile Adil birbirlerine baktılar.

İkisi de hem mutluydu hem de şaşkındı.

Adil bir anda heyecanla ayağa kalktı. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

“Haydeee!..”

“Tarnanani ninano, Tarna nina ninano…”

Şarkının en coşkulu, ritmin en tepeye vurduğu o nakarat kısmına girerken, İso tam Gürcüce mısrayı haykıracaktı ki...

Nefesi yarım kaldı.

Göğsünün tam ortasına sinsi bir sızı saplandı.

Şarkının tam o saniyedeki kelimesi, bir cam kırığı gibi boğazında düğümlendi, sesi anlık olarak çatallanıp kesildi.

İso gözlerini saniyeliğine kıstı, yüzündeki o dağ gibi duruşu zerre bozmadan derin bir nefesi zorlukla içine çekti ve kelimenin kalanını o gür sesiyle tamamlayarak durumu ustaca toparladı.

Kimse fark etmemişti.

Dansı ve şarkıyı aynı asaletle, ritmi kaçırmadan Esme'yle yan yana bitirdi.

Avluda bir alkış tufanı koptu.

Esme nefes nefese kalmıştı, elini göğsüne koyup içtenlikle güldü.

"Eskiden ben yorulurdum da..."

İso da masanın kenarına tutunarak hafifçe gülümsedi. Bakışlarını köy ahalisinde gezdirdi.

"Şimdi ben yoruluyorum abla..."

Herkes bu tatlı atışmaya büyük bir neşeyle güldü.

Kahkahalar avluyu ısıttı.

Ama İso’nun yüzündeki gülümseme büyüyemedi.

Çünkü az önce göğsünde düğümlenen o nefesi, o sinsi sızıyı ve gerçekten ne kadar yorulduğunu sadece kendisi biliyordu.

Eskiden, yorulmak diye bir kavramı bilmezdi bile.

İso alnında biriken teri paltosunun koluyla silerken, sesindeki o yorgunluğu gür bir tınının arkasına gizlemeye çalıştı.

"Paslanmışız da..."

dedi masadakilere bakarak.

Herkes yeniden güldü.

Sadece Fadime gülmedi.

Çünkü İso tam o kahkahayı atarken, bir saniyeliğine, göğsüne bastırdığı o koca eli karısının dikkatli gözlerinden kaçmamıştı.

-

Ulaş Yaman - Heyamola

Tam o sırada, avlunun girişindeki kalabalık hafifçe dalgalandı.

Kalandar torbalarını kapılara atmış, yüzlerine is sürmüş, ellerinde fenerlerle güle oynaya konağın bahçesine dalan çocukların şenlikli gürültüsü yükseldi.

Çocuklar neşeyle masaların etrafında koştururken, İso oturduğu taburede hafifçe doğruldu.

Mavi gözleri kalabalığın arasında, minik adımlarla ilerleyen bir çift masmavi göze kilitlendi.

Sarı saçları fenerlerin sarı ışığında parıldayan, elindeki Kalandar torbasını sımsıkı tutmuş o uşağı anında tanıdı.

Poyraz’dı.

Hastanenin o dondurucu bahçesinde bankta otururken yanına sokulan, İso’nun o masmavi epoksi asasını ‘atmacanın kanadına’ benzeten o küçük çocuk…

Poyraz da masanın kenarında duran o devasa adamı görünce adımları bir anlığına durdu.

Meraklı, hayranlık dolu bakışları önce İso’nun yüzünde, ardından masaya dayalı duran o içi turkuaz ve gece mavisi epoksi karışımıyla parıldayan asaya kaydı.

Yüzünde dağlar kadar büyük bir sevinç dalgası yayıldı.

"Büyük Atmaca!"

diye bağırdı incecik, heyecanlı sesiyle.

İso’nun yüzündeki o yorgun ifade, o ciğerindeki sinsi sızı bir saniyede eriyip gitti.

Dudaklarının kenarı, o dünyayı ısıtan hınzır ve şefkatli gülüşüyle kıvrıldı.

Masaya dayalı duran bastonuna elini bile sürmedi.

O bedeninin aylardır sızlayan sarp ağrısına meydan okur gibi sarsılmaz bir Furtuna inadıyla meydanın ortasına doğru iki büyük adım attı.

Poyraz’ın tam önünde durduğunda, o heybetli, devasa gövdesini usulca aşağıya doğru eğdi.

Sağ dizinin üzerine, karların o dondurucu beyazlığına çöktü.

Şimdi çocukla tam aynı boya gelmişti.

Mavi gözleri, çocuğun masmavi gözlerinin hizasındaydı.

Kollarını iki yana kocaman, bir kanat gibi açtı.

"Gel buraya ula küçük atmaca!"

dedi sesi gürleyerek.

Poyraz, elindeki Kalandar torbasını karların üzerine bırakıp küçük ayaklarıyla fırladı ve o minik kollarıyla diz çökmüş İso’nun boynuna sımsıkı sarıldı.

İso da o koca, güçlü kollarıyla küçük atmacayı göğsüne bastırdı, saçlarının kokusunu içine çekti.

Kalabalık, aralarındaki bu gizemli ve tatlı bağı sessizce izliyordu.

Çocuk, İso’nun omzundan hafifçe geri çekilip o koca adamın yüzünü süzdü.

"Bak, uçmuşsun! Evine gelmişsin!"

dedi neşeyle.

Tam o sırada arkadan babasının gür sesi avluda yankılandı.

“Poyraz! Hadi aslanım, rahatsız etme abiyi, gel buraya."

İso, başını hafifçe kaldırıp Poyraz’ın babasına baktı.

Dudaklarındaki o sıcak gülümsemeyle seslendi.

“Ne rahatsızlığı babası? Kalandar gecesidir da... Küçük atmacayla biraz dolaşalım biz, deniz havası alalım. İznin olursa tabii."

Adam, Furtuna’nın o sarsılmaz ama saygılı duruşu karşısında gülümsedi, başını saygıyla eğdi.

“Ne demek beyim, ne demek... Tabii ki. Sana emanettir aslanım."

İso doğrulurken, Poyraz’ı o koca elleriyle koltuk altlarından kavradığı gibi tek bir hamlede havaya kaldırdı.

Göğsündeki sızı batan bir iğne gibi kendini hatırlatsa da umursamadı; çocuğu sanki hafif bir kuş tüyüymüş gibi kaldırdı ve geniş, heybetli omuzlarına oturttu.

Poyraz neşeyle bir çığlık atıp İso’nun kendisi gibi sapsarı saçlarına tutundu.

İso, masanın kenarından masmavi epoksi bastonunu aldı ve avludaki köylülerin neşeli bakışları, Fadime’nin ise içi titreyen o hayran dolu süzüşü altında konağın kapısından dışarıya, sahile doğru yürümeye başladı.

Konağın avlusundaki kemençe ve kahkaha sesleri yavaş yavaş arkalarında kalırken, Karadeniz’in o hırçın, dalgalı uğultusu kulaklarını doldurmaya başladı.

Kar taneleri yüzlerine vuruyor, sarı fenerlerin bittiği yerde denizin kurşuni karanlığı başlıyordu.

İso, omuzlarında Poyraz’la sahildeki çakıl taşlarının üzerinde ağır ağır yürüyordu.

Bastonunun betona ve taşlara vuran o tok ‘tık, tık’ sesi, dalgaların ritmine karışıyordu.

Omuzlarında Poyraz’la sahildeki çakıl taşlarının üzerinde ağır ağır yürürken, Karadeniz’in o dondurucu ayazı bile aralarındaki bu saf neşenin sıcaklığını söküp alamıyordu.

Bastonunun taşlara vuran o tok sesi, çocuksu bir kıkırdamayla bölünüyordu.

"Büyük Atmaca…”

dedi Poyraz, yukarıdan İso’nun saçlarını çekiştirerek.

“Sen hep böyle güçlü müsün?"

İso hafifçe güldü, kış ayazını içine çekti.

"Güçlü olmak zorundayız küçük atmaca. Ha bu Karadeniz’de rüzgara göğüs germezsen, o rüzgar seni alır savurur da.”

“Hem… Atmacalar ne yapardı?"

"Rüzgara hiç boyun eğmezler, hep üstüne üstüne uçarlar!"

dedi Poyraz ezbere bildiği bir duayı okur gibi gururla.

"Aferin da sana.”

dedi İso, gözleri kurşuni denizde gezinirken.

“İşte o yüzden hep dik duracağız."

Sahildeki büyük bir kayanın yanına geldiklerinde İso, Poyraz’ı omuzlarından indirip kayanın üzerine oturttu.

Kendisi de bastonuna dayanarak yanına dikildi.

Denizden esen dondurucu rüzgar sapsarı saçlarını yüzüne doğru savuruyordu.

İso, çocuğun boynundaki atkıyı daha da sıkı bağlarken Poyraz konuşmaya başladı.

Yüksel Baltacı - Uçan Atmaca İken

"Deniz bu gece neden bu kadar karanlık? Korkmuyor mu hiç?"

"Karadeniz korkmaz küçük atmaca.”

dedi İso, mavi gözlerini o uçsuz bucaksız kurşuni karanlığa dikerek.

“Bütün gün dalgalarıyla dağları döver, rüzgarla güreşir... Gece olunca da böyle siyah çarşafını üstüne çeker, dinlenir da. Peki sen korkar mısın?”

Poyraz, küçük bir ‘Cık!’ sesiyle korkmadığını belirtti.

Bacaklarını kayadan aşağı sarkıtıp sallarken gözlerini kumsaldaki yassı, pürüzsüz çakıl taşlarına dikti.

“Abi… Babam denizde taş kaydırmayı biliyor. Ama o hep büyük taşları atıyor, hemen batıyorlar.”

dedi dudak büzerek.

İso’nun dudaklarının kenarı o eski, hınzır Furtuna gülüşüyle kıvrıldı.

Bastonunu kayaya yasladı, göğsündeki o sinsi sızıyı tamamen görmezden gelerek kumsala doğru eğildi.

Taşların arasından, fenerlerin uzağa düşen zayıf ışığında parıldayan yassı, incecik bir çakıl taşı seçti.

"Ula baban bu işten anlamayi demek ki, gel…”

diye takıldı muzipçe.

Taşı sağ elinin parmakları arasına sıkıştırıp gövdesini denize doğru yan çevirdi.

Yüzüne, sanki çok çok önemli bir iş yapıyormuş gibi bir ciddiyet yerleştirdi.

“Bak şimdi, taş kaydırmak bilek işidir, güç işi değil da. İzle ha bu atmacayı."

İso, kolunu asil ve esnek bir hareketle geriye doğru açtı.

Göğsündeki o yaralı dokuların gerildiğini hissetti ama durmadı; elini denizin yüzeyine paralel biçimde, hızla ileri doğru savurdu.

Taş, İso’nun parmaklarının arasından bir ok gibi fırladı.

Karanlık denizin çarşaf gibi düzleştiği kıyıda usulca sekti.

Bir…

İki…

Üç…

Dört…

Beş.

Taş, kurşuni suyun üzerinde küçük pırıltılar bırakarak tam beş kez zıpladı ve en sonunda karanlığın içinde kayboldu.

Poyraz oturduğu kayanın üzerinde sevinçten zıpladı, ellerini çılgınca çırptı.

“Oha! Abi, nasıl yaptın?! Beş kere zıpladı!”

“Büyük Atmaca, bana da öğreteceksin he da, ne olur!"

"Öğretirim tabii…”

dedi İso, içten bir kahkahayla.

Eğilip Poyraz’ın minik avucuna uygun, incecik bir taş daha buldu ve ona uzattı.

Poyraz taşı sıkıca kavrayıp kayadan aşağı indi.

İso, çocuğun hemen arkasına geçip o koca elleriyle Poyraz’ın minik bileğini kavradı.

Ona doğru açıyı, taşı nasıl fırlatması gerektiğini sabırla, tane tane anlattı.

"Şimdi... Kolunu serbest bırak, denize paralel... Heh, işte böyle…”

“Şimdi! Hayde!"

Birlikte savurdular.

Poyraz’ın fırlattığı taş denizin yüzeyinde iki kez sekip ‘bup, bup’ diye batarken, çocuk sahilde bir tur dönerek kahkahalarla, neşeyle haykırdı.

En sonunda da İso’nun boynuna sımsıkı sarıldı.

O dondurucu Kalandar gecesinde, bir yanda köpüklü dalgalar uğulduyor, diğer yanda dev bir adamla onun minyatürü olan minik bir çocuk karların içinde taş kaydırarak çocuksu bir dünyanın ortasında kayboluyordu.

İso, haftalardır üstüne çöken o ağır, kasvetli gölgelerden sonra ilk kez bu kadar saf, bu kadar duru nefes aldığını hissediyordu.

Bir süre sonra Poyraz yorulup tekrar kayanın üzerine tünedi.

Elindeki Kalandar torbasını açıp içinden iki tane kurutulmuş incir çıkardı.

Birini o minik parmaklarıyla İso’ya doğru uzattı.

“Al, bu senin payın. Kalandar uğuruymuş, annem dedi."

İso, o koca ve sert eliyle minik inciri alıp ağzına attı.

Çocuğun yanına, kayanın alt kısmına ilişti. Karlı havada, denizin kıyısında yan yana tatlı tatlı incir çiğnediler.

Poyraz, ağzındakini yuttuktan sonra başını hafifçe yana eğdi.

Mavi gözlerini İso’ya dikti.

Çocuk kalbinin o duru, perdesiz saflığıyla sordu.

“Büyük Atmaca... Senin hiç gerçek bir atmacan oldu mu? Hani gökyüzünde seninle beraber uçan, elini uzattığında omzuna konan, seni hiç bırakmayan bir atmacan?"

İso, sorunun sıcaklığıyla önce gülümsedi.

“Oldu ya..."

dedi usulca, gözleri geçmişe dalarak.

"Hem de ne asil bir hayvandı da. Ben ha senin kadardım, nereye gitsem gökyüzünde gölgem gibi beni takip ederdi. Elimi böyle kaldırdım mı, süzülür gelir, konardı bileğime."

"Sonra ne oldu ona?"

diye sordu Poyraz, gözlerini kırpmadan.

“Neden bıraktı seni?"

İso’nun içindeki o huzurlu hava, sorunun derinliğiyle bir anlığına buz kesti.

Göğsünün ortasında, ciğerindeki o fiziksel sızıdan çok daha büyük, çok daha eski bir yara sinsi bir rüzgarla hışımla aralandı.

Atmacası...

Gözlerinin önüne bir anda, çocukluğunun o en sadık dostunun kanatlarındaki o asil kahverengi tüyler geldi.

Ve hemen ardından, o görüntüyü paramparça eden keskin bir silah sesi patladı zihninin derinliklerinde.

Fatih...

Abisi Fatih...

Abisinin o nefret dolu, soğuk bakışları canlandı hafızasında.

İso’nun daha çocuk yaşta olan gözlerinin içine baka baka, o gökyüzünün en cesur kuşunu, canından çok sevdiği atmacasını kurşunlarıyla katlettiği o saniye...

Kuşun kanatlarının kanlar içinde yere düşüşü, beyaz karların üzerine sızan o sıcak, taze kırmızı kan...

İso’nun parmakları yanındaki bastonun kabzasını öyle bir sıktı ki, eklemleri bembeyaz kesildi.

Dişlerini birbirine bastırdı, şakaklarındaki damarlar gerildi.

Başının içinde tekinsiz bir uğultu başladı.

O çocukluktaki kanlı hatıra, zihninde aylardır kilitli duran bambaşka bir kapının asma kilidini gürültüyle kırdı.

Birol Topaloğlu - Heyamo

O sinsi zincir bir kez tetiklenmişti.

Silah sesleri çoğaldı.

Ama bu seferki o çocukluğundaki dağda patlamıyordu.

Bir bahçenin içindeydi.

Başının içindeki dünya sertçe döndü.

Etrafta fenerlerin ışığı değil, patlayan flaşlar, parıldayan sarı ışıklar vardı.

Beyaz tüller...

Davetlilerin çığlıkları...

Masaların devrilme sesleri...

Kendi düğün günü...

Fadime’nin saçlarının arasındaki o mavi beyaz boncuklar gözünün önüne geldi.

Ama o boncuklar şimdi kırmızıya, koyu bir kana boyanıyordu.

Bir el silah sesi daha patladı tam beyninin ortasında.

Göğsüne sinsi, dondurucu bir alev döküldü.

Hafızasındaki o darmadağın yapbozun en büyük, en kanlı parçası yavaşça yerine oturuyordu.

O yarım kalan düğün gecesinin dehşeti saniyeler içinde zihnine sızıyordu.

Gözleri büyüdü, nefesi boğazında kilitlendi.

Kendisine söylenen o tatlı yalanların, saklanan o korkunç gerçeğin duvarı çatlıyordu.

‘Ben...’

diye fısıldadı içinden, dudakları titreyerek.

‘Kaza etmedum?..’

"Poyraz! Hadi oğlum, gidiyoruz, baban çağırıyor!"

Uzaklardan, konağın o ışıklı yolundan gelen gür ses, İso’nun zihnindeki o kanlı cam kırıklarını anında dondurdu.

Görüntüler saniyeler içinde karanlığa geri çekildi ama geride bıraktığı o kaskatı, sarsıcı gerçek İso’nun göğsünü devasa bir külçe gibi ezmişti.

Poyraz kayadan aşağıya atladı. İso’nun o donakalmış, yüzü kaskatı kesilmiş heybetine baktı.

Bir şeylerin ters gittiğini o çocuk kalbiyle hissetmişti.

Eğildi, karların içinden Kalandar torbasını aldı.

Sonra İso’nun boynuna doğru hamle yapıp o koca gövdeye sımsıkı, son kez sarıldı.

"Büyük Atmaca..."

dedi Poyraz, başını İso’nun paltosuna yaslayarak usulca.

“Üzüldün mü yoksa? Atmacan seni bırakıp gittiyse bile artık ben varım.”

“Ama sakın unutma, atmacalar fırtınadan korkmaz. Sen yine uçacaksın. Söz verdin, yarışacağız."

Çocuk kollarını çekip arkasına döndü ve sahildeki çakıl taşlarını ezerek, annesinin beklediği o ışıklı yola doğru neşeyle koşmaya başlamadan önce son bir kez daha İso’nun kollarına atıldı.

“Abi?”

“Beni arada bir görmeye gelir misin? Ben seni çok sevdim. Muhtarlığın arkasında, sarı renkli evde oturuyoruz.”

İso’nun zihnindeki düşünceler tam o sırada geri planda kaldı.

Karşısındaki çocuğa sıcacık gülümsedi.

“Ula, gelirim tabii! Sen iste yeter ki da!”

Çocuğun gözleri parladı.

“Peki…”

Sormak istediği bir soru vardı ama belli ki biraz utanmıştı, çekiniyordu.

İso onun bu utangaçlığını silmek istedi.

“Söyle da, ne oldu? Her şeyi söyleyebilirsin bana küçük atmaca!”

Çocuk masmavi gözlerini karşısındaki adamın kendisiyle aynı renk gözlerine dikti.

“Sen…”

“Benim abim olur musun?”

“Benim hiç kardeşim yok da…”

O anda İso’nun gözleri doldu. Çocuğu son kez çekip güçlü kollarının arasına aldı.

“Ula zaten öyle değil miyim…”

“Abim?..”

Çocuk, karşısındaki adamın kollarından yüzünde güller açarak ayrıldı.

Konağın yoluna doğru koşmaya başladı.

“Hoşçakal büyük atmaca!"

diye bağırdı uzaktan el sallayarak.

İso ise o dondurucu Karadeniz ayazının altında, dalgaların sahili dövdüğü o karanlıkta, elinde masmavi bastonuyla öylece kalakaldı.

Kar taneleri sapsarı saçlarının arasına düşüp erirken, mavi gözleri denizin o dipsiz karanlığına kilitlenmişti.

Başlıyordu.

O yarım kalan kanlı düğün gecesini sinsi bir çığ gibi, ilmek ilmek hatırlamaya başlıyordu.