29. bölüm / 51
Kefaret | İsfad29 • ‘1’
Bölümler 51Şu an: 29 • ‘1’
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
‘1’
•
Şarkıları kesinlikle açmanızı öneririm, özellikle son parçayı. (Zekari)
Sürpriz sonlu bir bölüm, umarım beğenirsiniz…
1️⃣
🌊🤍
•
Kakhuri
Moskova
O korunaklı, taş binanın loş odasında buz gibi bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Dışarıda lapa lapa yağan kar pencereleri döverken, masanın başındaki adam parmaklarının ucunda tüten puronun dumanını odadaki loşluğa doğru üfledi.
Önünde açık duran geniş deri dosyanın içinde sıradan evraklar yoktu.
Düğün günü çekilmiş, kenarları barut ve kan lekesiyle kararmış fotoğraflar vardı.
Aylarca, hafta hafta çekilen fotoğrafların hemen altında, birkaç gün önce çekildiği belli olan yeni fotoğraflar duruyordu.
Hastane odası.
Çiğ beyaz duvarlar.
Yatakta savunmasızca uyuyan genç, sarışın bir adam.
Adam, puronun kor ateşini yavaşça kül tablasına bastırarak söndürdü.
Başparmağıyla, fotoğraftaki İsmail Furtuna’nın tam boğaz kısmını sıvazladı.
O dondurucu parmak izi, İso'nun boynunda hayali bir leke gibi kaldı.
Tam o sırada, loş odanın köşesindeki ağır meşe kapı sessizce aralandı.
İçeriye siyah takım elbiseli, yüz hatları karanlıkta seçilmeyen uzun boylu bir adam girdi.
Adımları mermer zeminde hiç ses çıkarmadı.
Masanın tam önünde, patronunun birkaç adım gerisinde durdu.
Gözleri masanın üzerindeki açık dosyaya, o sarışın adamın fotoğraflarına kaydı.
“Всё готово.”
("Her şey hazır.”)
dedi gelen adam, sesi pürüzsüz ve buz gibiydi.
“Мужчины в Трабзоне заняли свои позиции. Они запомнили каждый вздох в комнате 705.”
(“Trabzon'daki adamlar yerini aldı. 705 numaralı odanın her nefesini, ezberlediler.”)
“Они ждут вашего сигнала.”
(“İşareti bekliyorlar.")
Masanın başındaki adam, başparmağını fotoğrafın üzerinden yavaşça çekti.
Yüzünde hiçbir belirti yoktu.
Puronun odada bıraktığı o ağır kokuyu içine çekti.
"Вы уверены?"
("Emin misiniz?")
diye sordu ayaktaki adam, sesinde hafif, neredeyse belirsiz bir tereddüt kırıntısıyla.
“Сейчас в больнице находится очень много членов его семьи. Семьи Фуртуна и Кочари образовали вокруг него живой щит. Мы рискуем.”
("Şu an hastanede ailesi çok kalabalık. Furtunalar ve Koçariler etrafında etten bir duvar örmüş durumda. Risk alıyoruz.")
Masanın başındaki adam hafifçe arkasına yaslandı.
Gözlerini pencereden dışarıdaki lapa lapa yağan Moskova karına çevirdi.
Dudaklarının kenarında dondurucu bir tebessüm belirdi.
“Я ждал очень долго.”
(“Çok uzun zaman bekledim.”)
Ayaktaki adam başıyla selam verip sessizce geriledi ve kapıyı arkasından kapattı.
Masanın başındaki adam ise dosyayı sertçe kapatıp masanın üzerine bıraktı.
Odanın içini yeniden sessizlik doldurdu…
Selçuk Balcı - Yağmurun Kaydesi
Trabzon
Takvim yaprakları, 5 Ocak gecesinin o dondurucu ve sisli hatırasını arkasında bırakarak sessizce ilerlemişti.
Günler hastane koridorlarında eriyip giderken, zaman ilk kez hem Koçari’ler hem de Furtuna’lar için amansız bir düşman gibi değil, yaraları usulca saran şefkatli bir el gibi akıyordu.
O beyaz duvarlarla kaplı hastane odası, geçen bir haftanın sonunda artık neredeyse bir ev sıcaklığına bürünmüştü.
Ve o evin içinde, İsmail Furtuna kelimenin tam anlamıyla küllerinden doğuyordu.
Fizik tedavi seanslarının o ilk sancılı, yorucu zamanları geride kalmış; o heybetli gövde nihayet dengesini bulmuştu.
İso artık o çok sevdiği, içi deniz dalgaları gibi parıldayan masmavi epoksi bastonunu bile bir kenara bırakmaya başlamıştı.
İki hafta önce sedyeyle geçtiği koridorlarda şimdi kendi ayak sesleri yankılanıyordu.
Koridorda karşılaştığı her hemşire onu ayakta görünce gülümsüyor, yan odalardaki hastalar “geçmiş olsun, Furtuna!” diye sesleniyor, Dr. Levent bile artık onu odada tutmakta zorlanıyordu.
İso aylardır süren o sessizliğinin ardından, artık kattaki herkesin sevgilisi, o uzun koridorun adeta neşe kaynağı haline gelmişti.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başlayan o yorucu, kemik sızlatan, inatla yanında kimseyi istemediği fizik tedavi seanslarında bile yüzünden o fırlama tebessümü düşürmüyordu.
Koridordaki asistanlar, hemşireler, hatta yan odalarda sancıyla kıvranan diğer hastalar bile onun o heybetli gövdesini ayakta, masmavi bastonuna meydan okurken gördüklerinde rahat bir nefes alıyordu.
O sabah, son kez fizik tedavi salonundan çıkıp odasına doğru kendi ayak seslerini dinleyerek, ağır ama dengeli adımlarla yürüyordu.
Sağ elini koridorun duvarına hafifçe sürterek ilerlerken, karşı taraftan tekerlekli sandalyeyle gelen yaşlı bir hasta durdurdu onu.
Aylardır bu katta yatan, yüzü kırış kırış olmuş Trabzonlu bir ihtiyardı bu.
İhtiyar, İso'nun dik duruşuna, o geniş omuzlarına gururla baktı.
Gözleri çakmak çakmak oldu.
“Aferin ula sana uşağum!”
“Furtuna'nın yıkılmayacağını ha bu dosta düşmana bir kez daha gösterdun ya... Helal olsun sana. Ha o bacaklar Karadeniz'in sarsılmaz direğidir.”
“Hep böyle, dik dur!"
İso duraksadı, yüzüne o her zamanki içten, saygılı tebessümünü yerleştirdi.
Eğilip ihtiyarın elini omzuna koydu.
"Estağfurullah amca.”
dedi yumuşak bir sesle.
“Karadeniz'in dalgası biraz hırpalar ama bilirsin, bizde gemi batmaz. Sen dualarını eksik etme yeter da."
Yaşlı adam gülümseyerek tekerlekli sandalyesini sürerken, İso arkasından el salladı.
“Hadi bakayım amca, bir dahaki sefere seni ayakta göreceğim, söz mü?"
diye seslendi.
Ancak tam o sırada, tam birkaç adım daha atmışken...
Sol göğsünün tam altından, kaburgalarının arasından içeriye doğru ince, zehirli bir mil gibi bir ağrı saplandı.
İso'nun eli havada asılı kaldı.
Ciğerlerine çekmeye çalıştığı hava, boğazında keskin bir cam kırığına dönüştü.
Gözlerini sıkıca kapattı, sağ elini gayriihtiyari duvara yaslayıp parmaklarını betona gömer gibi sıktı.
Alnından aşağıya soğuk bir ter tanesi süzüldü.
Kalbinin üzerindeki o amansız baskı, ona içeride bir yerlerin hâlâ kırık dökük olduğunu hatırlatmak ister gibi saniyelerce sürdü.
Koridorun sonundan bir hemşirenin yaklaştığını fark ettiği anda, dişlerini birbirine bastırarak o acıyı göğüs kafesinin en derin yerine gömdü.
Derin, sessiz bir nefes aldı.
Yüzündeki o sarsılmaz maskeyi saniyeler içinde yeniden takındı ve hiçbir şey olmamış gibi odasına doğru yürümeye devam etti.
Ama biliyordu,
Bu içerideki ilk isyan değildi.
-
12 Ocak sabahı, o dondurucu Karadeniz ayazına inat, odanın büyük penceresinden içeriye sızan parlak bir kış güneşiyle başladı.
İso, 7 numaralı ‘Furtuna’ yazılı bordo mavi formayı üstüne geçirmiş, yatağın kenarına oturmuş, uzun sarı saçlarını eliyle geriye doğru tararken pencereden dışarıyı izliyordu.
Tam o sırada Dr. Levent elinde vizit dosyasıyla içeri girdi.
İso’nun gözleri anında muzipçe parıldadı.
"Hocam!”
dedi İso, oturduğu yerden dikleşerek.
"Bak bugün 12 Ocak. Kendimi Karadeniz’in dalgaları gibi hissediyorum da. Şu dosyaya iki karalama yap da sal beni, ha bu hastane kokusundan burnumun direği sızladı."
Levent dosyayı kapatıp gözlüğünün üstünden İso’ya ters bir bakış attı, ardından cebinden küçük bir kalem çıkarıp İso'nun gözlerine tuttu.
"Bakıyorum da dilin yine fazla uzamış Furtuna. Şuraya bak, göz bebeklerinde bile fırlamalık okunuyor. Tahlillerin temiz, yürümen de gayet iyi ama bu çene bende tansiyon bırakmadı sabah sabah."
Fadime elindeki taze demlenmiş ıhlamur bardağıyla odanın kapısından içeri girerken Levent’e gülümsedi.
“Levent abi sen buna bakma, iki adım yürüyünce hemen havalara giriyor.”
“Sabahtan beri odada fırıl fırıl dönüyor valla. Ne dediysem oturtamadım.”
İso, Fadime’ye göz kırpıp iki eliyle formasının yakasını düzeltti.
"Karizma doğuştan be Fadime’m, ne yapalım yani? Levent hocam da hastanın iyileşme hızına hayran ama çaktırmıyor."
Levent elindeki dosyayla İso'nun omzuna hafifçe vurdu.
“Ula İso, seninle uğraşacağıma acilde nöbet tutarım daha iyi…”
dedi ve gülerek odadan çıktı.
Hastane odasındaki kasvet, İso’nun tek bir tebessümüyle tamamen dağılıp gidiyordu.
-
Öğle saatlerine doğru odanın kapısı birkaç gün sonra paldır küldür açıldı.
İçeriye ilk giren, elinde koca bir termos çayla Adil oldu.
Arkasından o sarsılmaz, heybetli duruşuyla Oruç ve Esme belirdi.
Tabii bir de Eleni.
Odanın içi bir anda eski cıvıl cıvıl, gürültülü enerjiye teslim oldu.
İso, ailesini görünce yatağından kalktı, ayaklandı.
"Ohoo, Adil abi!"
diye seslendi İso, abisine doğru yürürken.
“Kaç gündür yoktun da, gözüm yollarda kaldu. Getirdiğin çay burnumda tütüyordu."
"Ula zevzek!"
diye kahkahayı patlattı Adil, termosu masaya bırakırken.
İso hemen Esme’ye döndü, yüzüne o en haylaz gülümsemesini yerleştirdi.
“Ablam! Hoş geldin da. Bakıyorum da Adil abimin yanında yine parıl parıl parlıyorsun.”
dedi muzipçe.
Esme yanakları hafifçe kızararak güldü.
Annesinin bu halini gören Eleni iyice keyiflendi.
"Éla, İso, sen hiç değişmeyeceksin değil mi?"
"Değişmek bana yakışır mı da, yenge?"
diye üsteledi İso.
Oruç, kardeşinin bu neşeli halini izlerken omuzlarını sertçe sıktı.
Gözlerinde upuzun bir uykusuzluğun ardından gelen o derin huzur vardı.
Esme ise hemen getirdiği lahana sarmasını masaya koydu.
“Hadi bakalım, ha bu hastane yemekleriyle o koca gövden doymaz senin. Ye bakayım, bak en sevdiğinden!"
Adil masanın başından İso’ya dönüp heyecanla bir şeyler anlatmaya başladı.
Selçuk Balcı - Çisenin Kaydesi
"Ula İso, sen hele bir çık buradan, ha o sana söz verdiğim yere, hamsi yemeye gidelum da!”
Adil Koçari’nin aklına, İso komadayken onunla konuştuğu an gelmişti.
‘Ula uyan artık… Uyan da hamsi yemeye gidelum da…’
İso tam abisine neşeyle laf yetiştirmek için ağzını açtı ama bir anda nefesi boğazında tıkandı.
Kelimeler dudaklarının arasında eridi, sesi çıkmadı.
Göğüs kafesi sanki demir bir çemberle sıkıştırılmış gibi daraldı, ciğerlerine giren hava yarı yolda kesildi.
Sertçe yutkundu.
Bir anda görüntü birkaç saniyeliğine bulanıklaştı, odanın renkleri birbirine girdi.
Kulakları uğuldadı, odadaki gürültü bir anda boğuklaştı.
Yüzündeki o neşeli maskenin düşmemesi için dişlerini birbirine bastırdı, yatağın kenarındaki demire parmak boğumları beyazlayana kadar tutundu.
Saniyeler süren o amansız acının içinde, derin ve çaktırmadan hırıltılı bir nefes alıp kendini zorla tuttu.
Alnında beliren soğuk teri elinin tersiyle sildi, bakışlarını yere çevirip birkaç kez gözlerini kırptı.
Fadime tam ona doğru bir adım atacakken, İso başını kaldırıp yüzüne hemen o fırlama gülüşünü geri yerleştirdi.
"Söz mü abim?..”
dedi.
Sesi pürüzsüz çıkmıştı.
Ama Oruç’un kaşları hafifçe çatıldı.
Adil’in gülümsemesi bir anlığına silinir gibi oldu.
Kimse bir şey söylemedi.
Ama o birkaç saniyelik boşluk, odadaki herkesin zihnine sessizce yerleşmişti.
-
Bu neşeli ve gürültülü geçen saatlerin ardından, akşamüstü odadaki kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Gitmeden önce Esme, odanın penceresinden dışarıdaki dondurucu karanlığa, uğuldayan rüzgara baktı ve içini çekti.
"Bu sene Kalandar bilema sessiz geçecek..."
diye mırıldandı Esme, sesi hafifçe buruktu.
“Sen yoksun be İso’m, içimizde hep bir yarım kalmışlık... Neyse, sağlık olsun da, sen iyi ol da, gerisi mühim değil."
Odanın içine derin bir sessizlik çöktü.
Oruç ve Adil bakışlarını kaçırdı.
İso ise pencerenin kenarında dikilmiş, hiç bozuntuya vermeden, tek bir kelime bile etmeden sadece uzaklara, fırtınanın uğuldadığı o karanlık denize baktı.
Ama yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
-
Odadan çıkmadan önce herkes kapının önünde toplanmışken Oruç duraksadı.
Adımları ağırlaştı.
Gitmek için hamle yapan Adil, Eleni ve Esme'ye,
"Siz inin aşağıya, ben iki dakikaya geliyorum.”
dedi boğuk bir sesle.
O sırada Oruç’un kardeşiyle bir şeyler konuşacağını anlayan Fadime de abisini geçirme bahanesiyle dışarı çıktı.
Kapı kapandı.
Oruç sessizce geri döndü, İso’nun yatağının kenarına kadar geldi.
O sarsılmaz, heybetli duruşunun altında, günlerdir dışarıya vurmadığı o devasa vicdan azabı ve koruma içgüdüsü omuzlarını çökertmiş gibiydi.
İso'nun tam karşısında durdu.
Elini kaldırıp kardeşinin omzuna ağır ağır, adeta onun orada, canlı ve ayakta olduğunu kendine kanıtlamak ister gibi vurdu.
Parmakları İso'nun kumaş formasının üzerinden omzunu sıkıca kavradı.
“Abim...”
dedi Oruç, o masmavi gözlerin ta içine bakarak.
Sesindeki o Karadeniz rüzgarları çekilmiş, geriye sadece çıplak bir sadakat kalmıştı.
“Essahtan iyisin, he da? Bana bak, saklayıp etme da benden."
İso yüzündeki o haylaz gülümsemeyi hiç bozmadan dikleşti.
Abisinin elinin üzerini kendi koca eliyle pat pat vurdu.
“Abim, merak etme vallahi iyiyim da. İki güne kalmaz o konağın kapısını tekmeyle açmazsam, gel de ha bu yüzüme tükür.”
Oruç başını iki yana salladı.
Gözleri anlık bir fırtınayla bulutlandı.
Yüzündeki çizgiler derinleşti, bakışlarını bir anlığına hastane odasının o çiğ zeminine indirdi.
“Ula...”
dedi, sesi boğazında düğümlenir gibi oldu.
“Hayatım boyunca...”
“Kendimi bildim bileli seni koruyacağımı sandım ben. Her bela önümüze geldiğinde, gövdemi siper edersem sana hiçbir şey olmaz sandım. Meğer...”
“Meğer elimden hiçbir şey gelmiyormuş. Sen, o acıların arasında tek başına direnirken, benim burada elim kolum bağlı beklemekten başka hiçbir şey gelmedi elimden.”
“Ha bu da bana bilema koydu be İso.“
Odadaki hava bir anda ağırlaştı.
İso’nun yüzündeki o muzip, fırlama ifade ilk kez tamamen yumuşadı, yok oldu.
Göz göze geldiler.
İso, abisinin gözlerindeki o derin çaresizliği gördü.
Oruç bir an durdu.
Yutkundu.
Sesini daha da alçaltarak devam etti.
“Sen benim yalnızca kardeşim değilsin, ha bunu biliyorsun değil mi?”
“Can dostumsun da.”
İso'nun boğazına bir ağırlık gelip oturdu ama Furtuna inadıyla onu geriye itti.
Gözleri buğulandı.
Abisinin bu devasa sevgisi ve masumiyeti karşısında ezildiğini hissetti.
Sonra, o odanın içine çöken o ağır, dondurucu ciddiyeti her zamanki gibi bozmak, abisini o karanlık dehlizden çekip çıkarmak istedi.
Yüzüne zoraki ama sıcak bir fırlama gülüş yerleştirdi.
“He onu biliyrum da.”
dedi, sesi hafifçe titrese de tonunu bilerek yükselterek.
“Şimdi milletin içinde, hastane odasında duygulanma bana burada. Koca Oruç Furtuna ağladı derler, karizman çizilir. Ağlarsan seni susturamam, valla Levent abiyi çağırırım sakinleştirici vursun diye.”
Yüzünde o iç ısıtan gülümsemesiyle abisine sımsıkı sarıldı.
“Hayde da bekletme aşağıdakileri…”
Oruç, kardeşinin bu hamlesiyle burukça gülümsedi.
Omzunu son bir kez sıkıp arkasını döndü ve odadan çıktı.
Kapı kapandığında, İso'nun yüzündeki gülümseme yavaşça soldu.
-
Herkes vedalaşıp çıktıktan sonra odada sadece İso ve Fadime kaldı.
Saat gece yarısına geliyordu.
İso yatağa uzandı, sırtını yastıklara dayadı.
Fadime ise banyoda yüzünü yıkamış, hafif ıslak saçlarıyla içeri girmişti.
İso onu izliyordu. Bakışları aşk doluydu.
"Gel buraya…”
dedi İso usulca, eliyle yatağın kenarına vurarak.
Fadime gülümserek yaklaştı, yatağın kenarına ilişti.
İso hiç konuşmadan komodinin üzerindeki ahşap tarağı aldı.
Fadime arkasını kocasının göğsüne yasladığında, İso o koca, güçlü parmaklarıyla karısının nemli saçlarını büyük bir şefkatle, incitmekten korkar gibi usul usul taramaya başladı.
“Ne kadar uzamış…”
İkisinin de yüzünde sıcak bir gülümseme vardı.
Dakikalar geçti, ikisi de konuşmadı.
Sessizliği bozan kişi Fadime oldu.
"İso?..”
diye sordu gözlerini hafifçe kapatarak.
"Sen nereden öğrendin ha böyle ince ince örgü örmeyi? Çok güzel yapıyorsun."
İso'nun eli saçların arasında bir anlığına duraksadı.
Bakışları uzak bir noktaya daldı, yüzündeki o neşeli ifade yerini hüzünlü bir tebessüme bıraktı.
"Ben küçükken, Esme ablam… Kızını öldü bildiğinde…”
dedi sesi usulca titreyerek.
“Ablam günlerce odaya kapandı, ağladı, kimseyle konuşmadı. Gözümün önünde eriyordu. Bir gün yanına gittim, diz çöktüm önünde.”
“Dedum ona, 'Esme ablam, sen üzülme. Senin ileride bir kızın daha olursa, söz veriyorum onun saçlarını hep ben öreceğim, onu hep ben büyüteceğim.' Ablam o gün ilk defa ağlamayı bıraktı, yüzü güldü. Tuttu benim elimi, bana kendi saçlarında öğretti örgü örmeyi..."
Gün Gelir / Enstrümantal
İso derin bir nefes alıp taramaya devam etti, karısının saçından bir tutamı diğerinin üstüne attı yavaşça, örgünün ucunu siyah bir tokayla usulca bağladı.
“Ha bir de…”
“Sen de hep örüyordun böyle…”
“Küçükken…”
İso örgüyü bitirdiğinde parmakları bir süre daha saçların ucunda, o siyah tokanın üzerinde asılı kaldı.
O dokunuşu koparmaya korkar gibiydi.
Fadime yavaşça doğruldu, camın yansımasından saçlarına baktı.
Örgü o kadar nizami, o kadar özenliydi ki, bir erkeğin o ellerinden çıktığına inanmak zordu.
"Çok güzel olmuş..."
diye mırıldandı Fadime, camdaki yansımasından kocasına bakarak.
İso omuz silkti, yüzüne o bildik, kibirli ama sevimli ifadesini takındı.
“Ula benim elimden çıkan şey kötü olur mu hiç, canum karum benum…”
Fadime hafifçe güldü, İso'ya doğru döndü.
Gözlerini kocasının o yorgun ama mavi mavi parıldayan gözlerine dikti.
Sesinde saf bir hayranlık ve rahatlama vardı.
“Sen böyle konuşunca...”
“Böyle… Gülüp laf yetiştirince…”
“İnsana hiç hasta gibi gelmiyorsun.”
“Sanki…”
“Sanki aylarca…”
“…ölüm döşeğinde yatan adam…”
“…sen değilmişsun gibi…”
İso bir anlığına sustu.
Odanın içindeki o saat tıkırtısı ve dışarıdaki rüzgarın uğultusu birden belirginleşti.
Yüzündeki o sarsılmaz, güçlü adam maskesi ilk kez, sadece birkaç saniyeliğine aşağıya kaydı.
Bakışları derin bir yorgunlukla gölgelendi.
"Amacım tam da bu be Fadime'm…”
dedi, sesi bu kez çok kısık, çok savunmasız çıkmıştı.
"Herkes bana bakınca o eski, güçlü İso'yu görsün istiyorum.”
“Korkuyorum çünkü...”
“Eğer ben bir an bile zayıf durursam, ha bu Furtuna gövdesi bir kez daha sarsılırsa, arkamdaki herkesin yıkılacağını biliyorum.”
“Ben...”
“…sadece senin yanında yorulmak istiyorum."
Fadime cevap veremedi.
Kelimeler boğazında düğüm düğüm oldu.
Başını hafifçe geriye eğip İso’nun göğsüne yaslandı, gözlerini sıkıca kapattı.
İso da karısını kendi kanatları altına alırken, genç kadının saçlarının kokusunu içine çekerek fısıldadı.
"Ha bu örgü işini…”
“Demek ki boşuna öğrenmemişim."
“Senin içinmiş…”
“Ha bir de…”
“İleride eğer bir kızımız olursa, ben hep örerim onun o güzel saçlarını…”
O an ne geçmişin gölgesi ne de geleceğin şüphesi vardı.
Sadece birbirinin nefesinde dinlenen iki genç aşık vardı.
-
Zekari
(kesinlikle açın şarkıyı… ve lütfen yavaş yavaş, ağır ağır okuyun, tavsiyem :))
Saat sabaha karşı 04.30 sularıydı.
Hastane koridorları o mutlak sessizliğine gömülmüştü.
Dışarıda Karadeniz’in dondurucu ocak ayı ayazı pencereleri sarsarak uğulduyordu.
İso derin, huzurlu ve günlerin yorgunluğunu atan hafif bir uykudaydı.
Yüzünde hiçbir acı ifadesi yoktu, nefesi düzenliydi.
Kocasının yatağında, ona sarılarak uyuyakalan Fadime’nin gözleri yavaşça açıldı.
Gözleri İso’nun yüzünde gezdi, o sarı saçlarını yavaşça okşadı.
Boğazının kuruduğunu hissetti. Usulca yerinden kalktı, kocasına bakıp üzerini şefkatle örttü.
Odadaki o küçük buzdolabını açtı, ama aradığını bulamadı.
"Koridordaki otomattan bir su alıp geleyim, iki dakika…”
diye fısıldadı kendi kendine.
Kapıyı milimetrik bir dikkatle açıp loş koridora çıktı.
Koridora çıkması, otomatın düğmesine basıp soğuk pet şişeyi alması topu topu iki ya da üç dakika sürmüştü.
Elindeki soğuk su şişesiyle 705 numaralı odanın kapısına geri döndü.
Kapı kulpunu usulca indirdi, içeriye doğru bir adım attı ve arkasından kapıyı kapattı.
Odanın içindeki o huzurlu sessizlik yerli yerindeydi.
İso hâlâ bıraktığı gibi, yatakta derin bir uykunun kollarındaydı.
Fadime içini rahatlatarak gülümsedi.
Adımlarını ses çıkarmayacak şekilde ayarlayarak yatağa doğru yaklaştı.
Amacı, kocasının üzerinden hafifçe kaymış olan battaniyeyi düzeltmek, o geniş omuzlarını iyice örtmekti.
Yatağın tam başucuna geldi.
İso’nun sağ eli yatağın kenarından gevşekçe sarkıyordu.
Parmak uçları boşlukta, uykunun ağırlığıyla hafif hafif salınıyordu.
Fadime battaniyeyi düzeltmek için eğildiği anda bakışları o eli takip etti.
Ve elin hemen yanı başındaki komodinde duran şeyi gördü.
Gözleri önce komodindeki o tanıdık turkuaz saat ve ilaç kutularının arasında duran, asla oraya ait olmayan simsiyah, mat bir saten kurdeleye takıldı.
Gördüğü şeyin bıraktığı dehşetin büyüklüğü karşısında genç kadın elinde bir su şişesi tuttuğunu bile unuttu.
Parmakları yavaşça gevşedi, kasları boşaldı.
Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu.
Soğuk pet şişe parmaklarının arasından sessizce kaydı...
Ve büyük bir gürültüyle mermer zemine çakıldı.
GÜM!
Çıkan o tok ve sert ses odanın mutlak sessizliğini mermi gibi parçaladı.
Fadime’nin nefesi kesildi.
İçinden yalvardı.
‘Uyanma…’
‘Ne olur…’
‘Uyanma…’
İso çıkan sesle birlikte uykusunda hafifçe kıpırdandı, kaşlarını çattı.
Sağ eli uykunun verdiği refleksle komodine doğru ağır ağır kaydı.
Parmak uçları...
Bir santim.
Bir santim…
Bir santim daha...
Fadime nefes almayı unuttu.
Parmakları o şeye değmesine yalnızca birkaç santim kala İso derin bir nefes aldı, başını öbür yana çevirdi.
Uykusuna geri dönmüştü.
Uyanmamıştı.
Orada duran şey,
O kurdelenin altındaki ağır, dondurucu metal parıltısı...
Gecenin karanlığını ikiye bölmek istercesine parıldayan o büyük…
Altın külçesi…
Ve en sonunda, o altının tam ortasına sert bir metalle derinden kazınmış olan o rakam...
‘1’
Kurdele ile külçenin arasında küçük, bembeyaz bir not kağıdı vardı.
Fadime titreyen parmaklarıyla siyah kurdelenin arasına sıkıştırılmış küçük beyaz kâğıdı çekti.
Titriyordu.
Kontrolsüzce.
Kâğıt bir anlığına elinden düşecek gibi oldu.
Yavaşça çevirdi…
O küçük not kağıdının üzerinde Kiril alfabesinin o köşeli, dondurucu harfleri dizilmişti.
“Не нужно спешить.”
•
Beğendiniz miiii???
Bu bölümü 2-3 kez silip en baştan yazdım, içime sinsin diye.
Bu bölümün finalini son 10 bölümdür falan hayal ediyordumm…
Sonraki bölümün finali de aklımda, yine sürpriz sonlu bir bölüm geliyor.
Bölüm girişinde Moskova’da geçen kısmı okurken aklına Timur Volkov yerine Fatih Furtuna gelen oldu mu hiçç??
Ve ah be İso’m, bölüm boyunca güvendesin mesajı verdik ama finalde yatağında, hastanede bile güvende değilsin… 🥲❤️🩹
Oklar neden İso Furtuna’ya çevrildi? 🥺
Ve,
“Не нужно спешить.”
Ne demek ki??
Umarım beğenmişsinizdir, her şey yeni başlıyor.
Bu hafta her gün bölüm atamayacağım, yoğun işlerim var şimdiden kusura bakmayın lütfen elimden geldiğince yazacağım 🫂🩵
Yorumlarınızı bekliyorum,
İyi ki varsınız.
🌊⚜️🇷🇺
Bölüm etkileşimi
