28. bölüm / 51
Kefaret | İsfad28 • Demezsin Ki
Bölümler 51Şu an: 28 • Demezsin Ki
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Demezsin Ki
Resul Dindar - Yağmurun Damlalari
2 Ocak Akşamı - Bir Uyanışın İlk Nefesi
Yoğun bakımın o ezici, çiğ beyazlığından sonra, hastanenin bu eski loş odası akşamüstünün kurşuni karanlığına teslim olmuştu.
Duvarda asılı duran 7 numaralı 'Furtuna' yazılı Trabzonspor forması, komodinin üzerindeki solgun sarı zifin çiçekleri ve o küçük ahşap çerçevedeki düğün fotoğrafı...
Her şey yerli yerindeydi ama zaman, sanki hâlâ o dondurucu koridorun mermerlerinde asılı kalmış gibi akmayı reddediyordu.
İso’nun o masmavi gözlerinin perdesini yavaşça aralanması, odanın içindeki o donmuş, buz kesmiş hastane kokusunu tek bir hamlede dağıttı.
İç ısıtan bir sıcaklık sızdı odaya.
Fadime, göğsünden sökülen o devasa hıçkırığın kalıntılarıyla, kocasının o koca parmak boğumlarına iki eliyle birden tutunuyordu; sanki bir an bile bıraksa, o heybetli gövde Karadeniz’in hırçın dalgaları arasında kaybolup gidecekti.
İso’nun dudaklarındaki o yorgun, canının acısını gömen ama iç ısıtan gülümsemesi ise hiç eksilmedi.
“Dedum…”
“…geleceksun…”
diye fısıldadı İso.
Sesi, günlerdir pas tutmuş ağır bir demir kapının usulca aralanması gibi derinden ve pürüzlü geliyordu.
O koca avucuyla Fadime’nin titreyen ellerini biraz daha sıkmaya çalıştı, yatağında hafifçe doğrulmak istedi ama göğsünden uzanan sızı şakaklarındaki damarları belirginleştirdi, yüzünü usulca ekşitti.
“Dur, kımıldama dur…”
dedi Fadime aceleyle.
Sesindeki o dilsiz korkuyla öne eğildi, gözyaşlarını kazağının koluyla silip İso’nun arkasındaki yastığı düzeltmeye çalıştı.
“Çok… Çok korkuttun bizi.”
İso, karısının o uykusuzluktan sararmış, telaşlı ama tamamen kendisine ait olan yüzünü izledi uzun uzun.
Ezberler gibi baktı o masmavi gözleriyle.
Sonra elini yavaşça kaldırdı; parmaklarının ucu karısının yanağına süzülen son sıcak yaş damlasına dokundu, usulca sildi.
O dokunuşta ne o dondurucu iskelenin ayazı vardı ne de o amansız gecenin kabusları.
Sadece mutlak, saf bir aidiyet duruyordu.
“Korkma.”
dedi İso, gözlerini yavaşça kırpıştırıp karısının alnına küçük, sıcak bir öpücük konduracak kadar ona yaklaştığında.
“Buradayım da.”
“Geçti… Bak, yanındayım.”
Fadime başını onun omzuna, o güven veren şefkatli gövdeye yasladığında, iki gündür ruhunu kemiren o dondurucu ağırlık ilk kez bir anlığına sustu.
İso’nun o tanıdık saç kokusu, odanın loş ışığında ikisinin arasında dönüp duran o sessiz, küçük romantizm, aylardır fırtınalarda savrulan iki ruhun özlediği o huzurlu limanın ta kendisiydi.
Tam o sırada odanın kapısı hafifçe tıklandı.
İçeriye, o gün sabaha kadar İso’nun başında nöbet tutmaktan saçları dağılmış, gözlerinin altı morarmış ama yüzündeki o sert çizgileri gevşetmeye çalışan Doktor Levent girdi.
“Günaydın!”
Saat gece yarısına yaklaşıyordu ama o odada gün aymıştı.
Levent içeri girer girmez yatağın başındaki monitöre ilerledi.
Göz ucuyla oksijen satürasyonuna baktı, cihazın ritmik tıkırtılarını dinledi.
Ardından İso'nun kolundan uzanan ince serum hortumunu parmaklarıyla hafifçe düzeltti, damla hızını ayarladı.
Bir doktor titizliğiyle işini bitirdikten sonra elindeki kalın hasta dosyasını yatağın ucuna bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve sırtını duvara yaslayıp İso’nun o canlanan yüzüne baktı.
“Sonunda uyanabildiniz, İsmail Bey.”
dedi Levent.
Sesi bir hekimin profesyonel ciddiyetiyle başlasa da, dudaklarının kenarına sızan o abi gülümsemesi kendini hemen belli etmişti.
“Bütün hastaneyi ayağa kaldırdın, farkındasın değil mi? Karadeniz inadı dedikleri şeyi bu yaşımda bana baştan öğrettin.”
İso hafifçe güldü, her şeye rağmen sesi gururluydu.
“E abi…”
“Kolay yıkılmayuz bileysun...”
Levent’in bakışları bir anlığına yumuşadı, ardından gözleri Fadime’ye kaydı.
“Fadime,”
dedi usulca, ses tonunu tam bir abi sitemi ve korumacılığıyla ayarlayarak.
“Bize biraz müsaade eder misin? İso’nun son tahlillerine bir bakayım, hem de erkek erkeğe bir iki şey konuşalım.”
Fadime başıyla onayladı.
İso’nun elini usulca bırakıp Levent’e minnettar bir bakış attı ve odadan dışarı çıktı.
Kapı arkasından tok bir sesle kapandığı an, Levent yatağın kenarındaki sandalyeye oturdu.
Yüzündeki o şakacı tavır tamamen silinmiş, yerini derin bir abi ciddiyetine bırakmıştı.
“İso,”
dedi, doğrudan karşısındaki adamın masmavi gözlerinin içine bakarak.
“O gece iskelede ne olduğunu, arabadaki o kriz anında neler sayıkladığını biliyorum. Fadime koridorda bana anlattı.”
İso’nun masmavi gözlerinin içi bir anlığına titredi.
Bakışlarını hızla kaçırıp pencereden dışarıya, Karadeniz’in o kurşuni, karanlık sularına çevirdi.
Boğazı düğümlenmişti.
“Zorlama kendini.”
diye devam etti Levent, elini İso’nun omzuna koyarak.
“Sadece şunu bil; bazı şeyler kaybolmaz, sadece üstü kapanır. Hafızan bir nehir gibidir İso, bir kere taşmaya başladı mı önünü alamazsın.“
“Ne bulursan bul, ne hatırlarsan hatırla…”
Yüksel Baltacı - İçumdeki Yara
“Kendini o enkazın altında tek başına fırlatma.”
“Sen de insansın.”
“Ben senin hem doktorunum, hem abinim.”
“Bunu sakın unutma.”
İso yutkundu.
Gözlerini yavaşça Levent’e çevirdi, sesi çok kısık çıktı.
“Biliyorum abi…”
“Biliyorum da…”
“Ama bazı şeyler hatırlanmasa…”
“…daha iyiydi sanki…”
-
Fadime, odadan çıktıktan sonra koridorun o sakin tenhalığında durdu.
Sırtını o buz gibi duvara dayayarak ciğerlerine derin bir nefes çekti.
Söz verdiği gibi hemen cebinden telefonunu çıkardı, elleri titreyerek Oruç’u aradı.
Telefon daha ilk çalmada hızla açıldı.
Sesi heyecanla, o rahatlamanın getirdiği hıçkırık kırıntılarıyla titriyordu.
“U-Uyandı…”
“İso gözlerini açtı. Konuştu benimle.”
“Durumu iyi, Levent abi de yanında şimdi.”
Hattın öbür ucunda uzun bir sessizlik oldu.
Ardından Oruç’un o koca, sarsılmaz gövdesinden çıkan derin, sarsıcı bir nefes sesi geldi.
“İyi mi dedun?”
diye sordu Oruç, sesi derinden geliyordu.
“Evet… yani… uyandı işte…”
“Yüzü gülüyor…”
dedi Fadime ama yüzündeki gülümsemeye rağmen gözlerinden akan yaşlara engel olamadı.
Oruç, karşı taraftaki o yutkunma sesinden Fadime’nin ağladığını hemen anladı.
Sesindeki o eski katı öfke tamamen silinmişti.
“Fadime…”
“Ağlama da abim…”
“Kardeşim uyandı ya, bitti. Kendini o suçluluk kuyusuna atıp durma artık.”
Fadime hıçkırığını yutmaya çalıştı.
“Ben… ben çok korktum abi.”
“Ben de…”
“Çok…”
dedi Oruç usulca.
“Siz biraz yalnız kalın. Kapat şimdi, sabah ilk ışıkla oradayım. Merak etme.”
-
O gece yarısı, odada derin bir sessizlik hakimdi.
Refakatçi koltuğunda oturan Fadime, gözlerini tam kapatacağı esnada yatağın içinden gelen boğuk bir sesle irkildi.
İso uyuyordu.
Ama uyku değildi bu; zihninin derinliklerindeki bir savaşın dışa vurumuydu.
Kocasının eli, istemsizce yatağın demir kenarını öyle bir kavradı ki, parmak boğumları beyazladı.
Nefesi aniden hızlandı, göğsü bir körük gibi inip kalkmaya başladı.
Dudaklarının arasından kuru, çatlak bir fısıltı döküldü.
“Yapma…”
Fadime yerinden fırlayıp yatağın kenarına çöktü.
Korkuyla kocasının yüzüne baktı.
İso’nun kaşları çatılmıştı, alnından ince bir ter süzülüyordu.
“Tut…”
diye fısıldadı İso yeniden.
Sesi bir uçurumun kenarından geliyor gibiydi.
Fadime elini onun terleyen alnına koyacakken, İso gözlerini hiç açmadan, sanki o an ruhu tamamen başka bir zamana, başka bir kışa aitmiş gibi o ismi saydı mermer sessizliğe.
“Fatih abi…”
Oda yeniden o dondurucu sessizliğe gömüldü.
İso'nun kasılan parmakları yavaşça gevşedi, nefesi normale döndü.
Ama Fadime karanlığın ortasında, kalbinin delice çarpışıyla kalakaldı.
Arabada, İso’nun zihninin derinliklerindeki o büyük patlama geçmiş değildi.
Travma, bir yılan gibi İso'nun zihninin derinliklerinde kıvrılmış, uyanacağı anı bekliyordu.
-
Ertesi sabah, Karadeniz’in o dondurucu gri gökyüzü yerini hafif, pırıl pırıl bir kış güneşine bırakırken hastane odasının kapısı açıldı.
İçeri giren Oruç’tu.
Gözlerinin altı morarmış, günlerin uykusuzluğu o koca omuzlarına çökmüştü ama adımları her zamankinden daha hafifti.
İso, yatağında dikleşmiş, pencereden sızan kış güneşini izliyordu.
Abisini gördüğü an yüzünde o çocuksu, neşeli gülümsemesi belirdi.
“Abimm?..”
Oruç hiçbir şey söylemedi.
Yüzünde mimik oynamadı.
Adımlarını yavaşça yatağın kenarından attı.
O koca, sarsılmaz cüssesiyle İso’nun üzerine eğildi ve ona öyle bir sarıldı ki, iki kardeşin o etten kemikten bağını herkes hissedebilirdi.
Oruç, kardeşinin o uzun altın saçlarını eliyle sertçe dağıttı, yüzünü avuçlarının arasına aldı.
“Ulaa…”
“Ula! Ömrümden ömür aldın da!”
dedi Oruç, sesi akmayan gözyaşlarının arkasına saklanamayacak kadar titreyerek.
“Bana bak…”
“Bir daha saklamak yok. Canın yansa da, için kanasa da, o nefesin biterken bile ilk bana diyeceksin. Duydun mu beni?”
Oruç geri çekilirken, tam o sarsılmaz abi duruşuna dönecekken durdu.
Koca elini kaldırdı, İso’nun alnına hafifçe, sitemkar ama sevgi dolu bir fiske vurdu.
“Bir daha bizi böyle korkutursan-”
dedi.
Cümlenin devamını getiremedi.
Sesi boğazında tıkandı.
Gözleri dolmuştu, eğer tek bir kelime daha ederse o koskoca Oruç Furtuna çocuk gibi ağlayacaktı.
Cümleyi havada bıraktı, arkasını dönüp pencereye doğru bir adım attı.
Bu yarım kalan cümle, onun abilik yükünün en net resmiydi.
İso abisinin o halini görünce masmavi gözlerini kaçırdı, yutkundu.
Ama alnına vurulan o hafif fiskenin yüzünde bıraktığı tatlı bir gülümseme vardı.
Oruç sakinleşip yeniden sandalyeye oturduğunda kardeşinin elini sıkıca tuttu.
Gözlerini doğrudan İso’nun gözlerine dikti.
“İso, abim…”
dedi usulca.
Sormaktan çekiniyordu. Derin bir nefes aldı.
“Sayıklarken…”
“Atmaca demişsin.”
“Fati-“
Oruç, o adı ağzına alamadı.
“Onun adını söylemişsin…”
“O günü mü…”
İso’nun gözleri bir anlığına o çocukluğunun en dondurucu, en karanlık günlerinden birine gitti.
Karlar üstündeki o heybetli sırt ve kulakları patlatan o silah sesi geldi zihnine.
Göğsü hızla inip kalktı, masmavi gözlerindeki bulutlar yoğunlaştı.
İso yutkundu, bakışlarını abisine çevirdi.
Sesi fısıltı gibi ama kesin bir tondaydı.
“Abi…”
“Kurban olayım şimdi konuşmayalım bunu. Sonra… sonra konuşuruz, söz.”
Oruç, kardeşinin o savunma refleksini görünce daha fazla üstelemedi.
Onun elini daha bir güvenle kavradı.
“Tamam aslanım, tamam. Konuşmayacağız. Sen iyi ol, gerisi mühim değil.”
-
Yüksel Baltacı - Çaykara Horon
Günler o dondurucu mermerlerin üzerinde ağır adımlarla ilerlemiş, takvim yaprağı sessizce 5 Ocak sabahına dönmüştü.
İso’nun odası, yeniden neşeli Furtuna günlerinin yankılarını taşımaya başlamıştı.
Öğlen saatlerinde odanın ağır kapısı adeta bir kasırga gibi bir anda güçlü bir şekilde açıldı.
İçeriye elinde koca bir termos çayla Adil, arkasında yüzü nihayet gülen Esme ve Eleni girdi. Odanın o ağır havası bir anda kırıldı.
“Ula, İSO!”
diye gürledi Adil, o neşeli sesiyle.
İso bir anda coşkulu Adil ve elindeki çayı görünce kendini tutamadı, bir kahkaha patlattı.
“AAAABBİMM?..”
Gülmesini durduramıyordu.
Yavaşça ayağa kalktı, kollarını iki yana açtı.
Adil elindeki koca termosu bırakmadan İso’ya sımsıkı sarıldı.
“Yat yat nereye kadar ha? Bak sana Furtuna’dan ne getirdim!”
“Ula abi, kırk yıl düşünsem ha bu akluma gelmezdu da! Hehehe…”
“Çay yerine ıhlamur içen koskoca Adil Koçari’nin elinde koca bir termos Furtuna çayı var, he da?..”
Adil, bir abi edasıyla elini İso’nun uzun sarı saçlarından geçirdi.
“Ula damat, çok konuşma da değerini bil da!”
“Esme ablan börek yaptı, elleri dert görmesin. Hayde, soğutma da ye şunları!”
İso’nun yüzünde güller açıyordu. Sevinçle mırıldandı.
“Oh nenni Koçari!”
Esme hemen İso’nun yanına gelip onun yanaklarını öptü, sarıldı.
“Oy… Çok şükür yarabbim, yüzün gülüyor ya!”
Eleni İso’ya göz kırparak konuştu.
“Ela, İsmail Furtuna, tahlillerin o kadar temiz çıkıyor ki, o ciğerlerin de aynı senin gibi inat çıktı!”
İso, yatağın kenarına otururken Esme’nin paketten çıkardığı o nar gibi kızarmış, buram buram kokan böreklerden koca bir dilimi daha Eleni’nin lafı bitmeden ağzına tıkıştırdı.
Bir yandan çiğniyor, bir yandan da ağzı dolu dolu Eleni’ye laf yetiştirmeye, onu kızıştırmaya çalışıyordu.
“Ula yenge… Ben ha buradan… tahmini ne zaman… çıkarum da? Söyle hele, çatladum yatakta!”
Eleni ise hemen yatağa doğru uzanıp böreklere doğrudan el attı.
İso’nun inadına bastıra bastıra söylediği o ‘yenge’ kelimesi yüzünden o beyaz teni yine kıpkırmızı, domates gibi kesilmişti ama neşesinden ödün vermiyordu.
“Ópa! İso! Bana bak, bana yenge deyip durma! Hem dur çekil bakayım, o böreklerden ben de yiyeceğim, sabahtan beri açlıktan öldüm!”
Adil bir yandan bardağa tavşan kanı çayı dolduruyor, bir yandan da,
“Ula bu Küçük Furtuna’ya börek mi dayanır!”
diye arkadan körüklüyordu.
O sırada kenarda duran Fadime, kocasının bu kıtlıktan çıkmış gibi iştahla böreğe yumuluşunu ve Eleni’yle didişmesini izlerken dayanamadı, yüzünde haftalar sonra ilk kez o haylaz, çocuksu gülümseme belirdi.
İso bir anda hafifçe öksürdü.
Fadime rüzgar gibi öne doğru atılarak İso’nun elindeki börek tepsisine elini siper etti.
“Ula yavaş ye, boğulacaksun da kılçuk!”
diye çıkıştı İso’ya, sesindeki o sahte azarla karışık sevgi tüm odayı sardı.
“Günlerdir aç gezdin, midene dokunacak. Hem öyle ulu orta yenge denir mi? Utandırma ula kızı!”
İso, karısının bu atışmaya dahil olduğunu görünce masmavi gözleri iyice parıldadı, ağzındaki lokmayı zor bela yutup Fadime’ye gözlerini kırptı.
“Ohoo, canum karum da hemen abisinin tarafına geçti, beni yalnız bıraktı iyi mi!”
diyerek Adil’e döndü.
“Ula Adil abi, senin ha bu kardeşin var ya, hastanede bile bana rahat vermeyi.”
Adil koca bir kahkaha atarak Fadime’nin omzuna kolunu attı.
“Ula küçük Furtuna! Fadime haklıdır da! Ye böreğini sen. Yat kalk dua et ki o böreği Esme yaptı. Ben yapsaydım o Koçari böreği ha bu Furtuna boğazından geçmezdi!”
dedi gülerek.
“Ula abiii…”
dedi İso yastığına hafifçe yaslanıp elindeki çay bardağını havaya kaldırdı.
“Sen börek yapsan zaten hastane bizi taburcu etmez, doğrudan zehirlenmeden yoğun bakıma geri alırdı da! Esme ablamın elleri dert görmesin, sen bence de o demliği taşı ha buralara kadar.”
Esme elindeki peçeteyle İso’nun dudak kenarındaki börek kırıntılarını silerken Adil’e ters ters baktı.
“Doğru söyler uşak, sus da çay doldur sen Koçari. Bak kızım da aç kaldı senin çenenden.”
Eleni kırmızı yanaklarıyla gülerek konuşmaya başladı.
“Baba, İso’nun diline bakarsak bu adam iyileşmiş, hatta benden daha sağlıklı.”
“Bence yarın taburcu edip eve göndersinler, Fadime orada bunun hakkından gelir.”
Fadime, Eleni’nin sözüyle İso’ya sevgi dolu ama tehditkar bir bakış fırlattı.
“He valla Eleni, ben eve bir götüreyim oni… Bak bakalım o zaman böyle iştahlı iştahlı konuşabiliyor mu? Sabah akşam ıhlamur içireceğim ona.”
İso sahte bir korkuyla ellerini havaya kaldırdı, gözleri Fadime’nin gözlerinin içinde erir gibi oldu.
Fadime o bakışlara dayanamadı.
“Benim kılçuk kocam, sen hep böyle konuş da! Hep…”
Odanın içinde yükselen o sıcak, gürültülü gülüşmeler, Adil’in İso’yla eski günlerdeki gibi kahkahalarla şakalaşmaları, Fadime’nin abisine takılması, Esme’nin o güzel gülüşü…
Her şey o kadar gerçek, o kadar canlı ve o kadar hafifti ki.
İso yatağında oturmuş, bir elinde nihayet tamamen avucunun içine yerleşen Fadime’nin eli, karşısında sevdikleriyle birlikte aylardır ilk kez bu kadar içten, bu kadar göğsünü gere gere, nefes alarak gülüyordu.
Ama o sıcaklığın, o odayı ısıtan kış güneşinin içinde bile, arkada duran küçük ve sessiz bir çatlak vardı…
Herkes gülerken Fadime biraz sessiz kalıyordu.
Arada sırada İso’nun gözleri bir anlığına uzaklara, Karadeniz’in sislerine dalıyordu.
Eleni, İso’daki bu anlık kopuşları fark ediyor ama odadaki o büyü bozulmasın diye sessiz kalmayı tercih ediyordu.
İyileşme vardı, evet…
Ama fırtına dinmiş değildi.
-
Selda Bağcan - Ayrılık
Gece yarısına doğru oda yeniden o derin, kurşuni sessizliğine gömüldü.
Odada sadece İso ve Fadime kalmıştı.
Dışarıda Karadeniz’in dalgaları kıyıya vururken, İso yatağında uzanmış, bastıran uykuya direnir gibi pencereden sızan loş ışıkta tavanı izliyordu.
Fadime sandalyesinde öne doğru eğildi, kocasının elini tuttu.
Tam o anda İso’nun masmavi gözleri yavaşça karısına döndü.
O bakışlarda bu kez, o her şeyi saklayan neşeli adam yoktu.
Buz gibiydi bakışları.
Hiçbir şey yoktu.
“Fadime’m…”
dedi İso.
Sesi o kadar kısık, o kadar derinden geldi ki, odadaki karanlık bile sustu.
“Ben…”
“Ben o iskeledeki her şeyi hatırladum da.”
Fadime’nin kalbine bir şok dalgası saplandı.
Zihni anında amansız bir savrulmanın içine düştü.
‘Bitti.’
diye geçirdi içinden.
Tek bir kelime ruhuna çöktü.
‘Her şeyi biliyor. O gece, onu terk ettiğimi biliyor.’
‘Söylediklerimi… Hatırlıyor…’
Hemen ardından gelen o aciz, çaresiz inkâr duygusu kalbini tırmaladı.
‘Hayır… Hayır, belki sadece iskeleyi hatırlamıştır. Belki sadece o anı…’
İso gözlerini karısının gözlerinden ayırmadan devam etti; sesindeki kırıklık yürek burkan cinstendi.
“İskeledeyken…”
“Gözümün önüne geldi.”
“Ben, gidecektim…”
Gözlerini tekrardan tavana çevirdi. Anlatmaya devam etti.
“Ha bu göğsümdeki izlerinin yerinde, üç tane kurşun vardı.”
Fadime’nin kalbi yerinden çıkacaktı sanki.
O düğün gecesini mi anlatıyordu kocası?
Bilmiyordu.
“Ne kurş-“
İso, Fadime’nin konuşmasına izin vermedi.
“Bizim konaktaydık. Furtuna’da. Denize yürüdüm, gittikçe su daha da yükseldi.”
“Sonra iki el, gelinlik, kan…”
“Sarıldın arkamdan. Gitme dedin.”
“Bırak dedim, bırakmadın.”
Fadime anlamıştı. Kocası o lanet geceyi hatırlamamıştı henüz. Çıt çıkarmadı. Sadece dinliyordu.
“Sonra döndüm, sarıldım sana.”
“Ama, bir acı hissettim, tam sırtımda.”
Derin bir iç çekti yavaşça.
“Bıçak…”
İso’nun deniz gözleri buğulandı. Ama ağlamıyordu.
“Sonra ne dedin biliyor musun?”
Fadime titreyen sesiyle sordu.
“Ne?..”
İso’nun bakışları genç kadının gözleriyle buluştu. Ama adamın yüzünde mimik yoktu. Buz gibi konuşmaya devam etti.
“Senden…”
“…nefret ediyorum…”
“İsmail Furtuna!”
Fadime konuşamadı.
Dudakları titredi ama tek bir harf bile dökülmedi ağzından.
Dünyası başına yıkılmıştı.
İso da konuşmadı.
Bakışlarını karısından çekip yeniden tavandaki o loş karanlığa çevirdi.
Odada sadece monitörün o monoton, ruhsuz tıkırtısı duyuluyordu. Uzun, ezici, saniyelerin yıl gibi geldiği bir sessizlik oldu.
İso gözlerini tavandan ayırmadan, derin bir nefes alıp usulca mırıldandı.
“İnsan zihni ne tuhaf şeymiş…”
Fadime’nin göğsünde, o karanlık kuyunun dibinde ani, zayıf bir umut ışığı belirdi.
Gözlerini kırpmadan kocasının ağzından çıkacak bir sonraki kelimeye kilitlendi.
İso başını çok yavaşça yeniden karısına doğru çevirdi.
“Rüyayla gerçeği birbirine katıyor bazen.”
Fadime’nin boğazına dizilen o nefes, bir nebze olsun serbest kaldı ama kalbindeki sızı katlanarak büyüdü.
İso; yüzüne hafif, sıcak bir gülümseme yerleştirerek elini yavaşça kaldırdı.
Parmaklarının ucuyla Fadime’nin yanağına süzülen o koca yaş damlasını sildi.
Acele etmeden, uzun uzun, o masmavi gözlerindeki mutlak, o ezici sevgiyle baktı karısının yüzüne.
Dudakları aralandı, çok yavaş bir tonda.
“Yok…”
“Üzülme bi’tanem…”
dedi.
Sessizlik odayı bir kez daha kuşattı.
“Ağlama…”
“Kabustu da…”
İso gözlerini karısının gözlerinden bir milim bile ayırmadan fısıldadı.
“Sen bunu bana...”
“…demezsin ki…”
Oda tamamen sustu.
İso, karısının elini ellerinin arasında biraz daha sıktı, ardından o elini yavaşça kendi göğsünün üzerine, kalbinin tam üstüne bastırdı.
Gözlerini yavaşça kapatıp o yorgun, derin uykusuna doğru geri çekildi.
İso’nun koca eli, uyurken bile karısının elini bırakmamıştı; sıkı sıkıya tutuyordu.
Fadime ise mermer zeminin ortasında, loş ışığın altında o kenetlenmiş ellere bakıyordu öylece.
İçinde bir yerlerde kopan o devasa fırtınayla, kocasının göğsündeki o ritmik iniş çıkışları izledi.
Keşke elini oradan çekip alabilseydi.
Kendini o odadan,
O adamın hayatından söküp çıkarabilseydi.
Alamadı.
Elini oradan çekmeye gücü yetmedi.
Çünkü en ağır cezalar, insanın kaçamadığı o büyük sevgilerdi.
Bölüm etkileşimi
