2. bölüm · Kefaret | İsfad
2 • Ya İkisi de Giderse?
Ya İkisi de Giderse?
Geceyi yırtan ambulans sirenleri, çay fabrikasının bahçesindeki o ölüm sessizliğini paramparça etti.
Sağlık ekipleri kanlar içindeki İso’yu sedyeye alırken zaman donmuş gibiydi.
Eleni’nin iki eli İso’nun kalbindeki yaraya baskı yapmakla meşguldü. Oruç ise küçük, masum, sarı kafa kardeşinin elini ambulansa binene kadar bırakmamıştı.
Eleni, ellerini bir an olsun İso’nun göğsünden çekmeyerek sedyenin üzerine atladı. Dolu gözleriyle bir yandan da ambulans ekibine İso hakkında bilgiler veriyordu.
“Ben doktor Eleni Miryano. Hastanın geçmişinde travmatik pnömotoraks (akciğer delinmesi) ve multipl kostal (çoklu kaburga) kırığı öyküsü var. Günlük hayatta dispneik (nefes darlığı olan) bir hasta. Şu an solunum sesleri sol göğüste tamamen mekanik olarak alınamıyor. Entübasyon tüpüne direnç var, akciğer kompliyansı (esnekliği) çok düşük. Hasta yüksek basınçla ventile edilemez, akciğeri patlayabilir. Acil göğüs cerrahisi ameliyathanede hazır olsun!"
Fadime, gelinliğinin etekleri İso’nun tazecik kızıl kanıyla ağırlaşmış bir halde, ruhunu kaybetmiş gibi sedyenin peşinden koşuyordu.
Tam ambulansın kapısına gelindiğinde, sedye hızla içeri itildi. Oruç, Fadime’ye buz gibi kısacık bir bakış attıktan sonra ambulans kapısını suratına sertçe kapattı.
Ambulansın yüzüne kapanan arka kapılarının ardında kalan Fadime dizlerinin üzerine çöktü.
“İSO!”
Ambulans arkasında bir yıkım bırakarak uzaklaşırken, bahçedeki herkes —üstü başı İso'nun kanıyla kirlenmiş o kalabalık— arabalara koştu.
Adil, perişan haldeki kız kardeşinin yanına gelip kollarından sakince tutarak ağır ağır kaldırıp gecenin karanlığı kadar siyah olan pick-up’ına götürdü. Şimdi rota, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiydi: Devlet Hastanesi.
—
İso’nun sedyesi koridor boyunca hızla ilerliyordu. Sedyenin üstündeki Eleni, kalbine yakın o kanaması durmak bilmeyen yaraya tampon yapıyordu. O da biliyordu ki İso, babası için kendi canını ortaya koymaktan hiç çekinmemişti.
Oruç ise hala kardeşinin elini sımsıkı tutuyordu. Kendi kurşun yarasının acısını hissetmiyordu bile.
Oruç ile beraber diğer yanlarında doktorlar ve hemşireler sedyenin etrafını etten bir duvar gibi sarmıştı.
Sesler buz gibi koridorda yankılanıyordu.
"Vaka ateşli silah, üç giriş var: prekordiyal, sağ üst kadran ve omuz. Olay yerinde yaklaşık 2 litre masif kan kaybı var. Sahada iki adet büyük damar yolu açıldı, salin başlandı ama yetişmiyor, tansiyon 60'a bitik! Ayrıca hastada eski sol akciğer perforasyonu (delinmesi) ve multipl kosta kırığı öyküsü var. Şu an solunum sesleri sol tarafta tamamen kayıp, trakea (soluk borusu) sağa devriye. Göğüs duvarı mekaniği çökmüş durumda, ambuyla ventile ederken aşırı direnç alıyoruz, akciğer kompliyansı sıfır! Acil masif transfüzyon ve göğüs cerrahisi ameliyathanede hazır olsun!"
“Yolu açın!”
“Çekilin!”
“Tamam, hastayı doğrudan 4 numaralı ameliyathaneye alıyoruz! Acil masif transfüzyon (kan) paketini açın! Cross-match (kan uyum testi) bekleyecek vaktimiz yok, doğrudan 0 Negatif kan takın!"
“Hasta entübe ama ventilasyonu (solunumu) sol tarafta azalmış. Muhtemelen tansiyon pnomotoraks (akciğere kan/hava dolması) var. Ameliyathanede hemen göğüs tüpü hazırlayın!"
Olup biteni anlayan bir tek Eleni ve Oruç’tu. Onların yüzünden de İso’nun durumunun ne kadar ağır olduğu tahmin edilebiliyordu.
Sesler dalga dalga birbirine karışıyordu ama Fadime bu seslerin hiçbirini duymuyordu. Duysa bile anlamıyordu. Çılgın gibi sedyenin peşinden koşarken sadece İso’ya bakıyordu.
O muzip, o hayat dolu, yüzünden o güneş gibi iç ısıtan gülümsemesi eksik olmayan adamın yüzü, şimdi kireç gibi bembeyazdı.
Saman sarısı saçları hırçın Karadeniz dalgaları gibi kana bulanmıştı. Deniz mavisi gözlerini hafif kan damlaları sıçramış olan göz kapakları kapatıyordu.
Göğsündeki o korkunç kırmızı leke her saniye biraz daha büyüyor, hayatı, Fadime’sinin gözlerinin önünde akıp gidiyordu.
“İso…” diye fısıldadı hıçkırıklarının arasından.
“Ne olur…”
“Kurbanın olayım bırakma bizi…”
Sedye ameliyathanenin o devasa, soğuk kapılarına yaklaştığı sırada Fadime kendini doktorların elinden kurtarmaya çalışırken yere kapaklandı. Sesi yalvarır gibi çıkıyordu.
“Bir kere daha göreyim! Ne olur bir kere daha göreyim!”
“Sadece bir kez daha…”
“Görebileyim…”
Sesindeki o çaresiz yırtılış bütün koridorda yankılandı ama doktorlar durmadı. Tam kapıdan içeri girerken, sarsıntıyla birlikte İso’nun sedyeden yana düşen kızıl kaplı eli hafifçe sallandı.
Parmakları gevşedi.
Ve avucunun içinde son ana kadar sımsıkı tuttuğu, kimsenin elinden alamadığı o şey, parmaklarından damlayan kızıl kan ile birlikte beton zemine düştü.
Çın…
Koridorda küçücük bir ses yankılandı.
Ama Fadime için o ses, dünyayı başına yıkan bir çığlıktı.
Yüzük.
Dakikalar önce o sinsi intikam planıyla nikah masasına bıraktığı, İso’nun ise kalbinin üstüne koyup vurulduğu altın alyans yerde dönüyordu.
Fadime dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen, buz kesmiş parmaklarıyla yüzüğü yerden aldı. Avucuna koyduğu an, yüzüğün üzerindeki sıcak, taze kan kendi ellerine bulaştı.
İso, Fadime’sinin yüzüğünü son anına kadar hiç bırakmamıştı.
Fadime’nin gözlerinden yaşlar dökülürken alt dudağı tir tir titriyordu.
Boğazından boğuk, nefessiz bir ses çıktı:
“Oy…”
İlk kez o an gerçekten anladı.
İso onu son salisesine kadar sevmişti.
Ve kendisi…
O sonsuz sevgiye ölüm dilemişti.
Yüzüğün üzerindeki kan lekesine gözü kilitlenmişti sanki.
Dakikalar önce “Hoşça kal İsmail Furtuna” dediği adamın kanıydı bu.
Parmaklarını kapattı.
Ama yüzük elini yakıyordu.
Aslında…
İso onu bırakmamıştı.
O, İso’yu bırakmıştı.
-
Eleninin ellerini doktorlardan biri geri çekti, baskı yapmaya devam etti. İso sedyede götürülürken dışarıdaki herkes o soğuk koridorda kalakalmıştı.
Ameliyathanenin kapıları kapandı.
Kırmızı ışık yandı.
İso’nun sedyesinin tekerleklerinden zemine sızan kanlar, arkada ince kırmızı çizgiler bırakmıştı. Fadime o ince kızıl çizgilere bakarken dengesini kaybetti, sırtını duvara yasladı, yavaş yavaş yere çöktü.
Fadime’nin dünyası işte o çizgilerin ucunda, o kırmızı ışığın altında sessizliğe gömüldü.
-
Ameliyathanenin önü, Karadeniz’in en ağır imtihan alanına dönmüştü.
Zaman durmuş gibiydi.
Duvardaki saate bakınca sadece kırk dakika geçmişti ama koridordakiler için asırlık bir azaptı. Floresanların beyaz ışıklarının altında ölüm kadar soğuk bir sessizlik vardı.
İnsan nefes almaya korkuyordu.
"Ameliyat Devam Ediyor" yazan o kırmızı ışık, koridordaki herkesin yüzüne bir suçluluk rengi gibi vuruyordu.
Fadime koridorun bir köşesinde, üstündeki kanlı gelinlikle duvara yaslanmış, elindeki kanlı yüzüğe bakarak sessizce ağlıyordu.
İso için kefen yaptığı gelinliği artık beyaz değildi; eteğinden göğsüne kadar İso’nun kanıyla ağırlaşmış, canlı bir kızıla boyanmıştı.
Elleriyle gelinliğindeki lekeyi ne kadar ovalarsa ovalasın çıkmıyordu.
Çıkmamalıydı da.
Çünkü o kan artık onun vicdanına işlemişti.
Sadece onun mu?
Hayır.
İso’nun kanı hepsine bulaşmıştı.
Adil’in gömleğinde, Esme’nin ellerinde, Eleni’nin avuçlarında…
O kırmızı lekeler, koridorun çiğ ışığı altında hepsinin günahını yüzlerine vuruyordu.
Adil, iki elini kafasının arasına almış, koridordaki bankta çökmüş durumdaydı.
Babasının yetim koyduğu uşak, kendisini nasıl böyle abi gibi bilip hiç çekinmeden, hiç düşünmeden ona siper olmuştu?
Kendisinin keçi sürüsünün altına atıp canına kast ettiği uşak, onun canına bir şey olmasın diye kendi hayatını ortaya koymuştu, canını feda etmişti…
Düşündükçe kahrından ölecek gibi oluyordu…
Esme ise Eleni’ye sarılmış, dudakları titreyerek dua etmeye çalışıyordu.
Ameliyathanenin kapısının tam önünde başını eğmiş olan Furtuna reisi Oruç Furtuna’nın yüzüne hiç kimse bakamıyordu.
Sağ omzundan sızan kan gömleğini tamamen siyah bir kızıla boyamıştı.
Yüzü kireç gibiydi, ayakta duracak dermanı yoktu ama gözlerinde öyle bir yangın vardı ki, koridordaki herkes kafasını kaldırdığında ölüm meleğini görmüş gibi ürperdi.
Oruç, adımlarını zor bela atarak koridorun ortasına geldi.
Eleni Oruç’un durumunun iyi olmadığını anladı, hayatını kurtaran adamın omzundaki kurşun çıkarılmalıydı.
Ayaklandı, elini Oruç’un, karşısında dağ gibi duran fakat yıkılmak üzere olan adamın omzuna koydu.
“Oruç, Oruç… Otur ne olur. Çok kan kaybediyorsun. Kurşunun çıkarılması lazım…”
Oruç elini çekti.
Yavaşça.
Sessizce.
“Oruç… Lütf-“
Oruç sakince gözlerini kapadı.
Sonra tekrardan sakince gözlerini açtı.
Ama o sakinlikte bile koridordaki her şeyi koparıp atacak bir fırtına gizliydi.
Bu artık bildikleri Oruç değildi.
Bu, kardeşini kaybetmek üzere olan bir abinin en karanlık haliydi.
Abinin…
Bakışları önce Adil’e kilitlendi.
“Mutlu musun, Adil Koçari?” dedi.
Sesi sakin ve kısıktı ama bir çığlıktan daha çok acıtıyordu.
Adil başını kaldıramadı.
Oruç, sendeleyerek Adil’in tam tepesine dikildi:
“Benim küçük kardeşim…”
“Babanın yetim koyduğu o uşak…”
“Aramızdaki en masum kişi…”
Gözleriyle Adil’in beyaz gömleğindeki kendi canının, kardeşinin kanına baktı.
“Üzerindeki kanını görüyor musun?”
Bu söz herkesin ciğerini bir bıçak gibi kesti.
Adil başını yavaşça kaldırdı. Yüzü ruh gibiydi.
Oruç Adil’in gömleğindeki lekeyi, ardından ameliyathaneyi gösterdi:
“Bu kardeşimin kanı. Ama ilk defa bulaşmıyor sana. İlkini aylar önce akıtmıştın zaten. Keçilerin arasına attığın günü hatırlıyor musun Adil Koçari?”
Adil ellerini yüzünde gezdirdi. Bu yaşanan her şeyin bir kabus olmasını istiyordu.
“Ben hatırlıyorum.”
“Saniye saniye hatırlıyorum…”
“Yalvardım sana yapma dedim…”
“Yalvardım…”
Sesi kırılmıştı.
Adil hıçkırıklarını gizlemek için yüzünü elleriyle kapattı. Oruç’un her kelimesi göğsüne bir kurşun gibi saplanıyordu.
Oruç’un sesi yükselmiyordu ama her kelimesi bir balyoz gibi iniyordu:
“Onu o dağda adamların keçilerin altından alıp önüme ceset gibi fırlattıklarında…”
“Nefes alamıyordu.”
“Gözleri kapanıyordu, kan kusuyordu…”
“Ben kardeşimi kollarımda taşıdım. Ölüyor sandım ula! Eleni olmasaydı zaten ölecekti.
“Yaşamasını mucize saydık, ciğerleri parçalanmıştı.”
“Günlerce başında bekledim, her gece öldü diye korkudan uyuyamadım.”
Oruç eliyle kapıyı işaret etti, sesi titredi:
“Bugün o çocuk gözünün önünde göğsünü tutup nefes alamadı ya… Sebebi o gün!”
Fadime bir anda kıpkırmızı gözlerini elinde tuttuğu yüzükten alıp Oruç’a çevirmişti.
İso hakkında, kocası hakkında hiçbir şey bilmediğini fark etti.
Sinirlendiğinde, stresliyken, heyecanlandığında, ufak bir efor sarf ettiğinde bile nefes nefese kalan fakat bu durumu Fadime’sine asla belli etmeyen kocasının bu halde olmasının sebebi…
Kendisiydi.
Oruç, kardeşinin bu halini bildiğinden sürekli kontrol ettirmesi gerektiğini söylüyordu. Kendisinin Adil Koçari yüzünden artık doktor kimliği olmadığı için bir doktor arkadaşına yönlendirmişti.
Fakat İso, Fadime’si bu durumu bilmesin, kendini suçlar, üzülür diye yanından ayrılıp hiçbir zaman kontrole gidememişti…
Oruç devam etti,
“Ciğerleri hiçbir zaman iyileşmedi çünkü. Kardeşim o gün yarım kaldı. Ama yine de…”
“Yine de seni kurtardı. Kendini senin önüne attı, o kurşunları kendi göğsüne aldı. Sen onun ölüm fermanını verdin Adil Koçari, İso ise senin yaşamana karar verdi.”
“Kardeşim senden daha iyi bir adam çıktı…”
“Sen onu keçilere attığında kardeşim yine seni abi bildi.”
“Sen onun ölümüne karar verdiğinde o yine senin yaşamana karar verdi.”
“Şimdi söyle bana Adil Koçari…”
“Hanginiz daha çok kardeş çıktı?”
Adil bu sözlerin haklılığı karşısında tek kelime edemedi, hıçkırıklarını gizlemek için yüzünü elleri arasına aldı, gözlerinden yaşlar sicim gibi süzülüyordu.
Oruç durmadı.
Gözlerini Esme’ye çevirdi.
Esme, Oruç’un bakışları karşısında geriye doğru sindi.
“Ya sen, Esme abla?” dedi Oruç, sesi çatallanarak.
“Sana ne demeli? Sırrı SEN söyletmedin İso’yla bana! ‘Durun, şimdi sırası değil’ diye diye bizi susturdun!”
“Daha geçen gün… Sana söyledim, daha fazla dayanamıyorum gel Eleni’ye söyleyelim dedim.”
“İso da söyledi sana, gidelim her şeyi söyleyelim anlatalım dedi, ben Fadime’yle yuva kurmak istiyorum dedi. Essahtan bir yuva, sırlar üzerine kurulu olmayan…”
“Essahtan bir yuva istiyorum dedi…”
Fadime bir anda kafasını kaldırıp önündeki duvara baktı.
O, kocasına karşı böylesine öldürücü bir planı ilmek ilmek işlerken kocasının düşüncelerini Oruç’tan duymak onu mahvetmişti.
Oruç, gözünden akan bir damla yaşı elinin tersiyle sildi, omzundan akan kanla karıştı o yaş.
Gözleri bir anlığına karardı. Sımsıkı kapatıp açtı bal gözlerini.
“Daha birkaç gün önce… Sen bize ‘Kardeşimsiniz’ demedin mi? ‘Siz benimle, ben sizinle büyüdüm’ demedin mi? ‘Sizin ayağınıza taş değsin istemem’ demedin mi?”
Gözlerinden yaşların akmasına karşı koyamıyordu.
“Ayağına taş değmesin dediğin çocuk şu an içeride ölümle boğuşuyor! Sırrı söylemek istedik… Kaç kere kapına geldik, İso da istedi. ‘Söyleyelim, gerçeği öğrensinler’ dedik ama izin vermediniz…”
“Sakladınız…”
“İzlediniz!”
“Yetmedi…”
“Ama o büyük sırrı gittin Adil’le Fadime’ye kendin söyledin! Hadi söyledin...”
“Peki, o laf ortalığa dökülünce İso’ya ceza kesileceğini anlamadın mı? Fadime’nin benim kardeşime sinsice, haince bir intikam planı kurduğunu öğrendiğinde neden sustun? Neden durdurmadın onu?”
Oruç başını iki yana salladı, gözleri dolmuştu:
“Fadime’nin kardeşime mezar kazacağını öğrendin.”
“Bunu bildiğin halde yine sustun, yine sakladın.”
“Taş değmesin dediğin çocuğun kalbine kurşun girdi Esme abla!”
“Şimdi bak bakalım üstüne, başına... Ayağına taş değmesin dediğin İso’nun kanı var her yerinde! Vicdanın rahat mı şimdi? He, Esme abla? Rahat uyuyacak mısın bu gece?”
“Bugün o çocuk orada yatıyorsa…”
“Bilema senin sustukların yüzünden Esme abla…”
“Ve biliyor musun? İso seni bir gün olsun suçlamadı, arkandan kötü konuşmadı.”
“Bak, ben konuşuyorum şimdi!”
“Çünkü o içeride konuşamayacak halde yatıyor!”
Esme hıçkırıklara boğularak iki büklüm oldu,
“Özür dilerim... Oruç ne olur yapma, ben böyle olacağını bilemedim...” diye feryat etti.
Koridorda acı dolu, insanın içini ürperten boğuk bir kahkaha attı Oruç…
Sesindeki sakinliği bozmayarak bir anda ciddileşerek delici bakışlarıyla devam etti.
“Ne garip değil mi?..”
“Bir çocuk…”
“En çok sevdiği insanlar tarafından…”
“İşte böyle yapayalnız bırakıldı.”
-
Koridordaki herkes İso’nun kanına belenmiş, herkes kendi günahının infazını izliyordu.
Oruç’un son durağı Fadime oldu.
Fadime, gelinliğinin içindeki o kan lekeleriyle Oruç’un kendisine doğru gelişini kafasını hiç kaldırmadan izledi.
Kaçmadı.
Çünkü biliyordu, bu hesap bizzat onundu.
Ve en ağır sessizlik, Oruç Fadime’nin önünde durduğunda çöktü.
Fadime başını kaldıramıyor, İso’nun elinden kayıp düşen kanlı yüzüğünü iki eliyle kalbine bastırıyordu.
Oruç’un nefesi artık iyice daralıyordu, kan kaybından bilinci bulanıyordu ama konuşmak zorundaydı.
“Ve sen... Fadime Koçari,” dedi, keskin bakışlarıyla.
“Senin İso’yu gerçekten sevdiğini sanmıştım ama görünen o ki… Sen kardeşimi hiç ama hiç sevmemişsin… İnsan gerçekten aşık olduğu birini bu kadar kısa sürede silip bu kadar hızlı intikam planı yapamaz Fadime Koçari.”
“Sen tekrardan düşman olmak için gün sayıyormuşsun da.”
Güçlükle yutkundu Fadime. Boğazındaki yumru geçmiyordu.
“İso senin için canını verirdi ula! Sen bu dünyada onun sol yanıydın, bir tanesiydin!”
Oruç Fadime’nin önünde dizlerinin üstüne çöktü, gözlerini onun gözleriyle hizaladı, uzun süre ona baktı. Öfkeyle, kırgınlıkla, paramparça olmuş bir ruhla.
“Bir şeyi merak ediyorum,” dedi fısıldar gibi.
“Bu kadar kolay mı oldu? Gerçekten soruyorum Fadime, bir kere olsun kardeşime sordun mu? Bir kere olsun dinledin mi onu? ‘Neden yaptın, neden söylemedin, neden sakladın’ dedin mi?”
Fadime cevap veremedi, omuzları sarsılarak ağlıyordu.
“Çocuk konuşamadı, kendini anlatamadı, dinlemedin bile! Sırf bir anlık öfken için, o nikah masasında sinsice, yaşarken öldürme planı yaptın ona! Herkesin içinde canını söktün aldın!”
“Eyüphan’ın seni kaçırdığını öğrendiğinde,” dedi Oruç, sesi tamamen parçalanarak.
Tam o anda Adil sertçe kafasını kaldırıp Fadime’ye baktı.
İso’nun canına kast eden Eyüphan, yaptıkları yetmemiş gibi bir de kız kardeşini mi kaçırmıştı?
Ve kız kardeşi de İso’nun yüzüne karşı ‘Eyüphan haklı.’ dediği yetmezmiş gibi kaçırıldığını da Adil’den saklamıştı.
Adil derin bir nefes alıp yüzünü ellerinin arasına gömdü.
Oruç fısıldar gibi devam etti…
Artık konuşmaya bile gücü tükeniyordu.
“İso tek başına otuz kişinin arasına girdi ula! Otuz kişi! Yanında tek bir kişi bile yoktu, çünkü ucunda sen vardın. Seni kaçırdığı için kendini asla affetmedi. Eyüphan’ın da seni kaçırdığını öğrendiğinde, hem kendi yaşattıkları hem de Eyüphan’ın sana yaşattıklarını düşününce…”
“Hem kendini hem Eyüphan’ı cezalandırmak istedi…”
“Sırf senin yaşadıkların için…”
Oruç’un nefesi düzensizleşti. Başı dönmeye başladı. Ama kardeşine yapılanların hesabını sormadan kendini bırakamazdı.
“İlk evlendiğinizde…”
“Taşköprü’de Adil Koçari silahı kafasına dayadığında ne dedi biliyor musun? ‘Çek vur beni, Fadime’yi sevdiğimden başka laf duyamayacaksın benden’ dedi. Ben şahidim. Ben şahidim ya ben duydum! Bu çocuk seni böyle sevdi! Sen ne yaptın? Konuşmadan, anlamadan, gerçeği öğrenmeden yaşayan adama mezar kazdın!”
Oruç, Fadime’nin gelinliğindeki kanı göstererek en sert darbeyi vurdu:
“Seni böyle seven adamın gözlerinin içine baka baka…”
“‘Etrafı kirletmeden öl’ dedin bir de ona…”
“Nasıl söyledin bunu?..”
“Nasıl kıydın?”
“Kardeşim o sözü duyduktan sonra vuruldu Fadime! O sözü kalbine koyup yedi o kurşunları!”
“Allah’ım korusun, belki de bu dünyada son duyduğu şey senin o zehirli lafındı!”
“Bak bakalım etrafına! Bak şu gelinliğine!”
“Bak!”
Fadime titreyerek yavaşça kafasını kaldırdı.
Gözlerini koridorda bekleyen insanların üzerinde gezdirdi yavaşça…
“Bak abinin üstüne…”
“Esme ablamın ellerine!”
“Eleni’nin ellerine bak…”
“Dön bir de kardeşime kefen ettiğin o üzerindeki gelinliğe bak…”
“Kim kirletmiş etrafı? İso’nun masum kanı, senin o kirli intikamının üstüne sıçradı Fadime! Etrafı kirleten İso değil, senin o kör öfken!”
Fadime acı bir çığlık atarak hıçkırıklara boğuldu. Yere çökmüş haliyle eriyordu adeta.
Elindeki yüzüğe sıkı sıkı tutundu.
Oruç ise gözlerinden yaşlar boşalarak son noktayı koydu:
“Ama biliyor musun? Kardeşim buna rağmen seni sevmeyi bırakmadı.”
“Sen ona öl dedin, o ise son nefesinde seni affetti.”
“Canını bırakırken bile senin yüzüğünü bırakmadı. Sen onu öldüğünü görmeden gömdün Fadime…”
“Canını hiçe sayardı senin saçının teline zarar gelmesin diye.”
Oruç’un sesi artık iyice kısıldı, kelimeler ağzından dökülürken sendeledi.
“Sen ise...”
“Tek bir hatasında...”
“Onu bir çöp gibi kenara attın.”
“Yaşarken nefesini kestin, sonra da kendi ellerinle mezarını kazdın...”
Oruç, sözünü bitirdiği an gözleri tamamen karardı. Göğsü hızla inip kalktı. Bacaklarındaki derman tükendi.
“Oruç!” diye çığlık attı Eleni, son anda ileri fırlayarak.
Oruç, omzundaki ağır kan kaybına daha fazla dayanamadı ve Eleni’nin kolları arasında, hastanenin o soğuk zeminine yığıldı.
Gözleri kapanıyordu.
Koridor bir kez daha feryatlarla sarsıldı.
“DOKTOR! Hemşire çağırın! Oruç... Oruç da gidiyor, yardım edin!”
Oruç duymuyordu.
Bakışları hâlâ o kırmızı ışıkta, ameliyathane kapısındaydı.
Sanki biraz daha çabalarsa İso’ya dokunabilecekmiş gibi titreyen elini ameliyathane kapısına doğru uzattı. Dudakları son bir gayretle kıpırdadı, fısıldadı:
“Dayan kardeşim…”
Gözleri yavaşça kapanırken, çok sessiz, yürek yakan bir tonda ekledi:
“Anam yok…”
“Babam yok…”
“Bir seni kaybedemem…”
“Abim…”
Oruç’un gözleri hastanenin o soğuk zemininde yatarken yavaş yavaş ağırlaştı.
Gözlerini kapatmadan baktığı son kişi sevdiğiydi…
Eleni…
Eleni elleri titreyerek Oruç’un şah damarına bastırdı.
“Nabzı düşüyor! Sedye getirin, durdurun şu kanamayı!”
diye haykırdı.
Kendinden geçmişti, beyni yardımcı olmuyordu ona.
Koridor bir anda mahşer yerine döndü.
İso’nun acısıyla paramparça olan bedenlerden çıkan feryat sesleri koridoru şimdi de Oruç için inletiyordu.
Fadime korkuyla olan biteni izliyordu. Elindeki kanlı yüzüğü daha da sıkı tuttu, kalbine bastırdı.
Adil koştu, Esme çığlık attı.
Eleni yaşananları reddediyordu.
Kafasını bir sağa bir sola sallarken gözlerinden yaşlar boşalıyordu.
“Hayır, Oruç hayır! Hayır!..”
Sedye getirildi, doktorlar koşarak Oruç’un etrafını sardı.
Furtuna kardeşler…
İki deli fişek Karadeniz uşağı…
İkisi de canlarını ortaya koymuş, geride kalanlara ise ömür boyu çıkmayacak o kan lekelerini ve taşınması imkansız bir vicdan azabını bırakmışlardı.
İkisi de hastanenin farklı köşelerinde, ölümün o karanlık sınırında yaşam savaşı veriyorlardı.
Biri kırmızı ışığın ardında, ölümün elini itmeye çalışıyordu.
Diğeri sedyenin üzerinde, kardeşine yetişebilmek için gözlerini açık tutmaya çalışıyordu.
Ama ölüm…
Bu gece iki kardeşin de peşini bırakmaya niyetli görünmüyordu.
Furtunalar yine hayatlarını ortaya koymuşlardı…
Herkesin aklında tek bir kahredici soru vardı…
Ya ikisi de giderse?
