Kefaret | İsfad kitap kapağı

46. bölüm / 51

Kefaret | İsfad

46 • Gerçek

Vaveyla Yazarı: selin ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 51Şu an: 46 • Gerçek
  1. 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
  2. 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
  3. 3 3 • Araf2.676 kelime
  4. 4 4 • Kilit3.289 kelime
  5. 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
  6. 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
  7. 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
  8. 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
  9. 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
  10. 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
  11. 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
  12. 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
  13. 13 13 • Günaydun3.036 kelime
  14. 14 14 • Panzehir2.646 kelime
  15. 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
  16. 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
  17. 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
  18. 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
  19. 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
  20. 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
  21. 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
  22. 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
  23. 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
  24. 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
  25. 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
  26. 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
  27. 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
  28. 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
  29. 29 29 • ‘1’3.042 kelime
  30. 30 30 • Ev3.787 kelime
  31. 31 31 • Gandagana3.860 kelime
  32. 32 32 • Yalan2.810 kelime
  33. 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
  34. 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
  35. 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
  36. 36 36 • Emanet4.002 kelime
  37. 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
  38. 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
  39. 39 39 • UÇ!3.919 kelime
  40. 40 40 • Nabız2.079 kelime
  41. 41 41 • Miras3.681 kelime
  42. 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
  43. 43 43 • Nöbet4.417 kelime
  44. 44 44 • Veda6.187 kelime
  45. 45 45 • İnkâr4.142 kelime
  46. 46 46 • Gerçek4.567 kelime · Okuduğun bölüm
  47. 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
  48. 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
  49. 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
  50. 50 50 • 47.084 kelime
  51. 51 51 • Zaaf4.661 kelime

46 • Gerçek

Yüksel Baltacı - Senun Canun Sağ Olsun

Fırtına diner, deniz susar.

Ama gerçek, geride kalmaz.

Gecenin sakladığı ne varsa, sabahın ışığında aydınlanır.

Ve bazı gerçekler, öğrenildiği anda değil…

İnkâr edilemediğinde acıtır.

•

“Fadime!”

Ses, sahile inen taş yolun başından, konağın o soğuk heybetinin dibinden yükseldi.

Fadime’nin çakıl taşlarının üzerinde bükülmüş bedeni hışımla irkildi.

Zihninde yankılanan o veda fısıltıları bir anda cam gibi kırıldı.

Başını hızla kaldırıp sesin geldiği yöne baktı.

Poyraz da aynı anda titreyen omuzlarını toparlamaya çalışarak arkasına döndü.

Sabahın o kirli, gri ışığının içinde, sahile inen kıvrımlı taş yolun başında Oruç duruyordu.

Üzerinde geceden kalma, kırışmış kıyafetleri vardı.

Sarı saçları rüzgârdan ve fırtınalı gecenin uykusuzluğundan karmakarışık olmuş, yüzü henüz üzerindeki o ağır, yorgun çöküntüyü atamamıştı.

Bir eliyle uykulu gözlerini ovuşturuşunda, fırtınanın ardından gelen o sıradan sabahın rehaveti vardı.

Diğer elini pantolonunun cebine sokmuş, dik yokuşun tepesinden aşağıya bakıyordu.

Fadime ile Poyraz’ı dalgaların dibinde, o ayazda tek başlarına görünce kaşları anında çatıldı.

“Ne yapıyorsunuz ula orada?”

Sesi, vadinin ve denizin uğultusuna çarpıp kayalıkların arasında yankılandı.

“Bu saatte sahile mi indunuz siz?”

Fadime cevap veremedi.

Boğazındaki düğüm o kadar büyüktü ki nefes bile alamadı.

Poyraz da olduğu yerde çakılı kaldı; ne elindeki buruşuk kâğıdı saklayabildi ne de yüzündeki o masum çaresizliği.

Oruç taş yoldan birkaç adım aşağı indi.

“Ula, sabahın körü daha...”

Bakışları ikisinin üzerinde şüpheyle, şaşkınlıkla dolaştı.

Önce hırçın Karadeniz’in köpüklerine, sonra yeniden onların perişan hallerine baktı.

“Donacaksınız!”

Sesindeki o ezberlenmiş sertlik, aslında her zamanki gibi endişesini ve koruma güdüsünü saklamaya çalışan bir abinin refleksinden ibaretti.

“Haydi, gelun içeri.”

Bir an duraksadı.

İkisinin de kılını bile kıpırdatmadığını görünce şaşkınlığı arttı.

“Ula hâlâ ne dikiliyorsunuz orada?”

Fadime, Oruç’un sesini duyduğu o ilk andan beri sanki derin bir uykudan, kabusun tam ortasından çekilip çıkarılıyordu.

Az önce Karadeniz’in karşısında dizlerinin üzerine çökmüş, İso’nun sesini zihninde yeniden ve yeniden dinliyor; o son vedanın altında eziliyordu.

Şimdi ise Oruç karşısındaydı.

Konuşuyordu.

Ve dünyadan, konağın içinde fırtına gibi esip geçen o sessiz felaketten tamamen habersizdi.

Fadime o anda feci bir şekilde titredi.

Bütün omurgasının, omuzlarının ve çenesinin istemsizce sarsıldığını ancak Oruç’un sesini duyup gerçekliğe döndüğünde fark edebildi.

Soğuk...

Bütün gece üzerlerinde biriken o yorgunluğun ve sabahın ayazının tenine ne kadar işlediğini yeni anlıyordu.

Parmak uçları tamamen uyuşmuştu.

Dudakları morarmaya başlamış, teni bembeyaz kesilmişti.

Gözlerini hemen yanındaki küçücük bedene, Poyraz’a çevirdi.

Çocuk, kucağındaki el örgüsü sarı-kahverengi atmaca oyuncağına iki koluyla birden sımsıkı sarılmıştı.

İso’nun sarı kazağının içinde küçücük kalmış o minik gövdesi, Karadeniz’in sabah ayazıyla tir tir titriyordu.

Oyuncağın yumuşak iplikten kanatlarını göğsüne bastırmış, çenesini kazağın yakasına gömmüş, soğuktan büzüşmüştü.

Fadime’nin yüreği bir kez daha darmadağın oldu.

“Poyraz...”

Çocuk başını yavaşça kaldırdı.

Deniz mavisi gözleri ağlamaktan, rüzgârdan kıpkırmızıydı.

Fadime titreyen, soğuktan kızarmış elini uzattı.

“Gel... Gidelum.”

Poyraz bir an daha durdu.

Bakışlarını son bir umutla ufuktaki sisli denize kaydırdı.

Belki İso, bir yerlerden çıkıp gelecekti.

Belki biraz sonra yolun başında görünecekti.

Ama deniz, yalnızca denizdi.

Sonra o küçücük, buz tutmuş elini Fadime’nin avucuna bıraktı.

Fadime parmaklarını çocuğun elinin etrafında koruyucu bir zırh gibi kapattı.

İkisi birlikte ağır, sürünen adımlarla taş yolu tırmanmaya başladılar.

Oruç, taş yolun başında durmuş onları izliyordu.

İkisi kendisine doğru yaklaştıkça yüzündeki o uykulu ifade yavaş yavaş eridi; yerini tekinsiz bir şüpheye ve karanlık bir huzursuzluğa bıraktı.

Bir şeylerin feci şekilde ters olduğunu hissediyordu artık.

Ama ne olduğunu henüz zihninin kıyısından bile geçiremiyordu.

Yanına kadar geldiklerinde Oruç gayriihtiyari öne doğru eğildi, önce Poyraz’ın yüzüne baktı.

Küçük çocuğun saçlarını düzeltti.

“Ne yaptınız siz böyle da?”

Poyraz başını öne eğdi, cevap vermedi.

Oruç’un bakışları doğrudan Fadime’nin ıslak, kızarmış gözlerine kaydı.

“Sabahın köründe sahile niye indunuz?”

Yine cevap yoktu.

Sadece denizden gelen rüzgârın sesi ve ikisinin diş çatırdatması duyuluyordu.

Oruç’un kaşları iyice çatıldı, gerginlik hatlarına oturdu.

“Bir şey mi oldu?”

Fadime gözlerini kaçırıp yere indirdi.

Poyraz da başını abisinin kazağının içine biraz daha gömdü.

Oruç ikisinin arasındaki o ağır, felaket habercisi sessizliğe baktı.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye...

“Ne oldu?”

Bu kez sesi bir komut gibi, daha sert çıktı.

“Fadime.”

Genç kadın başını kaldırmadı.

Oruç’un içindeki o soğukkanlılığı çatırdamaya başladı.

“Poyraz, abim ne oldu?”

Çocuk da gıkını çıkarmadı.

Oyuncağını biraz daha sıktı.

Oruç bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafeyi kapattı.

“Ula biriniz konuşsun da! Ne duraysunuz öyle?”

Fadime’nin dudakları titredi.

Söyleyemedi.

Çünkü o kelimeleri ağzından çıkarmak...

İso’nun gerçekten gittiğini, artık yanlarında olmadığını bir kez daha kendi sesiyle ilan etmek demekti.

Poyraz’ın uyuşmuş elini biraz daha sıktı.

Sonunda sesi bir fısıltıdan, bir iç çekişten farksız çıktı.

“İçeri...”

“İçeri geçelim abi.”

Oruç, kadının yüzüne uzun uzun baktı.

Gözlerinin kenarlarında kurumuş gözyaşı izlerini gördü.

Poyraz’ın ağlamaktan şişmiş mavilerine baktı.

Olanları aklının ucundan bile geçirmiyordu, ihtimal vermiyordu.

Anlayamadı.

Yüreğine oturan o tanımsız ağırlıkla tek bir kelime edebildi.

“Tamam... Hayde, geçelum.”

Konağın ağır ahşap kapısından içeri girdiklerinde, içerideki sıcak hava bir dalga gibi yüzlerine çarptı.

Ama ne Fadime’nin ne de Poyraz’ın içindeki o derin buz kütlesi erimedi.

Oruç kapıyı arkalarından kapattı.

Rüzgârın sesi dışarıda kaldı ama evin içindeki sessizlik çok daha ürkütücüydü.

Oruç arkasını dönüp ikisinin tepesine dikildi.

“Şimdi söyleyeceksiniz. Ne oluyor?”

Fadime cevap vermedi.

Poyraz elindeki atmacayı göğsüne bastırmaya devam etti.

Tam o sırada üst katın ahşap koridorundan bir kapı açılma sesi geldi.

Ardından aceleci terlik tıkırtıları...

Oruç başını kaldırıp merdiven boşluğuna baktı.

Merdivenlerden ilk inen Eleni oldu.

Saçlarını arkada alelacele toplamış, üzerindeki pijamaların üstüne kalın bir hırka geçirmişti.

“Ne oluyor? Elá, bu gürültü ne?”

Onun hemen ardından Adil göründü.

Esme de onun arkasından, merdivenlerin başında belirdi.

Üçünün de yüzünde sabahın bu saatine ait o uykulu şaşkınlık vardı.

Eleni basamakların sonuna geldiğinde, koridorun ortasında titreyen ve darmadağın duran Fadime’yi gördü.

Sonra kucağında sarı oyuncakla büzüşmüş Poyraz’ı...

Ve en son Oruç’un yüzündeki o kireç gibi beyazlığı.

“Bir şey mi… oldu?”

Eleni’nin sesi tereddütle kısıldı.

Kimse cevap vermedi.

Adil’in bakışları bir anda keskinleşti, uykusu anında dağıldı.

“Ne oldu Oruç?”

Oruç başını yavaşça iki yana salladı.

“Ben de bilmiyorum... Konuşmuyorlar.”

Eleni endişeyle Fadime’ye yaklaştı.

“Fadime? Cildin buz gibi... Ne bu haliniz?”

Fadime başını yalnızca öne eğebildi.

“Salona... geçelum.”

Bu kez Oruç da üstelemedi.

İçindeki o büyüyen, boğucu hisle baş edemeyerek konuştu.

“Geçelum…”

Salonun içindeki sıcaklık, dışarıdaki o katı ayazdan sonra neredeyse geniz yakacak kadar ağırdı.

Ama ne kadar sıcak olursa olsun, ne Poyraz’ın ne de Fadime’nin iliğine kadar işleyen o soğuk geçmiyordu.

Herkes bir yere geçti.

Oruç tekli koltuğa oturdu, gövdesini öne eğip ellerini kenetledi.

Eleni, Fadime’nin yanına çöktü.

Adil ve Esme de karşıdaki geniş koltuğa yerleştiler.

Poyraz ise bir an bile ayrılmak istemezcesine Fadime’nin dibine sokuldu.

Kimse konuşmuyordu.

Salondaki ahşap duvarlar, sanki üstlerine doğru geliyordu.

Fadime ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetlemişti.

Poyraz’ın küçük omuzları, üzerindeki sarı kazağa rağmen hâlâ ritmik bir şekilde titriyordu.

Ve o sırada...

Fadime’nin gözü ahşap zemine takıldı.

Hardal rengi battaniye.

Sabah uykudan uyandığında omuzlarının üzerinde duran...

İso’nun kokusunu, o sedir ağacını, Karadeniz’in ıslak toprağını taşıyan...

İso’nun gitmeden önce onun üstüne örttüğü, son kez dokunduğu o battaniye koltuğun dibinde, yerde öylece duruyordu.

Fadime bir süre sadece baktı o sarı kumaşa.

Sonra yavaşça, adeta kutsal bir emanete dokunur gibi öne doğru eğildi.

Titreyen parmaklarıyla battaniyeyi yerden aldı.

Kumaş eline gelir gelmez, İso’nun kokusu yeniden yükseldi.

Sedir ağacı.

Yağmur.

Ve o tanıdık, inatçı sıcaklık.

Furtuna.

Boğazındaki düğüm bir kez daha canını yakacak kadar sıkılaştı.

Ağlamadı.

Gözlerini sımsıkı kapatıp açtı ve battaniyeyi Poyraz’ın omuzlarına doğru bıraktı.

Çocuğun küçücük gövdesini, sarı kazağını ve kucağındaki örgü atmacayı tamamen o battaniyenin sıcaklığıyla sarmaladı.

Poyraz başını kaldırmadı.

Battaniyenin altına biraz daha sığındı.

Fadime de başını kaldırmadı.

İkisinin de bakışları halının üzerindeki tek bir noktaya kilitlenmişti.

Oruç karşılarında oturuyordu.

İkisine, aralarındaki o kelimesiz, karanlık bağa bakıyordu.

Bir şeylerin mahvolduğunu, telafisi imkânsız bir şeyin gerçekleştiğini artık bütün hücresiyle, bütün varlığıyla hissediyordu.

Korkuyordu.

“Fadime...”

dedi sonunda.

Sesi bu kez ne sertti ne de emredici.

Bir yalvarış gibi, çok yavaş ve kısıktı.

“Bir şey oldu, ne oldu da?”

Fadime’nin parmakları, Poyraz’ın omuzundaki battaniyenin kenarında kenetlendi.

Poyraz yanında biraz daha küçüldü, elindeki örgü atmacayı göğsüne bastırdı.

Diğer eliyle, Fadime’nin eline uzandı.

Sımsıkı tuttu.

Fadime’nin dudakları aralandı.

Ama söyleyemedi.

Oruç bekledi.

Eleni bekledi.

Adil ve Esme bekledi.

Poyraz, Fadime’nin elini daha sıkı tuttu.

Ve o sabah, konağın içinde ilk kez herkes aynı gerçeğin eşiğinde durdu.

Salonun ortasındaki o boğucu sessizlik, duvardaki ahşap saatin tıkırtılarıyla daha da ağırlaştı.

Oruç, öne doğru eğdiği gövdesiyle karşısındaki iki çaresiz bedene bakıyordu.

Fadime’nin bitkinliğine, Poyraz’ın korku dolu kızarmış yüzüne...

Ve en çok da Fadime’nin Poyraz’ın omuzlarına sardığı, İso’nun kokusunu taşıyan o hardal rengi battaniyeye.

Zihninde fırtınalı gecenin tıbbi tabloları geçmeye başladı.

Hekim aklı, karşısındaki bu ağır matem tablosunu tek bir korkunç ihtimale bağladı.

Bir anda dudakları kurudu.

Kalbi göğüs kafesine güm güm vurmaya başladı.

“İso...”

dedi yavaşça.

Sesi çatallanmıştı.

Fadime cevap vermedi.

Poyraz başını biraz daha eğdi.

Oruç’un gözleri büyüdü.

Sesini bir tık daha alçaltarak, korkuyla fısıldadı.

“İso... İso’ya bir şey mi oldu?”

Sessizlik...

Sadece rüzgârın konağın pencerelerini zorlayan hırçın ıslığı duyuldu.

Oruç’un nefesi hızlandı.

Oturduğu koltuğun kenarlarını sıktı.

Cevapsız kalan her saniye, zihnindeki o en korkunç felaketi besliyordu.

Belki İso gece kötüleşmişti…

Belki de…

Oruç, karşısındaki genç kadının yüzüne baktı.

Sonra Poyraz’a.

İkisi de susuyordu.

Oruç korka korka devam etti.

“İso’ya bir şey oldu, he da?..”

Oruç’un boğazı kurudu.

“Kalbi mi?..”

Bu kez soru ağzından istemsizce çıktı.

Fadime’nin gözleri kapandı.

Oruç bunu bir cevap gibi algıladı.

Koltuğun kenarından doğruldu.

“Ne zaman?”

Hâlâ cevap yoktu.

“Sabah mı?”

“Fadime, ne zaman oldu, ne oldu Fadime?!”

Kadın başını kaldırdı.

“Oruç, öyle de-…”

Sesi o kadar kırık çıktı ki Oruç’un içindeki son direnç de koptu.

“Hayır.”

Birden ayağa kalktı.

“Hayır, hayır…”

Sesi birden yükseldi.

“Ben kontrol etmek için gittim odasına, oradaydı! İyiydi! Daha birkaç saat oldu! Güneş doğmadan ben gittim yanına!”

Eleni elini göğsüne götürdü, Adil olduğu yerde dikleşti.

Fadime dudaklarını ısırdı, konuşamadı.

Poyraz titremeye başladı.

“Kardeşime bir şey oldu, değil mi?!”

Kimseden ses çıkmayınca Oruç koltuğu geriye doğru fırlatarak hışımla ayağa kalktı.

Yüzündeki bütün renk çekilmiş, gözlerini dehşet kaplamıştı.

“İSO?!”

Kontrolünü tamamen kaybetti.

Salondakilerin şaşkın bakışları arasında arkasını dönüp alt kattaki koridora, İso’nun odasına doğru koşmaya başladı.

“Oruç!”

diye bağırdı Eleni arkasından fırlayarak.

“Oruç, dur!”

Adil ve Esme de onun peşinden koştu.

Oruç koridordaki ahşap kapıya ulaştı.

Kalbi boğazında atıyordu.

Tek bir hamleyle kapının kolunu indirip kapıyı hışımla duvara çarparak açtı.

“İSO!”

Odaya daldı.

Ve...

Adımları anında mühürlendi.

Oda buz gibiydi.

Ve darmadağın...

Gözleri ilk olarak yatağa kaydı.

Yatak…

Bomboştu.

Çarşaflar yana kaymış, yastık yamuk bir şekilde duruyordu.

Komodinin üzerindeki serum askısında asılı duran şeffaf torba boştu; plastik hortum acımasızca sökülüp atılmış gibi ahşap zemine sarkmış, ucundan damlayan renksiz sıvı parkede küçük bir birikinti oluşturmuştu.

Gözleri yere kaydı.

İso’nun göğsünden hırsla söküp attığı beyaz EKG elektrotları yerde öylece duruyordu.

Monitörün simsiyah, ölü ekranı gülümsüyordu sanki ona.

Şeffaf oksijen maskesi komodinin üstünde öylesine duruyordu.

İso yoktu.

Oruç birkaç saniye boyunca ne nefes alabildi ne de hareket edebildi.

Beyni bu görüntüyü işlemeyi reddetti.

Birkaç adım atıp yatağa yaklaştı.

Elini çarşafın üzerine koydu.

Kumaş soğumuştu.

Bu adam daha birkaç saat önce burada yatmıştı ama...

Sonrasında…

Kendi isteğiyle kalkmıştı.

“Hayır...”

diye mırıldandı Oruç.

Başını iki yana salladı.

“Hayır, hayır...”

Arkasından kapıya yığılan Eleni, Adil ve Esme de odaya baktılar.

Eleni gördüklerine inanamadı.

Yatak boştu.

Girişte beliren Fadime, eşiğe tutunarak durdu.

Arkasında Poyraz, elindeki sarı örgü atmacayla büzüşmüş duruyordu.

Oruç hızla Fadime’ye döndü.

Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.

“Nerede? Nereye götürdünüz onu?! Kim aldı gitti buradan?!”

Fadime, Oruç’un o yıkıcı öfkesine karşı son derece sakin, son derece yorgun bir sesle baktı.

Kabullenmişliğin o katı sesiyle konuştu.

“Kimse götürmedi abi...”

Oruç kaşlarını çattı.

“Ne demek kimse götürmedi?! Nerede diyorum Fadime, kardeşim nerede?!”

Fadime bir nefes verdi.

Boğazındaki o keskin cam parçalarını yutkunarak konuştu.

“Gitti.”

“İso...”

“Hepimizi terk etti.”

Bu cümle odanın buz gibi havasına bir bıçak gibi saplandı.

Poyraz’ın gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.

Sessizce, içine çekerek ağlamaya başladı çocuk.

Az önce Fadime’nin fısıldadığı o acı gerçek, simdi yetişkinlerin dünyasında resmiyet kazanmıştı.

Oruç ise alayla, reddedişle gülümsedi.

Başını hırsla salladı.

“Saçmalama! Saçma sapan konuşma Fadime!”

“Gitti abi...”

“GİDEMEZ!”

diye bağırdı Oruç.

Sesi odanın duvarlarında patladı.

Hekim kimliği, mantığı bu gerçeğe göğsünü siper etti.

“Gidemez! Gece sordun bana, gider mi dedun. Ben de dedum sana Fadime!”

“Gidemez dedum! Bedenen imkânsız! Ağır senkop geçirdi bu adam! Hipotermideydi! Kalbi bradikardikti, kolunu bile kaldıramayacak haldeydi! Nereye gidiyor kendi başına?!”

Fadime gözlerini kapatıp başını öne eğdi.

Oruç çıldırmış gibi odanın içinde dönmeye başladı.

Ellerini saçlarının arasına geçirdi.

“Ben daha güneş doğmadan hemen önce geldim buraya! Kontrol ettim onu! Uyuyordu, hâlâ mışıl mışıl uyuyordu! Geldim, tam buradaydı! Uyanmamıştı bile!”

“Geldum da geldum daha iki, üç saat önce buradaydı ula! Gözlerimle gördüm!”

Oruç yumruğunu yatağın kenarına geçirdi.

“O haldeki bir adam bu yataktan nasıl kalktı?! Bu serumu kim söktü?! Nasıl yürüdü gitti?!”

Yüksel Baltacı - Son Türkü

Bunlar olurken Poyraz, kapının yanında iyice küçücük kalmıştı.

Sağ eli hâlâ Fadime’nin elindeydi.

Sol kolunun altında oyuncağı tutuyordu, avucunun içinde ise sımsıkı tuttuğu, abisinin bıraktığı not vardı.

Oruç bunu görmedi.

Belki de görmüştü ama…

Anlamlandıramamıştı.

Oruç kafasını iki yana sallamaya başladı.

“Yok… Yok, biri götürdü onu! Biri bir şey yaptı!”

“Yoksa…”

Gözleri birkaç saniye olduğu yerde takılı kaldı. Sonra yavaşça Adil’e baktı.

“T-Timur…”

“Timur mu?..”

Oruç’un öfkesi İso’ya değil, tıp biliminin ve kendi gözlerinin ona oynadığı bu imkânsız oyunaydı.

Bir insanın o fiziksel yıkımla hazırlık yapıp, iz bırakmadan gitmesini aklı almıyordu.

Bu tıbben imkansızdı belki ama odadaki her şey bunun gerçekleştiğini söylüyordu.

Adil bir adım öne çıktı.

“Oruç! Kendine gel sakin ol, bulacağız. Timur bu kadar yakınımıza giremez, risk almaz!”

Koliva - Yüksek Dağlara Doğru
Kemençe

Ardından Fadime’ye döndü.

Usulca sordu.

“Abim, İso… Bir şey bırakmış mı?..”

Sesi gergindi.

“Etrafa baktınız mı?”

Oruç odanın içinde bir olay yeri inceleme uzmanı gibi dolanmaya başladı.

Seruma baktı, sökülmüş elektrotlara baktı.

“Yapamaz...”

“Tek başına...”

“Yapamaz…”

Ama o da içten içe biliyordu, İso’yu biri götürmemişti.

O adam kendisi kalkıp bu konağı terk etmişti.

Bunu bilmek Oruç’un yüzündeki öfkeyi ilk kez gerçek bir dehşete dönüştürdü.

Biri kaçırmamıştı.

İso kendi iradesiyle, canı pahasına o yataktan doğrulmuştu.

Tam o sırada, kapının kenarında duran Poyraz, cebindeki ve elindeki buruşuk kâğıdı biraz daha sıktı.

Fadime gözlerini çocuğa çevirdi.

Yavaşça, onaylarcasına gözlerini kapattı.

Poyraz ise Fadime’nin elini bir an olsun bile bırakmadan bir adım öne çıktı.

“Oruç abi…”

Oruç hızla dönüp Poyraz’a baktı.

Poyraz titreyen elleriyle, avucundaki o buruş buruş olmuş, katlanmış kâğıdı uzattı.

“Bunu... Bunu abim bana bıraktı. Atmacanın kanadındaydı...”

Oruç adeta fırlayarak kâğıdı Poyraz’ın elinden yavaşça aldı.

Kâğıdın katlarını açtı.

Gözleri ilk satıra kaydı.

‘Küçük atmacam...’

Oruç’un elleri olduğu yerde donakaldı.

Göğsüne binen yük iki katına çıktı.

Eleni, Adil ve Esme de Oruç’a doğru yaklaştılar.

Oruç notu sesli okumak zorunda hissetti kendini.

Durmayacaktı.

Durursa, okuyamayacağını, nefesinin kesileceğini biliyordu.

Sesi titreyerek okumaya başladı.

“Küçük atmacam...”

“Ben gidiyorum. Çok uzağa. Bu kez geri gelmeyeceğim. Artık tek başıma uçmam lazım. Sen de uç.”

Yutkundu.

“Düşersen kalk. Ağlarsan gözünün yaşını sil. Asla korkma. Ve unutma.”

“Atmacalar bazen yalnız uçuyor gibi görü–“

Bir an duraksadı.

Gözleri boşluğa takılı kaldı.

Zihninde aniden yıllar öncesinin karanlık bir geçmişi, Fatih’in sesi yankılandı.

O yıllar önceki görüntü gözünün önüne geldi.

Fatih’i son kez görüşleri…

Fatih’in İso’ya söylediği son sözlerdi bunlar.

Gözlerini yeniden elindeki kâğıda, o tanıdık el yazısına çevirdi.

“…Ama birbirlerini gökyüzünde asla tek bırakmazlar.”

“Ben seni hep seveceğim. Affet beni. Abin.”

Odanın içine tam bir veda matemi çöktü.

Eleni hıçkırığını bastırmak için elini dudaklarına bastırdı.

Adil başını öne eğip gözlerini kapattı.

Esme’nin gözlerinden sessiz yaşlar süzüldü.

Poyraz ise Fadime’nin eline daha da sımsıkı sarıldı, yüzünü onun avucuna gömdü.

Oruç’un bakışları Poyraz’ın yüzünde kaldı.

Çocuğun elindeki örgü atmacaya…

Sonra İso’nun yatağına…

Sonra nottaki ‘Abin’ kelimesine.

Bir an için yıllar önceki başka bir sabahın görüntüsü geldi aklına.

Kendisi de, İso da bir zamanlar tıpkı böyle beklemişlerdi.

Bir kapının açılmasını.

Bir adamın geri dönmesini.

Abilerinin onları bırakmamış olmasını dilemişlerdi her gün.

Fatih’in, onları bırakmamış olmasını.

Oruç’un dudakları titredi, gözleri doldu.

Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Sonra neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle.

“Fatih’in sana yaptığını…”

Gözleri Poyraz’da kaldı.

“Sen Poyraz’a yapmazsun, İso.”

Çok kısa bir sessizlik.

“Sen Poyraz’a…”

“…yapmazsun.”

Notu tutan eli aşağı düştü.

Bakışları boşluğa dikildi.

Kendi kendine, acı ve kırgınlık dolu bir fısıltıyla mırıldandı.

Sesi kırıldı. İkinci kez daha alçak, bir yalvarış gibi tekrarladı.

“Yapmazsun...”

Ama yapmıştı.

Yıllarca arkasından ağladığı, terk edilmişlik sancısını çektiği, nefret ettiği abisi Fatih’in aynısı olmuş, arkasında küçük bir kardeş bırakıp gitmişti.

Oruç elindeki notla darmadağın olmuşken, Poyraz hıçkırıklarının arasından başını kaldırdı.

Küçücük, masum sesiyle konuştu.

“Oruç abi...”

Oruç dumanlı gözlerini nottan ayırıp çocuğa baktı.

Dizlerinin üstüne çöktü, konuştu.

“Söyle abim.”

“Dün gece...”

dedi Poyraz, burnunu çekerek.

“Dün gece ben bahçedeyken... Kapıda yabancı bir adam vardı.”

Odadaki herkes pürdikkat çocuğa kilitlendi.

“Bana baktı... İso abim gibiydi aynı.”

Oruç şüpheyle sordu.

“Nasıl yani?”

Poyraz hatırlamaya çalışmadı bile.

Adamın yüzü zihnine kazınmıştı.

“Gözleri de saçları da aynıydı İso abimle. Ona benziyordu.”

“Ama biraz üzgündü sanki. Bana ‘küçük atmaca’ dedi.”

“Atmacalar bazen yalnız uçuyor gibi görünürler dedi... Ama birbirlerini yalnız bırakmazlar dedi. Ben anlayamadum.”

“Sonra bugün abim de aynısını yazmış... Abim içerideydi. Duymadı ki… Nereden biliyor?”

Poyraz mavi gözlerini Oruç’a dikti.

“Abi...”

“İso abimin arkadaşı mıydı yoksa?”

Oruç’un bedenindeki bütün kan çekildi.

Yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.

Zihnindeki parçalar o kadar karanlık bir biçimde birleşti ki, nefesi boğazına tıkandı.

Fatih...

Fatih buradaydı.

Fatih gece bu konağın kapısındaydı.

Oruç dudaklarının arasından tek bir isim fısıldayabildi.

“Fatih...”

Oruç ayağa kalktı, gözleri Adil’in gözleriyle buluştu.

Daha yüksek sesle söyledi bu kez.

“Fatih Furtuna…”

Adil ona bakakalmışken Oruç, odada volta atıyordu.

Gözleri açık duran gardırobun kapağına takıldı.

Aşağıya, gardırobun zeminine baktı.

Zemindeki gizli ahşap kapak kenara çekilmişti.

Oradaki çelik kasa...

Kapağı ardına kadar açıktı.

Oruç kasaya yaklaştı.

İçine baktı.

Boştu.

Bomboştu.

Oruç, o kasanın içinde yıllardır kardeşinin ne sakladığını çok iyi biliyordu.

Çift gümüş ve mavi işlemeli FURTUNA tabancaları yoktu.

İso, hayatında ilk kez silahlarını kuşanıp, yanına alarak gitmişti.

Bu bir kaçış değildi; bu bir savaşa gidişti.

Kendisiyle olan bir savaşa.

Oruç gözlerini hızla komodinin en alt çekmecesine çevirdi.

Ok gibi fırladı, çekmeceyi hızla çekti.

Pasaport.

Pasaport da yoktu.

Oruç çekmecenin önünde öylece durakaldı.

Elini komodine dayadı.

Artık İso’nun kaçırıldığına ya da bilincini kaybedip bir yerlere sığındığına inanmıyordu.

İso bunu planlamıştı.

Çardakta yaşananlardan beri, adım adım, canı pahasına hazırlanmış; silahlarını, pasaportunu, veda notunu alıp Karadeniz’in sisleri arasında kaybolmuştu.

Oruç, boş çekmeceye bakarken derin bir nefes verdi.

Yüzündeki öfke yerini tamamen taşlaşmış bir kabullenişe bıraktı.

İso ölmemişti.

Kaçırılmamıştı.

Kendi ayaklarıyla, dönmemek üzere gitmişti.

Oruç, boş çekmecenin önünde bir süre daha öylece kalakaldı.

Parmaklarının ucu hâlâ ahşap kenara dayanıyordu.

Oruç başını yavaşça kaldırdı.

Zihninde İso’nun ona çardakta söylediği sözler birer birer yankılandı.

‘Bir gün kaybolsam bile…’

‘Bil ki yolumu kendim seçmişimdir.’

‘Bir gün… Beni bırakmayı da öğren.’

‘Yoksa, gün gelir… Kendini affedemezsun.’

Pencereden içeri güneşin ışıkları vuruyordu.

Karadeniz, gecenin fırtınasından sonra hâlâ kabarıktı.

Salona geri dönen Fadime koltuktaki sarı battaniyeyi usulca eline aldı.

Kumaş hâlâ hafifçe sıcaktı.

Ya da belki ona öyle gelmişti.

Battaniyeyi göğsüne bastırdı.

İso’nun kokusu hâlâ üzerindeydi.

Sedir.

Yağmur.

Islak toprak.

Furtuna.

Ve onun tenine sinmiş, tarif edemediği o sıcaklık.

Fadime gözlerini kapattı.

Bir anlığına onu gerçekten yanında sandı.

Sanki birazdan kapı açılacak…

İso içeri girecek…

Her zamanki o hafif sırıtışıyla ona takılacaktı.

Sonra gelip gözünün yaşını başparmağıyla silecekti.

Fadime’nin dudakları titredi.

Battaniyeyi biraz daha sıkı tuttu.

Ama kapı açılmadı.

İso gelmedi.

Konağın ağır ahşap duvarları, onun yokluğunu sessizce taşımaya devam etti.

Fadime başını battaniyenin üzerine eğdi.

Ve ilk kez, kendisini tutmadan fısıldadı.

“Koyverdun…”

“…gittun beni…”

Sesi kırıldı.

“…Kılçuk.”

Aynı saatlerde…

Yollardan birinde simsiyah, gölge gibi bir BMW hızla ilerliyordu.

Motorun homurtusu, sabahın sessizliğini yarıyordu.

Yol ıslaktı.

Gece boyunca yağan yağmur asfaltın üzerinde ince, parlak bir tabaka bırakmıştı.

Yol kenarındaki çay bahçeleri sisin içinde kayboluyor, tepelerin ardından yükselen solgun güneş arada bir bulutların arasından kendini gösteriyordu.

Arabanın camı yarıya kadar açıktı.

İçeri giren soğuk rüzgâr adamın sakallarına vuruyordu.

Sapsarı saçlarını dağıtıyordu.

Üşüyordu.

Ama o adam…

Camı kapatmıyordu.

Belki de ilk kez, iliklerine kadar üşümek istiyordu.

Sol eli direksiyonun üzerindeydi.

Parmakları direksiyonun derisine gevşekçe yaslanmıştı.

Sağ eli vitesin yanında duruyordu.

Bir süre yalnızca yola baktı.

Sadece sürdü.

Konuşmadı da.

Düşünmedi de.

Belki de sadece düşünmemeye çalışıyordu.

Sonra sağ eli radyonun düğmesine uzandı.

Parmakları birkaç kez frekansın üzerinde dolaştı.

Cızırtı.

Başka bir kanal.

Bir kadın sesi.

Bir reklam.

Kazım Koyuncu - Gelevera Deresi

Cızırtı.

Sonra…

Tanıdık bir ses.

İso’nun eli radyonun üzerinde dondu.

Başını çok hafifçe kaldırdı.

Kazım Koyuncu.

“Koyverdun gittun beni oy…”

“Koyverdun gittun beni…”

İso’nun gözleri yolda kaldı.

Ama bakışları artık yolun hiçbir ayrıntısını görmüyordu.

“Allah’ından bulasun…”

Sanki arabanın içindeki hava bir anda değişmişti.

(5. bölüm)

Bir başka sabah dolmuştu aracın içine.

Bir başka yol.

Bir başka hayat.

Güneş.

Yeşil tepeler.

Açık cam.

Ve sağ koltukta Fadime.

İso’nun dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.

O günkü gülüşünden geriye kalan küçücük bir izdi yalnızca.

Gözlerinin önünde Fadime’nin rüzgârda savrulan saçları belirdi.

‘Ne bakaysun öyle imalı imalı, Kılçuk?’

Sonra kendi sesi.

Gülerek…

‘Ula Fadime’m…’

İso gözlerini kırptı.

Görüntü kayboldu.

Önünde yine ıslak asfalt vardı.

Radyodan aynı türkü akmaya devam ediyordu.

“Kimse almasun seni…”

“Yine bana kalasun…”

İso’nun çenesi hafifçe gerildi.

Acı bir tebessüm geçti yüzünden.

Bir zamanlar o sözleri Fadime’ye söylerken gülebilmişti.

Şimdi ise o sözlerin kendisine söylendiğini düşünür gibi başını öne eğdi.

Bir süre sonra şarkının o dizesi geldi.

“Sevduğum senun aşkın…”

İso’nun sağ eli yavaşça direksiyondan ayrıldı.

“Ciğerlerumi dağlar…”

Göğsüne gitti.

Sol tarafına.

Tam kalbinin üzerine.

Parmakları kumaşın üzerinde durdu.

Bir zamanlar yaptığı gibi.

O zaman Fadime’ye dönüp,

‘Duydun mi şarkıyı?’

demişti.

Şimdi aynı cümleyi boşluğa söyledi.

“Duydun mi şarkıyı, Fadime’m?..”

Cevap yoktu.

Olmayacağını biliyordu.

Yine de birkaç saniye bekledi.

Sanki Fadime sağ koltukta gerçekten oturuyormuş gibi.

Sanki birazdan başını ona çevirip o kendine has bakışıyla kaşlarını kaldıracakmış gibi.

Sanki,

‘Duydum ula Kılçuk.’

diyecekmiş gibi.

“Hiç mi düşünmedun sen,”

“Sevduğun böyle ağlar…”

Ama sağ koltuk boştu.

İso’nun bakışları bir anlığına oraya kaydı.

Boş koltuk.

Gözlerini yeniden yola çevirirken gösterge panelinde saati gördü.

Saat sabah 9’a yaklaşıyordu.

Evdekiler uyanmış olmalıydı.

Sonra zihnine başka bir görüntü düştü.

Fadime.

Onun gittiğini anladığında ne yapmıştı?

Sabah.

Konağın önünde.

Poyraz’ın elini tutarken.

Islak saçları yüzüne yapışmış.

Gözleri kıpkırmızı.

Ve kendisinin ardından bakıyor.

Hayal ettikçe İso’nun nefesi bir anda kesildi.

Ayağı gaz pedalının üzerinde gevşedi.

Araba birkaç kilometre boyunca yavaşladı.

“Ula…”

Sesi çatallandı.

“Ne yaptun sen?”

Kendi kendine söylüyordu.

Direksiyonu daha sıkı kavradı.

Gözleri dikiz aynasında kendi mavi gözleriyle buluştu.

O gözlerde sadece fırtına vardı.

“Ne yaptun sen Fadime’me?..”

Cevap yoktu.

Radyodan türkü akmaya devam ediyordu.

İso başını hafifçe iki yana salladı.

“Bıraktun tek başına.”

Bu kez kendi sesinden tiksinir gibi konuştu.

“Öylece bıraktun.”

Gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü.

Elinin tersiyle silmek için kaldırdı.

Ama eli yanağına ulaşmadan havada durdu.

Silmedi.

Çünkü bir anda Fadime’nin yüzü gözünün önüne geldi.

Onun ağlaması.

Kendisine bakarken gözlerindeki o kırgınlığı.

İso’nun dudakları titredi.

“Ben seni böyle bırakmayacaktum…”

Fısıltı hâlinde çıktı sözler.

Bir nefes aldı.

Göğsü yine sızladı.

“Ben sana söz vermiştum.”

Gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı.

Ve o anda…

Fadime’nin konağın içinde onu beklediğini gördü zihninde.

Ağlıyordu.

İso’nun yüzündeki bütün ifade değişti.

“Allah kahretsin…”

Direksiyona alnını dayayacak gibi öne eğildi ama son anda kendini toparladı.

Yol bulanıktı.

Gözleri yaşla dolmuştu.

“Sen ağlarken ben buradan gidiyorum…”

Sesi kırıldı.

Gözlerinin önünden Fadime’nin ağlayışı gitmiyordu.

Bir anda Poyraz’ın o tatlı, sevimli yüzü aklına geldi.

Notu okumuş muydu?

Okuduysa ne düşünmüştü acaba?

Ne düşünecekti ki, çok sevdiği abisinin onu bırakıp gittiğini düşünmüştü tabii.

Belki de onun Fatih’ten nefret ettiği gibi…

Poyraz da ondan nefret ediyordu.

Belki Poyraz’ın boynuna son kez bağladığı kolyeyi bile çıkarıp atmıştı küçük çocuk.

Hakkıydı da.

Hiçbir şey diyemezdi.

Sağ elini boynundaki turkuaz kolyeye götürdü.

“Ben ne biçim adamım ula?!”

Bir an güldü.

Ama o gülüşte hiçbir neşe yoktu.

Acı bir nefes gibiydi.

“Fatih’e, kendi abine kızıyordun ula İso…”

Başını yavaşça salladı.

“Yıllarca kızdun.”

“Ama yıllarca da bekledun.”

Gözleri yine sağ koltuğa kaydı.

“Hiç affetmedum.”

Güçlükle yutkundu.

“Beni bıraktı diye…”

Boğazı düğümlendi.

“Beni arkasında bıraktı diye…”

İso’nun parmakları direksiyonun üzerinde titremeye başladı.

Sonra kendi cümlesiyle yüzleşti.

“Şimdi…”

“Ben de bıraktum.”

Uzun bir sessizlik.

Motorun sesi.

Yağmurun sesi.

Türkünün sesi.

Ve İso’nun düzensiz nefesi.

Bir an konuşamadı.

Yutkundu.

Gözünden süzülen yaş artık tek değildi.

Birbiri ardına yanağına düşüyordu.

Kazım Koyuncu & Şevval Sam - Gelevera Deresi

Fısıldadı.

“Benim yüzümden.”

Gözlerini sımsıkı kapattı.

“Benim yüzümden ağlıyorsun.”

Başını iki yana salladı.

“Ben seni ağlatmayacaktum.”

Sesi neredeyse çocukça bir çaresizliğe dönüştü.

“Hiç… ağlatmayacaktum…”

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra dudaklarının arasından çok daha sessiz bir cümle çıktı.

“Özür dilerim, Fadime’m.”

Ama bunu Fadime’nin duymayacağını biliyordu.

Yine de söyledi.

“Özür dilerim…”

Bir damla daha.

Nefesi titredi.

Ve o anda İso’nun yüzündeki bütün direnç çözüldü.

İso başını öne eğdi.

Çenesini sıktı.

Mavi gözleri yoldaydı ama sanki görmüyordu hiçbir şeyi.

“Koyverdun gittun beni…”

Bir süre hiçbir ses çıkmadı.

Sadece omuzları titredi.

Eli direksiyonu öylesine sıkıyordu ki parmaklarının eklemleri beyazladı.

“Allah’ından bulasun…”

Sonra dudaklarından, istemeden, kırılmış bir nefes çıktı.

Bir çocuk gibi değil.

Bir adam gibi de değil.

Yıllardır içinde tuttuğu her şeyin arasından sızan bir ses gibi.

Sessizce.

Kendisinden bile saklamaya çalıştığı o çocukça, çaresiz ağlayışla.

Çünkü artık yanında onu susturacak kimse yoktu.

Fadime yoktu.

Poyraz yoktu.

Oruç yoktu.

Konağın duvarları yoktu.

Kimse yoktu.

İso ilk kez, gerçekten yalnızdı.

Ve yalnızlığın ne demek olduğunu şimdi anlıyordu.

İnsan bazen terk edildiğinde değil…

Terk ettiğinde yalnız kalıyordu.

İso gözyaşlarının arasından yola baktı.

“Sen şimdi beni bekliyorsundur…”

Fısıldadı.

Aklına Poyraz geldi.

“Kapıya bakıyorsundur.”

Dudakları titredi.

“Belki de hâlâ döneceğimi sanıyorsundur.”

Başını iki yana salladı.

“Dönmeyeceğim…”

Bunu söylerken sesi paramparça oldu.

“Dönmemem lazım.”

Bir saniye sustu.

Sonra kendine kızar gibi direksiyonu daha sert kavradı.

“Dönme.”

Kendi kendine emrediyordu.

“Dönme İso.”

Gözlerini yola dikti.

“Bir kere olsun sözünün arkasında dur.”

Ama içindeki başka bir ses, Fadime’nin sesiydi.

‘Kılçuk…’

İso’nun gözleri yeniden doldu.

“Sus…”

Fısıldadı.

“Ne olur sus.”

Çünkü Fadime’nin sesini zihninden çıkarmak, konağın kapısından çıkmaktan çok daha zordu.

İso başını hafifçe geriye yasladı.

Ve ilk kez, yaptığı şeyin bedelini gerçekten hissetti.

Fadime’yi bırakmıştı.

Onu seviyordu.

Hem de hayatında hiçbir şeyi sevmediği kadar.

Ve yine de onu bırakmıştı.

İso’nun gözlerinden yaşlar süzülmeye devam etti.

“Allah’undan bulasun, İso Furtuna…”

Kendi kendine söyledi.

Sonra çok hafif, kırık bir gülümseme geçti yüzünden.

“Daha ne diyeyim sana…”

Bir an durdu.

“Sen zaten buldun.”

Bakışları uzaklara kaydı.

Ayağını yeniden gaza bastı.

Araba iyice hızlandı.

Fadime’nin adı hâlâ dilinin ucundaydı.

Ama söylemedi.

Çünkü söylerse geri döneceğini biliyordu.

Bu yüzden yalnızca önüne baktı.

İso derin bir nefes almaya çalıştı.

Ciğerleri sızladı.

Kaşları çok hafif çatıldı.

“Yüzünden silinmesun,”

“Bıçağımın yarasi…”

Bir an için gözlerini kapatmak istedi.

Ama kapatmadı.

Çünkü artık gözlerini kapattığında gördüğü tek şey Fadime’ydi.

Ve Fadime’yi gördükçe direksiyonun yönü değişmek istiyordu.

Geri dönmek istiyordu.

Bu yüzden önüne baktı.

Yalnızca önüne.

Bir süre sonra yol yükselmeye başladı.

Sis yoğunlaştı.

Dağların arasından kıvrılan yolun kenarında bir tabela belirdi.

İso’nun gözleri tabelaya kaydı.

SARP SINIR KAPISI

Altındaki yön tabelası sisin içinde daha silik görünüyordu.

GÜRCİSTAN

İso tabelayı birkaç saniye izledi.

Hiçbir tepki vermedi.

Ne şaşırdı.

Ne tereddüt etti.

Çünkü o yolun nereye çıktığını çok iyi biliyordu.

Planı da buydu.

Direksiyonu aynı çizgide tuttu.

Siyah spor araba, tabelanın yanından geçti.

Gürcistan kelimesi dikiz aynasında küçülmeye başladı.

İso bir kez daha aynaya baktı.

Yola değil.

Arkasına.

Geride bıraktığı dağlara.

Karadeniz’e.

Trabzon’a.

Fadime’ye.

Bakışları birkaç saniye orada asılı kaldı.

Sonra gözlerini yeniden önüne çevirdi.

Tam o sırada radyodan o tanıdık dize yükseldi.

“Hiç mi düşünmedun sen oy…”

İso’nun gözleri doldu.

“Sevduğun böyle ağlar…”

Bu kez yaş, gözünün kenarından kurtulup yanağına doğru incecik bir çizgi bıraktı.

Elinin tersiyle silmedi.

Bıraktı.

Çünkü kimse görmüyordu.

Ve belki de hayatında ilk kez, güçlü olmak zorunda olmadığı bir yerdeydi.

Ayağını gaz pedalına biraz daha bastı.

Araba biraz daha hızlandı.

Şehir geride kaldı.

Dağlar geride kaldı.

Karadeniz’in sisli kıyıları yavaş yavaş gözden kayboldu.

Ama şarkı hâlâ çalıyordu.

İso’nun gözleri yoldaydı.

Kalbi ise çoktan geride kalmıştı.

Radyodan Kazım Koyuncu’nun sesi son kez yükseldi.

“Sevduğun böyle ağlar…”

İso gözlerini kapatmadan, başını çok hafifçe öne eğdi.

Ve hiçbir şey söylemeden sürdü.

Siyah bir gölge gibi süzülen BMW, sabah sisinin içinde küçüldü.

Sonra bir virajı döndü.

Ve gözden kayboldu.

İso, Trabzon’u arkasında bırakmıştı.

Ama Fadime’yi değil.

Onu yanında götürüyordu.

Sessizce.

Bir yara gibi.

Bir kara sevda gibi.

Bir daha dönmemeye yemin etmiş bir adamın kalbinde, hâlâ onun adını taşıyarak.

•

Sizi çok beklettim kusura bakmayın lütfen 🥺

Şehir dışındaydım biraz yavaş yazabildim ama bu kadar ara vermeyeceğim merak etmeyinn…

Umarım beğenmişsinizdir

İyi ki varsınızzz

🇬🇪
🦅🌊

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

118okunma 17beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18