14. bölüm / 51
Kefaret | İsfad14 • Panzehir
Bölümler 51Şu an: 14 • Panzehir
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Panzehir
Doktorların odadan çıkıp İso’yu dinlenmeye bırakmasının ardından, odanın içindeki o coşkulu neşe, yerini yavaş yavaş tıbbi bir belirsizliğin o tekinsiz sessizliğine bırakmaya başlamıştı.
İso yatakta hafifçe doğrulmaya çalışmış, ancak gövdesindeki o amansız ağırlık yüzünden yüzünü ekşiterek duraksamıştı.
Masmavi gözleri hâlâ o eski, lekesiz parlaklığındaydı; ama o parlaklığın arkasında, zihninin derinliklerinde bir şeylerin eksik olduğu, kelimeler dudaklarından döküldükçe birer birer ortaya çıktı.
Esme’ye döndü.
“Ula abla…”
dedi İso, sesindeki o çatallı pürüzü yutkunarak dağıtmaya çalışarak.
“Bu hastane yatağı adamın kemiklerini ne ara bu kadar kuruttu da? Sanki üstümden pick-up geçmiş gibi… Kaç saat uyuttunuz beni burada?”
Fadime’nin elindeki su bardağı titredi.
Odadaki herkes bir anlığına duraksayıp birbirlerine baktılar.
Oruç, bir hekim refleksiyle hemen kardeşinin başucuna yanaştı, göz bebeklerindeki o otonom tepkileri incelerken kalbi göğsüne sığmıyordu.
Odadaki o anlık neşe, saniyeler içinde yerini her solukta biraz daha ağırlaşan küf kokulu bir sessizliğe bıraktı.
İso’nun dudaklarından dökülen o muzip kelimeler, aslında yaklaşan fırtınanın öncü dalgalarıydı.
Kimse konuşamadı.
Herkes, ölümün eşiğinden dönen bu çocuğun zihnindeki o örtülü perdenin arkasını görmekten korkuyordu.
Oruç, odadaki o ölümcül sessizliği bozmak için hemen araya girdi.
“İso, aslanım… Sen şimdi bunları düşünme. Ben bir başhekimle konuşup geleyim, sen dinlen o sırada.”
diyerek dışarı fırladı.
İso, Oruç’un ardından bu kaçamak cevabına hafifçe kaşlarını çatarak baktı.
Oruç’un hemen arkasından Adil, Eleni ve diğer doktorlar da koridora çıktı.
Koridorun hastane kokan soğukluğunda Başhekim, cebinden çıkardığı küçük ışığı kapatıp Oruç’un gözlerinin içine baktı.
Sesi, bir infaz kararı kadar düz ve mesafeliydi.
"Oruç, beni iyi dinle,"
dedi Başhekim.
“Kardeşinin hayati fonksiyonları stabil. Kalbi, ciğerleri... Hepsi mucizevi bir şekilde direniyor. Ama beyin... Beyin çok başka bir deryadır, sen de biliyorsun."
Oruç, günlerdir uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerini kırptı.
“Unuttu, he da?..”
“O geceyi…”
“Unuttu…”
Oruç bir abi olmanın ötesinde, bir hekim olarak buz gibi gerçekle yüzleşmek zorundaydı.
Adil ise anlayamıyordu.
“Ama, konuştu ya işte, şaka bile etti..."
"Konuştu ama kaldığı yerden konuştu,"
araya girdi Eleni, sesi titriyordu.
“Baba, İso o geceye dair hiçbir şey hatırlamıyor. Ne silah seslerini, ne önüne atladığı mermileri…”
“Ne de Fadime’nin ettiklerini..."
"Retrograd amnezi,"
dedi Başhekim başını sallayarak.
"Yaşadığı masif travma, kalbinin durması ve beynin oksijensiz kaldığı o kritik dakikalar... Beyin, bilinci ve ruhu korumak için o büyük yıkım anını, yani o geceyi tamamen mühürlemiş. Psikojenik bir savunma mekanizması bu. Kendini korumaya alıyor."
“Beyin, o pusu gecesinde yaşanan o devasa psikolojik ve fiziksel dehşeti, İso’yu hayatta tutabilmek için bilinçli olarak tamamen bloke etmiş, silmiş. İlaç komplikasyonları ve uzun süreli koma da bunu desteklemiş.”
Oruç’un yumrukları sıkıldı.
Adil bir umut konuşmaya devam etti.
“E söyleruz ona! Anlatıruz ne olduysa, hatırlar da!"
"Sakın!"
diye çıkıştı Başhekim.
“Asla, Adil Bey. Eğer o gece olanları, yaşanan o vahşeti ona şu an anlatırsanız, beynindeki o hassas dengeyi tamamen yıkarsınız. Kardiyak yükü kaldıramaz ve kalbi yeniden durabilir.”
“Bu yaşanmazsa bile akut bir psikotik atağa, kalıcı nörolojik hasara ya da hastanın bilincini tamamen kapatıp yeniden komaya girmesine yol açar. Vücut bu büyüklükte bir şoku şu an kaldıramaz. Ona asla o gece olanlardan, kurşunlardan bahsetmeyeceksiniz. Hafızası nerede kaldıysa, orada yaşayacak.”
“İso, o geceye dair hiçbir şey bilmeyecek. Hafızası kendi kendine o kapıyı açana kadar, o gece yaşanmadı sayılacak. Anlaşıldı mı?"
Oruç, arkasındaki duvara yaslandı.
Sırtından aşağı buz gibi bir ter süzüldü.
Kardeşine yalan söyleyecekti.
Kardeşinin göğsündeki kurşun deliklerini saklayacaktı.
-
Oruç, Eleni ve Adil yüzündeki o buz gibi gerçekle odaya döndüğünde, içeride Esme ve Fadime, İso’nun,
“Ula ben bu önlüğü giymem tişörtlerimden verin de giyeyim da!”
ısrarlarından sonra üzerini değiştirmek için yatağın kenarına yanaşmışlardı.
İso,
“Ula Fadime’m, Esme abla, kendim giyinirim, çocuk muyum ben da,”
diye söyleniyordu ama kollarını kaldıracak dermanı bile yoktu.
Adil ile Oruç, İso’yu yavaşça omuzlarından tutup doğrulttular.
Esme, İso’nun üzerindeki o beyaz önlüğü yavaşça sırtından sıyırıp aşağıya doğru indirdiği o salisede…
Odanın içindeki tüm hava çekildi.
İso’nun o heybetli, o pürüzsüz göğsünün tam ortasından aşağıya, karnına doğru uzanan o masif, kabarık, kaba cerrahi dikişlerin oluşturduğu o devasa izler ortaya çıktı.
Göğsünde, kaburgalarının altından kalın, şeffaf bir plastik boru çıkıyordu.
Burnundan midesine uzanan beslenme tüpünün sızısı bir yana, asıl büyük yıkım göğsündeki o devasa yaraydı.
Ve o dikişlerin hemen sağında, solunda…
Karnında,
Omzunda,
Ve kalbinin tam üzerinde…
Derin, büzüşmüş kızıl oyuklar bırakan, o bedenini delik deşik eden kurşun deliklerinin kalıcı, sızılı izleri duruyordu.
Sol göğsünün üzerinde, kalbinin üzerindeki kurşun yarasından başlayıp bir yılan gibi kıvrılan, torakotomi (göğüs kafesi açılması) izi...
Sanki birisi İso’nun göğsünü ikiye yarmış, sonra da aceleyle dikivermiş gibiydi.
O dağ gibi vücut, adeta bir savaş meydanından çıkmış gibi parça parçaydı.
İso, herkesin gözlerinin onun vücudunda olduğunu fark ettiği anda sırıttı.
“Ula ne oldi?..”
Yavaşça kafasını aşağıya eğdi.
Kendi gövdesine baktı.
O an, masmavi gözlerindeki o huzurlu, o neşeli ışık tek bir salisede söndü.
Bakışları, göğsündeki o kırmızı oyuklarda, o kaba dikiş izlerinin üzerinde çakılı kaldı.
Göz bebekleri dehşetle büyüdü, göğsü o izlerin altından hırçın, kesik kesik bir nefesle havalandı.
İso, titreyen parmaklarını o kızıl izlerin üzerine doğru uzattı ama dokunmaya cesaret edemedi.
Kendi elleriyle, kendi bedenine dokunamadı.
Gözleri irileşti, mavi bakışları bir anda dehşetle küçüldü.
"Bu...”
“Bu ne?"
diye fısıldadı İso.
Sesi o kadar çaresiz, o kadar can acıtıcıydı ki, Esme hıçkırığını gizlemek için elini ağzına bastırdı.
“Bu…”
dedi İso.
Sesi o kadar derinden, o kadar can acıtıcı ve çocuksu bir korkuyla çıktı ki, odadaki herkesin kalbine iğneler saplandı.
“Ha bunlar nedir ula?”
Kafasını kaldırdı, cevap bekliyordu.
Hepsinin gözlerinin içine baktı.
Bir cevap alabilmek için yalvarır gibiydi bakışları.
“Biriniz…”
“Biriniz bir şey desenize ula…”
Bakışlarını Fadime’ye çevirdi, gözlerinde resmen bir acı çığlığı vardı.
“Fadime’m… Kurban olayım söyleyin da? Bu delikler ne?”
“Canım acıyor bakarken…”
Fadime hıçkırığını kusmamak için dişlerini etine geçirdi, tırnaklarını avucunun içine gömdü.
Mahvolmuştu genç kadın, eriyip yerin dibine geçmek istedi o an.
İso, Fadime’den de hiçbir cevap alamayınca odaya giren Oruç’a döndü bu kez.
“A-abi…”
“Abi bir şey de da. Ben en son…”
Hafızasını zorluyordu.
Gözlerini kapattı. Hatırlamaya çalışıyordu.
“En son…”
Herkes taş kesilmişti.
Birkaç saniye sonra İso gözlerini açtı.
“Ben... Ben en son damatlığımı giydum. Aynaya baktum. Arabayı süsledum, kırmızı pick-up’ımı...”
“Seni almaya geliyordum Fadime,"
dedi başını zorlukla kaldırıp Fadime’ye bakarak.
İso, Fadime’den de hiçbir cevap alamayınca odadaki, o kaçamak bakışların arasında yapayalnız kaldığını hissetti.
Zihni o karanlık boşluğu doldurmak için debelendikçe, göğsündeki o kaba dikiş izleri sanki içeriden etini koparıyordu.
Bu izler tıpkı kurşun yarası gibiydi…
Başka ne olabilirdi ki bu küçük delik izleri?..
Hatırlamaya çalıştı, sessizce fısıldadı.
“Bunlar… Kurşu-“
O an, İso’nun göğsü hırçın, sığ ve düzensiz nefeslerle körüklenmeye başladı.
Akciğerleri o odaya sıkışan havayı yetiremiyordu gövdesine.
Şakaklarından soğuk terler süzülmeye başladı.
Şok ve derin anksiyete, aylarca süren komadan yeni çıkmış olan o kırık dökük bedeni bir anda pençesine alıvermişti.
“Hatırlamam… Lazım…”
Aynı salisede, başucundaki o lanetli monitörün yeşil ritmi yeniden delirmiş gibi sinyal vermeye başladı.
Az önce sakinleyen o ritmik ses, bir anda keskin ve acı feryatlara dönüştü.
Bip-bip-bip-bip-bip!
Kardiyak yükü taşıyamayan kalbi, dakikada 140 vuruşu zorluyordu.
Ekrandaki kırmızı alarm ışığı odanın duvarlarına çarptıkça Oruç’un bir hekim olarak beti benzi attı.
“İso! Aslanım, nefes al... Kendini zorlama, bak bana!”
diye bağırdı Oruç, kardeşinin titreyen ellerini yakalayarak.
“Abi…”
“Hatırlamam…”
“…lazım…”
Sesi fısıltıya dönüşmüştü.
“Kurşunlar?..”
Oruç gerilmişti.
“Kurşun falan yok abim! Yok kurşun murşun, nereden çıkardın ula?..”
“Anlatacağım… Hepsini anlatacağım. Sakinleş!”
Gözü ekrandaydı, İso’nun bu kardiyak stresi kaldıramayıp yeniden ritim bozukluğuna girmesinden, kalbinin durmasından ölesiye korkuyordu.
“Esme abla, doktorları çağır çabuk! Taşikardiye giriyor, sakinleşmesi lazım!”
Odanın içinde tam bir can pazarı koptu.
Adil yatağın diğer kenarından İso’nun omuzlarını tuttu, koca adamın gözleri yuvalarından fırlayacaktı korkudan.
“İso! Abim, kurban olayım sakinleş, anlatacağız, merak etme... Bir şey yok abim, buradayız!”
Ama İso duymuyordu.
Sadece sayıklamaya çalışıyordu.
“Hatırla…”
Yatağın içinde otururken mavi gözleri odanın duvarında, o korkunç bilinmezliğin içinde dönüp duruyordu.
Monitörün sesi odayı döverken, İso’nun nefesi boğazında tıkandı, göğsü bir yay gibi gerildi.
Tam o kırılma anında, Fadime içindeki o felç eden korkuyu bir kenara fırlattı.
Yatağın üstüne doğru dizlerinin üstünde yükseldi.
Hiç düşünmedi.
Kendi canını, suçluluğunu, o günah gecesini...
Her şeyi sildi kafasından.
İso’nun o tir tir titreyen, nefessiz kalan devasa gövdesine doğru atıldı ve kocasını boynundan, o dikiş izleriyle kaplı göğsünden sımsıkı, kemiklerini sızlatırcasına kucakladı.
Başını, İso’nun o deliren kalbinin tam üzerine, o kızıl torakotomi izinin üstüne bastırdı.
“İso…”
diye hıçkırdı Fadime, kokusunu kocasının boynuna bırakarak.
“Buradayım... Bak buradayım, yanındayım canım kocam. Yalvarırım sakinleş, buradayım da...”
Fadime’nin o tanıdık tene dokunuşu, o saçlarının arasına sızan kokusu, İso’nun o fırtınalı zihnine adeta buz gibi bir deniz suyu gibi çarptı.
Koca adamın havada asılı kalan, kendi gövdesine bile dokunmaya korkan o titrek elleri, Fadime’nin sırtına kapandı.
Karısını sığınacağı son liman gibi kendine doğru çekti.
Fadime kafasını kaldırıp İso’ya baktı, İso’nun gözleri ise odanın bir köşesinde çakılı kalmıştı.
“Bana bak, canım kocam… Bak buradayım bana bak!”
Kocasının yüzünü ellerinin arasına almıştı.
İso’nun mavi deniz gözleri yavaş yavaş sol yanının gözleriyle buluştu.
Dağ ile denizin buluştuğu anda…
Fadime’nin kalbinin o düzenli, o sarsılmaz atışı, ona bakışı, İso’nun göğsündeki o fırtınayı santim santim dindirmeye başladı.
İso derin, titrek ama bu kez ciğerlerini dolduran ilk düzgün nefesini karısının saçlarının arasından aldı.
Odanın içindeki o sağır edici alarm sesleri yavaş yavaş yavaşladı.
Monitördeki o kırmızı uyarı, yerini yeniden sakin, ritmik yeşil dalgalara bıraktı.
Bip... Bip... Bip...
İso’nun kasılan omuzları Fadime’nin kollarının arasında gevşedi.
Gözlerini kapattı, yüzünü karısının boynuna gömdü.
Gitmişti o rahatsız edici his; Fadime’nin varlığı, onun uykusundaki o ışığı bile unutturacak kadar büyük bir kalkan olmuştu göğsüne.
Fadime, İso'nun göğsünü delip geçen o sırrın, o karanlık gecenin bir parçasıyken, aynı zamanda o deliren kalbi sakinleştirebilecek bu dünyadaki tek…
Panzehirdi...
Oruç, en sonunda derin bir nefes verdi.
Alnındaki teri silerken Adil ve Eleni’ye baktı; ikisinin de gözlerinde aynı rahatlama ama aynı zamanda o yalanın getireceği o ağır geleceğin korkusu vardı.
İso, Fadime’nin saçlarını zayıf parmaklarıyla okşarken, o çatallı sesiyle fısıldadı:
“En son seni almaya geliyordum Fadime’m…”
“Çiçeğini koymuştum koltuğa...”
“Sonrası…”
“Yok...”
Oruç, doktorun tembihlediği o yalanı, kardeşinin canını kurtarmak için dudaklarından dökmek zorunda kaldı.
Sesi bir hekim soğukkanlılığına bürünmeye çalışsa da titriyordu.
“Kaza yaptın İso’m…”
dedi Oruç, kardeşinin omuzunu sımsıkı tutarak.
“Düğün sabahını… Fadime’yi gelinliğiyle almaya gelirken, o dik yamaçta kontrolü kaybetmişsin. Arabayı uçurumun kenarındaki o demir bariyerlere vurdun. Aracın o keskin demir parçaları, motorun milleri doğrudan göğsüne girdi… Cerrahlar seni o demirlerin elinden zor aldı koçum. O delikler, o bariyer demirlerinin izi…”
“Kurşun falan yok…”
İso, abisinin gözlerinin içine baktı.
Zihnini o kazayı hatırlamaya çalıştı ama nafileydi; sadece o süslü kırmızı pick-up’ı ve yan koltuğa koyduğu sapsarı, tazecik zifin çiçeklerinden oluşan gelin buketini hatırlıyordu.
(Zifin çiçeği, Karadeniz’de açan göz alıcı ama aynı zamanda zehirli olabilen bir çiçek. İso’nun hafızasında kalan o buket, Fadime ile olan aşkının hem güzelliğini hem de o gizli zehri simgeliyor… :))
Bir de yeni damatlığının içindeki o saf mutluluğunu ve heyecanını…
Sonra gözleri aniden büyüdü, yüzüne korkunç bir pişmanlık oturdu.
Birden, o masmavi gözlerinden iki damla yaş süzüldü sakallarına.
Ama bu acıdan değil, amansız bir vicdan azabındandı.
"Düğün..."
dedi İso, sesi kısılarak.
“Düğün ne oldu? İptal mi oldu?"
Kimse cevap veremedi.
Odadaki sessizlik, İso’nun kalbini bir kez daha kırdı.
Zaten güçlükle konuşuyordu, sesini binbir zorlukla yükseltti.
“Ula biriniz bir şey desenize!”
Odada çıt çıkmıyordu.
“Benim yüzümden…”
diye mırıldandı İso.
“Benim o deli süratım yüzünden… Düğün iptal oldu, he da? Fadime’m…”
“En mutlu gününü mahvettim senin.”
“Gelinliğinle kalakaldın ortada.”
Asıl damatlığıyla ortada kalakalan kişi kendisiydi…
"Fadime’m..."
dedi İso, gözyaşları şakaklarından aşağı süzülürken.
“Özür dilerim... Çok özür dilerim guriskimi, ben… Ben beceremedim... Gelemedim seni almaya. Mahvettim düğününü, en mutlu gününü zehir ettim..."
Kafasını kaldırıp Fadime’ye baktı, gözleri kıpkırmızıydı.
“Benim yüzümden düğünümüz mahvoldu, seni gelin odasında yalnız bıraktım. Hep benim o deli damarım yüzünden… Hepinizden özür dilerim, her şeyi berbat ettim.”
Sonra kafasını çevirip Adil’e ve Esme’ye baktı.
“Sizin… Sizin de düğününüz vardı o gün. Benim yüzümden... Benim yüzümden sizin de gününüz yalan oldu değil mi?”
Binbir zorlukla kaldırdığı elini yüzünde gezdirdi.
“Ula İso...”
“Ne hayırsız adamsın da...”
“Hep yük oldum size..."
Fadime o saniyede resmen nefessiz kaldı.
Kocası, ona ettiklerinin hiçbirini hatırlamıyor, yediği kurşunları bilmiyor, üstelik bir de onun yüzünden düğün berbat oldu diye ondan özür diliyordu!
Bu, dünyadaki en vahşi, en ağır cezaydı onun için.
Keşke yüzüne tükürseydi, ona hiç bakmasaydı.
Keşke bağırsaydı, çağırsaydı…
Keşke…
Kızsaydı…
Fadime o an nefes alamadı.
Göğsüne saplanan ağrıyla iki büklüm oldu.
İso, kendisini ölüme terk eden, nikah masasında onu katleden insandan, kendisinden özür diliyordu.
Kendi canının derdini bırakmış, Fadime’sinin, Adilin ve Esme’nin yarım kalan düğününe ağlıyordu.
Fadime hıçkırıklar içinde yatağın kenarına çöktü, İso’nun o dikişli göğsüne kapandı.
“Yapma İso... Ne olur yapma, deme öyle... Sen hiçbir şeyi mahvetmedin, kurban olayım deme öyle..."
diye ağladı.
Esme hemen İso’nun saçlarını okşadı.
“Ağlama kurban olduğum, canın sağ ya senin! Düğün dediğin nedir ula, yine yaparız, yeter ki sen iyi ol!”
Adil de o koca eliyle İso’nun sırtını sıvazladı, içtenlikle, gözleri dolarak sarıldı damadına.
“Ula damat, sana kurban olsun düğün. Kendini suçlama abim, sen uyandın ya, bize en büyük düğün budur da!”
Onu teselli etmek için odadaki herkes tek bir yürek oldu.
İlerleyen saatlerde, odanın içindeki o duygusal fırtına yerini bir nebze olsun sakinliğe bırakırken, dışarıda hava yeniden ağır ağır kararmaya başlamıştı.
-
Saatler geçti.
Hastane odasının küçük penceresinden dışarıdaki gökyüzü yavaş yavaş karardı.
İso’nun kalakaldığı Haziran ayının o sıcak, cıvıl cıvıl havasından eser yoktu.
Eylül, Karadeniz’in o katran karası bulutlarını hastane camının önüne yeniden yığdı. Vahşi bir rüzgar camları sarsarken, bardaktan boşalırcasına bir yağmur binayı dövmeye başladı.
İso kafasını yavaşça pencereye doğru çevirdi.
Dışarıdaki o dondurucu, simsiyah havaya baktı.
Kaşlarını çattı, şaşkınlıkla Oruç’u süzdü.
“Ula abi… Bu nasıl iştir da?”
dedi İso, saf bir şaşkınlıkla.
“Haziranın başında böyle hava mı olur Karadeniz’de? Düğün sabahı hava günlük güneşlikti, ne ara kış geldi buraya?”
Odadakiler birbirine baktı.
İso, ne kadar zamandır uyuduğunu bile hatırlamıyordu.
"Oy, nana!..”
dedi halsizce, sitemkâr bir şekilde.
“Özlemediniz mi beni da? Kimse konuşmuyor? Haziranda böyle hava mı olur da? Sanki kış ortasındayız. Ben ne kadar uyudum abi? Kaç saat geçti o kazanın üstünden?"
Oruç, pencerenin önünde durmuş, yağmuru izliyordu.
Arkasını döndü, kardeşinin o saf, hiçbir şeyden habersiz mavi gözlerine baktı.
Kalbine bir bıçak daha saplandı.
"Saat değil İso..."
dedi Oruç, sesi bir fısıltı gibi çıktı.
İso şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Ne demek saat değil? Gün mü geçti? İki üç gün mü uyudum yani?"
Eleni yavaşça yatağın kenarına oturdu, İso’nun omzuna dokundu.
Tıbbi gerçekliği, onun ruhunu incitmeden anlatmak zorundaydı.
"İso, vücudun o kazada çok büyük bir şok yaşadı. Kan kaybın çok fazlaydı, kalbin çok yoruldu. Doktorlar uyutmadı seni. Beynin seni korumak için seni uyutmak zorunda kaldı. Vücudun iyileşsin diye..."
İso’nun gözleri penceredeki yağmur damlalarından Eleni’ye kaydı.
“Kaç gün Eleni? Kaç gün uyudum ben?"
Odada çıt çıkmıyordu.
Sadece dışarıdaki gök gürültüsü ve cama vuran yağmurun sesi duyuluyordu.
Odadaki kimse onun sorularını yanıtlamıyordu.
Herkes göz göze gelmekten kaçınıyordu.
İso’nun ise…
Sabrı tükeniyordu.
Ellerini güçlükle refleks olarak saçlarının içinden geçirdi.
Duraksadı.
Uzundu saçları…
Anlam veremedi, parmaklarını saçlarından geçirirken bakışları dondu.
Ellerini tekrardan saçlarının arasından geçirdi.
Durdu.
Gerçekten de parmaklarına dolaşan saçlar Adil’inkiler kadar uzamıştı.
Kaşları çatıldı.
“Bu ne ula?..”
“Abi, Fadime, Eleni…”
Ses yoktu.
“Esme abla, Adil abi!”
İçindeki deniz doldu da taştı, monitörün bipleme sesi hafifçe hızlanmıştı.
Sesini yükseltti.
“Ma, didoşi, tkvi!”
(Yahu, söylesenize!)
“Ula söyleyin da!”
Zamanı, takvimi ona anlatmanın vakti gelmişti.
Oruç, yatağın kenarındaki o refakatçi koltuğuna oturdu.
Bir yanda yatağın kenarında da Fadime, kocasının elini tutmuş öylece duruyordu.
Oruç, kardeşinin elini avuçlarının içine aldı, sakince, tane tane konuşmaya başladı.
“Haziran…”
“Bitti İso’m…”
dedi, gözlerinin içiyle kardeşine gülümseyerek.
“Temmuz da bitti, ağustos da… Biz eylülün ortasındayız artık aslanım.”
İso’nun gözleri donakaldı.
“Ne diyorsun abi?”
“Tam 3 ay, 27 gün…”
"Yüz on yedi, İso..."
dedi Eleni, gözünden akan damlayı saklamayarak.
“Tam yüz on yedi gündür komadaydın."
İso duyduğu rakamla sarsıldı.
Yüz on yedi gün...
Hayatının neredeyse dört ayı bir kaza yüzünden silinmiş, yok olmuştu.
Koca bir yaz…
Bakışları yavaşça Fadime’nin o solgun yüzüne, ablasının çökmüş gözlerine, Adil’in yorgun ama mutlu gözlerine…
Onların üzerindeki o yorgunluğu, o hastane kokusunu şimdi daha iyi anlıyordu.
117 gün boyunca onun başında birer nöbetçi gibi beklemişlerdi.
İso karısının elini daha sıkı kavradı.
Zihni ne kadar boş, gövdesi ne kadar kırık dökük olursa olsun, o masmavi gözlerindeki o köklü sevda yerli yerindeydi.
Başını yavaşça yastığa gömdü, dışarıda sicim gibi yağan yağmura baktı.
Eylül ayı bitiyordu ve o, hayatının en büyük kışını o hastane odasında, hiç bilmediği bir yalanın gölgesinde tek başına karşılıyordu.
-
Yorumlarınızı bekliyorumm, nasıl gidiyor sizcee
Beğendiniz miii
Bölüm etkileşimi
