10. bölüm / 51
Kefaret | İsfad10 • Nefes Al!
Bölümler 51Şu an: 10 • Nefes Al!
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nefes Al!
(Şarkı: Marsis - Lazona)
1 Ay sonra / Temmuz başı
İso için zaman ve mekân, Karadeniz’in o dibi görünmeyen, dondurucu girdaplarından kurtulmuş; yerini bambaşka, alabildiğine berrak ve hırçın bir sıcağa bırakmıştı.
Güzel bir anının içine geri döndürmüştü zihni onu.
Gözlerini açtığında, yaylanın o insanı sarhoş eden keskin çay kokusunun içindeydi. Yeryüzü alabildiğine yeşildi.
Gökyüzü ise masmavi; hani o fırtınalardan önceki, her şeyi dilsiz bir dinginlikle mühürleyen cinsten bir mavi.
Karşı tepelerden süzülen o incecik beyaz duman, yeşilliklerin üzerine sanki bir tül gibi serilmişti.
İso, sırtını yayla evinin duvarına dönmüş, o fırtınalı, gökyüzüyle aynı renkteki gözleriyle ufka bakıyordu.
O sırada bu hayatta en çok sevdiği sesin tınısını duydu.
“Kılçuk kocam?.. Ne diye dikildin de bakıyorsun uzaklara da?”
Kafasını sakince yanına çevirdiğinde gördü, kapıdan dışarı çıkıp ona doğru yürüyen kişiyi…
Fadime…
Üzerinde yeşil hırkası, boynunda ise İso’nun gün ışığında parıl parıl parlayan turkuaz renkli kolyesiyle ona bakıp gülümsüyordu.
İso elini boynuna attı, kolyesi neden kendi boynunda değil de Fadime’nin boynundaydı ki?
Anlam veremedi.
Fadime ona o kadar güzel gülümsüyordu ki…
Yüzünde ne o suçlu arafın gölgesi vardı, ne de gözlerinin altında o günlerin getirdiği kömür karası kuyular.
Ona bu acımasızlığı yapan kişi değildi sanki…
“Ne bakarsın öyle da canım kocam?”
diye fısıldadı Fadime, tatlı bir sitemle.
Elini uzatıp İso’nun o sapsarı, güneşte altın gibi parlayan saçlarının arasında parmaklarını gezdirdi.
“Sanki ilk kez görür gibisin beni da…”
İso, göğsünü dolduran o muazzam ferahlıkla derin bir nefes çekti içine.
Gerçek dünyada boğazına sarılan o mekanik yılanlar, buradaki çay kokulu rüzgârın içinde tamamen silinmişti.
Elini uzatıp Fadime’nin o narin belini kavradı, onu kendine doğru çekti.
Dudaklarındaki o eski, muzip tebessüm geri gelmişti.
“Fadimeeee’m… Ula seni yesem doymam, bakmakla nasıl doyayım? Heheh…”
Fadime’yi kaçırdığında o söylemişti bu cümleyi İso’ya.
İso’da bunu hatırlatırcasına göz kırptı Fadime’ye.
Sesi o eski günlerdeki gibi gür ve neşeliydi.
“Dünya bir yana, senin kokun bir yana, bir tanem benim.”
Fadime’sinin saçlarına minik bir öpücük kondurdu.
Mavi gözleri yaylanın bulunduğu uçurumun kenarındaki büyük ağaca takıldı.
Gülümsemesi daha da büyüdü.
“Gel bak şimdi ne yapacağız…”
Fadime’nin elini sımsıkı tutarak hızlı adımlarla yaylanın bahçesindeki büyük ağaca doğru yöneldi.
Bir yandan da sırıta sırıta bir şarkı mırıldanıyordu.
“O nana nayda nana hey ana nayda nana hey ana…”
(Ben yalnız değilim.)
Lazcayı küçükken abisi Fatih’ten öğrenmişti.
Gün içinde konuşurken de araya serpiştirdiği bu yabancı kelimeleri Fadime çok seviyordu.
“Ula benim canım kocam, bana da öğret bunları da, ne diyorsun hiç anlamıyorum.”
İso ise küçük bir kahkaha atarak Fadime’nin gözlerine baktı yürürken ve devam etti.
“Si şk’imi şeni dido becit’or. Sk’ani şeni bğurur ma.”
Fadime kocaman gözleriyle anlamaya çalışır gibi meraklı bakıyordu.
Onun bu meraklı hali İso’yu iyice güldürmüştü.
“Ya sen iste sana canımı vereyim Fadime’m… Hehehe…”
“Yani diyorum ki, ‘Sensiz bu hayatı ne edeyim, senin için ölürüm ben…”
İkisi de iyice gülümsedi, Fadime İso’nun kızaran yanağına ufak, tatlı bir öpücük kondurdu.
El ele büyük ağacın altına geldiklerinde İso nefes nefese kalmıştı.
“Ula kılçuk… Sen de hemen yoruluveriyorsun da!..”
İso derin bir nefes alarak güldü.
“Ben küçükken bubaannemden beni hep buraya getirmesini isterdim, biliyor musun?”
Fadime’nin elinden tuttu ve birlikte koca ağacın gölgesindeki çimenlerin üzerine uzandılar.
Yeşille mavinin birleştiği yerdi burası.
Sanki cennetten bir köşeydi.
Fadime başını İso’nun o dağ gibi gövdesine, kalbinin tam üzerine koydu.
Küt… Küt… Küt…
Fadime için bu kalp atışının sesi sanki bir sakinleştirici, bir ninniydi…
Ne zaman beraber uyusalar hep kafasını kocasının kalbinin üstüne koyardı.
İso, o capcanlı sesiyle konuşmaya devam etti.
“O zamanlar babamı yeni mezara koymuştuk. Ben de babamın yerine amcamı koymuştum. Ama o da hapse girmişti… İki abimle bir de anamla tek başımıza kalmıştık.”
“O günlerde bubannem, Esme ablam ile bizi bilema kafamız dağılsın diye buraya getirmişti. Herkes içeride otururdu, ben hep bu ağacın altına gelip işte böyle gökyüzünü izlerdim.”
“Ben ilk kez burada atmaca gördüm biliyor musun Fadime’m? O zamanlar o kadar kimsesiz hissediyordum ki ben de o atmaca gibi uçup gitmek, özgür olmak istemiştim. O yüzden kendime ‘Uçan Atmaca İso’ diyordum.”
“O uçan atmacanın çizdiğim resmini göstermiştim ya sana… Onu da o zamanlar çizmiştim, Esme ablamla beraber. Yine Esme ablamla uydurma mani atardık… Oruç abimle bir olup Fatih abime kafa tutardık… Fatih abim bana Lazcayı öğretirdi…”
“Çocuktuk, güzeldik, insandık…”
Fadime de İso’nun son cümlesini tekrarladı.
“Çocuktuk, güzeldik, insandık…”
Gülümsedi.
Doğruldu, dirseklerinini sıcak çayıra koydu, kafasını ellerinin arasına aldı Fadime.
Kocasının deniz mavisi gözlerine baktı.
“İso, senin çok fazla lakabın oldu ula böyle! Uçan atmaca İso, canım kocam İso, Furtunacuk İso, Kılçuk İso, sarı furtuna İso, serseri İs-“
İso kaşlarını çattı.
“Ula canum karum, ha bu serseri İso nedu da?!”
Fadime küçük bir kahkaha atarken kafasını yeniden kocasının göğsüne koydu.
“Abimle bilema arkandan konuşuyorduk da…”
İso, onun saçlarını koklarken, uzaktan, sislerin içinden rüzgar eser gibi tuhaf bir hışırtı yükselmeye başladı.
Bir fırtınanın ayak sesleri değildi bu; daha çok gitmesi gereken, onu çağıran bir eşiğin uğultusuydu.
Sınırın ötesinden, çok uzaklardan Fadime’nin gerçek hayattaki o ağlamaklı, hıçkırıklı sesi döküldü rüyanın içine:
“Uyan İso… Bırakma beni…”
İso, göğsüne aniden saplanan sızıyla yüzünü buruşturarak yavaşça doğruldu.
Yüzündeki gülümseme yerini saf bir ciddiyete bırakmıştı.
Yayla yolu sisleniyordu.
Ayaklandı, sapsarı saçlarını geriye doğru savurdu.
Duyduğu sesle irkildi.
“Seni çok özledim İso…”
Fadime’nin sesiydi bu.
Ama canı karısı tam karşısında duruyordu?
Ses konuşmaya devam ediyordu.
“Beni burada yalnız bırakma, dayanamıyorum artık. Gel artık da, hayde!”
Gitmesi gerekiyordu, o sisin içine, o sesin geldiği tarafa doğru yürümesi şarttı.
Anlam veremedi.
“Benim…”
“Benim gitmem lazım Fadime’m…”
dedi, gözlerini o masmavi ufka dikerek.
“Yol çağırıyor da…”
“Sisin arkasında… Bir şey var.”
Fadime yavaşça ayaklandı, İso’nun o koca eline sımsıkı sarıldı.
Gözlerinde sakin bir gülümseme vardı. Sanki dağlardan gelen kendi sesini duymuyor gibiydi.
Hafifçe dudaklarını araladı, gözlerini kocasının mavilerine dikmişti.
“Git…”
dedi Fadime, sesinde amansız bir ısrarla.
“Gitmen lazım benim canım kocam. Şimdi değil, zamanı değil burada olmanın. Sonra elbet bir gün zaten geleceksin.”
Fadime, kendi boynundaki turkuaz kolyeyi çıkararak İso’nun avucunun içine bıraktı.
İso avuçlarının içerisindeki kolyesine bakarken yeşillerin arasındaki sisten gelen karısının sesinin ısrarına, yalvarışına dayanamadı.
Son bir kez Fadime’sine doğru atıldı ve koca cüssesiyle ona sımsıkı sarıldı.
Kollarını ayırdıktan sonra yanında kalmak istediği kadına arkasını dönmedi, bakışlarını kaçırmadı.
Ama ayakları geri geri adım atmaya başlamıştı bile.
Sisin içinden gelen Fadime’nin sesi gitgide yükseliyordu.
“İso! Nefes al, yanıma gel!”
“Duy sesimi, İSO!”
“NEFES AL!”
-
“Uyan İso… Bırakma beni…”
Yoğun bakımın bembeyaz odasında yatan adamın ellerini sımsıkı tutan kadın, içeride son bir iki dakikası kalmışken konuşmaya devam ediyordu.
“Seni çok özledim İso…”
“Beni burada yalnız bırakma, dayanamıyorum artık. Gel artık da, hayde!”
İso’nun zihninde, Fadime’nin yoğun bakım odasındaki sesi eşzamanlı olarak kocasının rüyasında yankılanıyordu.
İso’nun rüyasında, Fadime’yi göğsüne mühürlendiği, ona son kez sımsıkı sarıldığı o salisede…
Gerçek dünyada, yoğun bakım odasının o çiğ floresan ışıkları altında tıbbi bir ihtilal koptu.
İsmail Furtuna’nın o derin uykudaki koca gövdesi, mekanik solunum cihazının o emredici, ruhsuz ritmine karşı aniden vahşi bir direniş başlattı.
Akciğerleri, göğsünü esir alan o plastik borulardan üflenen yapay havayı, o dondurucu sızıyı tamamen reddetti.
Makine ona nefes basmaya çalışırken, İso’nun diyaframı ve kaburgalar arası kasları hırçın bir otonom refleksle kasıldı.
Göğsü bir yay gibi yukarı fırladı, soluk borusunun içindeki o yabancı metali dışarı söküp atmak ister gibi çılgınca sarsıldı.
O sırada Fadime irkilerek gözlerini iyice açtı.
Bir şey oluyordu.
Kocasına bir şey oluyordu.
Bir anda haykırdı.
Eli ayağı birbirine dolaştı.
“Doktor… Bir şey oluyor!”
Hemen ayaklandı, kapıya koştu.
Var gücüyle kapıyı yumruklamaya başladı.
Yoğun bakım odasının metal şifreli kapısı vahşi bir darbeyle ardına kadar açıldı.
Fadime’nin çığlığı, koridorun o sakin uğultusunu bıçak gibi yırtarken, içeriye ilk fırlayan nöbetçi uzman doktor ve arkasındaki iki asistan oldu.
Odayı esir alan o kulak tırmalayıcı, tiz alarmlar her saniye daha da hızlanıyordu.
Bip-bip-bip-bip!
"Ventilatör uyumsuzluğu! Hasta cihazla savaşıyor, akut bronkospazmı var!"
diye bağırdı doktor, hızla yatağın başucuna çökerken.
Gözü aniden monitördeki değerlere kaydı.
İso’nun kalbi dakikada 138 vuruşla adeta göğüs kafesini parçalamak istiyor, parmağındaki mandaldan ekrana yansıyan oksijen satürasyonu hızla %82’lere doğru tepetaklak düşüyordu.
Fadime, odanın köşesindeki soğuk duvara sırtını vurmuş, iki eliyle bluzunun yakasını kavramış halde titriyordu.
Nefes nefese kalmıştı. Bedeni zangır zangır titriyordu.
"Doktor... Kurban olayım yapın bir şey, kocama bir şey oluyor da!"
diye haykırdı.
Gözlerinin önünde, kocasının o dağ gibi gövdesi yataktan birkaç santim yukarı fırlıyor, boğazındaki o kalın plastik tüpü dışarı söküp atmak ister gibi öğürüyordu.
Boyun damarları, birer kalın urgan gibi dışarı fırlamış, çiğ floresan ışığının altında irice belirginleşmiş, mosmor kesilmişti.
İso, o zifiri dehlizden çıkmak için kendi ciğeriyle makinenin demir körüğünü boğuyordu.
Ölmeyi, makineye teslim olmayı reddediyordu.
Kendi ciğerinin o yırtıcı, Karadeniz fırtınasını andıran gücüyle havayı kendi içine çekmeye zorluyordu gövdesini.
"Sedasyon vermeyelim, baskılamayın!"
dedi uzman doktor, asistanın elindeki enjektörü havada durdurarak.
İso’nun göz kapaklarını başparmağıyla yukarı doğru çekti.
“Pupiller izokorik, ışık refleksi zayıf ama canlı...”
“Bu ilaçla uyutulacak bir reaksiyon değil. Bu bir otonom uyanış. Cihazı ayırıyoruz, spontan solunuma geçecek! Ambu maskesini hazırlayın!"
Asistan hızla solunum cihazının mavi kalın borusunu İso’nun ağzındaki konnektörden tek bir hamlede ayırdı.
Makineden tamamen ayrılmıştı.
O anda makineden dışarıya boşa çıkan o yapay nefes sesi, odadaki tüm havayı kuruttu.
Fıııııııssss...
İşte tam o saniyede, zaman durdu.
İso’nun göğsü, bir aydır onu yapay bir ritimle şişiren o mekanik güç gidince aniden çöktü.
Dümdüz kaldı.
O koca adam, bomboş bir torba gibi yatağın ortasında hareketsizleşti.
Ne bir nefes, ne bir kımıldama...
Monitördeki yeşil çizgi aniden düzleşecek gibi oldu, alarmlar uzun, ölümcül bir tonda ötmeye başladı:
Biiiiiiiiiiiiiiip...
Fadime’nin dizlerinin bağı çözüldü, hıçkırığı boğazında dondu.
"İso..."
diye fısıldayabildi sadece.
“Nefes al da... Yalvarırım al..."
Doktor, İso’nun o çıplak, sapsarı sakallarla kaplı çenesini iki eliyle kavrayıp başını hafifçe geriye doğru itti; hava yolunu tamamen açtı.
“Hadi koçum, hadi aslanım, kendi ciğerinle..."
diye mırıldandı doktor.
“Hayde!”
Gözünü İso’nun hareketsiz göğsüne dikerek.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye.
Dört saniye.
Beş saniye…
O koca oda, o temmuz sıcağında dondurucu bir mezara dönüştü.
Saniyeler, seneler gibi geliyordu içeridekilere.
Fadime’nin haykırışı bu sessizliği paramparça etti.
“İso! Nefes al, yanıma gel!”
“Duy sesimi, İSO!”
“NEFES AL!”
O anda Fadime’nin bembeyaz odadaki sesi, İso’nun rüyasında dağlardan yankılanıp kulağında çınlıyordu.
Birden İso’nun boğazının derinliklerinden, o zifiri rüya dehlizinin kapısını kırıp gelen yırtıcı, hırçın ve dilsiz bir hırıltı koptu.
İso’nun o geniş, aylardır çökmüş olan göğüs kafesi, kendi kaburgalarının gücüyle, Karadeniz’in o vahşi dalgaları gibi devasa bir kavisle yukarı doğru fırladı.
Ciğerleri, odadaki o antiseptik kokulu havayı aç gözlü bir hırsla kendi içine çekti.
Göğsü o kadar yüksek, o kadar canlı kalktı ki, bedeninin yarısını örten o beyaz hastane örtüsü gerildi.
Hemen ardından, boğazından o sıcak, özgür nefesi rahatlamayla dışarı bıraktı.
Bu,
Yeniden doğuşun ilk nefesiydi.
Bu nefesle Fadime de yüzünde ufak bir gülümsemeyle derin bir ‘Oh!’ çekti
"Tamamdır! Spontan solunum başladı, akciğerler volümü karşılayabiliyor!"
diye bağırdı asistan, yüzünde büyük bir rahatlamayla.
Monitördeki o ölümcül ses aniden kesildi,
Yerini İso’nun kendi kalbinin o inatçı, gururlu ritmine bıraktı.
Bip... Bip... Bip...
Yeşil sayı hızla yukarı tırmandı, oksijen seviyesi %96’ya doğru fırladı.
Doktor, İso’nun ağzındaki o kalın, bir aydır kocasını sessiz bırakan boruyu yavaşça, incitmeden çekip çıkardı.
Onun yerine, burnunun kenarından süzülen incecik, şeffaf bir oksijen kanülünü nazikçe yerleştirdi.
Fadime, elini duvardan çekip yatağa doğru bir adım attı.
Bacakları onu taşımıyordu ama gözleri kocasının o çırılçıplak kalan, borulardan kurtulmuş yüzündeydi.
İso, hâlâ o derin uykunun içindeydi; gözleri açılmamıştı, bilinci hâlâ çok uzaklardaydı.
Ama göğsü...
O koca, kurşun yaralarının üzerinde sargıların olduğu göğsü artık hiçbir makineye ihtiyaç duymadan, kendi kendine, İsmail Furtuna’ya yakışır bir inatla düzenli olarak inip kalkıyordu.
Doktor üstünü başını düzeltip Fadime’ye döndü, yüzünde yorgun ama mağrur bir tebessüm vardı.
“Mucize bu..."
dedi, sesini alçaltarak.
"Makineleri yendi. Artık kendi nefesiyle aramızda. Şimdi onu üst katta daha rahat, daha sakin bir odaya alacağız.”
“705 numaralı odaya..."
Doktorlar Fadime’yi odadan çıkarırken bakışları kocasının üstündeydi.
İso'nun o kendi kendine havayla dolup sönen göğsüne bakıyordu.
Kulağına gelen o sıcak solukların sesiyle, içindeki o yangın ilk kez temmuz rüzgârıyla serinledi.
Celladının sesi, kurbanını o ölümcül borulardan söküp almıştı.
Bölüm etkileşimi
