Kefaret | İsfad kitap kapağı

40. bölüm / 51

Kefaret | İsfad

40 • Nabız

Vaveyla Yazarı: selin ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 51Şu an: 40 • Nabız
  1. 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
  2. 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
  3. 3 3 • Araf2.676 kelime
  4. 4 4 • Kilit3.289 kelime
  5. 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
  6. 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
  7. 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
  8. 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
  9. 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
  10. 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
  11. 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
  12. 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
  13. 13 13 • Günaydun3.036 kelime
  14. 14 14 • Panzehir2.646 kelime
  15. 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
  16. 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
  17. 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
  18. 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
  19. 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
  20. 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
  21. 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
  22. 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
  23. 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
  24. 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
  25. 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
  26. 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
  27. 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
  28. 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
  29. 29 29 • ‘1’3.042 kelime
  30. 30 30 • Ev3.787 kelime
  31. 31 31 • Gandagana3.860 kelime
  32. 32 32 • Yalan2.810 kelime
  33. 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
  34. 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
  35. 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
  36. 36 36 • Emanet4.002 kelime
  37. 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
  38. 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
  39. 39 39 • UÇ!3.919 kelime
  40. 40 40 • Nabız2.079 kelime · Okuduğun bölüm
  41. 41 41 • Miras3.681 kelime
  42. 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
  43. 43 43 • Nöbet4.417 kelime
  44. 44 44 • Veda6.187 kelime
  45. 45 45 • İnkâr4.142 kelime
  46. 46 46 • Gerçek4.567 kelime
  47. 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
  48. 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
  49. 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
  50. 50 50 • 47.084 kelime
  51. 51 51 • Zaaf4.661 kelime

40 - Nabız

Erdem Akın - İsimsiz Türkü

‘Bir doktor nabzı kaçırmaz; bir abi ise korkudan kendi nabzını bile duyamaz.’

Oruç, o gün ilk kez zamanın geçmesini değil; durmasını istedi.

Ama o anda Oruç Furtuna’nın en büyük düşmanı zaman değildi; kardeşini en iyi tanıyor oluşuydu.

Bazı insanlar düşmeden önce durmazdı; bazı abiler de bunu bildiği için koşmazdı.

-

Karadeniz’in o çıldıran yağmuru, çardağın ahşap çatısına balyoz gibi inmeye devam ediyordu.

Çatının kenarlarından süzülen kalın su perdeleri, birkaç dakika önce yerlere saçılmış porselenlerin, kırık camların ve İso’nun avucundan damlamış olan kanın üzerine düşüyor; kızıllığı ağır ağır taşların arasına sürüklüyordu.

Az önce göğü yırtarcasına yükselen haykırışlar, gürlemeler ve devrilen o devasa masanın gürültüsü…

Bir anda yok olmuştu.

Çardak, bir cenaze evinin ilk dakikalarındaki o sağırca sessizliğe gömülmüştü.

Adil, başını bir milim bile kaldırmıyordu.

Çardağın kenarına çökmüş, iki elini dizlerinin üzerinde öyle bir güçle kenetlemişti ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmiş, eklemleri gerilmekten gıcırdıyordu.

Vicdanının altında ezilen bir dağ gibi bükülmüştü.

Esme, kocası Adil’in omzuna yüzünü gömmüş ağlıyordu.

Herkes kendi vicdan cehenneminde sıkışmıştı.

Ve Fadime…

Fadime hiç kıpırdamıyordu.

Gözleri, İso’nun az önce durduğu, avucundan akan kanla ıslattığı o boş noktaya çivilenmişti.

Bembeyaz kesilmiş yüzüyle, nefes almayı bile unutmuş gibiydi.

Sanki birazdan o karanlık yağmurun içinden İso geri çıkacak…

Başını o bildik, dik başlı tavrıyla kaldırıp,

‘Ula ne bakaysunuz da…’

diyecekti.

Ama kimse gelmiyordu.

Geride sadece, fırtınanın o amansız uğultusu ve giden bir adamın bıraktığı ağır enkaz kalmıştı.

Kimse konuşmuyordu.

Kimse kıpırdamıyordu.

Sadece yağmurun uğultusu…

Ve bir de Fadime’nin kendi içine doğru boğulan hıçkırıkları.

İso’nun az önce oturduğu, parmak izlerinin ve kanının kaldığı o tahta banka doğru yavaşça çöktü.

Titreyen parmaklarını, İso’nun az önce tutunduğu o ahşap yüzeye koydu.

Dokundu oraya.

Sanki sıcaklığı hâlâ oradaymış gibi…

Sessizce, sadece kendinin duyabileceği bir fısıltıyla dudakları kıpırdadı.

“Gitme…”

Ama artık çok geçti.

İso gitmişti.

Çardaktaki o felç edici sessizliği bozan tek kişi Eleni oldu.

Panikle değil…

Çok iyi, çok tecrübeli bir doktorun o buz gibi ama içi yanan kontrollü tavrıyla yerinden fırladı.

Refleks olarak gözü kolundaki saate gitti.

Nabız sayar gibi saniyeleri izledi.

Sonra bir anda başını kaldırdı.

Bakışları karanlık patikadaydı.

"Αρκετά!"

(“Yeter!”)

dedi yavaşça.

Oruç başını çevirmedi.

Eleni kararlı bir adımla çardağın çıkışına doğru yeltendi.

“Oruç… Αρκετά πια! Ben gidiyorum.”

Tam ilk adımı atacaktı ki, Oruç uzanıp Eleni’nin kolunu tuttu.

“Dur.”

Eleni sinirle Oruç’a döndü, kolunu kurtarmaya çalışarak sesini yükseltti.

“Ne demek dur Oruç?! Elá ne dediğinin farkında mısın sen?!”

Oruç birkaç saniye yanıt vermedi.

Her şeyin farkındaydı.

“Dur, Eleni…”

Eleni’nin gözleri, bir doktorun o amansız gözlemlerini Oruç’un yüzüne birer tokat gibi çarpmaya başladı.

“O adam az önce göğsünü yumrukladı! Görmedin mi?! Hiperventile oldu, dakikalardır göğsünü tutuyor! Rengi gitti Oruç! Dudakları morardı!”

Oruç gözlerini kapattı.

Boğazındaki düğüm büyüdü.

“Gördüm…”

dedi fısıltıyla.

“Oruç, en iyi sen biliyorsun! İso’nun oksijen saturasyonu zaten sınırın altında!”

Eleni hırsla saymaya başladı, tıp diline sığınarak korkusunu bastırmaya çalışıyordu.

“Az önce geçirdiği hiperventilasyonu, o emosyonel patlamayı görmedin mi?! Sol akciğeri re-ekspansiyon sürecini henüz tamamlamadı! Geçirdiği pnömotoraks… Bu kadar ağır bir emosyonel stresin ardından sempatik sistem çöker Oruç! Bu kadar süre ayakta kalması bile fizyolojik olarak mümkün değil! Kalbi bunu…”

Cümlesini bitiremedi.

Çıkmadı o kelime boğazından.

Oruç, göz kapaklarını yavaşça indirdi.

İki doktorun, o kapkaranlık gerçeği tek kelimeyle mühürlediği o an geldi.

“…taşıyamaz.”

dedi Oruç.

Fısıltıdan halliceydi sesi.

Fadime başını o an ilk kez kaldırdı.

Bembeyaz, ıslak yüzüyle Oruç’a baktı.

“Neden…”

dedi, sesi hıçkırıkların arasında kaybolup gitti.

“Neden kimse gitmiyor arkasından o zaman? Neden duruyorsunuz?!”

Bu soru çardağın ahşap tavanında asılı kaldı.

Oruç, Fadime’ye dönmedi.

Gözlerini kapatıp derin, ciğerlerini yakan bir nefes çekti.

Eleni bir adım daha yaklaştı, Oruç’un yakasına yapışacak gibiydi.

“Yürürken sol omzunu sabitleyemiyordu! Her nefeste yardımcı solunum kaslarını kullanıyordu! Kan kaybetti! Zaten akciğeri sınırda… Buradan çıkarken de sadece adrenalinle yürüdü!”

Eleni’nin sesi titredi, gözlerinden hırsla yaşlar süzüldü.

“Artık adrenalini çekiliyor Oruç! İso, saniyeler içinde yıkılacak! Neyi bekliyoruz bre, neyi?!”

Oruç, bakışlarını yağmurun gömdüğü o zifiri karanlık patikaya sabitledi.

Hayatındaki en acı, en ağır cümleyi söyledi.

“Bizi.”

Eleni duraksadı.

Anlamadı.

“Ne?..”

Oruç’un sesi boğuktu, bir ağabeyin ciğerinden sökülüp geliyordu her bir kelime.

“Bizi bekliyoruz, Eleni… Biz peşinden gidersek, sırf bizim önümüzde düşmemek için yürümeye devam eder. Kendini zorlar…”

“Kalbi dur dese bile, gururu yürütür onu.”

Oruç derin, yaralı bir nefes çekti.

“İşte ben en çok bundan korkuyorum. Onu durduran şey bedeni olmayacak…”

“Eğer şimdi gidersek, onu yıkan şey bizim yine ona acıyan gözlerimiz olacak.”

Eleni’nin kalkan elleri yavaşça yanına düştü.

Dudakları aralandı ama tek bir kelime edemedi.

Oruç, kol saatine bakmıyordu.

Saati takip etmiyordu.

Sadece kardeşinin gittiği o karanlığa bakıyordu.

Beklemek istemiyordu, içi alev alev yanıyordu ama kardeşinin bu dünyada en çok sığındığı şeyi, gururunu, son kez korumaya çalışıyordu.

“O en çok… Bizim ona acımamızdan korktu. Duymadınız mı az önce haykırdığı kelimeleri? 'Bana acıdınız' dedi… Eğer şimdi arkasından koşarsak, ona 'biz sana hâlâ acıyoruz, sen tek başına yürüyemezsin' demiş olacağız.”

Oruç bir adım geri çekildi, sırtını çardağın ahşap direğine yasladı.

“Bir ömür boyu bizim yükümüzü, bu ailenin yükünü taşıdı o adam… Bırakın, yıkılmadan önce son adımlarını da kendi ayakları üzerinde, kendi gururuyla yürüsün.”

Eleni başını hırsla iki yana salladı.

Sol elinin başparmağıyla kolundaki saatin camına ritmik, takıntılı darbeler vuruyordu.

“Ochi, ochi…”

(“Hayır, hayır…”)

“Bu fizyolojiye aykırı Oruç!”

Saatine bir kez daha baktı.

Yüzündeki doktor ciddiyeti yerini saf bir şaşkınlığa ve korkuya bıraktı.

“Saniyeleri sayıyorum… Masif bir vazovagal senkopla çoktan kollabe olması gerekirdi! İşte şuraya…”

Parmağıyla çardağın birkaç metre ilerisindeki çimliği gösterdi.

“…şu çimlere çoktan düşmüş olması gerekiyordu! Bu bedenle hâlâ nasıl yürüyebiliyor? Bu insani değil!”

Oruç, yağmurun karanlığa gömdüğü patikaya baktı.

Sesi fısıltıya düştü.

“Şu anda İso’yu…”

“İnadından başka hiçbir şey taşımıyor.”

“İsmail Furtuna inadı… Tıp kitaplarında yazmaz o.”

“Birkaç dakika…”

dedi Oruç, gözlerini karanlıktan ayırmadan.

“Bırak… Kimse görmeden yıkılsın.”

Eleni cevap veremedi.

Saatinin camına vuran parmağı donakaldı.

Çardakta zaman kaskatı kesildi.

Eleni gözlerini tekrar koluna indirdi.

Beş dakika on sekiz saniye…

Başını yavaşça kaldırdı.

Sokaktan en ufak bir adım, bir nefes, tek bir ses dahi gelmiyordu.

Yağmurun sağırca gürültüsünden başka hiçbir şey yoktu.

Oruç’un boğazına devasa bir düğüm oturdu.

Göğsü daraldı.

Çünkü sessizlik de iyi değildi.

Sessizlik, çöküşün en somut kanıtıydı.

Oruç, tam adımını çardaktan dışarı, kardeşinin peşinden gitmek için attığı o anda…

O sağırca sessizliğin kalbinden…

Yağmurun o devasa duvarını bıçak gibi yaran, çok uzaklardan gelen, incecik, titrek bir çocuk sesi yankılandı.

“ORUÇ ABİ!”

Çardaktaki herkes aynı salisede taş kesildi.

Bir saniyelik o korkunç, felaket öncesi duraksama…

Ardından ses bu kez parçalanarak, bir çocuğun tüm dünyası yıkılırcasına yeniden koptu sokaktan.

“ORUÇ ABİİİ!”

Eleni’nin yüzündeki bütün kan çekildi.

Saatine bakan eli donakaldı.

Anlamıştı.

İso’nun bedeni…

Pes etmişti.

Ve üçüncüsü geldi…

Karadeniz’in fırtınasını, yağmurunu, çardaktakilerin kalan son umudunu tek bir hamlede yerle bir eden o feryat…

“ÇABUK GEL!”

“ABİM KALKMIYOR!”

O ana kadar kardeşinin kararına ve gururuna saygı duyup bekleyen Oruç Furtuna; o çığlığı duyduğu anda artık sadece bir abi değildi.

Doktordu da.

Kimse yerinden kıpırdayamadı ilk başta.

O hareketsizliği bozan, o şoku ilk atlatan kişi Oruç oldu.

Oruç, çardağın ahşap direğini sarsarak fırladı.

Yağmurun, çamurun, karanlığın içine doğru bir ok gibi atıldı.

Arkasından Eleni, Adil, Esme ve çamurlara bata çıka koşan Fadime…

-

Oruç, fırtınanın içinden adeta bir ok gibi fırladı.

Ayakları çamura batıp çıkıyor, nefesi ciğerlerini yırtıyordu.

Arkasından fırlayan Eleni, çamurda adımları dolaşan Fadime, Adil ve Esme...

Sokağın kıvrımını döndükleri o salisede...

Zaman durdu.

Dünya ekseninden kaydı.

Hepsi öylece gördükleri manzara karşısında donakaldı.

İso, konağın taş duvarının dibinde, hareketsizdi.

Bedeni yağmurla sırılsıklam olmuş, başı sağ tarafa, küçük atmacasının olduğu tarafa düşmüştü.

Gözleri kapalıydı.

Yüzü, bir ölününki kadar beyaz, dudakları ise morun en karanlık tonuna bürünmüştü.

Sağ eli...

Hâlâ Poyraz'ın küçücük elini sımsıkı, sarsılmaz bir inatla tutuyordu.

Poyraz dizlerinin üzerine çökmüş, iki eliyle birden abisinin o kaskatı kesilmiş avucunu kavramıştı.

O saniye...

Kimse hareket edemedi.

Adil’in adımları olduğu yere mühürlendi.

Bakışları İso’nun o hareketsiz yüzüne takıldığında, az önce çardakta savurduğu kelimeler kulaklarında birer kurşun gibi patladı.

‘Bir gün…’

‘Ben yanında olmasam bile…’

‘Kendini bunun borcuyla cezalandırma.’

Esme, elleriyle ağzını kapattı.

Çığlığı kendi avuçlarının içinde boğuldu.

Fadime olduğu yerde sadece durdu.

İso’nun dudaklarındaki o morluğu gördüğü an, dizlerinin bağı çözüldü.

Islak çamurun içine çökerken,

"İso..."

diyebildi sadece.

Sesi çıkmadı, nefesi tıkandı.

Eleni donakaldı.

Bir doktor olarak gözleri İso'nun yüzündeki o solgunluğu, göğsünün hiç hareket etmeyişini okudu.

Kalbine bir bıçak saplandı.

Ve Oruç...

Bal köpüğü gözleri, kardeşinin o cansız gibi yatan bedenine çivilendi.

On ay önce…

O gece kurşunlara hedef olan o adam bile, bu kadar cansız değildi.

Hayatında ilk kez kardeşini bu kadar yenik, bu kadar hareketsiz görüyordu.

O an Oruç ne doktordu ne de başka bir şey...

Sadece dünyadaki ‘tek kardeşini’ kaybettiğini sanan çaresiz bir insandı.

“Kardeşum?..”

O kelime Oruç’un dudaklarından değil, ciğerinden sökülerek çıktı.

Yetişkinlerin üzerine çöken o felç edici ölüm sessizliğini, bir çocuğun feryadı bıçak gibi kesti.

Poyraz başını kaldırdı.

Gözyaşları yağmur suyuna karışmış, sırılsıklam yüzüyle onlara baktı.

Korkudan ve çaresizlikten titriyordu.

“Oruç abi!”

diye bağırdı bağıra bağıra.

Kimse kıpırdayamadı.

Poyraz dönüp eliyle İso’nun omzunu sarsmaya başladı.

“Abi! Uyan ula! Bak abin geldi! Bak... Kalk hadi!”

İso’nun başı sadece hafifçe yana kaydı.

Hiçbir tepki vermedi.

Poyraz’ın nefesi tıkandı.

Hıçkırıkları Karadeniz’in yağmurunu yırttı.

İso’nun elini kendi göğsüne doğru bastırdı sımsıkı.

Başını kaldırıp Oruç’a baktı.

Yüzünde çocukluktan eser kalmamıştı, saf bir dehşet vardı.

Poyraz, İso’nun elini iki eliyle daha çok sıktı, yanaklarını abisinin soğuk parmaklarına bastırdı.

“Oruç abi!.. Ellerim buz gibi oldu!”

“Abim de buz gibi! Uyanmıyor!”

‘Abim de buz gibi...’

Bu cümle…

Oradaki herkesi paramparça etti.

Poyraz, korkudan mı, soğuktan mı bilinmez, titremeye başladı.

Oruç’un yüzüne yalvarır gibi bakıyordu küçük çocuk.

Bu tepkisizliğe küçük bedeni dayanamadı.

“Ne bakaysunuz?! Bir şey yapsanıza!”

“Uyandırsana abimi!”

“ORUÇ ABİ!”

Oruç, o çocuğun sözleri üzerine kendine geldi, bir şimşek gibi fırladı, dizlerinin üzerine çöktü.

Çamurun içine.

Oraya gelene kadar ne kadar hızlı koştuğunu bilmiyordu.

Sadece dizlerinin çamurlu taşlara çarptığını, kemiklerinin sızladığını hissetti.

İso’nun omzunu tuttu.

“İso! Sesimi duyuyor musun? Cevap ver bana!”

Hiçbir yanıt yoktu.

Eleni de hemen diğer tarafa, Poyraz’ın yanına çökerken doktor soğukkanlılığını zorla geri çağırdı.

“Karotise bak Oruç! Nabız!”

Oruç’un iki parmağı, yılların getirdiği o ezberlenmiş, refleksif hareketle kardeşinin boynuna gitti.

Karotis.

Başka hiçbir yere bakmıyordu.

Ne İso’nun morarmış dudaklarına...

Ne yüzünden süzülen yağmur damlalarına...

Ne çenesindeki incecik kırmızı çizgiye...

Ne Eleni’ye…

Ne de Poyraz’a.

Sadece parmaklarının altına odaklanmıştı.

Ama o parmakların altındaki en ufak titreşimi bile ayırt edemiyordu.

Elleri titremeye başladı.

Hayır, sakin olamıyordu.

Doktorluğu, abiliğinin altında resmen eziliyordu.

...

Kardeşinin kalbini hissetmeye çalışıyordu.

Ama

Hiçbir şey.

Hiçbir şey yoktu.

Parmaklarını milim oynattı.

Biraz yukarı.

Biraz aşağı.

Bir daha.

Yine...

Hiç.

Yıllardır yüzlerce hastada tereddütsüz bulduğu karotis nabzını, bu kez kendi kardeşinde hissedemiyordu.

Çünkü parmaklarının önüne geçen şey bilgisizliği değil; korkusuydu.

O an ilk kez başını kaldırdı.

İso’nun yüzüne baktı.

Kirpikleri ıslaktı, yağmur damlaları yüzüne düşmeye devam ediyordu ama göz kapaklarında en ufak bir kıpırtı yoktu.

Dudakları aralandı.

“...İso?”

Sesi düzdü.

Sonra hızla tekrar boynuna döndü.

‘Hayır.’

‘Yanlış dokundum.’

‘Yanlış yere dokundum.’

‘Bulamadım.’

‘Olmalı.’

‘Olmalı!’

Parmaklarını çekti.

Tekrar koydu.

Bu kez daha sert bastırdı.

“Oruç…”

dedi Eleni.

“Oruç, sakin ol! Çok bastırıyorsun.”

Oruç duymadı.

Kendi nabzı avucunun içinde çarpıyordu.

O kadar hızlıydı ki…

Parmaklarının altındaki ritmin hangisinin kendine, hangisinin İso’ya ait olduğunu ayırt edemedi.

Korku, adrenalin ve panik; yılların refleksini bastırmıştı.

O an Oruç’un parmakları bir doktorunki kadar sakin değildi.

Bir abininki kadar titriyordu.

Hissedemiyordu.

Parmaklarının altında…

Kardeşini hissedemiyordu.

Sonra iki parmağını kendi boynuna götürdü.

Kendi nabzını hissetti.

Yeniden İso’ya döndü.

…

Bir daha.

Bir saniye…

‘Hayde aslanım!’

Bir daha.

İki saniye…

‘Tek bir tane!’

Bir daha...

Üç saniye…

‘Sadece bir tane atım!..’

...

Parmaklarını kaldırdı, tekrar denedi.

‘Belki…’

‘Belki ben hissedemiyorum…’

‘Belki çok…’

‘Çok zayıftır…’

Ama yoktu.

Hiçbir şey yoktu.

Bedenini bir anda korkuyla, sertçe geri çekti Oruç.

Dokunamıyordu orada yatan adama.

Eleni, Oruç’un bu tepkisi karşısında donakaldı.

Oruç’un yüzündeki bütün renk çekildi.

“Oruç?..”

“Oruç, nabız?!”

Oruç’un gözleri İso’ya çakılı kalmıştı.

Boğazı düğümlendi.

Nefesi yarım kaldı.

Dudaklarını araladı.

Ama tek kelime bile edemeden geri kapattı.

Söylemek istemiyordu.

O kelimeyi söylediği anda, ihtimal gerçeğe dönüşecekmiş gibi hissetti.

“ORUÇ?!”

Eleni’nin sesi bu kez emirdi.

Cevap vermek zorundaydı.

Gözlerini titreye titreye karşısındaki Eleni’ye çevirdi.

Nefes nefese kalmıştı.

Yağmur, kirpiklerinden aşağı yavaşça süzülüyordu.

Başını hafifçe, titreyerek iki yana salladı.

Dudakları hafifçe aralandı.

“…”

Sesi önce boğazından çıkamadı.

Sonra…

“Yok…”

Eleni’nin gözbebekleri büyüdü.

Korkuyla sordu.

“Ne demek yok?!”

Oruç, gözlerini tekrardan kardeşine çevirdi.

Bir doktor olarak değil…

Bir abi olarak konuştu.

“Yok…”

“Ben…”

Durdu.

Nefesi kontrolden çıkmıştı.

Söylemek istemiyordu.

Oruç Furtuna…

İlk kez bu kadar çok korkuyordu.

“Nabız alamıyorum…”

Karadeniz’in yağmuru bu kez hırçın değildi.

Usul usul yağmaya devam ediyordu…

•

Kısa bir bölüm oldu, aslında 40. bölümü burada bitirmeyecektim ama baktım bu uzadıkça uzayacak dedim bari böleyim.

Umarım bu klişe bir bölüm olmamıştır, geçiş bölümü gibi düşünelim. 🥲

41 de çok fena bir bölüm olacak, tüm dengeler alt üst oluyor. 🦅

Asıl kitabın kırılma noktası, 41. bölüm olacak… 🌊

Beklemede kalınn, umarım beğenmişsinizdir…

🦅🌊

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

143okunma 16beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18