Kefaret | İsfad kitap kapağı

41. bölüm / 51

Kefaret | İsfad

41 • Miras

Vaveyla Yazarı: selin ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 51Şu an: 41 • Miras
  1. 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
  2. 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
  3. 3 3 • Araf2.676 kelime
  4. 4 4 • Kilit3.289 kelime
  5. 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
  6. 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
  7. 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
  8. 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
  9. 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
  10. 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
  11. 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
  12. 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
  13. 13 13 • Günaydun3.036 kelime
  14. 14 14 • Panzehir2.646 kelime
  15. 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
  16. 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
  17. 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
  18. 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
  19. 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
  20. 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
  21. 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
  22. 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
  23. 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
  24. 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
  25. 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
  26. 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
  27. 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
  28. 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
  29. 29 29 • ‘1’3.042 kelime
  30. 30 30 • Ev3.787 kelime
  31. 31 31 • Gandagana3.860 kelime
  32. 32 32 • Yalan2.810 kelime
  33. 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
  34. 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
  35. 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
  36. 36 36 • Emanet4.002 kelime
  37. 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
  38. 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
  39. 39 39 • UÇ!3.919 kelime
  40. 40 40 • Nabız2.079 kelime
  41. 41 41 • Miras3.681 kelime · Okuduğun bölüm
  42. 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
  43. 43 43 • Nöbet4.417 kelime
  44. 44 44 • Veda6.187 kelime
  45. 45 45 • İnkâr4.142 kelime
  46. 46 46 • Gerçek4.567 kelime
  47. 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
  48. 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
  49. 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
  50. 50 50 • 47.084 kelime
  51. 51 51 • Zaaf4.661 kelime

41 • Miras

Yüksel Baltacı - Krimata (Enstrümantel)

“Unutma…”

“Atmacalar, bazen yalnız uçuyor gibi görünürler.”

“Ama birbirlerini gökyüzünde asla tek bırakmazlar.”

Karadeniz, o gün tüm atmacaları aynı yöne çağırmıştı.

Gerçek miras; bir cümle, bir bakış, bir dokunuş, bir dil, bazen de bir karakterdi aslında.

-

Oruç’un dudakları hafifçe aralandı.

Zihninin kıvrımlarında yıllardır biriken bütün o hekimlik bilgisi, o an çamurlu taşların üzerinde can çekişiyordu.

“Nabız…”

“…alamıyorum.”

Sözcükler, Karadeniz’in o dondurucu yağmurunun koynuna düştü.

Sokağın ortasında zaman kaskatı kesildi.

Rüzgarın uğultusu kırıldı, yağmurun ahşap çatılara ve ıslak taşlara vuran balyoz gibi sesleri sanki bir anlığına sağır edici bir sessizliğe gömüldü.

Kimse nefes almadı.

Kimse kımıldayamadı.

Eleni’nin yüzündeki bütün renk tek bir saniyede çekildi.

Bir doktor olarak bu meslekte duyabileceği en korkunç, en çaresiz cümlelerden biriydi bu.

Ama o cümleyi söyleyen…

Karşısındaki o her zaman soğukkanlılığını koruyan, ne yapacağını bilen Oruç Furtuna değildi.

Kardeşinin cansız gibi yatan bedeninin başında diz çökmüş, parmakları çamurun içine batmış…

Dünyası başına yıkılmış çaresiz bir abiydi.

Eleni’nin gözleri Oruç’un ellerine kaydı.

Oruç, iki parmağını tekrardan İso’nun boynuna, o karotis noktasına bastırmaya çalışıyordu.

Ama parmakları kontrolsüzce, dehşet içinde titriyordu.

Nereye basacağını, doğru noktayı arayıp aramadığını kendi bile bilmiyordu artık.

Gözbebekleri kontrolden çıkmış bir panikle büyümüş, nefesi ciğerlerine yırtılarak girip çıkıyordu.

Abiliğin o devasa, ezici korkusu; yılların tıp diplomasını tek bir hamlede silip süpürmüştü.

“Oruç…”

Eleni’nin sesinde de ilk kez profesyonel bir hekimin ötesinde, saf bir dehşet vardı.

Oruç başını iki yana salladı yavaşça.

Sanki o ağzından dökülen felaket cümlesini zihninin karanlık köşelerinde geri alabilecekmiş gibi…

“Yok…”

dedi sesi kı kırılarak.

“…Yok Eleni.”

“Ben…”

Dudakları titredi.

“Bu-“

“Bulamıyorum…”

Eleni dizlerinin üzerinde, çamurun ve biriken yağmur sularının içinde ona doğru bir adım daha kaydı.

Sesi bu kez buz gibi, bir komut gibi çıktı.

“Çekil.”

Oruç kıpırdamadı.

Duymuyordu.

Sesler ona sanki metrelerce derinlikteki bir su kütlesinin altından, boğuk ve yankılı geliyordu.

Bakışları hâlâ kardeşinin o bembeyaz kesilmiş yüzüne, morarmış dudaklarına ve kirpiklerinde biriken yağmur damlalarına çivilenmişti.

Zihni tünel algısına girmiş, dünya sadece İso’nun o kıpırtısız bedeninden ibaret kalmıştı.

“Oruç!”

Yine en ufak bir tepki yoktu.

Eleni iki eliyle Oruç’un titreyen bileklerini kavradı.

Parmaklarını yavaşça ama karşı konulmaz bir kararlılıkla İso’nun boynundan kaldırdı.

“Elá, çekil!”

Oruç, canı yanmış bir hayvan gibi irkilerek ellerini geri çekti.

Ellerini kendi kucağına düşürdü; sanki kardeşine dokunmaya, onu koruyamadığı için artık hiç hakkı kalmamıştı.

Eleni derin, titrek bir nefes çekti içine.

Gözlerini bir saniyeliğine kapattı.

‘Óhi… Şimdi panikleyemezsin. Şimdi değil Eleni.’

İki parmağını büyük bir dikkatle, milimetrik bir hassasiyetle İso’nun karotisine yerleştirdi.

Yağmur damlaları İso’nun çenesinden süzülüyor, Eleni’nin parmaklarının arasından taşlara akıyordu.

Bekledi.

…

Hiçbir şey.

Bir saniye…

…

İki saniye…

…

Üç saniye…

…

Karadeniz’in üzerine sağırca bir sessizlik çöktü.

Fadime olduğu yere çökmüş, ellerini ağzına bastırmış boğuk hıçkırıklarla sarsılıyordu.

Adil istemsizce bir adım geri çekilmiş, vicdan cehenneminde bükülmüştü.

Esme gözlerini kapatmış duaya sığınıyordu.

Poyraz ise abisinin elini sımsıkı tuttuğu yerden nefes bile almadan, yaşlı gözleriyle Eleni’nin yüzündeki en ufak bir mimiği yakalamaya çalışıyordu.

Eleni parmaklarının yerini milim oynattı.

Biraz yukarı.

Biraz sola.

Tekrar bekledi.

…

Yine…

…

Hiçbir şey.

Eleni’nin boğazındaki düğüm büyüdü.

Göğsü daraldı, kalbi sıkıştı.

“Óhi…”

diye fısıldadı karanlık yağmura doğru.

“Hayır, bırakma…”

“Biraz daha sabır, Eleni.”

“Bekle. Biraz daha…”

Parmaklarının üzerindeki baskıyı neredeyse hissedilmeyecek kadar hafifletti.

Adrenalin kendi parmaklarında zonkluyordu; kendi nabzını İso’nunkinden ayırt etmek için zihnini tamamen susturdu.

Bekledi…

Bekledi…

Bekledi.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye.

Dört saniye.

Her geçen saniye saatler geçmiş gibi hissettiriyordu.

Beş saniye.

Ve…

Sonunda…

…

Küt.

O kadar zayıf, o kadar derinden gelen bir atımdı ki…

Eleni bir an bunun kendi parmaklarındaki adrenalinden kaynaklanan bir yanılsama olduğunu sandı.

Bekledi.

Parmaklarını milim bile kıpırdatmadan…

‘Sakın… Sakın acele etme, Eleni.’

Bir daha…

…

Küt.

Bu kez emindi.

Aradaki o uzun, işkence gibi geçen boşluğun ardından…

Ve…

Bir tane daha.

Küt.

Aşırı bradikardik, zayıf, adeta son gücüyle direnen bir atımdı bu…

Ama oradaydı.

Kalp, henüz pes etmemişti.

Eleni’nin kasılan omuzları bir rahatlamayla aşağı düştü.

Ciğerlerine saatler sonra ilk kez gerçek bir nefes doldu.

Başını hızla yan tarafında adeta donan Oruç’a çevirdi.

“Nabız var!”

Oruç tepki vermedi.

Kulakları uğulduyordu.

Duymamış gibiydi.

Zihnindeki o kapkaranlık boşlukta kaybolmuş, sadece boş ve inançsız gözlerle kardeşinin yüzüne bakıyordu.

Eleni sesini yükseltti, Karadeniz’in fırtınasını yırtmak istercesine.

“Oruç!”

“Nabız var!”

Yine…

Hiçbir tepki.

Oruç’un dudakları hâlâ aynı yıkılmış, kendini suçlayan cümleyi fısıldıyordu.

“Ben…”

“…bulamadum…”

“Kardeşimi…”

“bulamadum…”

“…kaybettum, bulamadum…”

Oruç’un sesi yağmurun altında eriyip gidiyordu.

Hiç kimse ne diyeceğini bilemedi.

Eleni bir an Oruç’a baktı.

Sonra İso’ya…

Sonra yeniden Oruç’a.

Tam o anda…

Küçücük bir el, Oruç’un göğsüne usulca vurdu.

Bir kez.

Oruç kıpırdamadı.

Bir kez daha.

Bu kez biraz daha sert.

“Oruç abi…”

Çocuk sesi titriyordu.

Oruç yine duymadı.

Poyraz iki eliyle İso’nun buz kesmiş elini bırakmadan, bedenini uzatabildiği kadar uzattı.

Minicik yumruğunu bu kez Oruç’un göğsüne daha sert vurdu.

“ORUÇ ABİ!”

Oruç’un boş bakışları yavaşça çocuğa kaydı.

Poyraz’ın burnu kıpkırmızı olmuştu.

Gözyaşları durmadan akıyordu.

Titreyen elleriyle İso’nun elini havaya doğru biraz kaldırdı.

Sanki kanıt gösterir gibi…

Hıçkırıklarının arasından konuşmaya çalıştı.

“Sen…”

Nefesi kesildi.

“Sen bulamadun…”

Dudakları titredi.

Sonra öyle masum, öyle çocukça bir cümle çıktı ki ağzından…

“Ama ben buldum.”

İso’nun elini göğsüne bastırdı.

Sanki bıraktığı anda abisi tamamen gidecekmiş gibi…

“Abimi ben buldum…”

“Bak! Burda!”

Başını kaldırıp Oruç’un gözlerinin içine baktı.

“Şimdi sen uyandır…”

Çünkü Poyraz’ın dünyasında, doktor olan abiler herkesi uyandırabilirdi.

Eleni artık dayanamadı.

İki eliyle Oruç’un sırılsıklam olmuş ceketinin yakalarını kavradı.

Onu sarsarak kendine doğru sertçe çekti.

“ORUÇ!”

Bakışları nihayet, ağır ağır Eleni’nin gözlerine kaydı.

Oruç’un gözlerinde bir abinin kıyameti vardı.

Eleni’nin gözleri dolmuştu ama sesi yağmuru ve karanlığı delecek kadar dimdik, sarsılmaz bir inançla çıktı.

“İso ölmedi!”

“Nabzı var!”

“Kardeşin yaşıyor Oruç!”

“Anlıyor musun beni?!”

“İso ölmedi!”

“YAŞIYOR!”

Oruç’un bakışlarına ilk kez yeniden hayat döndü.

İlk kez, o gözlerde yeniden bir hedef vardı.

Kulaklarındaki uğultu yavaş yavaş çekildi.

Zihnindeki sağırca sessizlik yırtıldı.

Bakışları Poyraz’ın, abisinin elini göğsüne bastıran o minik ellerinden; İso’nun göğsüne, boynuna ve hafifçe aralı duran morarmış dudaklarına kaydı.

O an, tıp diplomasının üzerine çöken o felç edici abilik dehşeti geri çekildi.

Yerini, yılların refleksine, buz gibi bir doktor soğukkanlılığına bıraktı.

Oruç derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı.

Bakışlarındaki o çaresiz kırgınlık bitti; gözbebeklerine çelik gibi bir kararlılık oturdu.

Yağmur yüzüne vuruyordu.

Titremesini durdurdu.

Derin bir nefes aldı.

Yüksel Baltacı - Elbet

Oruç Furtuna, yeniden doktordu.

İki parmağını Eleni’nin parmaklarının hemen yanına, karotise bastırdı.

Saydı.

Bir…

İki…

Aşırı zayıf.

Neredeyse ip gibi, yok olmaya yüz tutmuş bir atım…

Dakikada otuz, bilemedin otuz iki…

İçinden geçirdi.

‘Masif vazovagal senkop…’

‘Ağır hipoksi…’

“Aşırı sempatik çöküşün getirdiği…’

‘Ağır bradikardi.’

İso’nun kalbi durmamıştı ama dakikalarla, belki de saniyelerle yarışıyorlardı.

Göğsü neredeyse hiç yükselip alçalmıyordu; solunumu son derece sığ ve yetersizdi.

Oruç başını hızla kaldırdı.

Bir anda çamurun ortasında doğruldu.

Sesi, sokaktaki fırtınayı bastıran bir emir gibi gürledi.

“Koçari!”

Yağmurun altında vicdan azabıyla bükülmüş olan Adil, adının böylesine sert zikredilmesiyle yerinden sıçradı.

“112’yi ara! Hemen!”

Oruç nefes almadan, kelimeleri birer mermi gibi peş peşe dizmeye başladı; hekimlik dili Karadeniz’in gecesine büründü.

“Açan kişiye aynen söyle! Bilinç kapalı, derin senkop! Solunum yüzeyel, ağır bradikardi var! Dakikada nabız otuz! Geçirilmiş tüp torakostomi ve pnömotoraks öyküsü olduğunu belirt! Vakaya gelirken araçta mutlaka mobil monitör, atropin ve yüksek akışlı oksijen seti bulundursunlar! Çabuk!”

Adil, Oruç’un bu üst üste yağdırdığı tıbbi terimler ve gür sesi karşısında bir an afalladı.

Ama durumun ciddiyetini anlayıp titreyen elleriyle cebinden telefonu çıkarmaya çalışarak geriye doğru adımladı.

Esme ellerini Karadeniz’in yağan yağmuruna açmış, dudakları dökülen dualarla titrerken; Fadime çamurun içinden İso’ya doğru yaklaşmaya çalışıyor fakat bacaklarındaki derman tükendiği için olduğu yerde hıçkırıklara boğuluyordu.

Eleni hemen parmaklarıyla İso’nun çenesini hafifçe yukarı kaldırıp başını geriye doğru itti.

Hava yolunu açık tutmak zorundalardı.

“Oksijenizasyon şart Oruç!”

dedi Eleni, sesi yağmurun altında çınlayarak.

“Perfüzyon aşırı düşük, hipotermiye giriyor. Bu nabızla dakikalar içinde daha da kritikleşecek!”

Oruç, üzerindeki sırılsıklam olmuş ağır ceketi tek bir hamlede sırtından çıkarıp attı.

Ceketi İso’nun göğsünün ve açıkta kalan omuzlarının üzerine örttü.

Tam o sırada Adil, telefonu kapatır kapatmaz öne doğru bir adım attı.

Poyraz hâlâ dizlerinin üzerinde, abisinin buz kesmiş elini iki eliyle göğsüne bastırmış titriyordu.

Adil uzanıp çocuğun omzuna hafifçe, şefkatle dokundu.

“Gel aslanım…”

dedi Adil, sesi titreyerek.

“Gel biraz çekil kenara, müdahale etsinler…”

Poyraz başını deli gibi iki yana salladı.

“Hayır!”

Sesi Karadeniz’in fırtınasını yırttı.

“Hayır! Bırakmam!”

İso’nun elini göğsüne daha da sıksın diye parmaklarını kenetledi.

Yağmur suyuna karışan gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu.

“Bırakamam abi! Bırakamam ki!”

Adil bir kez daha uzanıp çocuğu hafifçe geri çekmeye yeltendi.

Poyraz’ın hıçkırıkları gırtlağına tıkandı.

O an, zihninin derinliklerinden, dakikalar önce aynı yerde geçen o konuşmanın sesleri döküldü.

İso’nun o dik başı, o sert ama arkasında dünyaları saklayan sesi yankılandı kulağında…

“Hep sen beni taşıyorsun ya, bugün de ben seni taşırum!”

İso hafifçe güldü.

“Ula nasıl edeceksun onu?..”

Poyraz, neşeli bir kahkaha attı.

“Hahaha! Doğru diyorsun abi!”

“Taşıyamam ama bırakmam!”

“Tamam ula, taşıma…”

“Ama bırakma.”

Poyraz başını kaldırıp abisinin o hareketsiz yüzüne baktı.

Hıçkırıklarının arasından, bir çocuğun saf ve yaralı diliyle mırıldandı.

“Abi…”

“Abim bana demişti…”

Kimse ne dediğini anlayamadı.

Oruç ve Eleni bir an duraksadı.

Poyraz, İso’nun soğuk avucunu kendi minik yanaklarına, göğsüne bastırdı sımsıkı.

“Tutamazsun demişti…”

“Taşıyamazsun ama…”

“…bırakma demişti…”

Bakışlarını Oruç’a çevirdi.

“Ben de bırakmayacağım!”

“Ağırdır tutamam… ama bırakmam abimi!”

Adil’in eli havada asılı kaldı.

Vicdanının sızısı boğazına oturdu.

Tam çocuğu incitmeden kucaklayıp ayırmak için hamle yapacaktı ki…

Oruç’un sesi gecenin ortasında gürledi.

“Dokunma Koçari!”

Adil durdu.

Oruç, dizlerinin üzerindeyken bakışlarını yavaşça o küçük çocuğa çevirdi.

Bal köpüğü gözlerinden akan yaşlar yağmur suyuna karışıyordu.

Ama yüzünde, bir abinin kardeşine duyar duyabileceği en gururlu, en şefkatli ifade belirdi.

Gözlerinin içi ağlayarak, hafifçe titredi dudakları.

“Bırak…”

dedi Adil’e doğru.

Sonra bakışlarını tekrar Poyraz’a sabitledi.

“Bırak tutsun.”

Oruç, ıslak çamurun üzerinde bir adım daha kayarak Poyraz’a yaklaştı.

Titreyen elini kaldırdı, o minik çocuğun sırılsıklam olmuş omzuna koydu.

Sıktı omzunu güven verircesine.

“Aferin aslanum…”

Poyraz’ın gözleri kocaman açıldı.

Oruç eğildi, sesindeki o abi tonuyla, İso’nun ruhunu o sokağa taşıyarak konuştu.

“Korkma. Sen sözünü tuttun…”

“Şimdi, sıra bizde.”

Poyraz hıçkırarak başını salladı.

Oruç, kardeşinin Poyraz’a bıraktığı o mirası, o cümleyi tam o an devraldı.

“Taşıyamazsun…”

Poyraz nefesini tuttu.

Oruç, gözünden akan tek damla yaşı silmeden İso’nun elini tutan Poyraz’ın ellerinin üzerine kendi elini kapattı.

“…ama bırakma.”

-

Yüksel Baltacı - Pénthos

Yağmurun şiddetini artırdığı fırtınalı gecede, yalnızca birkaç dakika sonra uzaktan beliren mavi çakar ışıkları konağın ıslak taş duvarlarını, ahşap panjurlarını ritmik bir karanlıkla boyamaya başladı.

Ambulansın acı sireni sokağın başında belirdi.

Sağlık görevlileri ellerinde acil müdahale çantaları ve sedyeyle araçtan hızla inip çamurun içindeki bedenlere doğru koştu.

Paramediklerden biri İso’nun başucuna çökmek üzereydi ki, Oruç tek bir hamlede doğrularak araya girdi.

Sesi bu kez sarsılmaz bir hekim otoritesiyle tınladı.

“Bilinç kapalı! Derin senkop ve hipotermik tablo var! Karotis nabzı dakikada otuz-otuz iki civarında, aşırı bradikardik! Solunum son derece yüzeyel. Sağ toraksında geçirilmiş tüp torakostomi ve pnömotoraks öyküsü mevcut!”

Paramedikteki genç görevli bir an şaşırarak başını kaldırdı, ardından hızla EKG elektrotlarını ve monitör kablolarını İso’nun göğsüne yerleştirmeye başladı.

Oksijen maskesi İso’nun morarmış dudaklarına oturtuldu, damar yolu kontrol edildi.

Taşınabilir monitörün ekranındaki çizgi nazlıca dalgalandı ve o uğursuz ses Karadeniz’in fırtınasına karıştı.

Bip…

…

…

…

Bip…

…

…

…

Bip…

Aralıkları insanı dehşete düşürecek kadar uzundu.

Görevlilerden biri İso’yu ısı battaniyesine sararken diğer paramedik Oruç’a döndü.

“Hipotermik ve instabil. Zaman kaybetmeden en yakın merkeze, bölge hastanesine çıkarıyoruz!”

Oruç hiç tereddüt etmeden başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Sağlık görevlisi kaşlarını çattı.

“Beyefendi hasta kritik, nakil zorunlu—”

“Ben, Doktor Oruç Furtuna.”

dedi Oruç, sesindeki ton tartışmaya tamamen kapalıydı.

“Akciğerinin geçmişini de, kalbinin sınırlarını da, geçirdiği travmaları da en iyi ben biliyorum. Bu fırtınada yollarda yapılacak bir nakil sırasında arrest riski çok daha yüksek. Hastaneye değil, konağa girecek.”

Oruç biliyordu ki, kardeşi uyandığında en son isteyeceği şey yine aynı hastane odalarında, beyazlığın en ıssız tonuna uyanmak olurdu.

Hele ki onlar o buz gibi koridorda İso’yu beklerken…

Paramedik ne diyeceğini bilemeyerek başını Eleni’ye çevirdi.

Eleni, yağmurun altında ıslanmış yüzüyle kararlı bir şekilde Oruç’un yanında durdu.

“Meslektaşımı onaylıyorum.”

dedi Eleni pürüzsüz bir dille.

“Sorumluluk bizde. Monitörü ve yüksek akışlı oksijen setini yukarı çıkartıyoruz. Geceyi konaktaki odasında geçirecek.”

Görevliler birbirlerine baktılar.

Karşılarındaki iki doktorun sarsılmaz duruşu karşısında direnmeyip sedyeyi yavaşça kaldırdılar.

İşte asıl sessizlik ve kopuş o an başladı.

Poyraz hâlâ dizlerinin üzerinde, İso’nun buz kesmiş elini iki eliyle sımsıkı tutuyordu.

Kimse ona "Bırak" dememişti.

Kimse o minik elleri abisinden ayırmaya cesaret edememişti.

Sedye yavaşça yerden havalandığında, Poyraz da sedyeyle birlikte hareket etti.

Ufak adımlarla, gözlerini abisinin bembeyaz yüzünden ayırmadan yürümeye başladı.

İso’nun eli, Poyraz’ın iki küçücük avucunun arasında sığınak bulmuş gibiydi.

Monitörün düzenli ama can çekişen sesi avluda yankılanıyordu.

Bip…

…

…

…

Bip…

…

…

…

Bip.

Konağın geniş, ıslak taş basamaklarına geldiklerinde paramedikler sedyenin ön tarafını ilk basamağa çıkarmak için hafifçe yukarı kaldırdı.

Sedyenin yükselişiyle birlikte, İso’nun ağır ve cansız kolu geriye doğru kaydı.

Poyraz panikle parmaklarını daha da kenetlemeye çalıştı.

“Abi…”

diye fısıldadı titreyerek.

Amansızca yağan Karadeniz yağmuru, İso’nun buz gibi derisi ve Poyraz’ın ıslak parmakları birbirine engel oldu.

Minik parmaklar son bir çabayla direndi.

Başparmakları birbirine takıldı.

Ve sonra…

Sessizce, adeta bir yaprağın daldan süzülmesi gibi kaydı.

Parmak uçları birbirine değdi, süründü...

Poyraz dehşetle ileriye doğru hamle yaptı.

“Abi!”

Ama sedye basamakları tırmanmaya devam ediyordu.

Önce o minik serçe parmaklar…

Başparmağı ve en son…

İşaret parmağı.

O anda o iki el…

Birbirinden ayrıldı.

İso’nun eli yavaşça sedyenin metal kenarından aşağıya, boşluğa düştü.

Poyraz sarsılarak birkaç adım koşmaya çalıştı.

Tam o sırada, boynundaki ip yavaşça gevşedi.

İso’nun günlerce uğraşıp zımparaladığı, içine Karadeniz’in mavisini, kendi kalbini hapsettiği o epoksili ahşap atmaca kolyesi boynundan sıyrıldı.

Döne döne, yağmur damlalarını yararak sarı renkli yağmurluktan aşağı süzüldü.

Ve ıslak taş zemine vurdu.

Tak.

Yağmurun ve rüzgarın arasında neredeyse duyulmayacak kadar zarif, ama bir kalbi kıracak kadar ağır bir ses.

Poyraz olduğu yerde çakıldı.

Kolyesinin düştüğünün farkında bile değildi o an.

Abisinin elini bırakmıştı.

Dünya sanki o küçük ahşap parçası yere çarptığı an ekseninden kaydı.

Çocuk gözleri önce konağın kapısından içeri girmekte olan sedyeye, uzaklaşan abisine baktı…

Su damlaları, yerdeki sahipsiz kalmış turkuaz epoksinin üzerine düşüyor,

Sanki o küçük, mavi, ahşap atmaca da Poyraz’la birlikte gözyaşı döküyordu.

Hiçbir şey söylemedi.

Sedyenin peşinden koşamadı artık.

Çünkü abisi ona ‘Tutamazsun ama bırakma.’ demişti.

Poyraz tutamamıştı, ama bırakmamıştı.

Ellerini ayıran o değildi.

Karadeniz’in yağmuruydu.

Hayattı.

Ambulansın gürültüsü, bağrışmalar ve telaşlı ayak sesleri konağın kapısından içeri süzülüp kayboldu.

Ahşap kapı ağır bir gıcırtıyla ardına kadar açık kaldı.

Herkes içeri girmişti.

Avlunun ıslak taşları üzerinde, amansızca yağan Karadeniz yağmurunun altında sadece Poyraz kalmıştı.

Tek başına...

Çocuk, dolu gözlerle abisinin kaybolduğu o kapıya baktı.

İçeri girmek, abisinin peşinden koşmak için titreyen dizleriyle bir iki adım attı.

Ama tam o anda, yağmurun uğultusunu ve fırtınanın ıslığını bıçak gibi kesen bir ses yükseldi arkasından.

Kalın, tok, derinden gelen yabancı bir erkek sesi...

“Küçük atmaca…”

Poyraz duraksadı.

Ses, tıpkı Karadeniz’in o çetin dalgaları gibi ağırlıkla çökmüştü geceye.

Çocuk afalladı, kavrayamadı.

Ona bu şekilde seslenen tek bir kişi vardı bu Karadeniz’de.

O da içeride, kendi canıyla cebelleşiyordu.

Poyraz yavaşça, tereddütle arkasını döndü.

Sokağın karanlığında, yağmurun ince bir perde gibi süzüldüğü noktada devasa bir silüet duruyordu.

Geniş omuzlu, yüksek kalıplı, uzun boylu bir adamdı bu.

Sırtında yağmur sularının süzüldüğü siyah, ağır bir deri ceket vardı.

Kapüşonunu başının üzerine kadar çekmişti; yüzü gecenin ve kumaşın gölgesinde tamamen gizlenmişti.

Poyraz adamın yüzünü göremiyordu ama duruşundaki o ezici, sarsılmaz heybeti iliklerine kadar hissetti.

Adam ağır, derinden gelen sesiyle tekrar konuştu.

“Bir şey unutmadın mı?”

Adam acele etmeden, birkaç adım attı karşısında duran küçük çocuğa doğru.

Yavaşça, ağır ağır eğildi.

Islak taşların üzerinde, turkuaz epoksinin içine yağmur damlalarının düştüğü o ahşap kolyeye uzandı.

Kocaman parmaklarıyla o atmaca kolyesini yerden kaldırdı.

Birkaç saniye koca avucundaki o küçük, kusursuz, ışıldayan atmacaya baktı.

Arkasını çevirdi, tam kalbindeki o turkuaz taşa kilitlendi gözleri.

Yavaşça, büyük bir özenle…

Dokunmaktan korkarcasına…

Başparmağıyla atmacanın kalbindeki o yağmur damlasını ağır ağır sildi.

Poyraz’a doğru birkaç adım daha attı.

Adımları ıslak zeminde hiç acele etmeden tok sesler çıkardı.

Çocuğun önünde diz çöktü.

Elini uzatıp, kolyeyi Poyraz’ın açık duran minik avucuna usulca bıraktı.

Sonra kendi iri avucuyla Poyraz’ın parmaklarını kapattı.

Kolyeyi çocuğun avucuna sımsıkı kenetledi.

O anda, yavaşça başını kaldırdı.

Kapüşonun altındaki gölge bir anlığına aralandı ve adamın gözleri Poyraz’ın gözleriyle kesişti.

Poyraz’ın nefesi kesildi.

Masmaviydi…

O gözler…

Bir anlığına…

Sanki İso bakıyordu.

Gecenin karanlığını delecek kadar berrak, Karadeniz’in en fırtınalı derinliği kadar tanıdık masmavi gözler…

Poyraz, o maviyi tanıyordu.

Karadeniz’in sabahı gibi değildi.

Fırtına öncesi deniz gibiydi.

Sessiz…

Derin…

İçine bakanın kaybolacağı kadar hüzünlü…

Poyraz’ın içi sebepsizce sızladı.

Çünkü o gözlere her baktığında kendini güvende hissederdi.

Ama bu kez…

Aynı gözlerin üzerine yıllar boyunca dinmeyen bir yağmur yağmış gibiydi.

O mavi…

Sanki yıllar boyu hiç gülmemişti.

O bakışlar…

İso’nun gözleri gibiydi.

Oruç’un bakışlarındaki o dik duruş gibiydi…

Ama daha garip bir şey vardı.

İnsan o bakışlara bakınca…

Sebebini bilmeden güvenmek istiyordu.

Tıpkı İso’ya baktığında olduğu gibi.

Poyraz anlam veremedi.

Daha önce hiç görmediği bir adamdı.

Ama nedense…

O gözlerden korkmadı.

Çünkü o maviyi…

Kalbi çoktan tanıyordu.

Poyraz şaşkınlıkla, çocukça bir fısıltıyla sordu.

“Sen…”

Dudakları titredi.

“…sen kimsun?”

Adam cevap vermedi.

Dudakları aralandı.

Sonra vazgeçti.

Sadece buruk bir gülümseme bıraktı yüzünde…

Yağmur ikisinin arasında sessiz bir ağıt gibi yağmaya devam etti.

Adam, Poyraz’ın iki elinin üzerine kapattığı ellerini biraz daha sıktı.

O mavi gözlerinde derin, geçmişten gelen bir sızı çaktı geçti.

Poyraz anlayamadı.

Kaşlarını hafifçe çatarak adama baktı.

Adam, ellerini çocuğun elinden çekmeden önce sağ eliyle çok hafifçe, iki kez ellerinin arasındaki iki minik elin üstüne vurdu.

Tap…

Tap…

Bu hareket…

İso’nun sıklıkla yaptığı bir hareketti ve Poyraz’a hiç de yabancı değildi.

Daha sonrasında ellerini çekti, Poyraz’ın sırılsıklam olmuş saçlarını okşadı.

Yine, tıpkı İso’nun her vedalaştıklarında yaptığı gibi…

Şefkatle, korumacı bir sahiplenişle…

Başını hafifçe yana eğip, tekrardan kırık bir tebessüm bıraktı dudaklarının kenarına.

“Unutma…”

dedi, sesi yağmuru yardı.

“Atmacalar…”

Kısa bir nefes aldı.

“…yalnız uçuyor gibi görünürler.”

“Ama birbirlerini gökyüzünde asla tek bırakmazlar.”

Poyraz bir kez daha ne demek istediğini kavrayamadı ama kelimeler zihnine bir mühür gibi kazındı.

Adam yavaşça ayağa kalktı.

Gözleri bir an konağın açık kapısına kaydı.

Bakışları birkaç saniye orada asılı kaldı.

Sonra fısıldadı.

“Hadi git…”

dedi konağın kapısını işaret ederek.

“Abin seni bekler.”

Adam arkasını dönecekken tam o an kapüşonu hafifçe geriye kaydı.

Keskin çene hattı, yağmurla ıslanmış sapsarı sakalları ve o sarsılmaz duruşu bir anlığına gecede parıldadı.

(Oyuncu: Alican Yücesoy)

Ağır adımlarla sokağın kenarında çalışan, karanlığın içine gizlenmiş devasa, son model siyah bir Range-Rover’a doğru yürüdü.

Kapıyı açacağı sırada durdu.

Başını yavaşça çevirdi.

Konağın açık kapısına baktı.

Bakışları uzun süre orada kaldı.

Sonra gözlerini kapattı.

Derin bir nefes aldı.

Gözlerini açtığında bakışları kapının önünde, kolyesini sımsıkı tutan, sarı yağmurluğuyla ve masmavi gözleriyle ona bakan o minik çocuğa kaydı.

Adam, yavaşça elini kaldırdı.

Çok hafif, belli belirsiz el salladı.

Yüzünde buruk bir gülümseme vardı.

Dudakları aralandı.

“Gomçkva!”

“Küçük atmaca!”

Ve başka hiçbir şey söylemeden sürücü koltuğunun kapısını açtı, içeri geçti.

Güçlü motor gürleyerek çalıştı.

Aracın devasa farları aniden yanarak konağın taş duvarlarını ve sokağı bembeyaz bir ışıkla aydınlattı.

Araç ağır ağır sokağın virajına doğru hareket etti, sokak lambasının ışığı aracın üstüne düşmeye başladı.

Arka tekerleklerden sıçrayan yağmur suyu taşlara yayıldı.

Poyraz, o adamın avucuna bıraktığı kolyeye sımsıkı sarılırken gözleri aracın kapısındaki o şeye takıldı.

Yağmur, siyah kaportanın üzerinden ince nehirler gibi akıyordu.

Önce…

Hiçbir şey seçemedi.

Sadece yağmurun yuttuğu simsiyah kapı.

Sonra sokak lambasının solgun ışığı, kapının üzerine kaydı.

Önce keskin beyaz bir çizgi…

Ardından ikinci bir çizgi…

Sonra iki dev kanat…

Kanatlar açıldıkça karanlığın içinden bir siluet doğmaya başladı.

Başını öne eğmiş…

Göğsünü ileri uzatmış…

Pençelerini saldırıya hazır halde germiş…

Gözleri avına kilitlenmiş…

Lacivert girdapların içinden doğan…

Fırtınanın tam kalbine kanat germiş…

Bembeyaz…

Heybetli bir…

Atmaca…

Ama onu asıl canlı gösteren kuş değildi.

Arkasındaki fırtınaydı.

Lacivert dalgalar…

Kendi etrafında dönen girdaplar…

Karadeniz’in öfkesi, sanki o kanatların arkasında hapsolmuştu.

Arkasındaki o dev hırçın fırtına, atmacayı değil…

O koca atmaca, fırtınayı taşıyordu.

Bir anlığına Poyraz’a öyle geldi ki…

O atmaca, kapının üzerinde çizilmiş bir logo değil…

Birazdan kanat çırpıp karanlığın içinden çıkacak canlı bir kuştu sanki.

Motor yeniden sesini yükseltti.

Farlar virajı aydınlattı.

Ve atmaca…

Sanki gerçekten uçuyormuş gibi…

Yağmurun içine karışıp gözden kayboldu.

Poyraz, nedenini bilmediği bir özlemle arabanın kaybolduğu yöne uzun süre baktı.

Sanki…

Çok…

Çok eski birini uğurlamış gibiydi.

•

Bence gerçekten bir dönüm noktasıydı bu bölüm, ne dersiniz?

Bölümün ismini uzun süre düşündüm.

‘MİRAS’ öylesine seçilmiş bir başlık değil. Bu bölümün özünü tek kelimeyle anlatıyor bence.

Çünkü bu bölümde hiçbir karakter öyle para, toprak falan miras almıyor.

Herkes birbirinden bir parça devralıyor aslında.

Mesela bakalım…

İso’nun Poyraz’a bıraktığı miras.

Bu aslında en açık olanı. İso’nun ona bıraktığı şey sadece bir kolye değil. Kolye sadece bir sembol, bir emanet. Bu bölüm ona, pes etmemeyi miras bıraktı.

Sevdiklerini sonuna kadar bırakmamayı miras bıraktı ona.

Poyraz belki abisini gerçekten taşıyamadı, ama bırakmadı da.

İso’nun ona öğrettiği değer, o kendinde değilken bile yaşamaya devam etti.

İkinci olarak, Oruç’un devraldığı miras…

Bu bence en acı olanı.

“Sen sözünü tuttun. Şimdi sıra bizde.”

Ve İso, uzun zaman boyunca Poyraz’ı korudu, kardeşi yerine koydu.

Oruç’un bahsettiği şey aslında bir yandan da, ‘İso’nun bıraktığı yerden biz devam edeceğiz.’ diyor.

Yani Oruç, artık sadece İso’nun abisi değil.

İso’nun görevini de devralıyor.

Bir sonraki miras, dil. Lazca.

10. bölümdeyken bunun bilgisini aslında sizlere vermiştim.

İso’nun bu dili öğrendiği kişi…

En büyük abisi.

İso, yıllarca bu dili konuşmasının arasına serpiştiriyor. Hatta Fadime’ye son sözünü de hatırlatayım.

‘Ma si dido kporom.’

‘Gomçkva, Fadime Koçari.’

Şimdi ise Fatih Furtuna…

Poyraza son sözü…

‘Gomçkva, Küçük Atmaca.’

Bu da aslında abisinden İso’ya kalan bir miras. 🥲

Ve benim en çok beğendiğim detay şu oldu, bu bölüm İso tek bir kelime dahi etmiyor. Hatta neredeyse ölüme en yakın olduğu bölüm. Ama buna rağmen benim İso’nun etkisini çok hissettiğim bir bölüm oldu.

Tek kelime etmiyor, yürümüyor, düşünmüyor bile.

Ama herkes onun öğrettikleriyle hareket ediyor.

•Poyraz onun sözünü tutuyor.
•Oruç, onun görevini devralıyor.
•Fatih, onun bıraktığı emaneti yerine koyuyor.
•Atmaca, onun simgesi olmaya devam ediyor.
•Fatih’ten öğrendiği o Lazca da, yine onun sayesinde bu hikayede yaşamaya devam ediyor.

Yani, İso’nun bedeni çökerken bıraktığı miras daha görünür hale geliyor.

Ve bölümün sonunda bir cümle geçiyor.

‘Arkasındaki o dev, hırçın fırtına atmacayı değil; o koca atmaca, fırtınayı taşıyordu.’

Bir de, bölümün giriş cümlesi.

‘Unutma, atmacalar yalnız uçuyor gibi görünürler ama birbirlerini gökyüzünde asla tek bırakmazlar.’

Bu iki söz de ufak bir spoiler olsun ;)

Şarkılar da umarım hoşunuza gitmiştir hangisini seçsem diye saatlerce düşündümm 🤧

Çenem düştü galiba biraz, umarım sıkılmamışsınızdır ve bölümü beğenmişsinizdir 🫂🫂

İyi ki varsınız…

🦅🌊

Ha bu arada ufak bi not daha: Fatih Furtuna’yı aklınızda canlandırabilmeniz için de bir oyuncu seçtim: Alican Yücesoy

Bana Fatih’e Eren Vurdem’den daha uygun gibi geldi.

Zaten gençliği de Erdem Şanlı’nın aynısı ⭐️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

135okunma 13beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18