34. bölüm · Kefaret | İsfad

34 • ‘Я рядом.’

selin ~

‘Я рядом.’

Bu kez gerçekten uzuuun bir bölüm oldu, ama her şey yüzleşme içinn…

Umarım sıkılmadan okursunuz ve umarım beğenirsiniz, yorumlarınız da benim için çok önemli ve değerli…

Bekliyor olacağım…

İyi okumalaar,

İyi ki varsınız.

🦅🌊

Yüksel Baltacı - Selamet

Odanın içindeki karanlık, yerini yavaş yavaş sabahın aydınlığına bırakıyordu ama ikisi de uyanıktı.

Aynı yatağın üstünde, aralarında sadece birkaç karışlık bir mesafe vardı ama o mesafe Karadeniz’in en derin uçurumundan bile daha genişti.

Fadime, sırtı ona dönük, gözlerini duvardaki doğmaya başlayan soluk güneş ışığının çizgisine dikmişti.

İso odaya girdiğinden beri onun yüzüne bakmamış, yatağa geçip yorganı üstünkörü üzerine geçirmişti.

Fadime, onun bu tepkisizliğine karşı nefes bile almaya korkuyordu.

Arkasındaki adamın varlığını, o tanıdık sıcaklığı hissetmeye çalıştı ama arkasından sadece buz gibi bir esinti geliyordu.

İso, tıpkı bir tabuttaki gibi hareketsizdi.

Gözleri tavandaki ahşap kirişlerdeydi.

Fadime dayanamadı.

Yavaşça döndü, adamın üzerindeki yorgan kaymış, sırtını ve omzunu açıkta bırakmıştı.

Fadime elini uzattı.

Parmak uçları, İso’nun açıkta kalan omzuna dokunur dokunmaz adam, adeta elektrik çarpmış gibi, ani ve keskin bir refleksle kolunu geri çekti.

Kendini yatağın en ucuna sabitledi, yorganı kendi elleriyle iyice yukarı çekti.

Fadime’nin eli havada kaldı.

Parmakları dondu.

"Sağ ol.”

dedi İso karanlığın içinden.

Sesi dümdüzdü, hiçbir duygu barındırmıyordu.

Ne kızgınlık, ne kırgınlık.

Sadece dipsiz bir mesafe.

Fadime elini yavaşça kendi göğsüne çekti.

Gözlerini kapattı ama uyuyamadı.

O gece, aynı yatakta iki yabancı olarak sabahı ettiler.

-

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte mutfakta boğucu bir hava vardı. Oruç ve Adil, Fadime’den aldıkları mesajla fabrikaya geçmeden önce konağa uğramış, masanın ucunda oturmuş, baş başa vermiş fısıldaşıyorlardı.

"Güvenlikleri iki katına çıkardım,"

diyordu Oruç, sesi kısık ve gergindi.

"Köyün girişine de adam koydum.“

Adil başını salladı, çay bardağını parmaklarının arasında çevirirken hırsla fısıldadı.

“Timur hâlâ etrafımızda dolanıyor, kimseye güveneme-“

Merdivenlerden gelen o tok, nizami baston sesiyle mutfaktaki fısıltı bıçak gibi kesildi.

İki adam hemen dikleşti, yüzlerine zoraki bir rahatlık yerleştirmeye çalıştı.

İso mutfak kapısında belirdi.

Üzerinde jilet gibi düzeltilmiş açık mavi renkte bir kazak vardı.

Oruç’a ve Adil’e bakmadı.

Hem Adil hem de Oruç, dün geceki o şen şakrak İso’dan eser kalmayan haline anlam veremeyerek bakıştılar.

İso, boş sandalyeye doğru yürüdü.

Sandalyeyi çekti, oturdu.

Masanın kenarını iki eliyle kavrayıp sandalyeyi milimi milimine öne itti; masanın hizasıyla göğsü arasındaki mesafeyi ölçüyor gibiydi.

O sırada Fadime tezgâhta çay dolduruyordu.

Eli titredi, porselen demlik tezgâhın üzerindeki bir tabağa çarptı.

Keskin, yüksek bir çınlama sesi mutfakta yankılandı.

O an İso’nun omuzları bir anda kasıldı.

Sırtı gerildi, nefesi göğsünde kilitlendi.

Gözleri bir saniyeliğine tamamen büyüdü, bakışları dondu.

Ama tek bir kelime etmedi.

Sesini çıkarmadı.

Birkaç saniye sonra, hiçbir şey olmamış gibi elini uzatıp fincanın kulpunu tam olarak sağ tarafa, doksan derecelik bir açıyla çevirdi.

Oruç ve Adil birbirine baktı.

İso’nun o bir saniyelik irkilmesini görmüşlerdi ama onun bu derin sessizliği karşısında dillerini yuttular.

Aradan yalnızca birkaç dakika geçmişti.

Ağzına adam akıllı lokma sokmayan İso ayaklandı.

Oruç sakince konuşmaya başladı.

“Nereye da, daha ağzına lokma almadun abim?”

İso ise bakışlarını kaçırdı.

Korkunç derecede sakin ve nazikti.

“Afiyet olsun size.”

Mutfaktan çıkıp merdivenlere yöneldi.

Üst kattaki o yıllardır kapısının açılmadığı babasının çalışma odasına girdi ve kapıyı nazikçe kapattı.

Mutfakta sadece Fadime, Adil ve Oruç vardı.

Adil daha fazla dayanamadı.

“Fadime, abim… Sabah mesaj atmışsın, gelin diye. Bir şey mi oldu da? Ha bu uşağun hali de hal değil. Dün geceki halinden eser yok?”

Fadime’nin gözleri az önce kocasının çıktığı o merdivenlere çakılı kalmıştı.

Sessizce konuşmaya başladı.

Tek bir kelime.

“Hatırladı.”

İçtiği çay boğazında kalan Oruç, bir anda öksürüklere boğuldu.

Adil’in gözleri fal taşı gibi büyüdü.

Fadime devam etti.

“Hepsini değil, sadece kaza yapmadığını biliyor.”

“Ona yalan söylediğimizi anladı.”

“Ama vurulduğunu, o gece ne yaşandığını bilmiyor.”

Oruç, mutfaktaki herkesin söylemeye korktuğu şeyi dile getirmek zorunda kaldı.

“Henüz.”

“Hatırlamaya başladıysa…”

“Devamı da gelecek.”

-

Günler birbirini kovaladı ama zaman, Furtuna Konağında donup kalmış gibiydi.

Takvim yaprakları düşüyor, kış Karadeniz’in üzerine daha da ağır çöküyordu.

İso, akşam yemeğinde bardağı kaldırdı.

Suyu tek solukta içtikten sonra bardağı tam bıraktığı yere koydu.

Durdu, baktı.

Bardağı iki santim sola kaydırdı.

Beğenmedi.

Bir santim geri çekti.

Kulpunu tam karşıya, mutfak kapısına doğru çevirdi.

Ancak o zaman elini çekti.

Ertesi gün koridorda yürürken, havlunun çizgileri çizgilerine denk gelecek şekilde, tam simetrik asılması için dakikalarca uğraştı.

Yatağından kalktığında, çarşaftaki en ufak bir kırışıklığı bile elleriyle sertçe sıvazlayarak düzeltti.

Bastonunu kapının arkasındaki iki panelin tam birleştiği çizgiye yerleştirmeden odadan çıkmadı.

Sanki hayatında kontrol edebildiği tek şey buymuş gibiydi.

Yüksel Baltacı - İnanmazdum Sözune

Bu süre zarfında bahçedeki güvenliklerin sayısı daha da arttı.

Kapıda sürekli yabancı adamlar bekliyor, arabalar devriye geziyordu.

Sorgulamıyordu.

Sadece izliyordu.

Ama anlamıştı.

Yine ondan saklanan bir şey vardı.

Her sabah aynı döngü tekrarlanıyordu.

Fadime elinde ilaçla çalışma odasına giriyordu.

İso hapı alıyor, onun gözlerinin içine bakarak ağzına atıyor ve uzatılan sudan büyük bir yudum alıp yutkunuyordu.

Fiziksel sağlığı için olan ilaçlarını asla aksatmıyordu.

Ama…

O psikiyatrik ilaçlar…

Zihnini bulandıran, onu uyutan o ilaçlar…

Fadime, en son o ilaçları kocasının avucuna bıraktığında da aynı rutin tekrarlanıyordu.

Ama…

Fadime odadan çıktığı an İso banyoya yöneliyordu.

Lavabonun başına gelip ağzındaki ıslak, erimeye yüz tutmuş hapı beyaz mermere tükürüyordu.

O gün de günlerdir yaşanan şey yaşanıyordu yine.

İso, Fadime’ye döndü. Gözleri buz gibiydi.

“Artık getirmene gerek yok. Zahmet etme, ben kendim içerim.”

Fadime başıyla onayladıktan sonra odadan çıktı.

İso kendini banyoya attı.

Su vanasını açmadı.

Hapın mermer üzerindeki eriyişini uzun süre izledi.

Başını kaldırıp aynaya baktı.

Masmavi gözlerindeki o donuk ifadenin arkasından sızan o kor gibi yanan delilikle, aynadaki kendine fısıldadı.

"Seni bulacağım."

-

İso, günün büyük kısmını çalışma odasında geçiriyordu.

Kapı kapandıktan sonra içeriden bazen saatlerce tek bir ses bile gelmiyordu.

Bazen de ahşaba sürtünen ince bir törpü sesi…

Tak…

Tak…

Tak…

Fadime bir keresinde kapıya kadar gelip dinlemişti.

İçeride ne yaptığını anlayamamıştı.

Kapıyı açıp tek bir şey bile sormaya cesaret edememişti.

İkisinin arasındaki o kopuş, evin içindeki kelimelere de sirayet etmişti.

İso, fırtınanın koptuğu o geceden beri onun ismini bir kez bile ağzına almamıştı.

İsmini söylemiyordu.

O ismi zihninden de dilinden de söküp atmış gibiydi.

Bir yabancıya, bir hayalete hitap eder gibi mesafeli ve tekinsizdi.

Ama ne yaparsa yapsın, kalbinden söküp atamıyordu o kadını.

Atamazdı da.

‘İnanmazdum sözune,’

‘Bir çift çakır gözune.’

‘Gönlum olmasa sende,’

‘Bakilmazdi yüzune…’

-

Dünya onun için sadece görsel bir dekora dönüşmüştü ama zihninin içindeki o kırık aynanın parçaları ara sıra batıyordu.

Psikiyatrik ilaçları, o günden beri almadığı için zihninin oyunları iyice karmaşıklaşmıştı.

Bir gün kahvaltıda çay bardağını kaldırdı.

Tam dudaklarına götürecekken, berrak kırmızı çayın içinde, bardağın dibinden yukarı doğru sızan koyu bir kan rengi gördü.

Sanki bardak sıcak suyla değil, taze bir kanla doluydu.

İso durdu.

Gözlerini kırptı.

Bir saniye sonra bardak yine eski normal çayına döndü.

Yüzünü bile ekşitmeden çayından bir yudum aldı.

Bir başka akşam, koridorda yürürken rüzgârın etkisiyle sertçe kapanan balkonu kapısının sesi evde yankılandı.

TAK!

İso’nun kulaklarında o ses bir kapı çarpması değil, çok yakından patlayan bir silah sesi olarak yankılandı.

Adımı havada asılı kaldı, yumruklarını sıktı.

Geçti.

Hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

Duvardaki bir dantel örtünün beyazlığına baktığında, gözünün önüne bir anlığına bembeyaz bir gelinlik geldi.

Ama o gelinlik saniyeler içinde yukarıdan aşağıya doğru kıpkırmızı bir kana bulandı.

Gözlerini yumdu, açtı.

Gelinlik gitmişti.

Arkasını döndü, hiçbir şey demeden bahçeye çıktı.

Denizi izlemeye başladı.

Saatlerce.

-

Şubat ayının sonuna doğru Levent, rutin kontrol için konağa geldi.

Salonda, baş başa oturdular.

Levent, gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.

Profesyonel gözleri, İso’nun oturuşundaki o aşırı nizami hali, gözlerindeki o donuk tekinsizliği tartıyordu.

"Aynı rüyayı tekrar tekrar gördüğün oluyor mu şu sıralar, İso?"

diye sordu Levent, ses tonunu olabildiğince nötr tutarak.

“Ya da geçmişe dair ani görüntüler geliyor mu?"

"Yok.”

dedi İso.

Tek bir mimik bile oynamadı yüzünde.

Levent kalemi aldı, önündeki bloknotun boş sayfasına hızlıca bir not düştü.

'Travmatik kaçınma ve inkar evresi devam ediyor. Karakter, tetikleyicileri tamamen bloke etmek için aşırı bir duygusal küntlük geliştirmiş.’

Ayağa kalktı, İso’nun yanına gelip bileğini kavradı.

Nabzını ölçecekti.

Ancak İso’nun tenine dokunduğu an irkildi.

"Ellerin..."

dedi Levent, şaşkınlıkla.

“Ellerin niye bu kadar soğuk İso? Oda sıcak…”

İso bileğini yavaşça, ama kararlı bir güçle Levent’in parmaklarının arasından çekti.

Ellerini dizlerinin üzerine koydu.

"Üşüdüm, abi.”

dedi sadece.

Levent onun gözlerindeki o görünmez duvarı aşamadı.

Bir şeyleri seziyordu, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı ama İso öyle bir donma evresindeydi ki, profesyonel bir psikiyatrist bile o buzun arkasını göremezdi.

-

25 Şubat gecesi.

Fadime çoktan derin bir uykuya dalmıştı.

İso yine gördüğü parça parça o kabus yüzünden bir anda gözlerini açtı.

Fadime’yi uyandırmamaya hassas bir özen göstererek sessizce kalktı.

Ayakları onu soğuk basamaklardan aşağıya, karanlık salona doğru taşıdı.

Salondaki büyük duvara doğru yürüdü.

Duvarda, ahşap oymalı ağır bir çerçevenin içinde eski bir aile fotoğrafı asılıydı.

Yıllar öncesine aitti.

Fotoğrafta herkes bir arada, yan yana ve en önemlisi...

Herkes gülüyordu.

Mutlu bir aile tablosuydu.

İso fotoğrafın önünde dakikalarca, bir heykel gibi kıpırdamadan durdu.

Sağ elini yavaşça kaldırdı.

Titreyen parmak uçlarını camın üzerine koydu.

Fotoğraftaki kendi genç yüzünün, Poyraz’a benzeyen o gülen gözlerinin üzerine getirdi parmağını.

Dokundu.

O sessizlikte, boğazından neredeyse duyulmayacak kadar kısık, derinden gelen ve tüyleri ürperten bir fısıltı döküldü.

"Sen de biliyor muydun?"

Cevap gelmedi.

İso’nun gözlerinden tek bir damla yaş bile akmadı.

Elini yavaşça camdan çekti.

Geriye doğru bir adım attı.

Soluk ay ışığında, çerçeveli camın üzerinde, tam o eski gülen yüzünün üstünde İso'nun kendi parmak izi lekeli bir biçimde kalmıştı.

İso o lekeye baktı.

Elini uzatıp silmedi.

O izi oradaki kendisine, o yabancıya ait bir leke gibi bırakıp arkasını döndü ve karanlıkta kayboldu.

-

Yaşar Kurt - Samistal Yaylası

Ertesi sabah, İso bahçede, rüzgârın altında yine o sabit noktada denizi izlerken, Fadime odada kol saatini ararken İso’nun ilaçlarının olduğu çekmeceyi açmıştı.

Kutuları kaldırıp altlarına bakıyordu.

En köşede duran, o büyük psikiyatrik ilaç kutusu olması gerekenden daha ağır gelmişti ona.

Kutuyu açtı, içindeki hapları saydı.

Eksilmesi gereken hapların yarısından fazlası yerindeydi.

Gözleri büyüdü, göğsü delicesine çarpmaya başladı.

Anlamıştı.

İso ilaçları yutmuyordu.

Haftalardır zihnini uyuşturmuyor, aksine o cehennemin içinde tamamen uyanık kalıyordu.

Fadime başını çevirip pencereden bahçeye baktı.

İso, bahçe duvarının kenarında, rüzgârda savrulan saçlarıyla öylece durmuş denize bakıyordu.

Aynı adamdı.

Aynı mont...

Aynı omuzlar...

Ama gözlerinin içinde artık tanımadığı biri yaşıyordu.

-

Şubat ayının sonunda bir öğleden sonra, çalışma odasındaki masanın üzerinde duran İso’nun telefonu titremeye başladı.

İso koltukta dik bir şekilde oturmuş, önündeki şeylerle uğraşıyordu.

Telefonun sesini duyunca uzandı.

Ekrana baktı.

Numarayı tanımıyordu.

Telefonu kulağına götürdü.

“Abiiii?!”

Bir an, sadece bir an için omuzlarındaki o ağır yük hafifler gibi oldu.

Yüzündeki o donuk, kaskatı maske aşağı doğru kaydı.

“Ula Poyraz?"

Karşı taraftan çocuğun o neşeli, cıvıl cıvıl sesi salona taştı.

“İso abi! Ne yapıyorsun? Ula söz vermiştun da!”

İso’nun dudaklarının kenarında, haftalardır bu evde kimsenin görmediği küçücük, sıcacık bir tebessüm belirdi.

Gözleri parıldadı.

“Ne sözü da?..”

“Abi… Unuttun mu? Sen yaşlandun galiba.”

İso ilk defa içten bir kahkaha attı.

“Ula daha otuz yaşında bile değilim. Sen de hemen ihtiyar ettun beni.”

Poyraz da kahkaha attı.

“Hani beni görmeye gelecektun? Söz verdun!”

İso koltuğa yaslandı.

Sesinde haftalardır kimsenin duymadığı o sıcaklık vardı.

“Doğrudur. Söz verdum.”

“Ne zaman? Bekle bekle ağaç oldum da burada.”

İso birkaç saniye sustu.

Sonra çalışma masasının üzerindeki küçük bez parçasına sarılmış hediyeye baktı.

Gözlerinde yumuşacık bir ifade oluştu.

“Yarın sabah hazır ol.”

Telefonun diğer ucunda bir çığlık koptu.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten da.”

“Vallahi mi?”

“Vallahi.”

İso hafifçe güldü.

“Bir de sana küçük bir sürprizim var.”

Poyraz’ın sesi tamamen heyecana döndü.

“Neee? Ula abi, ne sürprizi? Söyle da! Ne olur!”

“Yoook… Söylemem.”

“Ama abiii…”

“Yarın görünce anlarsun.”

“Çok büyük mü?”

“Bana göre küçük… Ama bilema sana göre büyük olabilir.”

“İpucu ver bari.”

İso başını iki yana salladı.

“Yok. Sabredeceksun.”

“Of yaa…”

“Sabah erkenden geleceğum. Hazır ol.”

“Tamam! Ama geç kalma ha!”

“Ula küçük atmaca! Ben hiç geç kaldum mu da?”

Poyraz bir an düşündü.

Sonra kıkırdadı.

“Yok…”

“O zaman sen güven bana.”

Telefon kapanmadan önce Poyraz son kez konuştu.

“Abi?”

“Söyle abim.”

“Gelince çok kocaman sarılacağum sana!”

İso’nun gülümsemesi daha da büyüdü.

Günlerdir kendine kimseyi dokundurmamıştı, kimseye dokunmamıştı.

Ona yalan söylemeyen tek kişi, küçük kardeşi yerine koyduğu Poyraz’dı.

“Çok kocaman sarıl da abim!”

Telefon kapandıktan sona İso uzun süre kararan ekrana baktı.

Sonra masasındaki küçük bez parçasını eline aldı.

Poyraz’ın daha önce gözlerini İso’nun boynundaki turkuaz renkteki taş kolyeye dikişini hatırladı.

‘Büyük atmaca! Kolyen ne kadar da güzel da!.. Keşke benim de olsa böyle bir kolyem…’

Bez açıldı.

İçinden avucunun içine sığacak kadar küçük, günlerdir tamamen kendi eliyle oyduğu küçük bir ahşap atmaca kolyesi çıktı.

Kanatları açıktı.

Gözlerine minicik parıldayan turkuaz epoksi işlemişti.

Elindeki figürün arkasını çevirdi.

Atmacanın tam kalbindeki o minik, parıldayan, yuvarlak turkuaz taşa baktı.

Kendi boynundaki kolyenin ucundaki taşın aynısındaydı.

Kendinden bir parçayı, ona verecekti.

Parmak ucuyla o turkuazı okşadı.

Fısıltıyla,

“Yakışacak sana, uşak…”

dedi.

O sırada kapının aralık eşiğinde durmuş onu izleyen Adil, yutkunarak geri çekildi.

İso sevgisini kaybetmemişti; sadece bu evdeki hiç kimseye verecek tek bir kırıntısı kalmamıştı.

-

İso o sabah alarm çalmadan uyandı.

Bir süre tavana, ahşap kirişlere bakarak öylece, hareketsiz kaldı.

Sonra sessizce doğruldu.

Haftalardır yanından ayırmadığı bastonuna uzanmadı.

Parmakları havada bir an asılı kaldı.

Tereddüt etti, sonra elini geri çekti.

Bugün ona ihtiyacı yoktu.

Çünkü bugün, yalnız değildi.

Ayağa kalktı.

Adımları yavaştı ama kaskatı ve dikti.

Üzerine koyu lacivert, boğazlı bir kazak ve yine aynı renkteki dökümlü bir kumaş pantolon geçirdi.

Yüksel Baltacı - Ben Gene Sana Vurgunum

(şarkıyı kesinlikle açınn, umarım zamanlamayı denk getirebilmişimdir :))

Saçlarını düzeltti, odadan çıkıp merdivenlerden aşağı indi.

Tam paltosunu giydiği sırada Fadime mutfaktan yeni çıkıyordu.

İso’yu elinde bastonu olmadan, dışarı çıkmaya hazır bir halde görünce adımları bıçak gibi kesildi.

Gözlerinde hem bir şaşkınlık hem de o gitgide büyüyen çaresiz korku belirdi.

"Nereye..."

diyebildi Fadime, sesi boğazında düğümlenerek.

“Nereye gidiyorsun?"

İso kapının eşiğinde durdu.

Arkasını dönmedi, ona bakmadı bile.

Sesi, şubat ayının ayazı kadar net ve mesafeliydi.

“Akşama dönerim. Geç kalmam."

Mecbur olduğu, zincirlendiği o yere geri gelecekti sadece; ait olduğu eve değil.

Fadime dayanamadı.

Kelimeler bir anda dökülmüştü dudaklarından.

“Böyle mi olacağız?”

İso tam kapıyı açıp adımını dışarı atacakken arkasından gelen bu acı dolu soruyla olduğu yerde kalakaldı.

Kafasını yavaşça sola doğru çevirdi.

Hala genç kadının yüzüne bakmıyordu.

Ama yüzünde hafif, acı dolu bir gülümseme vardı bu kez.

Haftalar önce, Levent’in Fadime’ye söylediği o cümleyi şimdi İso, çok sevdiği karısına itiraf ediyordu.

Tek bir cümle…

“Zannetme, sana dargınım…”

“Ama,”

“Ben gene sana vurgunum.”

Başka tek bir kelime etmeden kapıdan çıktı.

Bu itiraf sonrasında Fadime, günler sonra içinde biriktirdiği o gözyaşlarını istemsizce serbest bırakmak zorunda kaldı.

Bahçedeki adamlar, İso’nun bastonsuz ve dik yürüyüşünü görünce hızla toparlanıp önlerini iliklediler.

İso hiçbirini görmedi.

Doğrudan garaj yoluna yürüdü.

Orada, konağın gölgesinde, siyah bir gece gibi parıldayan spor BMW’si duruyordu.

Levent’ten taburcu olacağını duyduğu anda satın aldığı araç, öylece onu bekliyordu.

Uzun zamandır dokunulmamış, adeta sahibinin uyanmasını beklemiş vahşi bir yırtıcı gibiydi.

Sürücü koltuğuna geçti.

Kapıyı kapattığı an dış dünyanın bütün uğultusu kesildi.

Direksiyonu iki eliyle kavradı.

Deri kaplamanın soğukluğu parmaklarına işlerken start düğmesine bastı.

Spor aracın mavi detaylı gündüz farları, aydınlık sabahta bile ışıl ışıl parıldıyordu.

İsmail Furtuna’nın aracı, tıpkı kendisi gibiydi.

Araba, konağın sessizliğini yırtan güçlü bir kükremeyle çalıştı.

İsmail Furtuna, konağını dikiz aynasında küçülterek hızla uzaklaştı.

-

Muhtarlığın yanındaki o iki katlı, eski ama sıcak sarı evin önüne geldiğinde arabayı yavaşça sağa çekti.

Motoru durdurdu.

Tam kapıyı açıp aşağı indiği sırada, sarı evin tahta kapısı gıcırtıyla açıldı.

Poyraz ve babası tam dışarı çıkıyorlardı.

Poyraz, üzerinde sıcacık duran mavi renkteki montu ve boynuna dolanmış kocaman örgü atkısıyla kapının eşiğinde belirdi.

Altı yaşındaki o küçücük mavi gözleri, yolun kenarında duran o parlak siyah spor arabaya kaydı, ardından arabadan inen adama baktı.

"Büyük atmacaaa!"

Poyraz’ın sevinç dolu çığlığı mahallenin sessizliğinde yankılandı.

Küçük çocuk, basamakları üçer beşer atlayarak, adeta uçarcasına İso’ya doğru koşmaya başladı.

İso’nun yüzündeki o haftalardır taşlaşmış, kaskatı kesilmiş maske, Poyraz’ın adını duymasıyla birlikte bir anda tuzla buz oldu.

Gözlerinin içi parıldadı.

Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü, kollarını iki yana açtı.

İso daha konuşmaya fırsat bulamadan, Poyraz bir füze gibi gelip göğsüne çarptı.

Küçük kolları İso’nun boynuna sımsıkı dolandı.

İso da onu altındaki toprağa kök salmak ister gibi, hayatında tutunacağı tek gerçek bu çocukmuş gibi sımsıkı, göğsünü ağrıtacak bir özlemle sardı.

Kokusunu içine çekti.

Bu evde, bu köyde ona yalan söylemeyen, gözlerinin içine saf bir sevgiyle bakan tek canlı bu çocuktu.

"Ula küçük atmaca…”

diye fısıldadı İso, sesi hafifçe titremişti.

"Yavaş da, devireceksun beni."

“Sen asla devrilmezsin ki abi…”

Birbirlerinden ayrıldıklarında İso doğruldu, Poyraz’ın babasına döndü.

Adam, önünü ilikleyerek İso’ya doğru yürüdü, yüzünde hürmet dolu bir tebessüm vardı.

"Hoş geldun beyim…”

dedi adam.

“İyisun inşallah?"

"İyiyim, sağ olasın.”

dedi İso, ardından Poyraz’ın saçlarını karıştırarak sordu.

“Nereye gidiyorsunuz sabah sabah böyle telaşla?"

Poyraz’ın babası kıkırdayarak oğlunun kafasına vurdu hafifçe.

“Ha bu uşağı berbere götürüyorum beyim. Saçları gözüne giriyor artık, laf da dinlemiyor. Dün benim telefonumdan da seni aramış beyim, kusura kalma inan ki haberim yoktu.”

İso kaşlarını kaldırıp Poyraz’a baktı, sonra babasına döndü.

“Ne kusuru da?.. Demek berbere gidiyorsunuz. Bırak, ben götürürüm onu. Sen de izin veriyorsan eğer, bugün bende kalsın ha bu uşak. Biraz gezeriz."

Poyraz babasının bacağına yapıştı, yalvaran gözlerle baktı.

“Baba ne olur! İso abimle gideyum da, ne olur!"

Babası güldü, İso’ya bakıp başını salladı.

“Ne demek beyim, lafı mı olur? Sana emanettir. Zaten senin yolunu gözledi günlerdir."

İso yavaşça adamın omzuna dokundu.

"Eyvallah… Hava kararmadan getiririm. Gözün arkada kalmasun."

Poyraz, hayatında ilk kez bu kadar lüks ve spor bir arabaya biniyordu.

Sevinçten içi içine sığmıyordu.

Yüksel Baltacı - Penthos

İso kapıyı açınca hemen ön sağ koltuğa tırmandı, koltuğun yumuşak derisine gömüldü.

İso da sürücü koltuğuna geçip oturdu.

Araba henüz hareket etmeden İso yan tarafa doğru eğildi.

Poyraz’ın boynuna neredeyse üç tur dolanmış, ağzını yüzünü kapatan o kocaman örgü atkıyı yavaşça düzeltti, çocuğun nefes alacağı şekilde aşağı indirdi.

Parmağıyla atkının arasından Poyraz’ın burnunu çıkarıp hafifçe sıktı.

"Ula bu ne biçim atkı da?"

diye güldü İso, gözlerinin içi gülüyordu.

"Anan seni savaşa mı gönderiyor, berbere mi?"

Poyraz kıkırdadı.

“Çok soğuk dedi anam, üşütürsen berber amca saçını kesmez dedi."

"Keser keser, merak etme sen.”

dedi İso.

Ardından emniyet kemerine uzandı.

Kemeri çekti, Poyraz’ın göğsünden geçirip klik sesiyle yuvasına kilitledi.

İso durmadı; kemeri bir kez daha eliyle geriye doğru çekip iyice oturduğunu kontrol etti, çocuğun boynunu acıtmaması için üst kısmını hafifçe gevşetip sabitledi.

Ancak ondan sonra kendi kemerini taktı.

Poyraz, arabanın ön panelindeki tuşları, parıldayan ekranı hayranlıkla inceliyordu.

“Abi... Bu araba uçuyor mu?"

diye sordu, gözleri fal taşı gibi büyümüştü.

İso içten bir kahkaha attı.

Haftalardır Furtuna Konağı’nda kimsenin duymadığı, o eski, içten gelen kahkahaydı bu.

“Uçmuyor ama... Eğer uslu bir uşak olursan, berberden sonra uçuyor gibi hissettirebilirim sana."

"Essahtan mı?"

"Ben sana yalan söyler miyim da? Ama önce o saçlar jilet gibi kesilecek. Anlaştık mı?"

Poyraz elini havaya kaldırdı.

“Anlaştık!"

İso, çocuğun o küçücük eline çak yaptı.

Ardından vitesi ileri itti, gaza hafifçe dokundu.

Siyah spor BMW, sarı evin önünden sessizce uzaklaştı.

Köy yolu boyunca aracın o tok egzoz sesi yükselirken arabanın içinden aralıklarla bir çocuğun neşeli kahkahası yükseliyordu.

Ve o kahkahalara...

Haftalardır ilk kez, İso’nunki de karışıyordu.

-

Köyün merkezindeki o tek odalı, camları buğulu eski berber dükkanının kapısı, pirinç çıngırağın çın sesiyle açıldı.

İçerideki tanıdık tıraş sabunu, tütün kolonyası ve sıcak havlu kokusu dalga dalga yüzlerine vurdu.

Berber koltuğuna çocuk oturacağı için, berber usta hemen o klasik ahşap yükseltme tahtasını koltuğun kolluklarına yerleştirdi.

Poyraz, adeta bir tahta çıkıyormuş gibi heyecanla o düzeneğin üzerine tırmandı.

Berber, çocuğun boynuna siyah önlüğü bağlarken, İso köşedeki yıpranmış deri koltuğa geçip oturdu.

Berber usta makası eline aldı, şakırdatarak sordu.

“Nasıl keselim beyim?"

İso oturduğu yerden kalktı, Poyraz’ın koltuğunun yanına geldi.

Eğilip, çocuğun alnına düşen sapsarı kakülleri iki parmağıyla nazikçe geriye doğru itti.

Uzun uzun yüzüne, o temiz bakışlarına baktı.

İso kıyafetinden saatine, saçının nizamından renk uyumuna kadar hayattaki her detayda gizli bir zarafet arayan adamdı; şimdi bu özeni küçük atmacasına gösteriyordu.

"Usta, yanları temiz gir de..."

dedi berberin omzuna dostça dokunarak.

“Üstü biraz bırak. Bunun saçı dalgalı, çok yakışır ona."

Poyraz aynadan İso’ya bakıp hafif bir korkuyla sızlandı.

“Abi... Çok kısa olmasın ha, çirkin olurum sonra."

İso hemen çocuğun omzuna dokundu, dudaklarında koruyucu bir tebessüm belirdi.

“Merak etme da. Seni çirkin edecek adam daha doğmadı bu dünyada."

Altı yaşındaki çocuk bu sözü duyunca gözlerinin içi parıldadı, dünyanın en mutlu uşağı gibi dikleşti koltukta. İso berbere dönerek devam etti.

"Öyle asker tıraşı yapma ha. Alnını tamamen kapatmasın, gözleri görünsün uşağın. Çocuk çocuk gibi dursun, temiz olsun yeter."

“Kaybolmasın gözleri…”

İso insanın en çok bakışlarına, gözlerinin içindeki o saf dünyaya değer verirdi.

Poyraz’ın o aydınlık gözlerinin saç arkasına saklanmasını istemiyordu.

Berber usta başını salladı.

“Ayıpsın beyim, tam istediğin gibi jilet yapacağım uşağı."

Makasın o ritmik, metalik şak şak sesi dükkanın içinde yankılanmaya başladığında, Poyraz aynadan sürekli İso’ya bakıyor, kaşlarını oynatıp komik suratlar yapıyordu.

İso da koltuğuna geri geçip ona göz kırparak sessizce eşlik ediyordu.

"Eee, Poyraz uşağım,"

dedi berber usta saçtan bir tutam keserken.

“Okul nasıl gidiyor bakayım? Var mı bir yaramazlık?"

"Çok iyi gidiyor berber amca,"

dedi Poyraz gururla.

“Okuma yazmayı tamamen söktüm da! İso abime mektup yazacağım yakında."

Berber güldü, gözlerini aynadan İso’ya çevirdi.

“Aferin sana. İso beyim, ha bu uşak bitti sayılır da... Senin saç sakal ne olacak? Bayağıdır el atmadık, malum…”

İso durdu.

Bakışları bir anlığına dükkanın o geniş, lekeli aynasına kaydı.

Aynadaki adama baktı.

Saçları uzamış, kulaklarının üzerine doğru devrilmişti; sakalları yüzünün o keskin hatlarını gizleyecek kadar gürleşmişti.

Bu uzayan saçlar, o komada yattığı karanlık günlerin emanetiydi.

Yavaşça ayağa kalktı.

Bastonsuz, güçlü adımlarla berber koltuğuna doğru yürüdü.

Poyraz'ın saç kesimi bittiği için çocuk hemen yandaki küçük tabureye zıpladı. İso, boşalan büyük koltuğa oturdu.

"Eskisi gibi yap abi.”

dedi.

Sesi tok ve sakindi, masmavi bakışları ise güçlü ve keskin.

“Kısaltalım hepsini."

Berber usta önlüğü İso'nun boynuna bağlayıp tıraş makinesini çalıştırdı.

Makine cızırdayarak İso'nun o altın rengi saçlarının arasında ilerlemeye başladı.

Kazım Koyuncu & İlkay Akkaya - Ou Nana

İlk tutam omzuna düştü.

Sonra ikincisi.

Sonra üçüncüsü...

İso gözlerini aynadan ayırmadı.

Komada geçen aylar…

O hastane odasının kokusu…

Komadaki uykunun çaresizliği…

Ve arkasından söylenen o devasa yalanlar...

Birer birer yere dökülüyordu.

Kestirdiği her tutamla birlikte sırtındaki o boğucu yüklerden arındığını, zihninin daha da keskinleştiğini hissetti.

O sırada yerde biriken sapsarı saç tutamlarını gören Poyraz, taburesinden eğildi.

Yerdeki büyük bir tutamı parmaklarının arasına alıp havaya kaldırdı.

"Ula dokunma ona,"

dedi berber usta sahte bir kızgınlıkla.

Poyraz saçları havada sallayarak kıkırdadı.

“Niye da berber amca? Aynı benimkiler gibi sapsarı, baksana! Abi, senin de ne çok saçın varmış da ha bu kafanda!"

İso’nun dudaklarının kenarında içten, yumuşacık bir tebessüm belirdi.

Tıraş bitti.

Berber usta fırçayla İso’nun ensesini süpürdü, önlüğü silkeleyerek çıkardı.

"Sıhhatler olsun beyim. Eski günlerdeki gibi oldu."

İso ayağa kalktı, üzerini düzeltti.

Berber, arkasındaki küçük el aynasını kaldırıp Poyraz’a yeni saçını gösterdi.

İso bir adım geri çekilip birkaç saniye Poyraz’ı baştan aşağı süzdü.

Çocuğun yakasını eliyle kibar hamlelerle düzeltti.

Saçının önündeki o dalgalı kısmı iki parmağıyla hafifçe kaldırdı, açısını ayarladı.

Onun o keskin estetik gözü, çocukta da kusursuzluğu aramıştı.

Sonunda başını onaylar gibi salladı.

"Oldu. Şimdi tam küçük atmaca oldun."

Poyraz sevinçle zıpladı.

“Abi, ben çok yakışıklı oldum di mi?"

"Çok yakışıklı oldun abim. Ama şimdi seni eve götürmeyelim.”

dedi İso. Eğildi, küçük çocukla aynı boya geldi.

Poyraz anlayamadı, merakla sordu.

“Niye ki?”

İso’nun günlerdir görülmeyen o muzipliği o an için geri gelmişti.

“Kaçırırlar da…”

İkisinin kahkahası birbirine karışmıştı.

İso, doğruldu.

Gözlerini kırparak aynaya, kendi yeni haline bakmak için başını kaldırdı.

Saçları kısalmış, sakalları o eski nizami çizgisine dönmüştü.

Tam o anda berberin makası sustu.

Dükkânın içindeki bütün sesler, biri yavaşça kısmış gibi uzaklaşmaya başladı.

Berber bir şey söylüyordu ama sesi gittikçe boğuklaşmaya başladı.

İlk başta her şey normaldi.

Sonra...

Aynanın sağ alt köşesinde, yansımanın tam kenarında minicik bir kırmızı leke belirdi.

İso gözlerini kırptı.

Geçmedi.

O kırmızı leke aynanın sırrında bir mürekkep gibi yayılmaya, büyümeye başladı.

İso’nun boynuna, o kısa sapsarı sakalının olduğu yere doğru tırmandı kan.

Ardından, üzerindeki lacivert kazak yavaşça silindi; yerini göğsünde devasa bir delik açılmış, etrafı koyu kırmızı, taze kanla sırılsıklam olmuş bir damatlığa bıraktı.

İso’nun nefesi göğsünde kilitlendi, kaskatı kesildi.

Gözlerini sertçe yumdu, açtı.

Ama gitmiyordu.

Aynadaki o kanlı damatlıklı eski hali, yüzünde sessiz, acı dolu bir ifadeyle doğrudan İso’nun kendi gözlerinin içine bakıyordu.

O geçmiş, aynanın sırrından ona elini uzatıyor, onu o karanlık girdabın içine çekmek istiyordu.

O psikiyatrik ilaçları haftalardır almamasının belki bir cezası, belki de bir ödülüydü bu.

"Abi!"

Poyraz’ın o cıvıl cıvıl, sıcak sesi İso’nun zihninin o tekinsiz sessizliğini bir anda parçaladı.

Küçük çocuk tabureden fırladı, İso’nun bacağına sımsıkı sarıldı.

Aynaya bakarak neşeyle bağırdı.

"Abi baksana! İkimiz de aynı olduk! İkimiz de jilet gibi olduk da!"

Poyraz’ın bacağına dokunan o küçük, gerçek elleri ve sıcak sesiyle birlikte aynadaki o kanlı, delik deşik damatlık bir anda tuzla buz oldu.

O kırmızı sis dağıldı.

Aynada ne kan kaldı ne de damatlık...

Sadece şubat ayının soluk ışığında, saçları sakalları düzelmiş, yanındaki çocuğa bakan İso vardı.

Poyraz onu o cehennemden çekip tekrar gerçeğe, çocuksu bir saflığın tam ortasına bağlamıştı.

İso derin, rahatlamış bir nefes aldı.

Eğildi, Poyraz’ı kucağına alıp göğsüne bastırdı.

Saçlarını kokladı.

Poyraz’ın yanağını iki parmağıyla sıkıp,

“Hele dön bakayım.”

Poyraz döndü.

İso başını iki yana eğdi ve çocuğun sapsarı saçlarını eliyle son kez düzeltti.

"Aynı olduk ya küçük atmaca,"

dedi İso, sesi yeniden o güven veren sıcaklığına kavuşmuştu.

“İkimiz de jilet gibi olduk."

-

Berber dükkânının pirinç çıngırağı arkalarından bir kez daha çınladı.

Şubat ayının ayazı yüzlerine vururken, Poyraz daha ilk adımda dükkânın büyük camına doğru koştu.

Yansımadaki yeni kesilmiş havalı saçlarını eliyle bir sağa yatırdı, bir sola.

Başını hafifçe eğdi, tekrar baktı.

"Abi..."

dedi Poyraz, gözlerini camdaki yansımasından ayırmadan.

İso arabanın anahtarını parmağında çevirerek ona döndü.

“N'oldu da?"

"Ben bayağı yakışıklı olmuşum."

İso haftalardır ilk kez göğsünden taşan, samimi bir kahkahayı bastı.

“Bayağı değil,"

dedi çocuğun yanına gelip o nizami adımlarıyla yürürken.

Poyraz umutla kafasını kaldırdı.

“Daha mı çok?"

"Çok çok yakışıklı olmuşsun.”

dedi İso ve parmağıyla çocuğun atkısını hafifçe düzeltti.

Küçük çocuk göğsünü kabartıp neşeyle kıkırdadı, adeta havada yürüyerek siyah spor arabanın yanına geldi.

Sürücü ve yolcu koltuklarına geçtiklerinde bu kez farklı bir şey oldu.

Poyraz, İso’nun emniyet kemerine uzanmasını beklemeden, o küçücük elleriyle kemeri kendisi çekmeye çalıştı.

İso hiçbir şey demedi, müdahale etmedi; sadece yan koltuğa doğru dönüp sabırla ve gurur dolu bir dikkatle onu izledi.

Çocuk kemerin ağır tokasıyla biraz uğraştı, yüzünü ekşitti, en sonunda tüm gücüyle bastırdı.

Klik.

Başarınca İso’ya dönüp dişlerini göstererek gülümsedi.

İso gururla başını salladı.

“Helal da sana, küçük atmaca."

Kemerin üzerinden eliyle şöyle bir gerdirip güvenliğini kontrol ettikten sonra kendi emniyet kemerini taktı ve start düğmesine bastı.

Davut Güloğlu - Hayat Devam Ediyor

Köyün içinden, dar ve taşlı sokaklardan tamamen nizami bir hızla çıktılar.

Aylarca komada kaldıktan sonra bile ne navigasyona baktı ne de yolu düşündü İso.

Direksiyon, çocukluğunun ezberlediği o dik virajları, patikaları kendi kendine buluyormuş gibi akıp gidiyordu hafızasından.

Köyün evleri arkada kalıp yaylaya çıkan o geniş, boş, iki yanı devasa çam ağaçlarıyla kaplı manzaralı yol başladığında; sis dağların eteklerinden aşağı doğru süzülürken vadiden gelen o gür derenin sesi arabanın içine doldu.

Poyraz bir anda heyecanla konuştu.

“Abi? Ha bu uzay mekiğinde şarkı çalar mı?”

“Sen iste yeter abim, ne çalmasını istersin?”

Poyraz’ın yüzünde muzip bir ifade vardı.

“Çok güzel bir şarkı biliyorum da.”

İso, çocuğun istediği şarkıyı ikiletmeden açtı.

Şarkının sözleri devam ederken İso için gerçekten de mutlu bir andı bu.

“Kimi doğayi,”

“Kimi öleyi,”

“Kimi gideyi,”

“Kimi geleyi…”

İso için daha manidar bir hale gelmişti.

Nakarat geldiğinde ikisi de neşeyle, yüksek sesle şarkıya eşlik ettiler.

“Dünya döneyi,”

“BOŞVER!”

“Hayat devam edeyi da,”

“Hayat devam edeyi!..”

İso sonrasında yan gözle Poyraz’a baktı.

“Ula..."

dedi, onun da sesinde muzip bir pırıltı vardı.

"Hatırlıyor musun?"

Poyraz’ın gözleri merakla büyüdü.

"Neyi?"

"Uslu durursan arabayı uçuracağumu söylemiştim ya sana."

Poyraz bir anda oturduğu deri koltukta doğruldu, heyecan dalgası tüm vücudunu sardı.

“Şimdiii?"

İso’nun dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, haftalardır yüzüne çöken o karanlık sis tamamen dağıldı.

“Şimdi."

İso vitesi küçülttü.

Motorun tok sesi vadinin sessizliğine derin bir uğultuyla, bir kaplanın vahşice kükreyişi gibi yayıldı.

Direksiyonun altında bekleyen o vahşi güç, sahibinden tek bir dokunuş bekliyordu artık.

İso ayağını gaza usulca, kararlı bir şekilde bastı.

O gece rengindeki puma gibi sert, keskin, güçlü BMW, sanki yerden kopmuş gibi büyük bir ivmeyle ileriye doğru atıldı.

Poyraz’ın küçük elleri refleksle koltuğun kenarlarını sımsıkı kavradı.

Şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açıldı ve hemen ardından o katıksız, temiz çocuk kahkahası arabanın içinde patladı.

"VAAAAAAAA!"

O kahkaha o kadar bulaşıcı, o kadar temizdi ki, İso’nun dudaklarından da istemsiz bir kahkaha firar etti.

Kendisi bile güldüğünü fark etmemişti.

Rüzgâr ön camın üzerinden hızla akıp giderken, İso haftalardır ilk kez direksiyona değil, hayata hükmediyormuş gibi hissetti.

Göğsüne balyoz gibi çöken o kaskatı taşın arasından, ilk kez gerçek bir canlılık fışkırmıştı.

Poyraz yanakları al al olmuş bir halde heyecanla bağırdı.

“Abi! Bir daha!”

“Ne olur bir daha uçalım!"

İso yüzündeki koca gülümsemeyle ona baktı.

"Ula açgözlü atmaca seni!”

dedi ama vitesi hemen tekrar küçülttü.

Motor yeniden kükredi, araba bir kez daha ileri fırladı.

Poyraz sevinç çığlıkları atarken, arabanın içindeki o rüzgar ve hız altı yaşındaki bir çocuk için tam anlamıyla gökyüzünde kanat çırpmaktı.

Bir süre sonra İso ayağını gazdan tamamen çekti.

Siyah BMW eski sakin ritmine döndü, motorun sesi azaldı.

Yolun etrafını saran devasa çam ağaçları ve camlara vuran sis, arabanın içini derin huzura boğuyordı.

İso gözünü yoldan ayırmadı.

Poyraz ise cama yapışmış, sisin arasından hayal meyal seçilen çamları büyük bir heyecanla sayıyordu.

Bir yetişkin, bu yolu yalnızca yaylaya çıkan eski, yıpranmış bir asfalt olarak görürdü.

Ama bir çocuk için burası hâlâ keşfedilmeyi bekleyen bir maceraydı.

Belki de İso’nun ihtiyacı olan şey, tam olarak buydu.

Kendisine yalan söylemeyen, geçmişini sorgulamayan, onu o Furtuna Konağı’ndakiler gibi hasta, yaralı ya da eksik görmeyen tek bir çift çocuk gözü...

Direksiyonu biraz daha sıkı kavradı.

Yayla yolu uzadıkça, sanki göğsünün üzerine çöken o korkunç ağırlık da birkaç santim hafifliyordu.

Küçük çocuk başını İso’ya doğru çevirdi, merakla sordu.

"Şimdi nereye gidiyoruz peki abi?"

İso’nun bakışları, bulutların arasında kaybolan o yüksek zirvelere kaydı.

Uzun bir sessizlik oldu.

Sesi, çocuksu bir şefkatle yumuşadı.

"Sana çocukluğumu göstereceğum."

Poyraz kafasını yana eğdi, kelimeleri anlamlandırmaya çalışarak sordu.

“Sen de mi çocuktun bir zamanlar?”

“Tabii çocuktum da, aynı sana benziyordum hatta…”

"Çocukluğun bir yerde mi duruyor ki abi?"

İso’nun gözlerinden anlık bir sızı geçti, dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.

"Duruyor..."

dedi sessizce.

“Tam bıraktığım yerde duruyor."

Çocukluğunun onu yukarıda, o sislerin arasında beklediğine inanmak istiyordu.

Çünkü büyüdüğü, ilk adımlarını attığı o topraklarda belki hâlâ yalan yoktu.

Orada henüz kimse onun gözlerinin içine bakıp kandırmamıştı.

Yayla evine yaklaştıklarında siyah arabanın hızı iyice yavaşladı.

Tekerleklerin altındaki asfalt bitti, yerini taşlı ve hafif karla kaplı bir toprak yola bıraktı.

Poyraz heyecanla öne doğru uzandı.

"Geldik mi abi?"

İso direksiyonu usulca kırdı.

“Yok..."

dedi sesi fısıltı gibi çıkarak.

“Daha değil..."

Son keskin virajı da yavaşça döndüler.

Sisin en yoğun olduğu, çamların gökyüzünü kapattığı o düzlükte İso’nun sesi birden değişti, gözleri sabitlendi.

"Bak..."

dedi eliyle camı işaret ederek.

Poyraz heyecanla cama yapıştı, gözlerini kırpmadan dışarı baktı.

Sisin dalga dalga açılan beyaz perdesinin arkasından o yayla evi belirdi.

Çatısında birikmiş karlar, etrafındaki devasa ladin ağaçlarıyla zamandan kopmuş bir sığınak gibi duruyordu orada.

İso arabayı durdurdu ama kontağı kapatmadı.

Hiçbir şey söylemedi.

Bakışları o eski tahta kapıya, çocukken koşturduğu o küçük bahçeye kilitlendi.

Çünkü o an aslında karşısındaki ahşap eve değil; zihnindeki o tertemiz, yalansız çocukluğuna bakıyordu.

-

Aynı dakikalarda, Furtuna Konağı’nın altındaki hırçın denizin dalgaları sahildeki çakıl taşlarını dövüyordu.

Oruç, konağın o boğucu duvarlarından, bitmek bilmeyen fısıltılardan ve İso’nun gidişiyle üzerlerine çöken o ağır sessizlikten kaçmak için kendini dışarı atmıştı.

Biraz nefes almaya ihtiyacı vardı.

Göğsü daralıyor, ceketinin yakasını açsa da boğazındaki o düğüm çözülmüyordu.

Adımları, ayakları onu nereye götürdüğünü çok iyi biliyordu.

Kayalıklara, İso’nun her zaman tek başına oturup denizi izlediği, dertleştiği o gözden uzak, kuytu kayalığın dibine indi.

Denizin köpüklü dalgaları kayalara vurup parçalanırken, Oruç derin bir nefes alarak İso’nun her zaman oturduğu o yassı kayaya doğru yaklaştı.

Tam oraya çökeceği sırada, gözü kayanın hemen dibindeki dar çatlağa takıldı.

Grinin ve siyahın hakim olduğu o ıslak taşların arasında, şubat ayının ölü ışığında bile parıldayan, yabancı bir ışık vardı.

Keskin bir parıltı...

Oruç’un adımları bıçak gibi kesildi.

Yüzündeki bütün renk çekildi.

‘Hayır...’

Bu mümkün değildi.

Yavaşça eğildi, dizini ıslak kumlara dayayarak kayanın çatlağına doğru elini uzattı.

Parmakları, soğuk metal yüzeye dokunduğu an tüyleri diken diken oldu.

Kayanın dibinden o şeyi çekip çıkardı.

Parmaklarının arasındaki ağır, pürüzsüz altın külçesinin üzerinde derine kazınmış tek bir rakam vardı.

“2"

Oruç’un boğazı düğümlendi.

Altının etrafına simsiyah, yas alameti bir kurdele sarılmıştı.

Kurdelenin arasına ise küçük, beyaz bir kâğıt sıkıştırılmıştı.

İlk külçede de vardı...

Oruç nefesini tuttuğunu ancak o an fark etti.

Parmakları titreyerek o kâğıdı kurdelenin arasından çekip çıkardı, katını usulca açtı.

Kâğıtta yalnızca iki kelime vardı.

‘Я рядом.’

(‘Yanındayım.’)

Timur onları sadece izlemiyordu.

İso’nun sustuğu yeri de biliyordu.

Denizi seyrettiği kayayı da...

En yalnız kaldığı dakikaları da.

Furtuna Konağı’nın duvarları, korumalar, silahlar…

Hiçbiri Timur’u dışarıda bırakmıyordu.

Çünkü Timur çoktan içeri girmişti.