4. bölüm / 51
Kefaret | İsfad4 • Kilit
Bölümler 51Şu an: 4 • Kilit
- 1 1 • Etrafı Kirletmeden Öl3.197 kelime
- 2 2 • Ya İkisi de Giderse?2.787 kelime
- 3 3 • Araf2.676 kelime
- 4 4 • Kilit3.289 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5 • "Ma si ǩṕorom, va vazi mordon."2.721 kelime
- 6 6 • Gerçeğin Çıplaklığı2.051 kelime
- 7 7 • Sessizliğin İçindeki Öfke736 kelime
- 8 8 • “Oropa nenaten var-itkven.”1.053 kelime
- 9 9 • Altın Okların Arasındaki Elmas2.230 kelime
- 10 10 • Nefes Al!1.923 kelime
- 11 11 • Uçan Atmaca İken3.017 kelime
- 12 12 • Güneş’in Doğuşu1.954 kelime
- 13 13 • Günaydun3.036 kelime
- 14 14 • Panzehir2.646 kelime
- 15 15 • Sessizlik3.114 kelime
- 16 16 • Tek Bir Sarı Çiçek1.831 kelime
- 17 17 • KA’ITEN! HAYDE, GİDELUM!2.739 kelime
- 18 18 • YELKENLER FORA, HEYAMOLA!3.214 kelime
- 19 19 • HANİYADU İSO?3.558 kelime
- 20 20 • HA BURAYA İSO!3.088 kelime
- 21 21 • İlk Çatlak3.546 kelime
- 22 22 • Seni Çok Özledim, Karadeniz!2.700 kelime
- 23 23 • Duydum Seni2.061 kelime
- 24 24 • “Sevgi, Dilde Olmaz.”2.454 kelime
- 25 25 • Kefenin Beyaz Ayazı3.324 kelime
- 26 26 • Bir Nefesten Daha Önemli4.252 kelime
- 27 27 • Geç Kalmadun3.093 kelime
- 28 28 • Demezsin Ki2.727 kelime
- 29 29 • ‘1’3.042 kelime
- 30 30 • Ev3.787 kelime
- 31 31 • Gandagana3.860 kelime
- 32 32 • Yalan2.810 kelime
- 33 33 • Kurşun?3.091 kelime
- 34 34 • ‘Я рядом.’5.351 kelime
- 35 35 • Atmaca Sözü4.959 kelime
- 36 36 • Emanet4.002 kelime
- 37 37 • İsmail FURTUNA6.149 kelime
- 38 38 • Fadime KOÇARİ3.624 kelime
- 39 39 • UÇ!3.919 kelime
- 40 40 • Nabız2.079 kelime
- 41 41 • Miras3.681 kelime
- 42 42 • Kaybolmak5.459 kelime
- 43 43 • Nöbet4.417 kelime
- 44 44 • Veda6.187 kelime
- 45 45 • İnkâr4.142 kelime
- 46 46 • Gerçek4.567 kelime
- 47 47 • ‘Affetmem’3.091 kelime
- 48 48 • Haritada Bile Olmayan Yer3.646 kelime
- 49 49 • Can Dostum4.625 kelime
- 50 50 • 47.084 kelime
- 51 51 • Zaaf4.661 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kilit
Volkan Konak - Cerrahpaşa
Kapının hidrolik mekanizması ağır bir sesle açıldı; içeriden maskesini indiren, gözleri yorgunluktan ve çaresizlikten çökmüş olan başhekim ve göğüs cerrahı bitkin adımlarla dışarı çıktı.
Doktor, önünde bir duvar gibi duran kanlı gelinlikli Fadime’ye, yıkılmış Adil’e, çökmüş Esme’ye ve Eleni’nin omuzlarında ölümden dönen Oruç’a baktı.
Derin, çok derin bir nefes alıp maskesini tamamen boynuna düşürdü, gözlerindeki o ağır örtüyü kaldırdı.
“İsmail Furtuna’nın yakınları, değil mi?”
Doktor, gözlerini üçünün üzerinde gezdirdi. Sesi buz gibiydi.
Sesinde ne bir teselli vardı ne de bir umut kırıntısı; sadece bir memurun rapor teslim edişi gibi mesafeliydi.
“Kanamayı çok zor da olsa kontrol altına aldık, kurşunu çıkardık. Ameliyat bitti,” dedi, derin bir nefes alarak.
“Ama hasta içeride areste girdi. Kalbi durdu…”
Herkesin nefesi bir anlığına kesildi.
Doktor buz gibi sesiyle devam etti.
“Kalbe direkt olarak kalp masajı yaptık, elektroşokla kalbini yeniden çalıştırdık.”
Duraksadı. Sanki kelimeleri dikkatle seçmeye çalışıyor gibiydi.
“Tıbbi olarak bir mucizeyi konuşuyoruz,” dedi.
“Kurşun kalbi milimetrik bir farkla teğet geçmiş. Ama yarattığı şok dalgası kalp kasını ezmiş. Şu an kalbi kendi kendine çalışacak dermanı barındırmıyor içinde, destek cihazlarına bağladık. Ama asıl felaket bu değil…”
Durdu, yutkundu. Bakışlarında sarsıcı bir soru işareti belirdi.
“Bu çocuk daha öncesinde ağır bir kaza mı geçirdi? İçerideki eski hasar o kadar büyüktü ki...”
“Eğer o geçmişten gelen, neredeyse tamamen fonksiyonunu kaybetmiş akciğer hasarı olmasaydı şu an karşınıza çok daha iyimser konuşabilirdim.”
“Ama ne yazık ki çocuk tek bir sağlam akciğer lobuyla hayata tutunmaya çalışıyormuş zaten.”
“Vücudundaki kurşunların yarattığı şok dalgası o kalan tek sağlam dokuyu da patlatınca, solunumu tamamen iflas etti. Beyni hastaneye yetişene kadar çok uzun süre oksijensiz kaldı. Tıp dilinde biz buna anoksiye bağlı uzamış koma deriz.”
Oruç anladıklarının ağırlığıyla gözlerini sımsıkı kapatırken, o dağ gibi adamın gözünden tek bir damla yaş süzüldü.
Eleni ise Oruç’un elini daha da sıktı.
Fadime titreyen sesiyle doktora sanki iyi bir şey söylemesi için yalvarır gibi konuştu.
“Uyanacak, değil mi?”
Doktor gözlerini kaçırdı.
“Uyanmıyor. Tıbbi olarak biz onu uyutmuyoruz, ilaç vermiyoruz. Vücudu, yaşadığı o büyük travma ve kalbinin durduğu o dakikalarda oksijensiz kaldığı için kendini tamamen kapattı. Beyin şalteri indirdi. Bundan sonrası tamamen zamana ve onun direncine bağlı.”
Doktorun acımasız kelimeleri koridorda yankılandı:
“Beyni uykuda. Bu koma haftalar, belki aylar sürebilir. Ve uyanıp uyanmayacağı, uyansa bile eski İsmail olup olmayacağı tamamen meçhul.”
“Şimdi yoğun bakıma alacağız. Geçmiş olsun…”
Doktor arkasını dönüp koridorun karanlığında kaybolurken, arkasında bıraktığı sessizlik bir ölüm ilanından daha ağırdı.
Adil, Esme ve Fadime, doktorun o soğuk, tıbbi cümlelerinin altında ezilmişti.
Anlamıyorlardı.
Aslında anlamayı reddediyorlardı.
Eleni’ye döndüler. Eleni, gözleri kan çanağı, dikişlerini patlatırcasına ayakta duran Oruç’un elini tutuyordu.
Adil, Eleni’nin önüne adım attı, sesi titriyordu. Ellerini kızının omuzlarına koydu.
“Eleni... Ne demek kendini kapatmak kızım da? Bir şey de kurbanın olayım, ne demek uyanmıyor?”
Eleni, yutkundu.
O dondurucu gerçeği kendi diliyle, en çıplak haliyle döktü ortaya:
“İso gitmedi baba...”
Eleni’nin sözünü Oruç yarıda keserek devam etti.
“Ama kalmadı da.”
“Bizi onsuzluğa mahkum etti. Canı o kadar yandı, o kadar kırıldı ki içeriye...”
“Ruhu bedeniyle bağını kopardı sanki. Ne ölebiliyor ne yaşayabiliyor. Arafın tam ortasında bıraktı kendini.”
“Ne kadar bağırırsanız bağırın, o kapıyı içeriden kilitledi. Anahtarı da yanına aldı. Sesimizi duymuyor artık.”
Koridorda kimse ağlamadı. Acı, feryat etme aşamasını çoktan geçmiş, kemikleri sızlatan dilsiz bir sızıya dönüşmüştü.
-
Tam o sırada ameliyathanenin hidrolik kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
İçeriden çıkan görevliler, cihazların mekanik bip sesleri eşliğinde İso’nun sedyesini koridora çıkardı.
Herkes donakaldı. Bu, onların sığındığı, o dağ gibi İso değildi.
Sanki içeride kendi yaşamı için savaştığı birkaç saat içerisinde küçüldükçe küçülmüştü.
Sedyede İso’nun göğsü yoğun bakım örtüsüyle yarıya kadar açıktı ve o koca gövde adeta bir savaş meydanına dönmüştü.
Kurşunların bedende bıraktığı o üç ayrı yıkım, tüm çıplaklığıyla gözler önündeydi.
Göğsünün sol tarafında, tam kalbinin üzerinden giren o ilk lanet kurşunun açtığı tahribatı temizlemek ve duran kalbe doğrudan masaj yapabilmek için göğüs kafesi boydan boya yarılmıştı.
Koltuk altından başlayıp iman tahtasına doğru uzanan, aceleyle ve kalın iplerle dikilmiş, üzeri hafif kan sızıntılı, kaba ameliyat dikişleri göğsünü bir uçtan bir uca kapatıyordu.
Göğsünün ortasında, kalbini geri döndürmek için basılan elektroşok cihazının kaşıklarının bıraktığı kor gibi kızarmış, hafif morarmış iki büyük yuvarlak halka yanıyordu.
Sağ omzuna saplanan ikinci kurşunun yeri ise darmadağındı.
Omzundaki o parçalı kırığı sabitlemek ve damarları kurtarmak için yapılan cerrahi müdahalenin ardından, sağ omzu ve köprücük kemiğinin üzeri kalın tamponlar, sargı bezleri ve kanın dışarı sızmasını engelleyen şeffaf bantlarla sımsıkı kapatılmıştı; o güçlü omuz şimdi tamamen hareketsiz ve bitkin görünüyordu.
Genel cerrahın, karnına isabet eden üçüncü kurşunun karaciğerde ve bağırsaklarda yarattığı masif kanamayı durdurmak için açtığı, göbek deliğinden yukarı uzanan dikine dikiş hattı ise o bembeyaz teni boydan boya ikiye bölmüştü.
Ağzından içeri sokulan o kalın, şeffaf plastik tüp, İso'nun o her zaman gülümseyen dudaklarını acımasızca iki yana ayırmıştı. Kalbinden, omzundan ve karnından çıkan şeffaf borulardan, kocasının taze kanı plastik torbalara doğru ritmik bir sızıntıyla akıyordu.
Sedye yanlarından bir rüzgar gibi hızla akarken, Fadime gayriihtiyari öne doğru bir hamle yaptı.
Parmakları, kocasının o kireç gibi beyazlamış, cansız eline doğru uzandı.
Ama tam dokunacakken, havada asılı kaldı eli.
Parmak uçları titredi.
Sedyede öylece yatan İso’nun göğsündeki o paramparça dikişler Fadime’nin yüzüne bir tokat gibi çarptı.
Ona ettikleri, o limandaki haksızlıkları, İso'nun gitmeden önceki o kırgın, o mahzun bakışları diz çöktürdü ruhuna.Fadime elini yavaşça geri çekti, parmaklarını göğsüne bastırdı.
‘Dokunmaya hakkım yok…’
diye geçirdi içinden.
‘Ben onun canını yaktım, ben onu bu kapının ardına kendi ellerimle ittim, şimdi hangi yüzle ona dokunabilirim?…’
Kendi elleriyle mezar kazdığı o adama dokunmaya cüret edemedi, elleri ceza gibi kendi koynunda kaldı.
Esme ve Adil de bir adım geriye çekildiler.
Koridordaki hiç kimse, İso’nun o hırpalanmış bedenine elini uzatacak cüreti kendinde bulamadı.
Herkes kendi günahının büyüklüğü altında ezilmiş, İso’ya yaklaşmayı bir haksızlık, bir saygısızlık saymıştı.
Onun bu hale gelmesine sessiz kalan, o kurşunların hedefine onu oturtan herkes, şimdi o bembeyaz tenin karşısında birer suçlu gibi dilsizdi.
Kimsenin eli gitmedi İso’ya.
O beden, onların vicdan azabının kutsal bir anıtı gibi dokunulmazdı artık.
Yattığı sedyede bile yapayalnızdı.
Sadece Oruç...
Sadece o dağ gibi abisi, sedye tam önünden geçerken adımlarını uydurdu görevlilere.
Eğildi, kimsenin cesaret edemediği o mesafeyi çocukluklarının o kopmaz bağıyla aştı.
Ağır ağır, eliyle İso’nun o antiseptik sıvılarla ve kendi kanıyla birbirine yapışmış saman sarısı saçlarına dokundu.
Parmaklarını o darmadağın yayılmış saçların arasında yavaşça gezdirdi, bir annenin bebeğini okşaması gibi ürkerek, canını yakmaktan korkarak sildi alnına sızan kanı.
“Uyu da aslanım... Uyu abim…”
diye fısıldadı Oruç, sesi dikişlerinin acısından çok daha derinden paralandı.
“Ben buradayım. Kapının önündeyim.”
Oruç elini çektiğinde, parmaklarında kardeşinin saçlarının soğukluğu kalmıştı.
Sedye koridordan bir rüzgar gibi geçip yoğun bakımın kalın kapılarının arkasında kaybolurken, arkasında sadece yerdeki floresan ışıklarına damlayan birkaç damla taze kan ve o dilsiz sessizliği bıraktı.
Fadime hareket dahi edemiyordu. Elinde tuttuğu iki alyans ile kocasının turkuaz renkteki kolyesini sıkıca tutmaya devam ediyordu.
Kocası artık eksilmişti.
Bir parçası o ameliyathanede, bir parçası o denizin derinliklerinde kalmıştı.
Ve arkada kalanlar için en büyük işkence, ona bir kez olsun dokunup "Bizi affet" diyememiş olmaktı.
-
Yoğun bakımın kapıları kapandı. Hemşire arkasını dönüp, "Bir süre kimseyi içeri alamayız, lütfen koridoru boşaltın," diyerek son noktayı koydu.
Yoğun bakımın kapıları kapandıktan sonra koridora çöken o dilsiz kimsesizlik, en çok Fadime’nin tenine batan kanlı gelinlikte somutlaşıyordu.
Kuru kan, bembeyaz kumaşı germiş, İso’nun son nefesinin kokusu koridora yayılmıştı.
Adil, kız kardeşinin o yaşayan bir ölü gibi duvara sabitlenmiş gözlerine bakmaya daha fazla dayanamadı.
Eğildi, Eleni de diğer yanına diz çöktü.
“Fadime’m…” dedi Adil, sesi titreyerek.
“Böyle olmaz kurbanın olayım. İso içeride uzun bir uykuda. Gitmemiz lazım. Eve gidelim, üstünü başını değiştir, bir duş al. Bu kanla, bu dille burada bekleyemezsin kızım, hayde.”
Eleni, Fadime’nin buz kesmiş elini tuttu.
“Fadime… Gitmemiz lazım. İso uyandığında bizi böyle darmadağın bulmasın. Üzerimizdeki bu ağırlığı atmamız lazım.”
Fadime önce direnecek gibi oldu, gitmek İso’yu terk etmek gibi geldi ona.
Ama üzerindeki gelinliğin ağırlığı, İso’nun göğsünden sızan o saniyelerin kokusu boğazını sıkıyordu.
Esme, Adil, Eleni ve Fadime…
Dördü de dilsiz bir cenaze alayı gibi hastaneden çıkıp arabaya bindiler.
Yol boyu tek bir kelime bile edilmedi.
Herkes, üzerine sıçrayan, parmaklarının arasına mühürlenen İso’nun kanıyla kendi mahkemesini kurmuştu zihninde.
Koçari Konağı’na vardıklarında, ev bir yuvadan çok sıcaklığını kaybetmiş bir mezara benziyordu.
Herkes kendi odasına dağıldı; herkes kendi tenine sinen o korkunç günahın kokusundan, o taze kandan arınmak için banyoya koştu.
-
Fadime banyoya girdiğinde aynaya bakmadı.
Bakarsa, o aynada İso’yu, canı kocasını yaşarken öldüren kadını göreceğini biliyordu.
Gelinliğin fermuarını çekerken kumaşın sertleştiğini, İso’nun kanının kuruyarak bembeyaz dantelleri birbirine yapıştırdığını hissetti.
Canını acıta acıta, sanki kendi derisini soyuyor gibi çıkardı o kefeni üzerinden.
Sıcak suyu açtı.
Kabinin içine dolan yoğun buharın arasında suyun altına bıraktı kendini.
Sıcak su başından aşağı dökülürken, saçlarına yapışan, boynuna kuruyan o kırmızılık çözülmeye başladı.
Tam o anda, suyun şırıltısı zihnindeki o dondurucu feryada karıştı.
İso’nun gitmeden önce, o darmadağınık, o dünyalar kadar kırgın haliyle ona bakışı geldi gözünün önüne.
Ve kendi dudaklarından dökülen o zehirli, o katil cümle yankılandı banyonun fayanslarında:
“Etrafı kirletmeden öl…”
Fadime’nin dizlerinin bağı çözüldü, fayansların üzerine yığıldı.
Sıcak su tepesinden akarken, İso’nun vücudundan sızıp kendi tenine mühürlenen o kutsal kan, suyla beraber dalga dalga süzüldü vücudundan.
Ayaklarının altındaki beyaz seramik, İso’nun kırmızısıyla boyandı; süzgeçten akıp giderken o taze kan, Fadime’nin içindeki feryat banyonun duvarlarına çarptı.
“Etrafı kirletmeden öl!”
“İsmail FURTUNA!”
“ÖL…”
“Kirletmeden…”
“İSMAİL…”
“FURTUNA!”
Kafasındaki sesler durmuyordu. Elleriyle kulaklarını kapattı.
Hıçkıramadı bile, boğazına oturan o sıcak buhar nefesini kesti.
Su akıp gitti, kirli kırmızı renk kayboldu ama Fadime’nin tenindeki o suçluluk duygusu hiçbir suyla yıkanamayacak kadar derine, kemiklerine kadar işledi.
Duştan çıktı, kurulanırken bile vücudu titriyordu.
Odasına geçip gardırobun kapısını açtı.
Alelade siyah bir pantolon, düz siyah bir tişört aldı.
Üzerine ise kokusunun sindiği, amcasının tüm köyü zehirlerken onu da zehirlendiğinde üzerinde olan İso’nun o bebek mavisi yumuşacık kazağını geçirdi.
Mis gibi kokuyordu.
O acı kan kokusunun aksine…
Islak saçlarını arkaya doğru atarken gözü yatağın yanındaki aynalı şifonyere kaydı.
Aynanın hemen önünde, ahşap bir kutunun üzerinde duruyordu o küçük, renkli saç boncukları. İso’nun alıp ona bir türlü veremediği, Fadime izin verene kadar sakladığı boncuklarına baktı.
Fadime’nin gözleri, kutunun tam üzerinde, diğerlerinden ayrı duran o tek mavi boncuğa takıldı.
Düğün günü gelmişti aklına. Nikah için hazırlandıkları o ana gitti. Saçlarını düzeltirken İso’nun gülerek heyecanla gelip Fadime’sine poz kestiği ana…
“Canum karum, nasıl olmuşum?”
Fadime onu görmezden gelip mavi boncuğu masaya doğru fırlatmıştı.
İso ise kendisine kurulan acımasız plandan habersiz, Fadime’nin masaya fırlattığı o boncuğu incitmeden almıştı.
Kaybolmasın diye kutunun üzerine koymuştu sessizce.
O an, İso’nun hevesle aynaya bakıp saçlarını düzeltirken gülerek, Fadime’sinin ardından söylediği o son kelimeler çınladı odada:
“Boncuğa gerek yok ki Fadime’m… Sen her zaman sol yanımdasın.”
Fadime elini şifonyere dayadı, bacakları gövdesini taşıyamadı. O mavi boncuğa uzandı parmakları.
İso, kalbinden vurulmuştu.
Tam kalbinin üzerinden.
Sol yanından.
"Sen her zaman sol yanımdasın demiştin ya İso…”
“Ben senin o sol yanını yıktım. Tam oradan vurdular seni. Benim vurduğum yerden vurdular..."
O mavi boncuğu sımsıkı sıktı avucunun içinde, boncuğun plastik kenarları etini kesecek kadar gömüldü avucuna.
Acıyı hissetmedi bile.
İçindeki o yangın, dışarıdaki bütün fiziki acıları dilsiz kılıyordu.
Mahvolmuştu.
Kendi elleriyle yıktığı bir yuvanın, hiç giyilemeyecek hırkaların arasında darmadağın kaldı.
Saçından incecik bir tel alıp ince bir örgü haline getirdi.
Kutunun içerisinden diğer boncukları almaya kalkışmadı bile.
Sadece kocasına ‘Bu boncuk sensin…’ dediği boncuğu alıp sakince örgüsüne iliştirdi.
Boynundaki zincire ise kocasının kanından arındırdığı iki altın alyansı geçirdikten sonra turkuaz taşlı kolyeyi de zincir ile beraber boynuna taktı.
Aşağı indiğinde Adil, Esme ve Eleni de kapının önündeydi.
Hepsi yıkanmış, üzerlerindeki o ilk şoku temiz kıyafetlerin arkasına gizlemeye çalışmışlardı ama gözlerindeki o çökmüşlük, o suçluluk ifadesi aynıydı.
Kimse birbirinin yüzüne bakamıyordu çünkü herkes o banyoda kendi günahıyla yıkanmıştı.
Fadime, avucunda İso’nun o mavi boncuğu sımsıkı tutarak dışarı adım attı.
“Hayde,” dedi Fadime, sesi artık tamamen hissizleşmiş, dondurucu bir rüzgara dönmüştü.
“Gidelum. İso bekletilmeyi sevmez.”
Yeniden arabaya bindiler.
Hava kararmış, hastane yolunun o soğuk ışıkları arabanın camından içeri sızıyordu.
Dördü de aynı arabanın içinde, aynı arafın yolcuları olarak, İso’nun kendi kendine nefes bile alamadığı o soğuk hastaneye doğru sessizce geri döndüler.
Arkalarında bıraktıkları konakta ise sadece kirli su süzgeçlerinden akan kanlar ve şifonyerin üzerinde eksik kalan bir kutu boncuk kalmıştı.
-
Konakta çok az da olsa kursaklarından bir parça yufka geçen Adil, Esme ve Eleni’nin aksine, ne Oruç ne de Fadime saatlerdir ağızlarına tek bir lokma koymamıştı.
Önlerine konan sular bile buz tutmuş gibi dokunulmadan duruyordu.
Eleni, koridorun bir köşesindeki sandalyede, omzu sargılar içinde, dikişlerinin acısından nefes bile alamayan Oruç’un yanına oturdu.
Eleni’nin o dondurucu sözleri koridorda yankılanırken, o şakacı, buruk şiveli son sözü zihninde dönüp duruyordu:
“Eleni, arabama iyi bak bre!..”
Elini Oruç’un sağlam omzuna koydu, şefkatle sıktı.
“Oruç, burada durmamızın İso’ya bir faydası yok. Sen de ameliyattan yeni çıktın zaten. Dikişlerin açılacak. Gel odana gidelim, hadi, lütfen.”
Oruç hissizdi.
Bakışları önüne kitlenmiş, öylece duruyordu.
“Eminim ki, İso da seni böyle görmek istemezdi. Kendine bunu yapmanı istemezdi Oruç. Hadi bre, hadi…”
Eleni, Oruç’un koluna girerek onu oturduğu yerden yavaşça kaldırırken Oruç dikişlerinin acısıyla yüzünü buruşturdu.
Yavaş yavaş odasına doğru ilerlemeye başladılar, kol kola.
Odaya girdiklerinde Eleni, Oruç’u yavaşça yatağa oturttu.
Oruç ise ruh gibiydi.
Sanki değişmişti.
Eleni dakikalarca süren sessizliği bozan ilk kişi oldu.
“Oruç... Konuş bre benimle. Konuş ki içindeki o fırtına seni tüketmesin.”
Sesi öyle şefkatli, öyle yumuşaktı ki…
Oruç, gözlerini önündeki duvardan ayırmadan, boşluğa konuşur gibi anlatmaya başladı.
Sesi derinden, çok derinden geliyordu.
“Eleni... Ameliyattayken...”
“Karanlığın içindeyken bir rüya gördüm.”
“Konağın bahçesindeydik.”
“Çocukluğumuz...”
“Babaannem oturuyordu çardakta. İso küçücüktü, cılız bir uşaktı. Eteğini çekiştiriyordu babaannemin, 'Oruç Reis’in hikayesini bir daha anlat bubanne' diyordu.”
“Ama bu gerçek bir anıydı. Hatırlıyorum, küçükken İso hep bu hikayeyi anlatmasını isterdi babaannemden.”
“Babaannem anlattı... O koca reisin kardeşi İshak’ı nasıl şehit verdiğini, kardeş acısıyla nasıl tek kollu bir aslan gibi savaştığını...”
İç çekti.
“Sonra küçük İso bana döndü Eleni. O mavi gözlerini kırpıştırdı, güldü bana... 'Bana bir şey olmaz ki Oruç abim, sen benim arkamda dururken kim canımı yakabilir ki benim?' dedi.”
Oruç’un gözünden tek bir damla yaş süzüldü ama yüzündeki o sert ifade, o donuk bakış bozulmadı.
“Ben ona söz verdim Eleni. 'Ben Furtuna Reisiyim, ben varken senin tek bir saçının teline dokunamazlar' dedim.”
“Sonra...”
“Sonra İso şimdiki haliyle geldi karşıma. Göğsü kan içindeydi.”
“Bana baktı, o haliyle gülümsedi.”
“Elimi tuttu kalbine götürdü…”
“Kendini suçlama abim, bak acımıyor artık, geçti da' dedi...”
Nefesi titriyordu Oruç’un.
Eleni gözyaşları içerisindeydi.
Oruç devam etti.
“Arkasını döndü, o ölüm sisinin içine yürüdü gitti. Gitmeden önce son bir şey fısıldadı bana...”
Oruç yutkunmaya çalıştı. Sesi çıkmıyordu.
Eleni sordu,
“Ne dedi?..”
“Benim için yaşa, abi' dedi.”
“Ve gitti…”
Eleni, Oruç’un elini iki elinin arasına aldı, sımsıkı sıktı.
“O seni suçlamadı Oruç. Bak rüyanda bile seni teselli etmeye gelmiş. Sen onun arkasındaki dağsın. Şimdi o dağın yıkılma zamanı değil bre. İso içeride o kapıyı kilitlediyse, o kapının önünde bekleyecek biri lazım ona.”
“Kilidi kırıp kapıyı açtığında onu karşılayacak biri lazım…”
“Dayanacaksın bre... Kardeşin için dayanacaksın.”
Oruç gözlerini kapattı. Kafasını ‘Tamam.’ der gibi salladı.
Kendini yorgunluğun uykusunun derinliklerine bıraktı.
-
Diğer tarafta yoğun bakım kapısında bekleyen Adil, Fadime’nin yanına gitti.
Kız kardeşinin o ruhsuz, yaşayan bir ölü gibi duran haline daha fazla dayanamıyordu.
Eğildi, elini tuttu.
“Fadime’m... Hayde kurbanın olayım, aşağıya kantine inelim. Bir bardak sıcak çay iç, azıcık soluklan. Böyle durursan dayanamaz bedenin,” dedi Adil, yalvarır gibiydi.
Fadime önce reddedecek gibi oldu ama abisinin gözlerindeki o çaresiz vicdan azabını görünce itiraz etmedi. Robot gibi kalktı, abisinin peşinden hastanenin o çiğ ışıklı, soğuk kantinine indi.
Köşedeki masalardan birine oturdular. Adil önüne bir bardak sıcak çay ve bir parça kek koydu.
Fadime çaya bakıyordu ama gözleri çayın buğusunda değil, arafın o dilsiz maviliğindeydi.
Adil, kız kardeşinin elini tuttu, sesini en yumuşak tonuna getirmeye çalıştı.
“Bak Fadime... İso içeride savaşıyor. O serseri inatçıdır, sen de biliyorsun kızım da. Kolay kolay bırakmaz bizi.”
“Ama o uyandığında seni böyle görmemeli. İso uyanırsâ seni böyle hayattan vazgeçmiş, solmuş görmek istemez güzelim.”
Yavaşça kardeşinin saçlarını okşadı.
“Kendini böyle cezalandırma. Onun için, İso uyanıp o kapıdan çıktığında karşısında güçlü bir Fadime bulsun diye bir yudum iç, kurbanın olayım...”
Fadime gözlerini yavaşça abisine çevirdi. Yüzünde dondurucu, feryatsız bir tebessüm belirdi. Bakışları o kadar boş, o kadar derindi ki, Adil bir an kız kardeşinin gözlerinde kendi faniyetiyle yüzleşti.
Fadime elini abisinin avucundan yavaşça çekti. Parmaklarının ucuyla önündeki sıcak çay bardağına dokundu ama hissetmedi. Vücudu sıcaktı ama ruhu çoktan buz tutmuş bir nehrin altında kalmıştı.
“Güçlü mü?” dedi Fadime, sesi sanki uzak bir odadan, yankılanarak geliyordu.
“İso benim canıma aşık oldu. Canımı da yanına alıp gitti işte. İnsan kalbi duran bir adamın arkasından nasıl güçlü kalır?”
Durdu.
Kantinin gürültüsü, çay kaşıklarının o ucuz metal sesleri bir anlığına tamamen silindi aralarından.
Ölüm, yan masada oturmuş sırasını bekleyen bir tanıdık gibi sessizce çöktü tepelerine.
“Biz onunla yan yana durup bir ömre sığamadık abi…”
“Şimdi o bir solukluk nefese sığamıyor. Ben hangi güçle nefes alayım?"
“O kendi başına nefes bile alamazken…”
“Abi…”
“Söyle da, ben nasıl nefes alayım?..”
Adil yutkunamadı.
Boğazına batan o suçluluk kıymığı, kız kardeşinin her kelimesiyle etine biraz daha gömülüyordu.
Eğer o sürünün altına atılmasaydı, eğer o tetiğe basılmasaydı, şimdi bu kız bu çiğ floresan ışığının altında cenazesini bekler gibi oturmayacaktı.
Fadime çay bardağını hafifçe ittirdi.
Bardağın içindeki çay sallandı, kenarından masanın beyaz plastiğine sızdı.
Koyu, kırmızı bir leke olarak yayıldı. Tıpkı koridordaki o sedyeden sızan kan gibi.
“Abi…”
“Bana İso uyanırsa deme,” diye fısıldadı Fadime, gözlerinden tek bir damla yaş bile düşmüyordu artık.
Kurumuştu pınarları.
“Doktoru duymadın mı?”
“O gitmedi ama kalmadı da...”
“Bizi kendi yokluğunun nöbetçisi yaptı. Kapıyı içeriden kilitledi diyor Eleni.”
Gözlerini bir anlığına kapattı, devam etti.
“İso beni bu dünyada herkesten çok severdi abi, her kahrımı çekerdi da...”
“Ama ilk defa yüzüme kapıyı kapattı.”
“Ardından ne kadar ağlarsam ağlayayım, ne kadar yalvarırsam yalvarayım açmıyor o kapıyı. Sesim duvara çarpıp bana geri dönüyor.”
Başını masaya doğru eğdi, ellerini masanın üzerine koydu, kafasını iki elinin arasına aldı.
“Hak ettim ula…”
diye fısıldadı.
Sesi gittikçe daha da alçalmıştı.
“Dibine kadar hak ettim…”
O koca kentin, o hırçın denizin ortasındaki en yalnız, en kimsesiz çocuk gibi göründü abisinin gözüne.
"Gelinliği çıkardım... Tenimden o beyaz kumaşı sökerken sanki İso’yla kurduğum o bir dakikalık yuvayı da söktüm attım.”
“İnsan bir günde hem gelin olup hem dul kalır mıymış abi?”
“Biz daha parmaklarımıza o yüzükleri takıp birbirimizin gözünün içine doya doya bakamadık."
Adil daha fazla dayanamadı.
Masanın üzerinden uzanıp kız kardeşinin o minicik kalmış başını tuttu, göğsüne bastırdı.
Fadime ağlamıyordu, hıçkırmıyordu; sadece dilsiz bir taş gibi abisinin göğsünde duruyordu.
Adil’in göz yaşları ise Fadime’nin siyah hırkasına damla damla düşüp kayboluyordu.
“Geçecek... Geçecek kurban olduğum,”
diye mırıldandı Adil, kendi yalanında boğulacağını bile bile.
Fadime, abisinin kalbinin atışını dinlerken gözlerini kantinin kirli camından dışarıya, o zifiri karanlığa dikti.
-
Fadime’nin gözleri gecenin o dondurucu karanlığıyla iç içe geçmişken, kantinin uğultusu arasından sızan bir ses kulak zarına çarptı.
Yan masada oturan bir gencin kulaklığından dışarıya, gecenin dilsizliğine hafifçe yayılan bir türkünün nağmeleri dökülüyordu.
Çok tanıdık, çok yaralı bir feryattı sızan:
(Kazım Koyuncu - Gelevera Deresi)
Koyverdun gittun beni oy...
Koyverdun gittun beni…
Allah’ından bulasun oy…
Allah’ından bulasun…
Sevduğum senun aşkın,
Ciğerlerimi dağlar…
Tam o sırada Fadime’nin içinde bir şeyler daha kırıldı; kemiklerinin çıtırtısını kendi içinde duydu sanki.
Zihni o kirli hastane kantininden koptu, bir zamanlar nefes aldıkları o yeşilliğe, o özgür rüzgara kaçtı.
Gözlerinin önünde kocasının masmavi gözleri belirdi.
Aklına, birlikte yaylaya doğru tırmanırlarken o kırmızı pick-up’ın içinde kocasının teybe basıp bu şarkıyı açtığı an geldi...
Daha birbirlerini sevdiklerini yeni yeni itiraf ettikleri bir zamandı…
İso'nun o neşeyle parlayan mavi gözleri, direksiyonu tutan güçlü elleri ve başını arkaya doğru atıp Fadime’sinin gözlerinin içine imalı imalı baka baka, bu türküyü söyleyişi çınladı zihninde.
O gün ciğerlerini dolduran o temiz dağ havası, şimdi hastanenin antiseptik kokusuna yenilmişti.
Fadime aşkıyla gerçekten de kocasının ciğerlerini dağlamıştı.
Hiç mi düşünmedun sen,
Hiç mi düşünmedun sen oy…
Sevduğun böyle ağlar,
Sevduğun böyle ağlar…
Şimdiyse İso’nun aşkı, Fadime’nin ciğerlerini dağlıyordu.
Fadime titreyen elini yavaşça boynuna götürdü.
Parmak uçları, kocasının o kireç gibi teninden söküp alınan, kendi teninde ısıtmaya çalıştığı turkuaz kolyeye ve zincire dizdiği iki altın alyansa dokundu.
Kocasından geriye kalan, elle tutulur son mukaddes emanetlere…
Gözlerini o kırmızı pick-up'ın içine, o dağ yoluna, kocasının hayatta ve sapasağlam olduğu o tek bir saniyeye geri dönmek istercesine sımsıkı kapattı.
Bölüm etkileşimi
