12. bölüm / 24
Gizli Görev11. Iron Man
Bölümler 24Şu an: 11. Iron Man
- 1 0. Önizleme101 kelime
- 2 1. Bilinmezlik4.203 kelime
- 3 2. Kapkaççı3.297 kelime
- 4 3. Düğün Part I3.348 kelime
- 5 4. Düğün Part II3.975 kelime
- 6 5. Geçmiş4.306 kelime
- 7 6. Matruşka4.224 kelime
- 8 7. Thanos3.736 kelime
- 9 8. Baskın Basılanındır3.700 kelime
- 10 9. Korkuyorum4.046 kelime
- 11 10. Sorgun Sual4.019 kelime
- 12 11. Iron Man8.227 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 12. Anahtar Sensin6.000 kelime
- 14 13. Bende Seni Seviyorum4.407 kelime
- 15 14. Kambersiz Düğün Olmaz10.218 kelime
- 16 15. Kaçırıldı5.297 kelime
- 17 16. Elli Yaşlarına Yakın4.815 kelime
- 18 17. Söz Veriyorum Anne5.626 kelime
- 19 18. Benimle Evlenir Misin?3.737 kelime
- 20 19. Yanlış Yöne Atılan Adımlar7.872 kelime
- 21 20. Ömer'e Sor8.254 kelime
- 22 21. Gizli Görev8.277 kelime
- 23 22. Sezon Finali Part I4.486 kelime
- 24 23. Tepetaklak Sezon Finali Part II5.910 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Elimdeki çaydanlığı ocağa geri koyarak, altını kıstım. Masanın üzerinde duran ekmekleri dilimleyerek sepete koyarken içeriden gelen kahkahalar bir nebzede olsa gülümsememi sağladı. Ellerimi birbirine vurup silkeledikten sonra cebime atarak telefonumu çıkartıp bir tane bile bildirim olmayan ekranına baktım. Ne cevapsız çağrı ne arama ne de mesaj, hiçbir şey yoktu. Soluğumu sesli bir şekilde dışarıya verdikten sonra telefonu tekrar cebime koydum. Ekmek sepetini alarak mutfaktan çıkıp, salona ilerledim. Yüzümdeki tebessümün yerini korumasına dikkat ederek sepeti masaya bırakıp yerime yani Yağmur’un sağına oturdum.
Günlerden Pazar’dı, Hasan amca söz verdiği üzere sorgudan çıktığım günün sabahında Azize teyze ile kahvaltıya gelememişti bugün bizi kendi evlerine çağırmışlardı. Gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirirken konuştukları konuyu anlamaya çalıştım. Salonda kurulan sofrada bir hayli kabalıktık.
Asım amca – Şahika teyze, Sinan – İlayda, ev sahiplerimiz Hasan amca ve Azize teyze, üç kişilik bir aileden oluşan annem, Yağmur ve ben, bir de tek başına bize katılan Erdem.
Aldığım derin nefes göğüs kafesimi şişirirken Yağmur’un elini bacağımın üzerinde hissedince ona döndüm, gülümsemesine eşlik ederek elini sıktım. Masada dönen muhabbet tabi ki de bilinen veya bilinmeyen konular değildi, hepsi yemin etmiş gibi hepsi o konuları konuşmaktan itinayla kaçınıyordu. Benim tahminimce bu konuları konuşmamak için anlaşıyorlardı.
‘’Bir keresinde Harun, ben ve Asım görevdeyiz, yok ben o gün izinliydim ama törene sivil olarak giderek katılmıştım. Samsun’da mıydık? Yok, Tekirdağ’dı sanırım her neyse, görevdeyiz yemin töreni var acemiler yemin ederek esas yerlerine dağılacaklar. Yemin edeceklerden bir çocuğun törene arkadaşları gelmiş ama tam serseriler. Giyim olsun, konuşma olsun yerlerinde duramıyor haytalar. Velhasıl tören başlayınca biri omzumu dürtüklemeye başladı, baktım bu haytalardan biri bana. Ben çocuğa bakıyorum çocuk bana bakıyor tabi ulan sonra it oğlu it bana demesin mi moruk az yana kay göremiyorum.’’
Hasan amcanın moruk kelimesini söylerken yüzünün aldığı şekil hepimizi kahkahaya boğarken, Asım amca ‘’Şu an gülerek anlattığına bakmayın, o zamanlar o kadar zoruna gitmişti ki her seferinde moruk olmadığını dile getiriyordu.’’ Dedi.
Hasan amca tekrardan konuşmaya başlarken sessizleşerek onu dinlemeye devam ettik.
‘’Çocuk bana moruk deyince ben tepki vermedim sert bakış atıp önüme döndüm tabi. Tören bitti aradan bir veya iki hafta geçti ki yeni acemi birlik geldi. Bir baktım bana moruk diyende orada duruyor, tanışma faslı olacak tabi bunlar tek sıra mum gibi bekliyorlar. Geçtim bunun arkasına omzuna dokundum, kafasını çevirip beni görünce bir rengi attı ki görülmeye değerdi.’’
‘’Seni tanıdı mı yani Hasan baba?’’
‘’Tanımaz olur mu güzel gelinim, tanıdı. Hatta ona moruk diyerek kendimi çok güzel hatırlattım.’’
Elindeki çatalı masaya bırakarak babasına dönen Sinan ‘’Sadece moruk demediğine eminim, ne söyledin çocuğa?’’ diye sordu.
Hasan amcanın yüzündeki sırıtış kahkahaya dönüşürken, gülmesi ister istemez beni de gülümsetmişti.
‘’Sen şimdi boku yemedin mi moruk dedim. Eşek sıpası, hak etmişti.’’
Hasan amca kendisiyle övünerek çocuğu nasıl tuvalet görevlisi yaptığını anlatırken Erdem’in sorusu üzerine ona döndü.
‘’Askerliği bitince geldi mi hiç ziyaretinize peki?’’
‘’Askerliği bırak, mesleğini eline alıp direk yanıma geldi. Yanımda çalışıyor.’’
Çalan kapıyla Azize teyze yerinden kalkarak kapıyı açmaya giderken tabağıma birkaç peynir çeşidi koydum, peynir yemeyi çok seviyordum. Hasan amcanın cümlesi üzerine Sinan çatılı kaşları ile babasına bakarken ‘’Kim o? Tanıyor muyuz?’’ diye sordu.
Hasan amca kapıyı göstererek ‘’Aha işte Celal olur kendisi.’’ Dediğinde adının Celal olduğunu öğrendiğimiz kişi ellerini havaya kaldırarak ‘’Amirim, bana bayılıyorsunuz biliyorum. Hadi itiraf edin beni seviyorsunuz. Yine moruk muhabbetim dönmüş belli.’’ Diyerek Azize teyzenin hangi ara koyduğunu fark etmediğim boş tabağın olduğu kısma geçerek oturdu.
‘’Hadi oradan moruk seni, ne seveceğim. Yapıştın yakama kurtulamıyorum senden.’’
Elini kalbinin üzerine koyarak kaşlarını büzerken ‘’Bu acıttı amirim.’’ Demesi hepimizi güldürmüştü.
‘’Celal, Celal, Celal.’’
‘’Asım komutanım, Asım komutanım, Asım komutanım.’’
‘’Ulan Celal, hep biliyordum bir tahtanın kırık olduğunu, babamın anlattığı ile kesinleşti.’’
Sinan’ın yorumuna Erdem ve Asım amca onaylayıcı cümleler kurarken Celal hiçbirine cevap vermeyerek tabağını doldurmaya odaklandı. Geçen hafta emniyette kendisini görmemiştim ama Hasan amca ile yakın olmasa şu an bizimle bu masaya rahatça oturuyor olmazdı. Hep beraber yaptıkları muhabbete bakılırsa Erdem’de dahil olmak üzere hepsi Celal’i tanıyordu, gerçi tanımamaları mantıksız olurdu zaten.
Erdem ne kadar sohbete dahil olsa da her beş saniyede bir Yağmur’a dönerek tabağına bir şeyler koyuyordu. Yağmur halinden memnun bir şekilde yiyebilecek olduğunu mideye yollarken diğerlerini Erdem’in tabağına geri koyuyordu. İki aşığın bu halleri komik değil sevimliydi.
Özgürlüğüme kavuştuğum günün ertesi gününde ve peşi sıra devam eden günlerin hemen hemen hepsinde Erdem hep bizimleydi. Yağmur ile aralarındaki seviye tahmin edilebileceği üzere level atlamıştı. İlayda ile yaptığımız görüşmeler sonucunda Yağmur ve Erdem’in yüz yüze görüşme yapmasını sağlamıştık. Yağmur’un korktuğu gibi bir etkilenmeme durumu olmamış aksine etkilenme durumu tavan yapmıştı. Onları görmek içimi her ne kadar kıpır kıpır yapsa da Erdem bana giden Ömer’i hatırlatıyordu.
Duş almadan önce okuduğum notu defterimin arasında saklıyordum, atmak içimden gelmemişti, istememiştim. Hırkasını ise askıya asarak dolaba, diğer kıyafetlerimin yanına koymuştum, yıkamadan dolaba koyduğumdan ötürü hırkadan yayılan kokusu dolabımın içine sinmişti.
O kadar küçük bir hırkanın üzerine sinen koku elbette ki benim dolabımın kapağını üç gün gibi bir süredir hiç açmamamdan ötürü dolabın içine rahatlıkla dağılmıştı.
Bu olayı bilinçli mi yapmıştım? Belki.
İtiraf edecek miydim? Hayır.
Aradan geçen bir haftada Ömer tabi ki de beni aramamıştı.
Aramasını beklemiş miydim? Evet.
İtiraf edecek miydim? Hayır.
Arayacağını söyleyerek aramamasına ne kadar sinir olsam da Erdem’e Ömer’le alakalı en ufak bir soru dahi sormamıştım, şu an için sormayı da düşünmüyordum, aynı şekilde Yağmur’un da bana sorduğu sorulara da bilmediğimden ötürü cevap vermemiştim.
Ömer nerede? Bilmiyorum.
Gerçekten de bilmiyordum, aynı soruyu Erdem’e sorduğunda Erdem ise sadece görevde diyordu. Görevde. Sağ ol ya, bu çok açıklayıcı oldu. Gerçi bunlardan bir cevap beklememiz başlı başına bir hataydı, adamlar grup olarak hiçbir şey söylememeye yeminli gibiydiler, sadece bizi delirtiyorlardı.
Cebimde hissettiğim titreme ile ağzımdaki lokma boğazıma takılırken elimi ağzımın önüne getirerek öksürmeye başladım. Yağmur ‘’Helal. Helal.’’ diyerek sırtıma vurup organlarımın ağzımdan çıkması için uğraşırken, annem yan tarafımdan uzattığı suyu ‘’İç kızım, su iç.’’ Diyerek içirmeye çalışıyordu.
Azize teyze ‘’Yukarı bak guzum.’’ Diyerek oturduğu yerden ayaklanırken Şahika teyzenin hangi ara gelip alnımı yukarıya doğru çekiştirmeye başladığını anlamamıştım. Gözüme doluşan yaşlar akmaya başlamadan önce sağ kolum ile annemi sol kolum ile Yağmur’u uzaklaştırarak, derin bir nefes alarak lokmamı yutmuştum. Masadaki herkesin gözü üzerimdeyken kızarmama engel olamadım, hoş nasıl olacaksam.
Annemin uzattığı suyu alarak içtikten sonra ‘’İyiyim ben, bir elimi yüzümü yıkayayım.’’ Diyerek masadan kalkıp, Şahika teyzenin ‘’Git kızım, git.’’ Demeleriyle lavaboya ilerledim. Elimi cebime sokarak hâlâ çalmakta olan telefonu avucumun içinde hissederken salondan çıktığım gibi adımlarımı hızlandırıp Sinan’ın eski odasına girerek kapıyı kilitledim.
Kimin aradığını görmemiştim belki ama hissediyordum, arayan kesinlikle Ömer değildi.
Daha fazla beklemeden telefonu cebimden çıkardığımda kayıtlı olmayan bir numaranın aradığını görünce yaşadığım hayal kırıklığıyla kaşlarımı çatarak telefonu cevaplayıp kulağıma götürdüm.
‘’Eslem?’’
Karşıdan gelen ses ile vücudum ürperirken sakin kalmaya çalıştım. Numaramı nereden bulmuştu?
‘’Sen olduğunu biliyorum.’’
Derin nefes alarak kuruyan dudaklarımı ıslattım. Bir şeyi de bilme zaten.
‘’Numaramı nereden buldun?’’
Sorduğum soruyu çok komik bulmuş olacak ki kahkaha atmaya başladı. Kahkahası iğne gibi tenime batarken, bir zaman sonra durularak ‘’Seninle alakalı olan her şeyi bulurum, biraz zamanımı alır ama sonunda istediğimi alırım güzel Eslem.’’ Dedi.
‘’Bende bulduğun her yeni numarayı engellerim, çirkin Sergen.’’
Tıslar gibi çıkan sesimden çok cümleme kızmış olmalıydı, sesinin tonu yükselirken yüzünün aldığı şekil gözümün önünde canlanabiliyordu. Sinirlenince kızaran yüzüne daima çatık olan kaşları eşlik eder, sıkılı olan çenesi ise her an saldırıya hazırlanan köpek gibi görünmesini sağlardı.
‘’Zorluyorsun, hem de çok faza zorluyorsun Eslem. Sabırlı bir insan değilimdir, bunu en iyi sen biliyorsun.’’
Yorumu beni güldürürken iğneleyici olduğunu düşündüğüm ses tonuyla ‘’Sen insan değilsin ki sabırlı olasın.’’ Dedim. Aldığı soluklar can çekişen bir hayvanın çıkardığı seslere benzerken, sanırım fazla ileri gitmiştim.
‘’Ne var biliyor musun? Seni üzmek istemedikçe sen sınırlarını zorluyorsun. Sana kötü bir haber vermek için seni aramıştım ama sanırım mutlu olanı söylemeliyim.’’
Olayları kendi mantığına göre duygulandırdığından ötürü, ona göre kötü olarak nitelendirdiği haberin benim için iyi olacağını düşünüyordum. Aynı şekilde mutlu olarak nitelendirdiği haberinde benim açımdan kötü olacağını düşünüyordum. İçimde kabaran merak duygusunu bastıramazken ‘’Kötü haber ne?’’ diye sordum. Aldığı ve verdiği derin nefesin sesi telefondan aşırı derecede gürültülü bir şekilde kulağıma gelirken gözlerimi kapatarak sakin kalmaya çalıştım.
‘’Çok ısrar ettiğin için kötüden başlıyorum.’’ Cümlesi üzerine gözlerimi devirirken ses çıkarmamaya özen gösterdim, terslediğim an söylemekten vazgeçebilirdi. Sergen ve hayal dünyası her zaman yerli yerindeydi.
‘’Kötü haber güzel Eslem, görev sürem uzatıldı. Üç aydan dörde çıkarıldı.’’
Sesindeki üzüntü bariz bir şekilde belli olurken aklım Ömer’e gitmişti. Onun da mı süresi uzamıştı acaba? Sonuçta aynı olaydan ötürü ceza almışlardı, Sergen’in uzayan süresi ona da etki eder miydi?
‘’Üzüldün değil mi?’’ Sorduğu soru düşüncelerimi Ömer’den uzaklaştırırken ‘’Yaa, hem de çok.’’ Diye cevapladım.
Acaba Sergen’e huyuna giderek bir iki sorsam cevap verir miydi?
Başımı iki yana sallayarak bu fikirden sıyrıldım. Bu adamın huyuna da suyuna da gitsen, sorduğun her soru elinde patlardı. Aldığı derin nefes tekrardan kulak zarımı delecek şiddette bana ulaşırken dişlerimi sıktım.
‘’Gelelim güzel habere.’’
Sesindeki mutluluk içimi karartırken dudağımı ısırarak beklemeye başladım.
‘’Ömer yaralandı.’’
‘’Ne!’’
Ömer yaralandı. Ömer yaralandı. Ömer yaralandı.
Sergen’in cümlesi zihnimde durmadan tekrarlanırken, yanımdaki yatağa kendimi bıraktım, hafif bir zıplamadan sonra sakinleşen bedenimin betonun içine gömüldüğünü hissediyordum. Dolan gözlerimi kırpıştırmaya korkarken Sergen’in dediklerini işitmiyordum. Mutluluğun sebebi Ömer’in yaralanmış olması mıydı? Ne tür bir psikopattı bu böyle?
Zihnim ve kalbim Ömer’in yaralandığını kabul etmek istemezken Sergen’in mutluluğu aksini düşünmeme izin vermiyordu.
‘’Sen ruh hastası bir manyaksın!’’
Yüksek çıkan sesim Sergen’in sesini anında keserken, cevap vermesine fırsat vermeden telefonu suratına kapatarak aradığı numarayı engelledim. Göz yaşlarım durmadan akarak yüzümde kendisine ait yol oluştururken kapının tıklatılıp kolunun aşağı yukarı hareket etmesiyle yüzümü silerek oturduğum yerden kalktım.
Sildiğim yerler tekrar ıslanırken derin bir nefes alarak kapıyı açtım. Sinan’ın gülen yüzü beni görmesiyle endişeli bir hâle bürünürken ‘’Ne oldu Eslem? Neden ağlıyorsun?’’ diye sorarak kollarımı tuttu.
Kekelememeye dikkat ederek tane tane konuşmaya başladım.
‘’Sinan. Ömer, Ömer yaralanmış.’’
Kasılan çenesi ve sinirlenen çehresi ürkütücü bir hâl alırken ‘’Kim söyledi?’’ diye sordu.
‘’Sergen aradı şimdi, görev süresinin uzadığını ve Ömer’in yaralandığını söyledi. Sesi çok mutluydu, kahkaha atarak söyledi. Kötü bir şekilde mi yaralandı?’’
‘’Şerefsiz, piç kurusu.’’
Yüzünü sıvazlayarak bir iki adım gerilerken sırtını bana dönerek ileri geri yürümeye başladı. Aklına bir şey gelmiş olacak ki durduğu yerden bana dönerek ‘’Elini yüzünü yıka ve içeriye gel, ben bu işin aslını öğreneceğim ama kötü bir şeyi olduğunu sanmıyorum. Öyle bir durum olsaydı muhakkak haberimiz olurdu.’’ Dedi. Söyledikleri içimdeki ateşi bir nebzede olsa söndürürken onu onaylayarak adımlarımı lavaboya yönlendirdiğim esnada ‘’Eslem.’’ Diye seslenince olduğum yerde durarak omzumun üzerinden ona bakmaya başladım.
Yüzüne şeytani olarak nitelendirebileceğim gülümsemesi an be an yayılırken başını sağ omzuna doğru yatırarak ‘’Ömer için ağladığın da aramızda kalacak, söz.’’ Diyerek göz kırpıp koridordan uzaklaştı.
Ömer için ağladım.
Ömer için ağladığımı Sinan gördü.
Başımı iki yana sallayarak iç çekerken adımlarımı hızlandırıp lavaboya girdim. Önemli olan Ömer’in iyi olmasıydı, Sinan istediği kadar dalga geçebilirdi. Aynaya bakmadan suyu açarak avucuma bolca doldurup yüzümü yıkamaya başladım. Soğuk su kendime gelmemi sağlarken ellerimi lavaboya yaslayarak suyu kapattım. Bakışlarım ayna ile buluşurken Ömer’in bendeki yerini düşündüm.
Sergen yaralandı dediği an cümlenin etkisi hızla tesir ederek beni ağırlığı altına alıp ezmeye başlamıştı. Bendeki yeri tahminimden de fazlaydı ve bu beni daha fazla korkutuyordu. Ellerimi saçlarımın arasından geçirerek tokamı bollaştırıp, tekrar topladım. Yüzümü havlu kâğıdı ile kurulayarak peçeteyi çöpe attım. Gözlerim kızarmadığı için şanslı mı sayılırdım bilmiyorum ama her halükârda soru sorulacak ve bende cevap vermek durumunda kalacaktım. Sonuçta Sinan ne kadar aramızda kalacak dese de eşimden gizlim saklım yok diyerek İlayda’ya söyleyecek, İlayda da kardeşler arası sır olmaz diyerek Yağmur’a söyleyecekti derken konunun Erdem’e kadar gideceğine adım kadar emindim. Derin bir nefes alarak banyodan çıktığım esnada telefonum tekrar çalmaya başladı.
İçimdeki ses bu sefer arayanın Ömer olduğunu söylüyordu. Gözlerimi kapatarak Ömer olması için dua etmeye başlayıp telefonumu cebimden çıkardım. Bakışlarım ekran ile buluşunca ekranda gördüğüm isim yüzümün gülümsemesine yetmişti.
İşte bendeki etkisi bu kadardı.
Ne tuhaftı değil mi? Az önce adını duyduğum için ağlarken şimdi adını gördüğüm için seviniyordum.
Telefonu cevaplayarak kulağıma götürürken ‘’Ömer.’’ Diye fısıldamama engel olamadım.
‘’Eslem.’’
Sesini duyan organlarım çiçek açarak bahar esintisini bütün vücuduma hissettirirken bahçenin ortasında kaybolmuş gibi hissediyordum ama korkmuyordum. Sanki ben kaybolmuştum ve beni bulabilecek tek kişi Ömer’di.
Aslında gerçekten de kaybolmuştum. Ben Ömer’de kaybolmuştum, beni bulabilecek, benliğimi ortaya çıkartabilecek tek kişide Ömer’di.
Yaşadığım farkındalık ile alt dudağımı dişlerimin arasına alarak sessizce beklemeye başladım. Ne diyeceğimi bilmiyordum ne söylemem gerektiğini bilmiyordum, sanki ağzımı açarsam benden bağımsız olarak her şey dilimden dökülecekmiş gibi hissediyordum.
Aldığı derin nefes rüzgâr olup bahçemdeki çiçeklerin ayağa kalkmasını sağlarken konuşmaya başlamasıyla çiçekler dans etmeye başlamıştı.
Hep konuşsa ve dinlesem asla şikâyetim olmazdı.
‘’Konuş ki yüreğim hafiflesin, konuş ki özlemim bir nebzede olsa dinsin.’’
Papatya dans ettiği menekşenin ayağına basarak tökezlemesine sebep olurken, menekşe yerine ben tökezlemiştim sanki.
Aynı anda, benzer cümleyi düşünmem ve onun dile getirmesi ne kadar sağlıklıydı?
Sağlıklı!
‘’Ömer!’’ panikle çıkan sesime karşılık durgunca çıkan sesiyle ‘’Efendim.’’ Dedi. Sergen’in cümlesi ve söyleyiş tarzı düşüncelerime sızarken ‘’Yaralandın mı?’’ diye sordum. Telefonun ucunda oluşan sessizlik içime doluşan endişeyi yavaş yavaş korkuya dönüştürürken, telefonu kulağıma yapıştırmış cevabını bekliyordum.
‘’Kim söyledi sana bunu?’’
Sorusuna cevap vermeyi es geçerek ‘’Yaralandın mı gerçekten?’’ diye tekrar sordum.
‘’Hayır, yaralanmadım. Sadece ufak bir kaza geçirdim ama durumum gayet iyi. Kullandığım araca başka bir araç çarptı. Ne bende ne de karşı tarafta en ufak bir hasar yok, sadece arabalar hasar gördü.’’
Sakince konuşması içimdeki endişe ve korkuyu silerken, sağlıklı olmasına hamd ettim.
Allah’ım sana hamdolsun.
‘’Ben sorunu cevapladım, sıra sende. Kimden öğrendin?’’
Boğazımı temizleyerek ‘’Karşılıklı soru cevap yaptığımızı bilmiyordum. Hem soruna cevap vereceğimi söylememiştim.’’ Dedim. Sergeni şu an söylemek fayda etmez zarar verirdi. Sonuçta Sergen ile yaşadığı tatsızlık sonucu sürgün yemişti. İkinci bir sürgüne gerek yoktu.
‘’Sen söylemezsen bile öğrenebileceğimi biliyorsun değil mi?’’
Sorduğu soruya cevabım yoktu çünkü istese hemen bulurdu. En basiti Sinan öğrenmişti ve hemen Ömer’e söylerdi.
Ağladığımı da söyler miydi? Yok canım, o kadarda değildir. Değildir değil mi?
‘’Nasıl olduğunu sorsam?’’
Masumca sorduğu soruyla zihnimdeki düşünceler dağılarak kaybolurken gülümsemem kıkırtıya dönüştü, burcumun veya yükselenimin ikizler olup olmadığını merak ettim.
‘’Sorabilirsin tabi. Elbet cevabını alabileceğin sorular vardır.’’
Kahkahası bahçemdeki kuşların ötüşe geçmesine sebep olurken boştaki elimi kalbimin üzerine getirerek parmaklarımla bir iki kere vurdum. Sakinleşmesi gerekiyordu, bu kadar hızlı atması suç olmalıydı. Adamın gülüşüne, sesine, kokusuna, her şeyine karşı radarlarını sonuna kadar açmış beni zor duruma sokuyordu.
‘’Nasılsınız Eslem Hanım?’’
Sesindeki eğlenceli tını keyfimi yerine getirirken gözümle koridoru kontrol ederek hızlı adımlar ile mutfağa geçip, balkona çıktım.
‘’İyiyim Ömer Bey, siz nasılsınız?’’
‘’Sesinizi duydum daha iyi oldum hanımefendi.’’
Arkadan gelen sesler ile telefondan uzaklaşarak bir şeyler söylerken sesi boğuk geldiği için söylediklerini anlamıyordum.
‘’Eslem?’’
Soru sorar gibi ismimi seslenmesi üzerine ‘’Buradayım.’’ Diye cevap verdim.
‘’Bir haftadır ilk defa müsait oluyorum onda da çağırıyorlar.’’ Şikâyet eder gibi konuşması keyiften dört köşe olmamı sağlıyordu.
Ensemi kaşıyarak ‘’Şey, işin varsa git tabi.’’ Dedim.
Telefonu yine kendisinden uzaklaştırarak bir şeyler daha söyledikten sonra ‘’Bir dahaki konuşmanın daha uzun sürmesini sağlayacağım, şimdi kapatmam gerekiyor. Allah’a emanet olun, lütfen dikkat et kendine.’’ Deyince ‘’Sende Allah’a emanet ol, dikkat et.’’ Dedim.
Telefon konuşması sonlanırken telefonu kulağımdan çekerek siyah olan ekrana baktım. Esen rüzgâr üşümemi sağlayınca derin bir nefes alarak telefonu cebime koydum.
Ömer iyiydi, şu an önemli olanda buydu.
Adımlarımı içeriye yönlendirerek ellerimi cebime koydum. Ömer işi hallolduğuna göre sıra içerdekilere gelmişti ve zor kısım içerdekileri atlatmaktı.
İki Hafta Sonra
Önüme düşen saçımı üfleyerek arkaya atmaya çalışırken ıslak ellerimi yüzüme götürmememin verdiği sinirle oflayarak kolumu kullanmaya karar verdim. Elimdeki bezi camın kenarına koyarak kolumun omzuma yakın olan kısmı ile saçımı arkaya atmayı başarmıştım. Başarımdan ötürü kendimi kutlayarak bezi koyduğum yerden alarak camı silmeye geri dönmüştüm.
‘’Esleeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeem.’’
Zılgıt çeker gibi adımı telaffuz etmeye çalışan Yağmur koyun gibi sesler çıkartarak elinde tuttuğu bezi işaret ve baş parmağının arasına sıkıştırmış vaziyette salona giriş yaparak soldaki elini havaya kaldırıp bağırmaya başladı.
‘’Eslem’im biçim biçim, ölürem Eslem için. Alem bana düşmandır, Eslem sevdiğim için lo. Hele loy loy loy Eslem yârim Eslem’im. Loy. Loy. Hey. Hey. Tey. Tey.’’
Hey ve loy kelimelerinde squat yapar vaziyette eğilip kalkmaya bir yandan da omuzlarını aşağı yukarı hareket ettirmeye çalışıyordu. Çabasını takdir etmek adına camın mermerinden dikkatli bir şekilde inerek sol elime kendi cam silme bezimi alıp Yağmur’un havadaki elini tuttum.
Onunla eğilip kalkmaya başlarken arada bir birbirimize dönerek eğilip gülmekten ötürü kalkamıyorduk.
‘’Lorke lorke lorke lorke Yağmur’a lorke.’’
Elimi hızla bırakıp ‘’Ne Yağmur’u ya! Eslem’e şarkı yazıyoruz burada.’’ Diye cırladı. Gözlerim tepkisi karşısında kocaman açılırken kahkaha atmaya başladım.
‘’Neyse dur telefonu radyoya bağlayalım, öyle daha eğlenceli.’’
Yağmur telefonu bağlamaya giderken, salon camının iç kısmını silme işlemime geri döndüm. Bugünün havasını güneşli gören annem, kahvaltıdan hemen sonra ev kırklanacak diyerek bizi elimizde bez ve kovayla baş başa bırakarak hastaneye gitmişti.
Bana göre salaklık Yağmur’a göre akıllılık yaparak önce odalarımızı temizlemiş ardından Yağmur küçük odaya geçerken ben salona geçmiştim. Güneş batışa geçmişti, tahmini olarak salon bittiğinde veya bitmeden önce hava kararacaktı ve annem bizi mahvedecekti ama bu bizi durdurur mu? Asla.
Evin içini son ses halay sesi kaplarken omuzlarım benden bağımsız hareket etmeye başlamıştı. Kapı gıcırtısına oynuyorsak ne yapalım yani.
Yağmur elinde radyo ve mendiliyle geri gelirken tv ünitesinin önüne radyoyu bırakarak elini uzattı, uzattığı eli kavrayıp parmaklarımızı iç içe geçirdim. Durduğumuz yerde eğilip kalkarak ‘’Hey, hey.’’ Diye bağırıyorduk. Ritim değişmesi öne ve geri hareket etmemizi sağlarken bir sonraki ritim ile sağ ve sol hareketleri eklenmişti. Eşlik etmeli kısma gelince hem söylüyor hem de bilmediğimiz halde kendi kafamızdan uydurduğumuz şekilde oynamaya devam ediyorduk.
‘’Şemmamme şemmamme, şemmamme buke, dotmamme dotmamme, dotmamme buke.’’
‘’Vıy vıy vıy vıy vıy, vıy vıy vıy şemmo. Vıy vıy vıy vıy vıy gurban antepe şemmo.’’
‘’Hey, hey. Yaklaş, Ahmet kural gibi yapacağım.’’
Yağmur’un bağırtısı ile elini bırakmadan boştaki elimle kolunu tutarken hafif yan dönerek hatırı sayılır bir biçimde olan ağırlığını tutmaya çalıştım, geriye yaptığımız hareket ile ağırlığının bir kısmını vermesi gereken yerde komple kendisini bana bırakırken olay halaydan çıkmış farklı boyutlara gidiyordu. Ayağını koltuğa koymak üzere havaya kaldırdığı esnada ağırlığının altında kalmam an meselesiydi. Sağ ayağını koyarak tüm gücünü vereceği esnada sol ayağının kaymasıyla beraber beklediğim gerçekleşti ve yere düştük.
Yerle buluşan kalçamın acısını yaşayamadan Yağmur’un karın bölgeme çullanması beynimde şimşekler çaktırıp, bütün midemi dışarı çıkarmama sebep olacak bir bulantı meydana getirirken İbrahim Tatlıses dalga geçer gibi Şemmamme demeye devam ediyordu. Üzerimdeki Yağmur’u kenara atarak cenin pozisyonu aldım.
‘’Ay teyzem, gitti yeğenlerim.’’
Omzumdan bastırarak sırt üstü uzanmamı sağlamaya çalışan Yağmur’un beni bırakması için elinden iteklemem bir fayda etmezken sızlanmaya devam ediyordu.
‘’Özür dilerim teyzem, özür dilerim. Gitti yumurtacıklar, gitti yeğenlerim.’’
Aniden kesilen müzik sesiyle ortama düşen ‘’Ne yumurtası? Ne yeğeni?’’ sorusuyla hapı yutmuştuk. Gözlerim camdan dışarıya kayarken havanın kararmış olduğunu görmek soruyu soranın annem olduğunu kanıtlıyordu.
Hayal değildi, gerçekti. Kahretsin.
‘’Kız anne, sen kadın doğumcusun bir bakı ver Eslem’e. Tam yumurtasına düştüm, çatlattım herhalde. Yeğenlerime zeval gelmesin.’’
Yattığım yerden diklendiğim esnada daha iyiydim, ani bir şekilde vuran kusma isteği gitmişti.
‘’Ne saçmalıyorsun Yağmur? Hem bu salon hâlâ neden bitmedi?’’ elindeki çantasını koltuğun üstüne bırakan annem, kollarını sıvayarak bize yaklaşırken Yağmur Hanım her zamanki gibi suçu üzerime atarak tüymeye çalıştı.
‘’Kız bu Eslem sen tuttur halay çekelim diye, öyle olunca dayanamadım oynadım bende.’’
Çabasına karşılık onu alkışlayarak oturduğum yerden ayağa kalktım.
‘’Helal olsun, azmine hayran kaldım. Bu nasıl yalan konuşma bu nasıl üç kağıtçılık. Valla helal olsun.’’ Diyerek yerdeki bezi alıp kovanın içine geri attım. Elleri belinde bekleyen anneme ‘’Halay çekerken üstüme düştü bu hayvan.’’ Diyerek Yağmur’u gösterdim.
‘’Ayrıca camlar bitti, şimdi son kez paspas atıp bitireceğim salonu. Sen anlaştığımız gibi yemekleri ayarlarken ben salonu bitiririm Yağmur’da banyoyu halleder. Değil mi Yağmur?’’
Sorduğum soruya ‘’Aynen, hatta ben kaçtım.’’ Diyerek cevap verip salonu terk ederken annem başını iki yana sallayarak salondan çıktı. Onların çıkmasıyla kovayı kenara çekerek paspası sıkıp yerleri silmeye başladım.
Koltukları eski yerine çekerek ayağımın değdiği yerleri tekrar paspaslayıp, kuruması için ışığını kapatarak salondan çıktım. Annem üstünü değiştirmiş mutfağa geçerken cam sildiğim kovayla banyoya ilerledim. Klozet ile işi biten Yağmur küvete geçerken kovamdaki suyu dikkatlice klozete boşalttım.
‘’Gir yıkan sen, senden sonra ben yıkanırım. Çıkarken yıkarım küveti, oyalanma hemen yıkan çık.’’
Dediklerimi anladığını belirtmek adına kafasını hızlıca sallarken banyo temizliğini devralacağım için çok mutluydu. Onun bu haline sırıtarak ellerimi hemen yıkadım ve banyodan çıkıp odama ilerledim.
Duştan sonra giyeceğim kıyafetleri yatağıma dizerken telefonumun yanıp sönen bildirim ışığıyla elime alarak ekranı açtım. Ömer’den mesaj gelmişti. Kahvaltı günü yaptığımız telefon konuşmasının üzerinden geçen on dört gün, 356 saat sonraki ilk konuşmamız olacaktı. Tabi ki saatleri saymamıştım, yanımda sayan insan müsveddeleri -ki bunların ele başları Erdem ve Yağmur oluyor – bu müsveddeler saydığı için ister istemez geçen saatin bende farkına varmış ve ezberlemiştim.
İçimde oluşan heyecanı göz ardı etmeyerek mesaja tıklayarak açılmasını sağlarken, yazdıklarını okumaya başladım.
Göndere: Iron Man
Saat 23:00’de ruhumun sesini duymaya ihtiyacı var.
Bir cümlenin etkisinin üzerimde bu kadar fazla olması haksızlıktı. Gözlerim hızla masamın üzerindeki saate kaydığında saatin daha altı buçuk olduğunu gördüm, bu demek oluyordu ki konuşmak için dört buçuk saatimiz vardı.
Aniden açılan kapıyla telefonumu yan tarafa koyarak kapıya döndüm. Bornozlu bir şekilde kafasındaki havluyu düzelterek bana bakan Yağmur birkaç saniye beni süzdükten sonra ‘’Ben çıktım, sende hemen gir, çabuk ol.’’ Diyerek odadan çıktı ve beni yalnız bıraktı.
Telefonu tuş kilidi yaparak hızlı adımlar ile odadan çıkıp, banyoya ilerledim. Hızlı bir şekilde aldığım duş sonrası banyoyu da aynı hızla yıkayarak odama geçerken banyonun kapısını açık bıraktım. Yağmur annemle yemekleri salondaki masaya taşırken ‘’Erdem yemekten sonra tatlı yemeye gidelim diyor, ne dersin?’’ diyerek bana soru yöneltince adımlarım odamın girişinde hareketsiz kaldı. Gece yarısından önce evde olmalıyız desem külkedisi mi olmaya karar verdin diye dalga geçerdi eminim, o yüzden o şıkkı çöpe atmaya karar verdim.
"Şii dalgın gittim kızım, alt tarafı evet veya hayır diyeceksin. Korkma bal kabağına dönüşmeden önce eve getiririz seni." Yorumuna karşılık gözlerimi devirirken az önceki tahminim de ne kadar haklı olduğumu söylediği cümle ile ispatlamıştı. Derin bir nefes alarak ‘’Oyalanmak yok, tatlı yiyip kalkacağız.’’ Dedim. Yorumuma karşılık tatlı tatlı gülümserken odama girip kapımı kapattım.
Çıkardığım kıyafetleri hızlı bir şekilde vücudumu kurulayarak üzerime giyindim, saçlarımı tarayarak havlumu geri takıp telefonumu elime aldım. Ömer’e daha fazla beklemeden mesaj atmalıydım. Aklıma gelen kelimeleri birleştirip cümle oluştursam yanlış anlaşılır mıydım acaba? Biraz deli cesaretinden zarar gelmezdi sanırım.
Kime: Iron Man
Erdem ile tatlı yemeye gideceğiz, istediğin saatte ruhuna şifa olamayabilirim.
Göndere bastığım esnada yastığı ağzıma bastırıp çığlık atmak istiyordum. İçimde tarifi imkânsız bir mutluluk vardı, hareketlerim ve yapmak istediklerim karakterime çok yabancıydı. İlk defa hissettiğim duygulara karşı çok yabancıydım ne yapmam gerekiyor ya da ne söylemem gerekiyor diye düşünmek istemiyordum.
Sonucu düşünmeden içimden geldiği gibi davranmak istiyordum.
Derin bir nefes alarak bildirim gözükmeyen telefonumu cebime atıp, odadan çıktım. Her şey masada olduğundan ötürü direk yerime geçip oturdum.
"Erdem ile nasıl gidiyor?"
Çorba doldurduğum kaşık yarı yolda havada kalırken gözlerimi karşımda oturan Yağmur'a çevirdim. Onun bakışları bende değil soruyu soran annemdeydi. Kaşıktan damlayan çorba kâseye dökülürken bakışlarımı yemeğime çevirip, kaldığım yerden çorbamı içmeye devam ettim.
"Güzel gidiyor, anne."
"Erdem iyi çocuk, işinde gücünde, saygılı. Tabi bunlar bize karşı görünen durumlar önemli olan sana karşı nasıl olduğu.’’
‘’Bana karşıda saygılı anne, şu zamana kadar neredeyse bir buçuk aydır görüşüyoruz bak, bana karşı en ufak bir saygısızlığı olmadı. Fikirlerime önem veriyor. Bir şey yapmadan önce onayımı alıyor ya da bana danışıyor, bunlar önemli şeyler bence.’’
Biten kasemi ekmeğimle güzelce sünnetleyerek temiz olduğuna kanaat getirdikten sonra kenara koydum. Tabağıma pırasa yemeğinden koyarken sessizleşen ikili ile bakışlarım masadakilere odaklandı.
‘’Pes yani, gerçekten. Kızım yemeğine ara verip keşke biraz sohbete kulak versen Yağmur’u dinlesen belki feyiz alırdın.’’
Pırasa doldurduğum tabağımı önüme koyarak, tabağıma son bir bakış attım. Canım pırasam.
Derin bir nefes alarak anneme odaklanırken sesimin sakin çıkmasına dikkat ettim.
‘’Anneciğim, zaten aralarının nasıl olduğunu ve durumlarını biliyorum, sana anlatırken konuşmaya dahil olmamak adına sessizce yemeğimi yiyorum bunun nesine sinirlendin anlayamadım.’’
Sesimin sakinliğinden zerre etkilenmeyen annem çatalını bırakarak arkasına yaslandı. Bu işaret bittiğimin resmiydi. Canım pırasam, elveda.
‘’Feyiz aldın mı bari? Belki örnek alır sende birileri ile görüşmeyi kabul edersin diyordum ama nerede o günler. Umutsuz vaka gibi dolanma ortalıklarda, bak Yağmur eli kulağında yakındır evlenmesi sende düşünmeye başla istersen.’’
‘’Yani sende beni ne olarak görüyorsun anlamadım ki?’’
Huysuzca çıkan sesim annemi ve Yağmur’u gülümsetirken ben somurtuyordum.
‘’Ömer gitmese bir aya tavlardı bu kızını anne, Ömer’in gitmesi süreci uzattı.’’
Hah! Gitmeden tavladı zaten, sürecin pek bir önemi kalmadı ama neyse.
Yağmur’a gözünden kalpler çıkartarak bakan annemin benden ayrılan bakışlarına sevinerek çatalımı pırasaya batırdım. Enfes ötesi harika yemek. Aşığım sana.
‘’Ay! Gerçekten mi? Kız zaten anlamıştım ben biliyor musun? Ömer böyle Eslem’e hep aşık gibi bakıyor.’’
Ağzıma götürdüğüm çatal yarı yolda pırasanın intihar etmesiyle düşerek tabağa balıklama atlarken sıçrayan yemek suyu tişörtümü birkaç yerinden lekelemişti.
Lanet ya!
‘’Şu yemeği bir yedirtmediniz ne diyeyim size ya!’’
Ani çıkışım ikisini de şaşırtırken sandalyemi gürültüyle arkaya iterek masadan kalktım. Tabağımı ve kasemi alarak mutfağa giderken ‘’Aynen aşkından ölüyor Ömer zaten, kızım bir aya şık olunur mu ya?’’ diye bağırmayı ihmal etmedim.
Aptal kalbim Ömer’in bana âşık olma ihtimaliyle hızlanırken tabaklarımı mutfak masasına koydum. Pırasamı hızlıca mideye indirip, tabakları makineye attım.
Aşıkmış, hadi oradan.
Mutfağa elleri dolu gelen Yağmur ve anneme pas vermeden salona geçip masanın üzerindekileri mutfağa taşımaya başladım. Fısıldaşan Yağmur ve anneme yandan bakış atarak kirlileri makineye dizdim. Sofrayı kendileri hazırladığı için dizmeyi bana bırakmışlardı. Mutfağı toparlamam biterken hazırlanacağımı söyleyerek odama ilerledim.
Havalar artık akşamları daha serin olduğu için ne kadar elbise giymek istesem de pantolon kombini yapmaya karar verdim. Açık renkli kot pantolonumu çıkartarak, üzerine giymek üzere mavi renkli kısa kollu ile mavi renkli gömleğimi çıkarttım.
Üzerimdekileri çıkartarak tişörtümü kirli sepetine gitmesi üzerine yere atarken altlığımı katlayıp yatağımın üzerine koydum. Deodorantımı sıkarak tişörtümü üzerime geçirip pantolonumu da aynı şekilde giyinerek tişörtü içime sokup fermuar ve düğme işlemini hallettim. Saçlarımı ensemde topuz yaparak pembe fularım ile etrafını çevirip bağladım. Güneş kremimi sürerek, yanaklarımı kızartıp kirpiklerime maskara sürdüm. Yanaklarımdaki birkaç sivilce hayatı gülerek selamlasa bile onlarla uğraşamazdım. Düğün ve kına haricinde fondöten sürmeyi sevmiyordum.
Dudaklarıma da renk katarak beyaz çoraplarımı giyindim, birkaç kolye bileklik ve saatimi takarak gömleğimi de giyinince hazırdım. Parfümümü bileklerime ve boynuma sıkarak kokunun dağılmasına yardımcı oldum. Trencimi ve çantamı alarak odadan çıktığımda hazırdım. Yağmur da odasından çıkarak yanıma gelirken yeni aldığımız elbiseyi giyindiğini görmek hoşuma gitmişti.
‘’Oldum mu?’’
Sorusuna karşılık poposuna bir tane patlattım. ‘’Fıstık gibi olmuşsun yavrum.’’
‘’Krolaşma!’’
İkazına kulak asmayarak yanağından makas aldım. Bu hallerime göz devirerek boy aynasında kendisini incelerken annem elinde araba anahtarıyla yanımıza geldi.
‘’Paranız var mı?’’
Sorusuna karşılık olarak ikimizden de ‘’Var.’’ Cevabını alırken bir süre bizi tartıp portmanto da duran çantasından çıkardığı birkaç yüzlüğü anahtar ile bana uzattı. Parayı cüzdanıma koyarak çantama geri atarken anahtarı elimde tuttum.
‘’Ruhsat arabada, dikkatli olun. Saatin çok geç olmamasına dikkat edin.’’
Başımızı sallayarak annemi öptükten sonra ayakkabılarımızı giyinerek evden çıktık. Uzaktan kumandayla arabayı açtıktan sonra arka kapıyı açarak trencimi ve çantamı koydum. Telefonumu elime alarak sürücü koltuğuna geçtiğimde Yağmur’da eşyalarını arkaya bırakıp ön koltuğa geçti. Koltuğumu ayarlayıp kemerimi takıp, arabayı çalıştırdım. Camları hafif açarak dikiz aynamı kontrol ederken Yağmur benim telefonumu arabaya bağlıyordu, bildirim sesiyle öten telefonuma karşılık olduğum yerde kaskatı kesilirken Yağmur’un attığı çığlık ile mesajın kimden geldiği belli olmuştu.
‘’Oha! Yuh! Ebenin nikahı! Çüş!’’
‘’Başka?’’
‘’Ne başka?’’
‘’Başka saydıracağın kelime kaldı mı diyorum Yağmur Hanım?’’
Gözlerini devirip koluma bir tane geçirince bu sefer bağıran ben olmuştum.
‘’Ne vuruyorsun kızın? Elin ne kadar ağır haberin var mı?’’
‘’Eslem! Konuşma istersen, seni dayak arsızı yaparım görürsün. Ne zamandır konuşuyorsunuz? Benim niye haberim yok. Aşk olsun böyle mi olacaktı? Ayıp. Çok ayıp. Küstüm sana.’’
Kollarını göğsünde kavuşturarak camdan dışarıya bakan Yağmur ile konuşmak için bahçeden çıkmam lazımdı. Annem camdan bakıyordu ve her durduğumuz dakika merakı git gide katlanacaktı. Derin bir nefes alarak el frenini indirip arabayı hareket ettirdim. Bahçeden çıkıp, evden uzaklaştığımıza emin olduktan sonra arabayı müsait yerde sağa çekerek dörtlüleri yaktım.
‘’Aramızda senin sandığın gibi bir konuşma geçmiyor.’’
Sanmadığın gibi konuşmada kimsenin ruhuna şifa olmak istemezsin.
Düşmanım gibi yaklaşan zihnime küfretmek istemeyerek bakışları bana dönen Yağmur’a odaklandım. Sanırım onunla açık olmanın vakti gelmişti, geçen zaman içerisinde Ömer ve Erdem konusunu sık sık dile getirip elbette konuşmuştuk Ömer’e karşı ilgili olduğumu biliyordu sadece konuştuğumuzu ve mesajı bilmiyordu ki mesaj konusunda bir şey yoktu. Gerçi ilk ve son olan telefon konuşmamızda da bir şey yoktu.
Aramızda geçen telefon konuşmasını ve mesajlaşmayı kısaca anlatarak, en son attığı mesajı ve benim cevabımı söyledim. Attığı çığlık ve yerinde zıplama sonucu araba sallanırken kolundan tutarak onu durdurdum.
‘’Biliyordum, Ömer sana en başından beri fazla ilgili.’’
‘’Nereden biliyorsun acaba? Ben bile daha yeni fark ediyorum.’’
Gözlerini belerterek bana bakarken ‘’Salaksın sen, başından anlamanı beklemiyordum zaten. Konu erkekler olunca bir mala bağlıyorsun sen.’’ Dedi.
Yorumuna karşılık sessiz kalırken Yağmur boğazını temizleyerek bakışlarımın üzerine dönmesini sağladı.
‘’Anlayacağın şekilde anlatıyorum, Ömer en başından beri bakışı olsun, konuşması ve yaklaşımı olsun sana karşı hep farklıydı. Kızım düğünde şahit olmadın mı? Sana sergen dokunmasın diye seni kendisine çekmesi. So..’’
Elimi kaldırarak cümlesini keserken ‘’Sergen bana dokunmasın diye yaptı, buradan bana ilgi duyduğunu çıkartamazsın.’’ Dedim.
‘’Harbi salaksın he. Kızım sergen ile ben karşı karşıya geldiğimde neden beni tutup kenara çekmedi de sen gelince sana yaklaşmasın diye araya girdi? Hadi onu geç, bu adam neden ihtar aldı ve göreve yollandı?’’
Kaşı bilmiş bir şekilde havaya kalkarken kollarını göğsünde birleştirerek bana bakmaya başladı.
‘’Hırkasını sana göndermeler, cebine not koymalar, ya da seninle görüşmek istediğini söyleyip mesaj atmalar. Bakma sende ona en başından beri ilgilisin ama kabul etmen zor oldu.’’
Benimle ilgili yaptığı yorumda haklıydı. En başından beri Ömer’e karşı merakım diyemeyeceğim ilgim vardı ve bu bulunduğumuz zaman dilimine kadar ilmek ilmek içime işlenmişti. Sanırım artık o ilmekler sıkılaşarak yol almaya devam ediyordu.
‘’Haklısın, ne diyeyim. İlgim vardı ve bu ilgim artarak ilerlemeye devam ediyor.’’
Ellerini yüzüne sürerek ‘’Şükür Rabbim açıldı şu kulunun gözleri.’’ Derken koluna patlatıp sola sinyal vererek arabayı çalıştırdım.
‘’Ömer ile aramızda ne olur bilmiyorum. Dakika başı mesajlaşmıyoruz, evet ilgimiz var belli ama zaman nereye götürür bilemem. Gittiği yere kadar gitmek istiyorum.’’
‘’Zaman sizi nikah masasına götürür, ama önce Erdem ile ben konuşmaya başladım. Bizden sonra oturacaksınız o masaya.’’
Yorumuna karşılık attığım kahkaha arabada yankılanırken ‘’Nerede buluşuyorduk?’’ diye sordum. Telefonunu çıkartarak navigasyonu ayarlarken ‘’İlayda ve Sinan’da geliyor ve Üsküdar’a gidiyoruz. Çevreyoluna gir Üsküdar’a kadar gel gerisini tarif edeceğim sana.’’ Dedi.
Sessizce onu onaylayarak çevreyoluna doğru ilerledim. Yağmur telefonumu bağlayarak müzik açarken gelen mesajı sormamak için dilimi ısırıyordum. Deli gibi attığı mesajı merak etsem de kız kardeşimin çevreyoluna girmeme karşılık camını sonuna kadar açarak şarkıya eşlik etmesiyle ona katılmaya karar verdim.
Ne de olsa Ömer ile randevumuz akşam saatindeydi şu an kardeşime odaklanabilirdim.
Kendi camımı da sonuna kadar açarak radyonun sesini yükseltirken, içeriye giren hava ile sesimizi her seferinde yükseltiyorduk. Boğazımız acıyor muydu? Evet, ama önemli olan eğlenmekti.
Şarkının nakarata gelmesiyle işaret parmaklarımız ile birbirimizi göstererek şarkıya eşlik etmeye devam ettik.
‘’Ama sen korkaksın hiç bulaşma, yaklaşmazsın gerçek aşklara, demiş ki benden uzak olsun, peki niye her gün ağlıyorsun? Sebebini dırırırırım sor.’’
Yağmur’un kahkaha atarak ‘’Bu son cümlede ne dediğine dair en ufak bir bilgim yok.’’ Cümlesini onayladım çünkü benim de hiçbir fikrim yoktu. Bu kısım hızlı geçiyordu ve bizde sanırım orayı pek algılamak istemiyorduk.
Navigasyondaki kadın çatalın ardından sola dönün ardından sağa dönün derken sesi biraz daha kısıp navigasyona uydum. Yaptırdığı sağ ve sol hareketlerinden sonra nihayet hedefe varmıştık. Arabayı otoparka park ederek, durdurdum. Camların hepsini kapatarak telefonumun araba ile bağlantısını sonlandırdım.
‘’Iron Man ne alaka?’’
Yağmur’un sorusuna karşılık omuz silktim. Ömer yazmak istememiştim çok soğuk ve uzak olurmuş gibi hissetmiştim. Yazabileceğim başka bir sıfatı da şu anlık yoktu ki ileride ne olur onu da bilemiyorum. En yakın olarak aklıma Iron Man gelmişti. Aramızda bir şey var gibide yok gibide ismiydi ve bence gayet güzeldi. Şimdilik.
‘’Sen mesaja cevap ver öyle ineriz arabadan.’’
‘’Tamam.’’ Diyerek Yağmur’u onaylarken tuş kilidini açarak mesaja tıkladım.
Kimden: Iron Man
Eğlencenin tadını çıkar ve Erdem’i bana bırak.
Mesajı yüzümde istemsizce gülümseme oluştururken telefonu tuş kilidi yaparak el frenini çekip anahtarı çıkarttım. Yağmur ile arabadan inerek trençleri hiç yanımıza almadan arabada bırakmaya karar verdik. Üşürsek polar isteyebilirdik. Çantaları alarak arabayı kilitledim. Erdem otoparka gelerek karşımıza çıkarken soluğu sevgilisinin yanında alarak yanağına öpücük kondurunca mahremiyet bırakmak adına onlara arkamı döndüm.
‘’Dönebilirsin baldız, sorun yok. Temiziz.’’
Erdem’in yorumuna karşılık gözlerimi devirerek ‘’Ha ha ha.’’ Demeyi ihmal etmedim. Hareketimi umursamayıp ‘’N’aber kız cimcime.’’ Diyerek yumruğunu omzuma geçirdi. Beklemediğim tepki bir iki adım yana kaymama sebep olurken çantamı omzuna geçirdim.
‘’Ya siz ikiniz elinizin ne kadar ağır olduğunu biliyor musunuz? Durmadan vuruyorsunuz bana kollarım çürüdü be! Boks torbası mıyım ben?’’
Cümlemi komik bulan ikili gülerek birbirlerine sarılırken başımı iki yana sallayarak mekâna doğru ilerledim. Bu aralar ikisinin değil aramıza katılacak olan diğer ikiliyle beraber dördünün ağzına sakız olmuş ve dalga konuları olmuştum. Mesajlaşma olayını öğrendikleri an bitecektim ve o gün bugündü büyük ihtimalle.
Derin bir nefes alarak içeriye giriş yaptığımda İlayda ve Sinan’ın dışarıda cam kenarındaki masada oturduklarını görerek oraya ilerledim. Ayağa kalkan ikiliye sarılarak İlayda’nın karşısında cam kenarına oturarak çantamı masaya koydum. Arkamdan gelen çifte kumrularda yanımdaki yerlerini alırken siparişimize karar vererek gelen garsona isteklerimizi ilettik.
Garsonun yanımızdan ayrılmasıyla Erdem’in telefonun ekranın aydınlanması ve Ömer isminin ekranda çıkması bir oldu. Kalp ritmim yine rayından çıkan tren gibi hareketler sergilerken mesaj olayını bu kadar çabuk öğrenecek olmaları paniklememe sebep olmuştu.
Telefonu sessize alarak müsaade isteyen Erdem yanımızdan ayrılınca İlayda ve Sinan’a dönerek hâl hatır sordum. Yağmur’un bana dönen bakışlarının peşinden gelecek olan soruyu bertaraf etmem gerekiyordu.
Sinan ve İlayda amacımı anlamadan sorduğum sorulara cevap verirken, Erdem ve tatlılarımız masaya aynı anda gelmişti. Gelen tatlılar eşliğinde sohbetimiz devam ederken konu ne Ömer’e ne de bana gelmemişti. Saat on buçuğa gelirken Erdem yapması gereken işleri olduğunu söyleyerek hepimizin ayaklanmasını sağlamıştı.
Erkeklik yapacağını söyleyen Erdem ve Sinan hesabı ödeme konusunda kavgaya tutuştuğu esnada hesabı ödeyerek ikisinde şaşkınca bana bakmasına sebep olmuştum. Onlara omuz silkerek kızlar ile çıkışa ilerledim. Arabanın yanına geldiğimizde hep beraber fotoğraf çekilmek isteyen Erdem’i kırmayıp açtığı kameraya gülerek poz vermiştik. Çekildiğimiz selfie sonrası herkes sırasıyla vedalaşıp kendi arabasına geçerken Erdem bana bakarak parmağını sallamış bir de üstüne ‘’Sen var ya sen.’’ Demişti. Bu tepkisine hiçbir anlam yüklemeden çantamı arka koltuğa koyup yerime yerleştim.
Yağmur’un yerine geçip kemerini takmasıyla kendi kemerimi takıp arabayı çalıştırdım. Sırasıyla otoparktan çıkarak kendi yollarımıza ayrılana kadar sessizliğimiz devam etmişti. Çevreyoluna çıkmamız ile Yağmur’un sorduğu soruları sakince cevaplamaya başladım. Bir çıkmaza girdiği belliydi ve şüpheli olarak vereceğim cevapların hiçbir yardımı dokunmazdı.
‘’Erdem sence nasıl biri?’’
Sağa sinyal verirken yan aynadan arkamdaki arabayı kontrol ediyordum. Salak ne yol veriyordu ne de yolda gidiyordu. Amacı ne bu malın?
‘’Önemli olan kısmı söylüyorum ki bunu masada da annemle konuştun zaten, sana karşı nasıl biri olduğu?’’
Gaza biraz daha kökleyerek hızımı arttırırken sağa geçmeme izin vermeyen aracında hızını arttırdığını gördüm. Konuşmaya odaklanan Yağmur’un olayında farkında olmaması şu an işime geliyordu.
‘’Bana karşı çok iyi, gerçekten hem de. Benim fikirlerime önem veriyor, saygı duyuyor ve bir planımı anlattığım zaman beni destekliyor.’’
Yanıma yaklaşan arabaya sessiz bir küfür savurmaya çalışarak sol şerite geçtim. Arayı açarak birden fazla arabayı arkama alırken dikiz aynasından arkadaki arabayı kontrol ediyordum.
‘’Bunlar güzel şeyler değil mi? Yani Erdem’in sana saygı duyması, fikrine önem vermesi.’’
‘’Evet güzel şeyler.’’
‘’Peki o zaman Yağmur hanımı korkutan ne?’’
Araba arkamdaki şerite girerek üç araba gerimde kalırken yavaş yavaş sağ şerite geçtim. Ellerini ovuşturarak oturan Yağmur ona sorduğum soruya hala cevap vermezken arabayı göz hapsimde tutmaya devam ettim.
‘’Bana ileri doğru adım atmak istediğini söyledi. Sevgili olarak değil de nişanlısı olarak anılmak istediğini söyledi.’’
Üçüncü sağdan çıkmam gerekiyordu ama arkamdaki arabanın bunu bilmesine gerek yoktu. İlk sağdan hızlı bir manevrayla çıkarsam eve giden yolu uzatmış olsam bile arkamdaki dangalaktan kurtulabilirdim.
‘’Bu güzel bir şey değil mi? Seninle ciddi düşünmesi yani. Hem ne kadar oldu siz konuşmaya başlayalı?’’
‘’Bir buçuk ay olacak.’’
‘’İdeal değil mi? Sonuçta Erdem kocaman adam, işi var, evi var, saygılı, dürüst, sana değer verdiği belli ve en önemlisi ne istediğini biliyor. Bak bu devirde böylesini bulmak zor.’’
Cümlem yüzünde tebessüm oluştururken hızımı arttırdım, arkamdaki arabada benimle hızını arttırırken adrenalinden sebep kanımın vücudumda hızını arttırdığını hissediyordum. Çıkışı girmeden düz gidecekmiş gibi hızımı arttırdığım esnada dikiz aynasına baktım, araçta hızlanmıştı. Güzel.
Ani manevrayla ağacı sağa kırıp son anda çıkışa girince hamlemi tahmin edemeyen araç düz ilerleyerek durmuştu. Yağmur’un korku dolu çığlığına benim sevinç çığlığı eşlik ederken ‘’Yürrrü anca gidersin.’’ Diyerek camdan dışarı bağırdım.
‘’Manyak mısın Eslem? Ne biçim araba kullanıyorsun?’’
Koltuğa sıkıca tutunmuş olan Yağmur kocaman açtığı gözleriyle bana bakarken heyecandan titreyen ellerimi sırasıyla aç kapa yaparak sakinleşmeye çalıştım.
‘’Bir araba bizi takip ediyordu sanırım, az önce ondan kurtuldum.’’
Cümlem karşısında sessiz kalarak arkasına dönüp baktı.
‘’Korkma, sıkıntı yok. Atlattım onu. Kimle aşık atacağını öğrenememiş bir çömezdi. Heyt yavrum heyt. O emeklerken ben koşuyordum.’’
Koluma yediğim şaplak canımı acıtmazken ‘’Arabayı atlatamasaydın korkudan dokuz doğururdun bilmiyoruz sanki.’’ Diyen Yağmur’a göz devirdim.
‘’Güzel kardeşim Yağmur, önemli olan arabayı atlatmamız ve başardığımız için artistlenmek en doğal hakkım.’’
‘’Zevzek.’’ Yorumuna kahkaha atarken kendisi de bir zaman sonra bana eşlik ederek kahkaha atmaya başladı.
Eve varana kadar Erdem ve ilişkisi hakkında konuşmuştuk, arabayı bahçeye park ederek durdurduktan sonra bana dönerek ‘’Seninle konuşmak zihnime ve ruhuma iyi geliyor. O yüzden sende Ömer konusunda benimle konuş ve içine atma. Karşındakiyle fikir alışverişi yapmak her zaman iyidir.’’ Dedi.
‘’Söz veriyorum, aramızda olanları bende anlarsam anlatacağım.’’
Başını sallayarak beni onayladıktan sonra abadan indik, kapıları kilitleyerek kapandığından emin olduktan sonra eve doğru ilerledik. Annem kapıyı açarak bizi karşılarken yanağına öpücük kondurarak içeri geçtim. Trencimi dolabıma asıp, çantamı masaya koyarak telefonumu alıp salona geçtim.
Annem ve Yağmur’unda gelmesiyle nasıl geçtiğine dair anneme ufak bir anlatım yaparak çekildiğimiz resmi gösterdik. Yağmur’a resmi bana da göndermesini söyleyerek saate baktım. On bire yaklaşan saat tekrardan kalp ritmimi hızlandırırken uyumaya gideceğini söyleyen anneme eşlik eden Yağmur ile bende ayağa kalkarak odama geçtim.
Pijamalarımı giyinip, yatağımın üzerine oturduğumda heyecandan yerimde duramıyordum. Neredeyse üç haftadır birbirimizi görmüyorduk, bu heyecanın bitmesi gerekmez miydi? Neden durmadan katlanarak artıyordu?
Çalan telefonum ile ufak çaplı bir korku yaşarken üst damağıma parmağımı bastırarak telefonun sesini kıstım. Saat tam on birdi ve Ömer arıyordu, fazla dakikti.
Boğazımı temizleyerek derin bir nefes aldım ve telefonu cevapladım.
‘’Efendim.’’
Aldığı derin nefes bana en son konuşmamızı hatırlatmıştı. Sesimi sindirmeye çalışıyor gibiydi, ikidir sesimi duyduktan sonra aldığı derin nefesin başka açıklaması olmamalıydı bence.
‘’Eve sağ salim gelebildiniz mi?’’
Direk sorduğu soru aklıma yolda atlattığım arabayı getirse de ‘’Hıhım, geldik.’’ Dedim. Cevabıma karşılık gülmeye başlarken ‘’Emin misin?’’ diye sordu.
Sorusu ister istemez şüpheye düşmemi sağladı. Acaba biliyor muydu? İyi de nasıl haberi olabilirdi ki?
‘’Beni sorguya çekmek için arayacağını bilmiyordum.’’
En iyi savunma mekanizması saldırmaktı, öyle de yapacaktım.
‘’Seni sorguya çekmiyorum, iyi olduğuna emin olmaya çalışıyorum. Sizi takip eden arabayı da biliyorum.’’
Telefonu tutan parmaklarım sıkılaşırken ‘’Nasıl biliyorsun?’’ diye sordum.
‘’Takip eden kişi, bizden biriydi.’’
Cümlesine karşılık açılan ağzımı kapatarak birkaç kere yutkundum. Hadi canım! Daha neler.
Şaşırmam yerini kızgınlığa bırakırken ‘’Peşimize neden adam taktığınızı sorabilir miyim?’’ diye deyim yerindeyse tısladım.
‘’Sorabilirsin tabi.’’
Beni kesinlikle sınıyordu, sorumu tekrar yineledim.
‘’Peşimize neden adam taktınız?’’
‘’Güvenliğinizden emin olmam lazım.’’
‘’Tehlikede miyiz?’’
‘’Her an her şey olabilir ve aynı sınırlar içerisinde değiliz, işimi şansa bırakamam.’’
‘’Ömer Hamza Demirel İstanbul sınırları içerisinde değil demek ki?’’
Sorum karşısında sessizliğe bürünürken cevap alamayacağımı biliyordum.
‘’Ne var biliyor musun? Adamınıza söyle bir dahakinde görünmemeyi denesin, yoksa her seferinde onu atlatmak zorunda kalacağım.’’
Kahkahası kulaklarıma kuşların bahar aylarında ötüşü gibi gelirken alnıma patlattım. Hadi ama, kendine gel.
‘’Eğer bir daha o kadar tehlikeli sağa geçiş yapmayacağına söz verirsen bende veririm.’’
Fazla diretmeden ‘’Peki, söz.’’ Dedim. Adrenalin seviyorduk ama fazlası da zarardı yani.
‘’Bende söz veriyorum, peşinize adam takmadan önce mutlaka haber vereceğim.’’
‘’Yine takacak mısın yani?’’
‘’Eslem, benim oraya gelmeme daha uzun bir müddet var. Ben g..’’
Cümlesini keserek ‘’Üç ay değil miydi?’’ diye sordum. Vereceği cevaptan korkan kalbim nefesimi sıkılaştırdı, ‘’Dört ay.’’ Kelimesi kalbimi acıttı.
‘’Peki.’’
Ne diyeceğimi bilemiyordum, üç ay dörde çıkmıştı ve bu gerçekten kalbimi acıtmıştı. Benim sessizliğime eşlik eden Ömer bir süre sonra ‘’Benim için çok zor, üç aya kendini hazırlayan kalbim dört ayı kabul etmek istemiyor.’’ Dedi.
Benimki de etmiyordu ama bunu şu anlık kendime saklayacaktım.
‘’Biliyorum her şey senin için çok fazla, her şey bir anda çok hızlı gelişti. Yüz yüze olunca bunları daha iyi konuşup iletişim sağlayacağımızı düşünüyorum. Yanında olamadığım ve bir müddet daha yan yana olamayacağımız için seninle iletişim halinde olmak istiyorum, sende istersen birbirimizi daha yakından tanıyalım istiyorum.’’
Ne güzel şeyler istiyorsun sen öyle ya da isteklerin benim için emirdir dememek için dilimi ısırdım.
Zihnime üşüşen cümlelere kafa atmak istedim, Allah’ım bu yeni ben bana çok yabancı.
‘’Yüz yüze gelince de aynı etkide olacağına inanıyor musun?’’ aklıma takılan soruyu sesli dile getirmek omuzlarımdaki yükü bir nebzede olsa azaltsa da ne cevap vereceğini düşünmek gerilmeme sebep oluyordu. Yağmur da Erdem ile yüz yüze konuşmada aynı etkiyi alamayacağını düşünmüştü belki ama burada bahsettiğimiz dört aylık bir zamandı. Bir veya iki hafta değil. Dört ay.
‘’İnanmıyorum, biliyorum. Kendimi tanıyorum, seni de tanıyorum ama seni senin ağzından da tanımak istiyorum.’’
‘’Bu kadar emin konuşman sinirimi bozuyor.’’
Yorumum kahkaha atmasını sağlarken nefesimi tutmuş bekliyordum. Hay aksi şeytan, bu adamla işimiz işti.
‘’Ne diyorsun peki, tanıyacak mıyız birbirimizi?’’
Birkaç saniye sessiz kalarak cevap vermezken düşüncelerimi tarttım. Dört ay burada olmayacaktı ve neredeyse bir ayı geçmek üzereydi ve geri kalan zaman diliminde telefon yoluyla birbirimizi tanımaya çalışacaktık, ne kaybederdim ki?
Hiçbir şey kaybetmezdim ve yolun sonunda kazanabilirdim.
‘’Çok ısrar ediyorsun madem, tanışalım o zaman.’’
‘’Teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim hanımefendi, bu işler nasıl olur pek bilmiyorum. Sanırım zamanla tanıyacaksın beni.’’
‘’Ne demek bilmiyorum. Daha önce hiçbir kızla konuşmadın mı?’’
Cırlayarak çıkan sesime ister istemez yüzümü buruştururken Ömer’in kulaklarına acımadan edemedim.
‘’Konuşmadım demedim, ilk defa yüzümle değil sesimle etkilemeye çalışacağım.’’
Hah! Hah! Haspam. Hareketlere bak. Kaç kızı acaba yüzünle etkiledin de kendine bu kadar güveniyorsun.
‘’Beni yüzünle etkileyebileceğine güveniyordun yani.’’
‘’Etkilediğimi biliyorum, tıpkı senin beni etkilediğin gibi.’’
Hazır cevap bir şekilde hemen cevap vermesi tükürüğümde boğulmama sebep oldu. Öksürüğüm krize dönerken telefonu kulağımdan çekerek yatağın üzerine koydum. Birkaç derin nefes alarak kendime geldikten sonra boğazımdaki yanma hissiyle yüzümü buruşturdum.
Telefonu tekrar elime aldığımda ‘’İyi misin?’’ sorusuyla ‘’Evet, iyiyim.’’ Cevabını verdim. Gerçekten ne zaman nasıl cevaplar vereceğini bilmemek ve tahmin edememek duyduğum anda şok etkisi yaratıyordu.
Fazla hazır cevaptı. Sinir bozucu derecede hem de.
‘’Her güzel cümlemin sonunda kriz geçireceksen, laflarımı sadeleştirmem gerekiyor sanırım.’’
Gülerek kurduğu cümleye karşılık, bende gülümsedim. Bilinçli yaptığını kabul ediyordu ve üzerimdeki etkisinin de fazlasıyla farkındaydı.
‘’Sadeleştir desem beni dinleyecek misin? Kendi kafana estiği gibi davranmayı seviyor gibisin.’’
‘’Ortak özelliklerimizden sadece biri. Eslem Soylu da kafasına estiği gibi davranmayı seviyor.’’
Sanırım ona göre birden fazla ortak özelliğimiz vardı, bunları öğrenmek için sabırsızlansam da kendimi tutmaya çalıştım, çünkü ağırdan almak istiyordum. O yüzden konuyu değiştirdim.
‘’Bu tanışma işini nasıl yapacağız peki?’’
‘’Soru cevap şeklinde gitmeye ne dersin?’’
Mantıklıydı.
‘’Tamam o zaman erkekler önden.’’
Cümleme karşılık gülümsemesiyle bugün kaçıncıya güldüğünü saymayı bırakmıştım.
‘’Peki bakalım, öyle olsun. O zaman basit bir şekilde başlayalım. 5 Ekim 1995, Rize doğumluyum. Sende 14 Şubat 1996, İstanbul doğumlusun. Doğum tarihini bildiğimden ötürü, seçimi başka sorudan yana kullanacağım.’’
Aramızda sadece 4 ay vardı. Ömer’in gelmesine de 4 ay vardı.
Doğum tarihimi bilmesinden ötürü beni ekarte ederken ‘’İyi de ben sana doğum tarihini sormamıştım ki? Sana daha soru bile sormadım, haksızlık.’’ Dedim.
‘’Önceliği bana verdin ve bende kendimle alakalı bir açıklama yaparak sana soru sormayla başlamak istedim.’’
Mantıklı açıklaması yine sinirlerimi bozmuştu. Önceliği kendime almalıydım.
‘’Cevabımı mantıklı bulduysan, soruma geçiyorum.’’
Huysuz bir şekilde ‘’Geç.’’ Cevabını verdim.
‘’Eslem’in en sevdiği çiçek?’’
Soru korktuğum kadar kötü değildi, hiç düşünmeme gerek yoktu cevap çok basitti.
‘’Kartopu bitkisine bayılıyorum. Pembe ve beyaz renkli olanları çok seviyorum. Çiçek olarak hiç düşünmedim, bana her şey dalındayken daha güzel görünüyor.’’
‘’Papatya diyeceğini düşünmüştüm.’’
‘’Neden ki?’’
‘’İlayda’nın kınasında giyindiğin elbisenin üzerinde papatyalar vardı çünkü.’’
Kıyafetimi hatırlaması, yanaklarımın ısınmasını sağlamıştı. Dikkatliydi ya da sadece bana dikkat etmişti. İkinci olmasını tercih ederdim.
‘’Şey o elbiseyi fazla sevmiştim ve İlayda’da onu giyinmemi istemişti.’’
‘’Doğru bir istek olmuş, o zaman en sevdiğin renk turuncu olabilir mi?’’
‘’Elbisem turuncu olduğu için mi bu tahminde bulunuyorsun?’’
‘’İlayda ne kadar modele karışmış olsa da renk konusunda kendinizin karar verdiğini düşünüyorum, eğer sevdiğin renk mavi olsaydı Yağmur yerine mavi renkli elbiseyi sen giyinirdin ama tahminim sevdiğin rengin turuncu olduğunu söylüyor, bu yüzden turuncu renkli elbiseyi giymeyi tercih ettin.’’
Dikkatinin sadece bana özel olmadığını duymak hüzünlendirse de tahmininde haklıydı.
‘’Evet, sevdiğim renk turuncu.’’
‘’Bu yüzden fularında turuncu renkti, bu arada bil diye söylüyorum dikkatim sadece sana özel.’’
Zihnimden geçen düşünceyi sesli bir şekilde dile getirmesi beni bozguna uğrattı. Verdiği tepkiler ve cevaplar beni korkutmuyor desem yalan söylemiş olurdum. Müneccim gibiydi.
‘’Soruları hep sen soruyorsun, bu işi tek taraflı yapmamalıydık. Sadece Ömer soracak, Eslem cevaplayacak anlaşması değil bu.’’
‘’Ups. Yakalandım. Peki o zaman susuyorum, sıra sende, sor bakalım.’’
Cırlamak kolaydı ama iş soru sormaya gelince ne soracağımı bilemeyerek uzun bir müddet sessiz kalmıştım.
Gece on iki buçuğa kadar süren konuşmamızın da hangi ara o kadar sürdüğünü anlamamıştım, soru cevap olarak ilerlememiz bir zamandan sonra tekli olarak kendini anlatmaya geçmişti ve anın akışıyla Ömer’e ayak uydurarak aynı onun gibi, onun cümlelerini kendime uyarlayarak cevap vermiştim.
Bir daha ne zaman arayacağı belli değildi, iki haftada sürebilirdi, üç haftada.
İstanbul’da bu kadar yoğun musun diye sorduğum da bunlar yüz yüze konuşulacak konular demişti. Bu cevabından sonra babamla alakalı veya kendi ailesiyle alakalı sorular sormamıştım, tıpkı onun da bana sormadığı gibi. Telefon da işle alakalı konuşmak yasaktı. Sorduğumuz sorular genelleme sorular olsa da aldığımız cevaplar karşılıklı olarak ikimizi de tatmin etmişti.
En sevdiği renk: mavi
En sevdiğim renk: turuncu
En sevdiği yemek: lahana çorbası (ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu tahminim adından ötürü lahana yemeği olduğuydu)
En sevdiğim yemek: fırında köfte patates
En sevdiği tatlı: sütlaç
En sevdiğim tatlı: çikolatalı olan her şey
En sevdiği roman: İnce Memed / Yaşar Kemal
En sevdiğim roman: Çalıkuşu / Reşat Nuri Güntekin
En sevdiği şair ve şiiri: Necip Fazıl Kısakürek / Bekleyen
En sevdiği film: The Godfather
Neden diye sorduğumda babam ile izlemiştik dedi. Bana aynı soruyu sorduğunda en sevdiğim aklıma gelmemişti ama en etkilendiğim filmi söylemiştim. Çizgili Pijamalı Çocuk.
En çok gitmek istediği Ülke: İsviçre
En çok gitmek istediğim Ülkeyi sorduğunda hiç düşünmediğimi söylemiştim. Yani Yağmur ile hep bir Fransa hayalimiz vardı, tatlılarını aşırı merak ediyorduk ama o hep ulaşılması zor bir hayaldi. Bunu ona da söylediğimde zor olan her zaman daha güzeldir demişti.
Neden İsviçre diye sorduğumda ise annemin en çok gitmek istediği yerdi demişti.
Anne ve babasını kaybettiğini söylemişti, ne zaman veya nasıl diye sormadım. Sesinden hâlâ yarasının taze olduğu belliydi.
Türk dizileri ile arası yokmuş, üç saatimi verebilecek zamana sahip değilim dedi ama bir dönem Erdem ile fırsat buldukça Behzat Ç. İzlediğini söyledi. Hatta canı sıkılınca Avrupa Yakası açıp izlediğini de belirtti. Bende genel olarak yarışma izlemeyi sevdiğimi, güncel dizilere başlasam bile devamını getiremediğimi söyledim ama şu an Yargı dizisini hâlâ izlemeye devam ettiğimi belirttim.
Maç izlemeyi ve oynamayı seviyormuş, muhakkak her ay halı saha maçı yaparlarmış. Tuttuğu takım Galatasaray ve Hakan haricinde hepsi aynı takımı tutuyormuş. Nedense Hakan’ın aykırılık yapmasını yadırgamadım. Sanki hepsi A dese o gidip B şıkkını seçecek gibiydi.
Bana hangi takımı tuttuğumu sorduğunda Galatasaray cevabını vermem üzerine bir ortak özellik daha yorumunda bulunmuştu.
Türkiye turu yapma hayalimi anlattığımda bana Erdem ile bir ara aynı planı her Şehrin yemeklerini yiyebilmek için yaptıklarını söylemişti. Erdem ile gerçekleştirmek nasip olmadığı için bu hayali dört kişi olarak yapabileceğimizi de eklemeyi ihmal etmemişti.
Telefon konuşmamız bittiğinde birazda olsa adım atmamız ve ilerlememiz hoşuma gitmişti. Her ne kadar konuşmanın büyük kısmında Ömer konuşmuş ve soru sormuş olsa da beni konuşturana kadar durmamıştı.
Önümüzde onu görmeden geçireceğim tam tamına dokuz hafta daha vardı ve bu dokuz hafta içerisinde neler olacağına dair korkmuyordum, aksine heyecanlı bir şekilde bekliyordum.
Sekiz hafta sonra
Aynanın karşısında bilmem kaçıncı kez dönen Yağmur’a karşılık olarak göz devirdim. Şu an üzerinde olan elbise denedikleri arasında açık ara en güzel ve ona en çok yakışandı ama sanki ona en çirkini bu demişiz gibi hareketler yaparak tripe giriyordu.
‘’Kızım içine sinmeyen ne?’’
Annemin sorusuyla ellerini beline koyarak bize dönen Yağmur ‘’Sanki bu renk fazla iddialı.’’ Dedi. Kırmızı renk her zaman iddialıydı bence.
‘’O zaman krem rengini almaya ne dersin? Model gerçekten güzel.’’
İlayda’nın yorumuyla bakışları bana kayarken desteklenmeye ihtiyacı olduğu için ‘’İlayda’ya katılıyorum.’’ Dedim. Başını olumlu anlamda sallayarak krem renkli elbiseyi denemek üzere yanımızdan ayrıldı.
‘’Cuma günü organizasyon gelip kurulumu yapacakmış.’’
İlayda’yı başımı sallayarak onaylarken ‘’Fotoğrafçıda sabahtan geleceğini söyledi.’’ Demeyi ihmal etmedim.
‘’Şahika ve Azize yarın gelecek, sarma ve böreği aradan çıkartırız.’’ Diyen annemi İlayda ile onaylarken Yağmur krem renkli elbiseyle geri gelmişti. Kuğu gibiydi.
‘’Tü tü maşallah.’’
Annemin cümlesi üzerine İlayda ile birbirimize bakarak aynı türküyü mırıldanmaya başladık.
‘’Tü tü maşallah benim gülüm, tü tü maşallah. O nasıl gaşlar o nasıl gözler, tü tü maşallah.’’
Yağmur halimize kahkaha atmaya başlayınca İlayda ile beşlik yaptığımız elimizi birbirine çaktık, görev tamamlanmıştı.
‘’Bu renk içime sindi, o zaman bunu alalım.’’
Yağmur’u hepimiz onaylarken, hemen kasaya ilerleyerek annemle ödeme işlemini hallettik. Elbisenin Yağmur’a uyan giyilmemiş modelini kılıfa koyarak bize uzatırlarken Yağmur üzerini değişmeye gitmişti. Elbiseyle beraber butikten çıkarak arabaya ilerlediğim esnada telefonumun çalmasıyla adımlarımı hızlandırdım.
Ömer bugün arayacağını söylemişti, saat ne kadar erken olsa da sağı solu belli olamayabiliyordu. Arabayı açarak arka kısma elbiseyi güzelce koyup, aynı hızla kapıyı kapatıp telefonumu çıkartım.
Ömer arıyordu.
‘’Efendim.’’
‘’Bu kadar heyecanlanacağını bilsem daha erken arardım.’’
‘’Yağmur’un elbisesini koymaya çalışıyordum o yüzden nefes nefese açtım.’’
‘’Yani erken aramama sevinmedin? Ya da arayanın ben olabilme ihtimaline karşılık hızlı hareket etmedin?’’
‘’Bu saatte aramana şaşırdım, normalde bu saatlerde müsait olamıyorsun. Hızlı falanda değildim.’’
‘’Anlaşıldı yine kaçıyoruz, kaç bakalım peri kızı.’’
‘’Kaçmıyorum.’’
‘’Öyleyse heyecanlandığını kabul et.’’
Bu ara aramızda rutinleşen kabul etme durumuna iyice alışmıştı. Benden istediği cevabı alamayınca beni sinirlendiriyor ve bir şekilde istediği cevabı alıyordu. Bu sefer fazla uzatmamaya karar verdim.
‘’Pekâlâ. Arayanın sen olma ihtimali beni heyecanlandırdı.’’
‘’Sesini duyacak olmakta beni heyecanlandırsa da kırmızı yakışmış.’’
Yorumuna karşılık kaşlarım çatılırken bakışlarımı kırmızı renkli elbiseme çevirdim.
‘’Peşimize yine birisini mi taktın?’’
Alt dudağımı dişlerimin arasına alarak vereceği cevabı beklemeye başladım.
‘’Birini takmadan önce sana haber vereceğimi söylemiştim. Peşine kimseyi takmadım. Kendim geldim.’’
Cümlesi kalp atışlarımı hızlandırırken boğazımı temizleyerek ‘’Şaka yapıyorsan hiç komik değil.’’ Diyerek etrafa bakmaya başladım.
‘’Böyle bir konuda şaka yapmam. Hatta şu an verdiğim kararla dahada ciddi olduğum bir konuyu söyleye bilir miyim?’’
Sorusuna cevap vermeye korksam da hem ciddi olduğu konuyu hem de şu anda nerede olduğunu merak ediyordum.
‘’Söyle.’’
Fısıltı gibi çıkan sesime karşılık olarak kurduğu cümleyi yanlış duyduğumu sanarak ‘’Efendim!’’ dedim. Cevabıma attığı kahkaha her ne kadar keyif verici olsa da tekrar kurduğu cümle nabzımı deli gibi attırmaya başlamıştı. Sahi ne demişti o?
‘’Erdem ve Yağmur’dan önce evlenmezsek adam değilim.’’
Bölüm etkileşimi
