9. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)9. Bölüm "SARILSANA BANA"
Bölümler 25Şu an: 9. Bölüm "SARILSANA BANA"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir kadının birbirine girmiş saçları, yaklaşan bir fırtınanın sessiz gürültüsü kadar tehlikeliydi çünkü o kadın artık her şeyi bir kenara bırakmış ve intikamına odaklanmıştı. Hayır, bu kadın aldatılmamıştı ya da terk edilmemişti; bu kadın yalnızca gerçeklerle yüzleşmek zorunda bırakılmıştı. Evin içinde yankılanan sesleri duyduğunda aynanın karşısında kumral saçlarını düzene sokma uğraşından vazgeçti ve evin içinde doğru sert adımlarla yürüdü, "Nasıl girdin içeri?" Diye mırıldandı koridorun sonunda durduğunda. Gelenin kim olduğunu çok iyi biliyordu. Karşısındaki kadın ona acıyormuş gibi bakıyordu gözleri kadının dağınık saçlarında, solgun esmer teninde ve kızarmış yeşil gözlerinde geziniyordu.
"Haberleri gördün değil mi? Görmüşsün." Dedi kadın kendi sorusuna cevap vererek. Mehir yeşil gözlerini onun yüzüne dikmiş öfkeyle soluyordu. "Bunu da sen yaptın biliyorum." Dedi dişlerini sıkarak.
Karşıdan bir ses gelmedi fakat kadının arkasındaki televizyon bir anda açıldı ve bir haber spikeri konuşmaya başladı, Mehir'in şaşkın bakışları bir anda o tarafa yönelmişti.
"Polis cinayet dedi, olayın aslı herkesi şaşırttı!" Haberin başlığı buydu. "Ankara'lı market zinciri sahibinin kızı Mehir Jale'nin ölümü sevenlerini yasa boğmuştu fakat ölümünün ardındaki sır perdesi henüz aralanabildi. Jale'nin travma sonrası stres bozukluğuna sahip olduğu ortaya çıkarken, kendisinin intihar ettiği düşünülüyor. Bilgiyi polislerden neden sakladığı henüz merak konusu olan psikiyatrist hakkında savcılık soruşturma başlattı..." Spiker konuşmaya devam ederken Mehir kocaman açtığı gözleriyle ekrana bakıyordu.
"Görüyor musun? İntihar etmişsin meğer..." Dedi Dara dudakları düz bir çizgi hâlini alırken. Mehir ona döndü ve inanamıyormuş gibi baktı, "Ne oluyor şuan tam olarak!" Diye bağırdı. Dara yavaşça ona yaklaştı ve ellerini omuzlarına koydu, "Sana Ilgın'ı kopyalamaya çalışmanın kötü bir karar olduğunu söylemiştim Mehir..." Mehir Açelya'yı ittirdi ve bir adım geri çekildi, "Doğru konuş benimle!" Diye bağırdı Açelya'nın yüzüne doğru.
"Doğruları söylüyorum zaten Mehir. Yıllarca Ilgın ne yaparsa aynısını yaptın; o ne yiyorsa onu yedin, ne giyorsa onu giydin, nereye gidiyorsa peşinden kuyruk gibi oraya gittin, ne izliyorsa açtın sen de izledin. Daha sayayım mı? Hepsini Ilgın seni daha çok sevsin diye yaptın, o da salak gibi sen onu seviyorsun sandı! Halbuki senin derdin sadece en çok sevilen kişi olmaktı! Sen ne Ilgın'ı ne Ecem'i ne de beni sevdin Mehir, senin tek sevdiğin kişi... Sendin ve bu mide bulandırıcı Mehir."
Mehir dehşet içinde Açelya'ya bakıyor, söylediklerini sindirmeye çalışıyordu fakat bu mümkün olmadığında gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamıştı. "Hiç... Hiç mi-" dedi fakat sözünü tamamlayamadan Dara acımasızca cevapladı onu, "Hiç."
Mehir,"Madem hakkımda böyle düşünüyordun, neden beni seviyormuş gibi numara yaptın!?" Dediğinde Dara'nın yüzünü iğneleyici bir gülümseme kapladı, "Ne o? Gururun mu incindi?"
"Nefret ediyorum senden." Diye tısladı Mehir dişlerinin arasından. Dara kollarını rahat bir tavırla iki yana açtı, "Sen kendin dışında herkesten nefret ediyorsun zaten Mehir." Dedi gözlerinin içine bakarak. Daha sonra devam etti, "Ha pardon, Ilgın vardı birde. Hayatını onu kopyalamak üzerine kurduğun sevgili arkadaşın... Söylesene Mehir, sen de Ilgın öldüğü için ölmedin mi?"
Buydu işte, bazı insanlar için hayatları en az düşünceleri kadar ucuzdu. Çünkü kendi düşünceleri yoktu, sırf sevilmek uğruna kendileri düşünmeyi bırakır ve istilacı bir parazit gibi bir başkasına tutunup o ne yapıyorsa aynısını kendi ucuz hayatına kopyalardı. Mehir buna arkadaşlık diyordu, Açelya'ysa aptallık.
"Ilgın öldüğü için ölmedim, sen bunu seçtiğin için öldüm." Dedi Mehir 'sen' derken işaret parmağını Açelya'nın göğsüne bastırmıştı.
"Ben babamın yaşamasını istediğimi söyledim, sizin ölmenizi istediğimi söylemedim." Dedi Açelya.
Mehir elini kaldırdı ve hızla Açelya'nın yüzüne indi avuç içi. Açelya öfkeyle güler gibi oldu, başını yavaşça kaldırdı ve son kez Mehir'in yüzüne bakıp arkasını dönüp çıktı daireden.
🎭
Korhan'la tanışmamızın üzerinden yalnızca iki gün geçmişti ve dosyaya vekaletimi henüz bu sabah koymuştum, bu sebeple bugün büroma gelip evrakları teslim etmesi gerekiyordu fakat dosya sabah ofisime geldiğimde çoktan masamda duruyordu. Beklemek hoşuma gitmediğinden buna çok sevinmiş ve masanın başına geçip neler yapabileceğime bir bakmak istemiştim. Korhan'ın Türkiye'ye döndüğü duyulmamıştı fakat bu haberin tez yayılacağına emindim, çok yakında savcılık hakkında soruşturma başlatırdı. Korhan'ın Türkiye'de işlerini yaptırdığı kimse olmadığını kanıtlamamız gerekiyordu suçlamaların düşmesi için. Korhan bana böyle biri olmadığını söylemişti fakat ben yine de araştırmakla yükümlüydüm. Araştırmalarım sonucunda da Fransa'ya gittiğinden beri düzenli olarak mailleştiği bir iki kişiye ve Korhan'ın kız kardeşi Arsu'ya ulaşmıştım.
Maillerde ne konuşulduğunu ya da Arsu'nun bu işlerle bir alakası olup olmadığını henüz bilmiyordum. Korhan bugün dosyayı vermek için geldiğinde sormayı planlanmıştım fakat Korhan dosyayı kendi getirmemişti, onu konuşmak için çağırmam gerekecekti.
Önce önümde Korhan'a dair edindiğim bilgilerle oluşturduğum kısa dosya metinini sonra da bilgisayarı kapattım ve sandalyemi geri ittirerek masadan uzaklaştım, sabah dosya elime geçtiğinden beri masanın başında çalışıyordum. Ayağımdaki topukluları çıkarıp elime aldım, yerimden kalktım ve askıda duran paltom ve çantamı alıp odamdan çıktım, Filiz masasında oturmuş önündeki deftere bir şeyler yazıyordu.
"Ben çıkıyorum Filiz, sen de işlerini halledip çıkarsın." Diye seslendiğimde boyalı sarı saçlarını önünden çekmek için başını geri attı ve gözlüklerini düzeltip baktı, "Tabii Açelya Hanım, iyi akşamlar." Dediğinde ona aynı şekilde karşılık verdim ve bürodan çıktım. Bana hanım diye hitap edilmesine hâlâ alışamamıştım, Filiz benden yalnızca dört yaş küçükken onunla bu kadar resmi konuşmak garip geliyordu.
Apartmanın kapısına geldiğimde önce durup arabaya kadar yalın ayak gidip gidemeyeceğimi düşündüm fakat dışarıdan gelen yağmur sesi kararımı çabuk vermemi sağladı, üşütüp hasta olmak istemiyordum. Kapıdan destek alarak eğildim ve topukluları tekrar ayağıma geçirip apartmandan çıktım.
Arabaya bindiğimde içimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk vardı, yorgunluğuma vermek istiyordum fakat göğsümün sıkışmasına anlam veremiyordum. Bu hissi en son yaşadığımda birkaç hafta öncesindeydik ve ben balkonumda vakit geçiriyordum, daha sonra telefonum çalıyordu ve yıllardır ortalıkta olmayan Soysal tekrar ortaya çıkıyordu. Belki de tekrar aynı şeyi yapmaya karar vermişti, bilmiyordum.
Sanırım Tan bana onu çekip vurabileceğimi söylediğinden beri rahattım ve bu fikir bana fazla cazip geliyordu. Araba hızını arttırırken ben onun tekrar karşıma çıkacağı anı düşlüyordum. Fakat silahı elime almadan önce geçmem gereken bir engel vardı ve daha kötüsü ben nasıl geçileceğini bilmiyordum.
Arabayı eve giden kavşağa sokmaktan son anda vazgeçip düz ilerlemeye devam ettim, her akşam olduğundan daha uzun süre trafikte kalmak başıma ağrılar sokuyordu. Dakikalarca direksiyon salladıktan sonra tanıdık bir bahçeye girdiğimde arabayı park ettim ve gözlerimi yumumup geri yaslandım. Buraya gelmek kesinlikle içimdeki kötü hissi götürmemiş aksine, göğsümdeki delici ağrının üstüne yük bindirmişti. Annemin neden bana ısrarla Dara ismini vermek istediğini çok iyi anlıyordum.
Sağ koltuktan çantamı aldım ve araçtan inip taş yolda yürümeye başladım, kapının önünde dikilen yaşlı adamı görebiliyordum. "Hoş geldiniz Açelya Hanım." Dedi yanına yaklaştığımda. Ona cevap vermeden yanından geçip içeri girdim, bu evde çalışan kimseyi sevmiyordum.
Beklediğim gibi evin içinde dolaşan kadınlar beni gördüklerinde gözlerini ayırmadan adımlarımı takip etmiş ve ben merdivenleri çıkmaya başladığım an arkamdan konuşmaya başlamışlardı. Sekizinci basamakta dunduğumda bir an arkamı döneceğimi sandım fakat bu kısa sürdü, yürümeye devam ettim.
Üst kata geldiğimde büyük kapının önünde durdum ve kapıyı tıklatmadan hafifçe araladım, içerideki loş ışık yavaşça ayaklarımın dibine düşmüştü. Aralıktan içeri süzülüp kapıyı ardımdan kapattım ve ses çıkartmasına engel olamadığım adımlarım sağ taraftaki büyük yatağa yöneldi fakat yatak boştu.
Arkamı döndüğümde annemin büyük camın önündeki koltukta oturduğunu gördüm. Annem beni karşısına geçtiğim ana kadar fark etmemişti, başını kaldırdığında ismimi mırıldandı sessizce. Açelya dememişti yine...
"Nasılsın anne? Neden yatmıyorsun?" Diye sorduğumda bana değil camdan dışarı bakıyordu. "İyiyim ben, neden yatayım?" Dedi kaşlarını hafifçe çatarak.
"Her geldiğimde yatıyor oluyordun." Dediğimde bana döndü, "Geldiğinde mi? Sen buraya gelmedin ki." Bu söylediğinde haklıydı, annemi son gördüğüm gün Soysal'ın beni aradığı gündü. Sanki her şeyin tekrar Arap saçına döneceğini anlamış ve annemi görmeye gelmiştim.
Yere çömeldim ve kalçamı topuklarıma yasladım, "Biliyorum uzun zaman oldu ama işlerim vardı."
"Okula mı gittin yoksa?" Dedi annem bir an gülümseyerek. Ben de hafifçe gülümsedim, "Evet anne." Kafasını karıştırmam onun için iyi olmazdı bu yüzden o neyi hatırlıyorsa doğru olan oymuş gibi davranmak zorundaydım.
"Selim nasıl? Neden beni hiç görmeye gelmiyor?" Dediğinde ağzım şaşkınlıkla açıldı ve ne diyeceğimi bilemedim. Annem yıllardır kardeşi hakkında tek kelime bile etmezken bugün onun nasıl olduğunu soruyordu. Aklıma Soysal'ın kendisini anneme göstermiş olabileceği ihtimali geldiğinde elektrik çarpmış gibi kalktım yerimden, "Bize kahve yapayım mı anne?" Diye sordum sorusuna cevap vermeden.
"Damla sakızlı mı?" Diye sordu annem heyecanla. "Damla sakızlı evet," dedim ve paltomu annemin karşısındaki koltuğa bırakıp hızla odasından çıktım. Koridora çıktığımda görevli kadınlardan biriyle karşılaştım fakat annemin özel bakıcısı o değildi bu yüzden onunla konuşma ihtiyacı duymadan hızlı adımlarla merdivenleri indim,
"Hamide Hanım!" İsmini seslendiğimde bu yöne doğru yaklaşan topuk seslerini duymuştum, çok geçmeden Hamide Hanım karşıma çıkmıştı. "Buyrun Açelya Hanım, bir sorun mu var anneniz iyi mi?" Diye sordu kadın telaşla. Başımı iki yana salladım ve kısaca etrafa bakınıp ona doğru fısıldadım, "Annem Selim'den bahsetmeye başladı," dediğimde yüzünü biliyormuş gibi bir ifade kapladı. Susup konuşmasını beklediğimde, "Selim'in yaşadığını ve her şeyin normal olduğunu sanıyor, bize de sürekli Selim'in nerede olduğunu ve ne zaman geleceğini soruyor." Dediğinde başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
"Bu eve benim son gelişimden sonra başka biri, yabancı biri geldi mi?" Diye sorduğumda kadın biraz düşündü, en sonunda "Hayır." Dediğinde inanmıyormuş gibi baktım ona. "Gerçekten, sadece babanız geldi. Başka bir akraba bile gelmedi."
Son söylediklerine sakin görünmeye çalışarak başımı salladıktan sonra ondan iki kahve hazırlamasını istediğimde Hamide yanımdan ayrıldı. Tek ayağımı zemine vurarken bir yandan düşüyordum; eve biri gelmişti, bu Hamide'nin gözlerinden bile anlaşılıyordu fakat asıl soru girenin kim olduğuydu. Bu evdeki kimsenin bana doğruları söyleyerek yardım etmeyeceğini bildiğimden kendi yöntemlerimle halletmek zorundaydım.
Hamide kahvelerle merdivenlerin başında görünene kadar olduğum yerde bekledim ve kahveleri ondan alıp annemin odasına çıktım.
Annemin evinden çıktığımda saat henüz çok geç olmamıştı, sekiz buçuğu gösteriyordu. Kaybedecek vaktimin olmadığına inandığımdan evin bahçesinden çıkmadan önce çantamdan telefonumu çıkarttım, rehberden Tan'ın ismini bulduktan sonra fazla düşünmeden ara tuşuna bastım. Düşündükçe midemdeki garip, ne olduğunu bilmediğim his daha da artıyordu.
Telefondan gelen boğuk sesi duydum, "Efendim Açelya?"
"Tan, müsait misin?"
"Evet. Her şey yolunda mı, iyi misin?"
Yok yerel panik yapmasını istemediğimden, "İyiyim. Sadece anlatmam gerekenler var, bir de ufak bir yardıma ihtiyacım var." Dedim hemen.
"Neredesin?"
Onu annemin evine çağıramaycağımdan "Ofisimin adresini vereceğim, oraya gel." Diyerek cevap verdim sorusuna. Daha sonra vedalaşıp telefonu kapatmıştık.
🎭
Giray Tan
"Sen söyle şimdi Korhan, dangalağın biri arabayı üstüne kitleyip fabrikanın içine giriyor sonra arkaya arkaya silah sesleri duyuyorsun. Sen ne yapardın?" Feza çok mantıklı bir soru olduğunu düşündüğü sorusuna cevap beklerken kendi tepkisini anlatmak için sabırsızlanıyordu. Korhan "Camdan çıkardım." Dediğinde Feza gözlerini bayarak baktı ona, "Kurşun geçirmez arabanın camından mı?" Dedi. Korhan, Feza'nın doğru söylediğini fark ettiğinde omuz silkti, "Sen ne yaptın o zaman?" Diye sordu. Feza büyük bir öz güvenle göğsünü kabarttı, "Arabanın bagajında patlayıcı patlattım." Dediğinde Korhan'ın içtiği bira boğazında kaldı ve öksürmeye başladı. "Aman helal lan helal. Benden başka biri yoktu arabada." Dedi Feza Korhan'ın sırtına vurarken.
"Ruh hastası manyak!" Diye bağırdı Korhan, boğazında kalan bütün bira Feza'nın yüzüne sıçramıştı konuşurken. "Ne bağırıyorsun lan!" Diye bağırdı Feza.
"Gerizekalı kol bacak kopsa orda bu adam arabaya geldiğinde kalp krizi geçirir orada." Dedi Korhan beni işaret ederek.
"Hiçbir şeycik olmadı vallahi, ben çok rahat bir şekilde arabanın bagajından dışarı süzüldüm." Dedi Feza nispet yapan teyze mimikleriyle.
"Aynen çok rahat süzüldün." Dedim ona bakıp kaşlarımı kaldırarak.
"Sen sus be çakma Robin Hood!"
Korhan, Feza ve ben Feza'nın evinde oturmuş Korhan'la görüşmediğimiz yıllarda olanları konuşuyorduk ve hepimizin hayatı rezil anılarla doluydu.
Odanın bir köşesinden boğuk bir zil sesi gelmeye başladığında Feza kalçasının altından bir telefon çıkarttı, arka yüzüne baktığında benim olduğunu anlamış ve önünü çevirmişti. "Oooooo!" Diye bağırdığında ikimiz de ona baktık, Feza ekranı önce Korhan'a göstermişti. Korhan, "Eyvah! Hanım arıyor!" Deyip kahkaha atmaya başladığında telefonu Feza'nın elinden sökercesine aldım. Salondan çıkıp mutfağa girdiğim gibi telefonu açtım ve kulağıma yasladım, "Efendim Açelya?"
Açelya "Tan, müsait misin?" Diye sorduğunda sesi iyi gelmiyordu. Düşünmeden 'evet' dedim, "Evet, her şey yolunda mı, iyi misin?"
"İyiyim. Sadece anlatmam gerekenler var, bir de ufak bir yardıma ihtiyacım var." Dediğinde bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi. Ona nerede olduğunu sorduğumda bana ofisinin adresini atacağını söylemiş ve telefonu kapattıktan sonra adresi mesaj olarak atmıştı.
Mutfaktan çıkıp salona geri döndüm ve koltukta duran ceketi alıp giyerken konuştum, "Gitmem lazım,"
Feza endişeyle doğruldu, "Bir şey mi oldu?"
Bilmiyorum dercesine dudaklarımı büzdüm, "Bir şey yok dedi ama yolunda gitmeyen bir şeyler var belli."
Korhan başını arkaya atarak baktı ve "Haber ver bize, bir şey olursa ara." Dedi, ona başımı salladıktan sonra Feza'nın dairesinden çıktım ve hızlı adımlarla yolun karşısına geçip arabama bindim. Trafik olmadığından hızlı akan yol boyunca ne olmuş olabileceğini düşünmüştüm, aklıma tek gelen Soysal'ın bir şey yapmış olabileceğiydi. Ne konuda yardıma ihtiyacı olduğu hakkındaysa bir fikrim yoktu.
Adreste yazan sokağın tabelasını gördüğümde arabayı otuz dokuz numaralı binanın önündeki boş yere park ettiğimde 42 numaranın da fazla uzakta olamayacağını düşünüyordum. Arabasan inip kaldırımda apartmanların numaralarına bakarak kısa bir süre yürüdüm ve duvarda lacivert bir plakanın üstüne işlenmiş 42 sayısını gördüğümde demir kapının önünde durdum ve zillere baktım, üçüncü katın zilinde Av. Açelya Karayel yazısını gördüğümde zile bastım. Çok geçmeden mekanik sesi duyduğumda kapıyı ittirerek açtım ve içeri girip merdivenleri kullanarak üçüncü kata çıktım, zaten apartmanın asansörü yoktu.
Son merdivenleri çıkarken Açelya'nın kapısından başını çıkartmış bana baktığını gördüm, "Hoş geldin." Dedi kenara çekilirken. Açtığı boşluktan içeri girdim, "Hoş buldum." Diye mırıldandırken içeriyi inceliyordum, gözlerim bir arbedenin izlerini arıyordu fakat her şey temizdi. Ona dönduğümde beni izliyor olduğunu gördüm, suskundu.
"Ne oldu anlat hadi, çok endişelendim."
Başını iki yana salladı, "Endişelenecek bir şey yok, aslında bu kadar acele etmeme gerek var mıydı onu bile bilmiyorum. Sadece haber vermem gerektiğini düşündüm." Dedi mahçup bir ifadeyle. Daha sonra sol taraftaki kapıdan ofisine girmiş ve oturmam için koltuğu işaret etmişti. Ben kahverengi deri koltukta yerimi aldığımda o da karşımdaki orta sehpaya oturmuştu.
"Bugün annemi ziyarete gittim..." Dedi temkinli bir şekilde, annesini bilip bilmediğimi merak ediyordu. Bildiğimi anladığında devam etti, "Bizim evimizde kalmak onun travmalarını tetikliyor, bu yüzden yanında özel bakıcısı ve bir sürü çalışanıyla beraber başka bir evde kalıyor."
"Her şeyi hatırlıyor mu?" Diye sorduğumda dudakları düz bir çizgi hâlini aldı ve başını iki yana salladı, "Hiçbir şeyi doğru hatırlamıyor nerdeyse. Benim hâlâ okula gittiğimi sanıyor mesela."
Sabırsız davranarak, "Yolunda gitmeyen ne?" Diye sorduğumda sesli bir nefes aldı Açelya.
"Annem Selim'in adını bile ağzına almazdı, varlığını unutmuş gibiydi. Ama bugün bana Selim'in nasıl olduğunu sordu. Bakıcısıyla konuştuğumda son zamanlarda Selim'in yaşadığını ve her şeyin normal olduğunu sandığını söyledi bana." Dedi dehşete düşmüş, ne yapacağını bilemez halde. Ben de duyduklarıma fazlaca şaşırmıştım fakat Açelya'yı daha fazla panik yapmak istemiyordum.
"Tamam, sakin ol. Bu normal değil mi? Travmaları yüzünden kafası karışıyor olabilir, çok normal." Diyerek telkin etmeye çalıştım onu.
"Tan, ya Selim gelip annemle konuştuysa? Bunu bakıcısına sordum ve bana yalan söyledi." Dediğinde işin rengi değişmişti.
"O ne demek? Nasıl yalan söyledi?"
"Eve babanız dışında kimse gelmedi, dedi. Mimiklerinden anladım yalan söylediğini, şuan elimde bir kanıt yok. İşte bu yüzden yardımına ihtiyacım var, güvenlik kameralarına ulaşmak için." Dediğinde taşlar yerine oturmuştu. Soysal ortalarda yokken kız kardeşinin evine gelmiş olabilirdi ve bu olay kesinlikle davayı kapsıyordu.
Açelya başını fark etmeden eğmiş ve kirpiklerini dolmuş gözlerinin üstüne indirmişti, bu halde fazla iyi gözüküyordu. "Yardım edecek misin?" Diye sorduğunda zihnimde dolaşan ve kesinlikle bulunduğumuz duruma uygun olmayan düşünceleri savdım.
"Edeceğim tabii ki." Dedim düşünmeden.
Açelya gözlerini silip oturduğu yerden kalktı ve köşedeki dolaba yürüdü, "Seni buraya kadar yordum, bence araba kullanabilecek kadar içebilirsin?" Dediğinde gülümseyerek başımı salladım ve yerimden kalkıp büyük camın önüne yürüdüm. "Manzaran muhteşem..." Dedim büyülenmiş bir ifadeyle. Ankara manzarası benim için bir başkaydı.
"Öyle, burası akşamları çok keyifli oluyor." Dediğinde elinde iki kadehle yanıma ulaşmıştı bile.
🎭
Bundan bir iki ay önce tüm hayatım kendi evim ve annemin evi arasında gidip gelmekten ibaretti, babamı bir türlü annemin yanına taşınmaya ikna edemediğimden ve annemin evinde tek başıma kalmak beni her seferinde dayanılmaz bir buhranın içine sürüklediğinden çareyi gidip gelmekte bulmuştum. Bazı sabahlar kahvaltıyı, bazı akşamlar akşam yemeğini annemle beraber yiyor ve onu yalnız bırakmamaya çalışıyordum. Okulum ve stajım çoktan bitmişti fakat çalışmıyordum, o şevki kendimde bir türlü bulamamıştım. Fakat hayatım, düzenim bir günde tepe taklak olmuştu yine. Soysal beni aramış ve adamlarından biriyle buluşmamı istemişti. O günden sonra annemin yüzüne bakmaya bile cesaret edememiştim. Çünkü oraya gitmeyi kabul ettiğim ilk gün aklımda gerçekten de onu öldürmek vardı ve kardeşini öldürmeyi planlarken annemin yüzüne bakamazdım.
Fakat daha sonra yine beklenmedik olaylar yaşamıştım, bana iş için bile tahammül edemeyen insanların içinden Tan çıkmıştı. Tan'da farklı bir şeyler olduğunu o ilk akşam bile hissetmiştim, beni dayımın yanına çağırıyordu fakat bunu yapmayı kendisi bile istemiyor gibiydi. Bunun sebebi kısa süre içinde ortaya çıkmış, Tan'ın istihbarattan olduğunu öğrenmiştim ve o an içimde şuan ona karşı iyi olan ne varsa filizlenmeye başlamıştı.
Kabul etmeliydim ki yanımda dikilen bu adam benim için iş arkadaşından ötesiydi. Onu bu gece aramak zorunda değildim mesela, bu sefer de benim onu göresim gelmişti. Ne zaman içinde kötü bir his doğsa ona sığınmaya alışmıştım çünkü. Alkolün zihnimi uyuşturmasından mı, kanı mı kaynatmasından mıdır bilinmez, kollarının arasına girmem gerektiğini hissediyordum. Bir şekilde göğsümdeki yükün bana ağır geldiğine kendimi ikna etmiştim belki de.
"Ne düşünüyorsun?" Sesini duyduğumda onun varlığını hatırladım. Hayalimde o kadar çok gezinmişti ki, gerçekliği zihnimi bulandırmıştı. Sahi ne düşünüyordum ben?
"Seni düşünüyordum galiba..." Dediğimde ne söylediğim hakkında hiçbir fikrim yoktu, dilimin bağı çözülmüştü sanki. Tan bana şaşkınlıkla dönerken kendi bardağıyla beraber benim bardağımı da aldı ve camın pervazına koydu. "Galiba?" Dedi sorar gibi.
"Yok, kesin sanırım." Dediğimde gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
"Ne düşünüyordun benim hakkımda?" Diye sorduğunda kaşlarımı çatıp bir adım geriledim, daha doğrusu denedim çünkü ayağım takılmıştı. "Sen benim sarhoş halimden faydalanmaya mı çalışıyorsun?" Diye sordum beni tutan kollarını ittirmeye çalışırken fakat az önce düşündüğüm şeyin tam olarak bu olduğunu fark ettiğimde gereksiz çabamdan vazgeçmiştim.
"Sarhoş musun ki sen?" Diye sorduğunda etrafa bakındım ve boş şişeyi gördüğümde ona işaret ettim, "Onu da içmiştim," bardağı işaret ettim, "Bilmem kaç tane de bundan içtim."
"Bilmem kaç tane?"
"Sen böyle her şeyi soracak mısın?" Dediğimde Tan'ın ağzından kahkaha olduğunu düşündüğüm fakat kesinlikle ilahi bir ses olduğuna inandığım bir şeyler çıkmıştı. Sanırım sarhoş olduğumda romantik bir yazarın kaleminden geçmiş klasik bir dönem karakteri oluyordum.
İçimdeki romantik susmayıp konuşmaya devam ediyordu, "Sen," Dedim fakat devamını getirmek biraz vaktimi aldı, "sarılsana bana."
Tan daha önce hiç görmediğim kadar güzel gülümsedi, "Sarılayım sana." Dedi kollarını açarken. Boyu o kadar uzundu ki açtığı kollarının arasına girdiğim an yok olmuştum.
"Tüm bunlarla uğraşmanın sana iyi gelmediğini biliyorum Açelya, neden inatla olayların içinde kalmaya çalışıyorsun? Korhan'ın avukatı olmak zorunda değildin." Dediğinde duyamayacağı kadar kısık olduğunu düşündüğüm bir sesle iç çektim. İnat ettiğim falan yoktu aslında, sadece etrafımda birilerinin olması iyi hissettiriyordu. Yalnız değilmişim gibi.
"Eğer olayların dışında kalsaydım, burada bana sarılamazdın." Dedim fakat fark etmiştim ki bu söylediğin sadece bugün için geçerli değildi, tüm bunlardan ayrılmayışımın sebebi olduğunu anlamıştı.
"Operasyona gittiğimiz geceyi hatırlıyor musun?" Diye sorduğunda detayları hatırlamak için bir süre bekledim, daha sonra aklıma Tan'ın elini tutup ölsem bırakmam deyişim geldiğinde yüzümü buruşturarak düşünmeyi kestim. "Evet?"
"Evet, belki kimse ilk kez operasyona çıkmış birini tek başına bırakmazdı ama bir başkası seninle beraber eve gelir miydi?" Bu sorunun cevabı benim için çok netti, gelmezdi.
Ondan yavaşça ayrıldım ve yüzüne baktım, "Ve ben de senden başkasından isteyemezdim bunu." Dedim tüm dürüstlüğümle, bu ona değil kendime karşı bir dürüstlüktü.
Tan'ın büyük avcu yüzüme uzandı ve önüme gelen perçemleri beceriksizce geri ittirdi, "Bu hoşuma gitti." Dedi kurnaz bir gülümsemeyle.
Birkaç saniye hiçbir şey demeden salak bir gülümsemeyle gözlerine baktıktan sonra artık durmam gerektiği fark ettim ve bir anda gülümsemeyi kestim, "Yeter bu kadar romantizm," dedim ondan ayrılırken.
Büronun loş ortamı beni boğmuştu, "Gidelim artık ya." Derken çantamı arıyordum. Çantamın bıraktığım sandalyeden yere düşmüş olduğunu gördüğümde onu almak için eğildim fakat doğrulmam o kadar kolay olmamıştı, bir anda her yer kapkaranlığa bürünmüştü ve ben kalkıp kalmadığımı anlayamıyordum!
"Açelya! Dikkat etsene!" Tan'ın bana yaklaşan adımlarını ve sesini duyduğumda çok geçmeden kollarını da vücudumda hissetmiştim, daha sonra kalçam yumuşak bir zeminle buluşmuştu. Aklıma gelenin başıma gelip gelmediğini görmek için tek gözümü açarak etrafa baktığımda yalnızca kalkmayı beceremediğimi ve Tan'ın beni sandalyeye oturttuğunu gördüm.
"Allah aşkına sen ne kadar içtin?" Tan'ın sesi çok yakından geldiğinde yüzümü önüme çevirdim ve onun hemen dibimde tek dizinin üstüne çömelmiş olduğunu gördüm. Adamın yüzü ona rağmen benden bir karış yukardaydı.
"Bilmiyorum ki, seni beklerken içtim işte." Dedim. Gerçekten hiçbir fikrim yoktu, üstelik ben normalde içen bir insan bile değildim. Sırf içki dolabı güzel gözüküyor diye ofisime koymuş ve içini doldurmuştum. Aslında dekoratif şişeler de alabilirdim ama içimden dolusunu koymak gelmişti.
"İyi de sen böyle bırak araba kullanmak, şu apartmandan bile çıkamazsın." Dediğinde omuz silktim, "Burda uyurum."
"Tabii, peşinde Soysal gibi bir bela varken senin burada tek başına kalmana izin veririm ben." Dedi Tan kinayeyle.
Anlık yükselip, "E ne yapalım o zaman!?" Diye bağırdığımda Tan'ın bakışlarını görüp yerime sinmiştim, sanırım on sekiz yaşında olsam ve eve sarhoş gelsem babam da bana böyle bakardı.
Tan yerden kalktı ve elini bana uzattı, "Kalk eve bırakayım seni." Dedi.
Yerimden kalkmak yerine başımı kaldırarak ona bakıp,"Kızdın mı sen bana?" Diye sordum. Tan garip bir ifadeyle baktı bana, "Sen neden beni sürekli sana kızmakla itham ediyorsun? Ben öfkeli bir insan mıyım?" Doğru söylüyordu, Tan pamuk gibi adamdı ben neden ona Bruce Banner muamelesi yapıyordum?
"Yok, şahsen ben birine Bruce Banner diyecek olsam bu sen olamazdın. Soysal falan olurdu herhalde."
"Açelya sen gerçekten iyi değilsin, Bruce Banner kim?"
"Hulk varya ya, bilmiyor musun? Öfkelenince yeşil deve dönüşüyor."
"Ve sen Soysal'a Bruce Banner mı dedin?" Evet demiştim ve çok geçti, sanırım Tan bununla bir süre dalga geçecekti.
"Sakın-" dedim fakat gülmeye başlamıştı bile. "Ya Giray!"
Tan derin nefesler alarak gülüşünü bastırdı, "Tamam, bir şey demedim." Dedi ellerini iki yana açarak. Ona gözlerimi kısarak baktım ve çantamla paltomu alıp odadan çıktım, ben dış kapıya gelene kadar o da yetişmişti. Ben daireden çıktığım gibi merdivenleri inip gidecektim ki Tan beni durdurdu, "Sen burayı böyle manav gibi açık mı bırakıyorsun?" Anahtarı güç bela bulup ona verdiğimde kapıyı iki kez kilitledi ve kontrol ettikten sonra elimden tutup merdivenleri inmeye başladı.
"Elimi niye tutuyorsun ben inerim?" Dedim amaçsızca. Belki birazcık onu uyuz etmeye çalışıyor olabilirdim.
"Sen iner misin yoksa yuvarlanır mısın?" Dediğinde söylediğini anlamamıştım, "O ne demek?" Diye sordum olabilecek en salak ifadeyle.
"Merdivenlerden aşağı yuvarlanmak diyorum..." Dedi. Fakat bu ifadeyle daha çok salak mısın Açelya? Diyecekmiş gibi gözüküyordu.
Omuz silkerek önüme döndüm, "Tamam ya ne kızıyorsun?" Tan bir kez daha öfkeli biri olmadığını açıklamaya gerek duymadan yürümeye devam etti ve apartmandan çıkıp ters yöne yürümeye devam etti. Ters yön diyordum çünkü arabam diğer taraftaydı fakat onu buraya kadar yorup bir ton uğraştırmıştım birde yarın arabasını almak için tekrar gelmesi gerekmesin diye sustum. Aslında iyi olurdu ama...
Arabasına ulaştığımızda sürücü koltuğuna geçmeden önce benim kapımı açıp oturmamı beklemiş ve bana fırsat vermeden kemerimi takmıştı. Kendi sürücü koltuğuna yerleştiğinde arabayı çalıştırdı ve çok geçmeden sokaktan çıktı.
Kafam hâlâ karışık olmasına rağmen sormak istediğim fakat sormayı unuttuğum soruyu sessizliği fırsat bilerek sordum, "Kamera görüntülerine ne zaman bakacaksın?"
"Feza bakacak, söylerim bakar bu gece." Dediğinde saate baktım, saat çok geç olmuştu. "Boş ver gece gece uğraşmasın."
"Alışığız gece çalışmaya."
Son söyleyeceğine verecek cevap bulamadığımda başımı camdan ona çevirdim, "Şarkı?" Dedim sorar gibi. Tan daha önce yaptığı gibi telefonundan uygulamayı açıp bana uzattığında telefonunu aldım ve arama motoruna ne yazacağımı düşündüm. En sonunda klavyede harflerini bulmak kısa sürsün diye olay yazmıştım arama motoruna. Bu dört harfi bulmam bile zaman almıştı.
Yaşadığımı sakın sorma
Ne duvara yazılır, ne de kağıda
Dokuna dokuna, zora dokunur
Deliye akıllı sarılmaz ya
Sen ateşten bile olsan
Soyunup soyunup, giyinirdin
Zehirli bir ok bile olsan
Yoluna eğilir serilirdim
Aslında ilk ilk ilklerle sadece aşk
Seni yaşasa, nasılsa gerisi kolay
Aslında ilk ilk ilklerle sadece aşk
Seni yaşasa, nasıl olsa dönüşü olay
Ben şarkıya eşlik edip elimi kolumu sallarken Tan'ın ne yaptığı hakkında hiçbir fikrim yoktu, bana nasıl baktığını görmek bile istemiyordum. Gerçi utanmanın alemi yoktu, ayık olsam da açabilirdim bu şarkıyı. Adamın arabasında Göksel açmışlığın var Açelya...
Bir anda arabanın içini başka bir ses doldurduğunda arabanın dijital ekranına baktım, Feza Tan'ı arıyordu. Tan bekletmeden çağrıyı cevapladı,
Feza Tan'ın alo demesine fırsat vermeden konuştu, "Nerdesin oğlum merak ettik, haber ver dedik değil mi?" Dedi azarlar gibi.
"Ben unutmuşum onu ya ama bir şey olmadı haber verecek, yolunda her şey." Dedi Tan.
"Ee, mevzu neymiş o zaman? Açelya iyi mi?" Tan'ın söylediklerinin Feza'yı telkin etmediğini anladığımda, "Burdayım Feza, iyiyim." Dedim.
"Kız sen orda mıydın? Bilsem yengem iyi misin? diye açardım."
"Feza fazla eğleniyorsun." Dedim uyarıcı bir tonla.
"Ne dedin? Duyamıyorum. Evlenmek mi dedin? Giray'la evleniyor musunuz, ne?"
Keyifsizce, "Çok komiksin." Dedikten sonra önüme döndüm, konuşmanın geri kalanında susup Tan'ın konuşmasına izin vermiştim.
"Ee Tan nikah şahidi ben miyim Evran mı?" Feza'nın sorusuyla Tan'ın yüzünü buruşturduğunu gördüm, "Evran bunu kesinlikle kabul etmez, hatta o düğüne bile gelmez." Dedi hayıflanır gibi.
Feza bir süre sessiz kaldıktan sonra duyabileceğimiz şekilde iç geçirdi, "Çabuk taklaya geliyorsun Giray." Dedi ve telefonu kapattı. Tan, "O neydi ya?" Diyerek onu tekrar aradığında telefon tam kapanmak üzereyken açılmıştı.
"Ne arayıp duruyorsun abiciğim önemli bir işimiz var şurada!"
"Ne saçmalıyorsun lan yine?"
O sırada telefonun el değiştirdiğini duyduk, "Ya arkadaşım tamam sevgilin olunca söylemedin de insan evlenirken bari söyler lan!" Bağıran Korhan'dan başkası değildi.
"Ya siktirin gidin şuradan, ben onu mu dedim? Evran bu aralar fazla canımı sıkıyor o yüzden söyledim ben onu." Dedi Tan kendini savunmaya geçerek.
En son duyduğum şey Feza ve Korhan'ın aynı anda "Tabii tabii." Demesi olurken Tan parmağını ekrandaki kapat tuşuna uzatıp, "Hadi ben tünele girdim," deyip tuşa basmıştı.
Araba tünele girmese de karanlık yolda yol almaya devam etmiş ve arabanın içinde yanıp sönen sokak lambaları uykumu getirmişti. Eve vardığımızda Tan'ın beni uyandıracağını düşünerek kendimi kasmayı bıraktım ve göz kapaklarım yavaşça kapandı.
🎭
Giray Tan
Sevgiye muhtaç çocukların en sevgi dolu çocuklar olduğunu okumuştum, doğru olduğunu biliyordum. İnsanın sevgi gösterecek bile kimsesi olmadığında herhangi bir durumda hayatına girmiş kişilere veriyordu sevgisini. Korhan bir anda ortadan kaybolduğunda anlamıştım ki bizim gibi insanların başkalarına bağlanması doğru değildi. Korhan Fransa'ya taşınmamıştı, Fransa'ya kaçmıştı. Orada bizden habersiz tam üç yıl geçirmişti çünkü tehlikeliydi, Arsu ve ben bir şekilde onun yerini bilseydik bunu öğrenmek için gözümüzün yaşına bakmayacak adamlar vardı. İşte tam o günlerde kendime bir söz vermiştim duygusal bağlar kurmak yok Giray! Demiştim kendi kendime. Birde yıllarca bu sözü tuttuğuma inanmıştım...
Sözü tutmamıştım aslında, sadece karşıma bağ kurmak isteyeceğim insanlar çıkmamıştı. Açelya'yı operasyon dışında da hayatıma soktuğum ve bunu ona söylediğim için aptaldım belki de. Belki Evran haklıydı, Açelya sadece planlarını uygulamaya çalışıyordu. Bunu bilemezdim. Ama hislerim Açelya'nın sakladıklarının bu kadar ağır olamayacağını söylüyordu.
Ayrıca biliyordum ki Açelya da benim gibiydi, bir yerden sonra sevgisini paylaşmayı bırakmıştı. Tüm arkadaşları öldüğünde, annesi akıl sağlığını kaybettiğinde ve babası iş yoğunluğunun arasında onunla yeteri kadar ilgilenemediğinde Açelya'nın kalbindeki sevgi katılaşıp bir kayaya dönüşmüştü. Kalbinde kararmış, sertleşmiş en ufak bir parça olan herkes o parçadan kurtulmanın yollarını arardı biliyordum. Ya o parça bir şeyler hissetmeye başladığınızda yavaşça yok olurdu ya da kalbinizden tamamen kurtulurdunuz.
Bana göre Açelya kalbinden kurtulmak üzereyken çıkmıştı karşıma. Hatta bir süre kalbinden kurtulduğuna da inanmıştı. Ben de onu izlediğim sekiz ay boyunca kalbini kaybettiğine inanmıştım onunla beraber. Ama şimdi düşünüyordum da kalbinden kurtulan bir insan bu kadar güzel 'sarılsana bana' diyemezdi.
Ben hoşlanıyor muyum sanki biraz Açelya'dan, ha?
"Hoşlanmak mı? Bu fazla ergence bir tabir olurdu..." Kendi kendime sorduğum soruya kendi kendime cevap verdiğimde arabanın içindeki sessizlik fazla tuhaf bir şekilde dağılmıştı.
O zaman neden yol boyu onu düşündüm?
Yine kendi soruma cevap vermek üzere ağzımı açtım fakat verecek cevap bulamadım bir an ve daha fazla konuşmaya devam etmemek adına radyoyu açtım.
Açelya'nın evinin önüne geldiğimizde bahçe kapısını Açelya'nın bana verdiği anahtarlığa asılı anahtarlardan doğru olanıyla açtım ve içeri girip arabayı kapının önüne park ettim. Onu uyandırıp uyandırmamak konusunda kararsızdım, birini uyandırmam gerektiğinde kıyamamama gibi bir problemim vardı üstelik.
"Açelya, uyanık mısın?" Dedim aptalca bir soru sorarak. "Değil tabii ki salak." Kendi kendime söylenerek arabadan indim ve Açelya'nın kapısını açtım, kucağıma almaya karar verdiğimde önce yine elimdeki anahtarla evin kapısını açmış daha sonra arabanın yanına geri dönüp çantasını koluma geçirmiş ve onu kucaklayıp arabanın kapısını ayağımla kapatmıştım.
Evin dış kapısından içeri girdiğimizde içeride hiç ışık yapmadığını gördüm fakat kucağımda Açelya varken ışık düğmesi arayacak halim yoktu, karanlıkta önümü görmeye çalışarak merdivenlerden üst kata çıktım. Odasını bilmiyordum fakat fazla seçenek yoktu, şifreli olduğunu gördüğüm odaya en uzan olanı denedim önce. Doğru tahmindi.
Odasına girip kapıyı yine ayağımla ittirerek kapattıktan sonra Açelya'yı yavaşça yatağın üstüne bıraktım. Doğruluğumda ilk işim üstündeki kabanı ve topuklu ayakkabıları çıkartmak olmuştu. Üstündeki pantolon ve kazak uyumak için fazla rahatsız gözükse de onun için yapabileceğim bir şey yoktu, üstüne yatağın köşesinde duran pikeyi örttüm ve daha fazla oyalanmadan odadan sessizce çıktım.
Koridorda iki adım atmamla beraber etrafın aydınlanması bir olmuştu. Ben etrafıma bakacak vakit bulamadan arkamdan bir ses duydum, "Kaldır ellerini!" Diye bağırdı bir adam. Bir adam değildi, Açelya'nın babasıydı! "Kafanı sikeyim Giray...." Diye mırıldandım sessizce. Babasının evde olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti, unutmuştum onun döndüğünü.
"Kaldır dedim!" Sesini tekrar duyduğumda ellerim hızla havalandı. Adam tekrar komut verdi, "Yavaşça bana dön!" Söylediği gibi yavaşça ona döndüğümde karşımda pijamaları ile dikilen Halit Karayel ve silahı ile göz göze geldim. Beni gördüğünde önce gözlerini kısarak daha dikkatli baktı, sanırım hatırlamıştı. "Giray?" Dedi sorar gibi.
"Halit Bey?"
Adam silahını indirdiğinde ben de yavaşça elerimi indirdim, "Ne işin var bu saatte Açelya'nın odasında!?" Yaşına göre fazla güçlü olan sesiyle bağırdığında tek gözümü yumarak yüzümü buruşturdum.
"Ben... Açelya..." Dedim fakat cümle bile kuramadım.
"Sen ne?" Diye bağırdı tekrar. Bu sefer toparlanıp ciddi bir ifade takındım ve "Açelya alkollüydü, araba kullanamazdı. Ben de onu eve getirdim." Dedim. Babası bir süre sorgulayıcı bakışlar attıktan sonra Açelya'nın kapısını araladı ve içeri göz attı, her şeyin normal olduğunu gördüğünde kapıyı çekti ve önümden geçip merdivenleri inmeye başladı, "Gel benimle." Diye seslenmişti bana doğru.
Onu takip edip alt kata indiğimde ışıkları yaktığını büyük yemek masasına geçtiğini gördüm, çaprazındaki sandalyeyi işaret ettiğinde sandalyeyi çektim ve oturdum. Halit Bey bir süre hiçbir şey söylememiş ve masanın üstünde birleştirdiği ellerini izleyerek düşünmüştü. En sonunda başını kaldırdığında gözlüklerini çıkarttı ve gözlerime baktı, "Ne iş yapıyorsun sen?" Dedi. Bu sormasını beklediğim ilk soru değildi fakat yine de cevap vermek durumundaydım ve cevap verirken dikkatli olmalıydım çünkü ona başka soranlara söylediğim gibi devlet çalışanı olduğumu söylesem istihbarat uzmanı olduğumu anında anlardı.
"Sporcuyum, antrenörlük yapıyorum." Dediğimde bunu beklemiyormuş gibiydi. Ne beklediğini iyi biliyordum, bir şekilde asker ya da polis gibi bir şey olduğumu ve Açelya'nın etrafında dolaşmamın Soysal'ın davasıyla ilgili olduğunu düşünüyordu.
"Kızımla nerden tanışıyorsunuz, arkadaş mısınız?" Dediğinde sorusu üzerine kısa bir süre düşündüm, Açelya'yı izlediğim o süre boyunca spor salonuna gittiğini görmemiştim, ev dışında gittiği tek yer kahve dükkanıydı.
"Açelya'nın çok sevdiği bir kahve dükkanı var, orada tanıştık."
Halit Bey başını hafifçe yana eğdi, "Arkadaş mısınız?" Dedi tekrar. Ne duymayı beklediğini bu kez bilmiyordum. "Evet." Dedim bu kez pek de emin olamayarak. Şüpheli cevaplarımın onu daha da gereceğini düşünmüştüm fakat aksine Halit Bey'in yüzündeki ifade bir anda yumuşamıştı, "Her şeyi biliyorum delikanlı, dürüst olabilirsin." Neyi biliyordu bu adam? Açelya her şeyi anlatmış olamazdı değil mi? Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu.
"Anlamadım Efendim, dürüstüm zaten?" Dedim soran gözlerle karşımdaki adama bakarken.
"Buraya geldiğin ilk gün anlamıştım," dedi Halit Bey başını iki yana sallayarak.
"Neyi?" Diye sordum fakar cevap vereceğine inancım yoktu.
"Açelya son zamanlarda fazla mutluydu, yanlış anlama kızımı iyi tanırım o asla bu kadar sık gülümsemez ve arkadaşlıklardan şaka bile olsa bahsetmez." Dediğinde devam etmesi için başımı anladığımı belli ederek salladım, "Ama bana arkadaşlar edindiğini söyledi. Başta inanmamıştım ama aynı şeyi birkaç kez daha söyleyince doğru söylüyor olabileceğini düşündüm." Cümlesi bittiğinde elini kaldırıp beni işaret etti, "Sonra bana senden bahsetti." Dedi gülümseyerek. Söylediğine karşılık ben de gülümsedim.
"Açelya şaka yapmıyor, benim arkadaşlarımla da benimle olduğu kadar samimi." Dediğimde adam burukça gülümsedi, "Kızımı böyle gördüğüm için o kadar mutluyum ki... Hem de amcasıyla henüz konuşmuştum biliyor musun? Kızı evleniyor, bana da Açelya'yı sormuştu ben de Açelya'nın asla öyle bir şey yapmayacağını söylemiştim, meğer bilmeden yalan konuşmuşum..." Dediğinde neyden bahsettiğini anlamamıştım fakat anlamış gibi numara yaptım.
"Evlilik düşünüyor musun?" Diye sorduğunda hâlâ salak gibi sırıtarak ona bakıyordum, "Ben mi?" Diye sordum anlamayarak.
"Sen tabii kim olacak?"
"Şey... Evet, yani neden olmasın?" Dedim emin olamayarak. Halit Bey kaşlarını çattı, "Ben torunlarımı sevmek istiyorum delikanlı, böyle bir niyetin yoksa oyalama beni." Dedi ciddi bir ifadeyle.
O an fark ettim ki Halit Bey beni Açelya'nın arkadaşı değil sevgilisi sanmıştı ve ben bu oyuna kıvıramayacak kadar fazla uyum sağlamıştım. Gerizekalı gibi anlamadığım her şeye kafa sallarsam olacağı buydu. Fakat madem Açelya babasına böyle bir şey söylemişti, yalanını ortaya çıkarmaya niyetim yoktu, muhakkak bir bildiği olmalıydı.
"Yok, hayır hayır. Ben öyle demek iatemedim, sadece... Açelya'yla bunu henüz konuşmadık." Dediğimde adam rahatlamış gibi gülümsedi.
"Sevdim seni çocuk." Dedi elini omuzuma koyarken. O an içimde alışık olmadığım bir sıcaklığın yükleselmesine engel olamadım bunun adı baba sevgisiydi. Fakat aynı zamanda alışma Giray demek istedim kendi kendime. Bu babacan tavırlara alışma.
Ona sadece gülümsemekle yetindiğimde saate kısa bir bakış attı, "Saat geç oldu, sen artık evine git." Dediğinde onu onaylanarak yerimden kalktım ve beraber dış kapıya yöneldik.
Kapıdan çıktığımda iyi akşamlar dilemek üzere Halit Bey'e döndüğümde benden hızlı davrandı, "Böyle olmadı, yarın kahvaltıya bekliyorum seni." Dediğinde şaşırdım fakat belli etmedim. "Tabii efendim, rahatsız ettiğim için tekrar kusura bakmayın. İyi geceler."
Halit Bey dişlerini göstererek gülümsedi, "Bir daha evime gece yarısı girmezsen sevinirim." Dedi. Bunu beklemediğimden ifadem anında dağıldı fakat bu kısa sürdü, "Takılıyorum, iyi geceler." Dediğinde kendimi son kez gülümsemeye zorladım ve arkamı dönüp arabama bindim.
Araba bahçeden çıktığı an derin bir nefes verdim, "O neydi lan öyle?" Dedim kendi kendime. Gerginlikten kan ter içinde kalmıştım. Fakat asıl gerginlik sabah yaşanacaktı, hissedebiliyordum.
🎭
"Açelya! Uyan artık!"
Bu ses gerçek miydi, yoksa kafamın içinde yine Ilgın mı konuşuyordu? Ama bu gece Ilgın kafamda yoktu ki. Hatta hiçbiri yoktu, günlerdir ilk kez uykumda hiçbir şey görmemiştim. Bunun ne kadar tuhaf olduğunu düşünerek gözlerimi araladım, belki de henüz uyanmamıştım. Gözlerimi açıp hafifçe başımı kaldırdığım an şakaklarıma saplanan ağrı bunun rüya olduğunu düşünmenin ne kadar mantıklı olduğunu sorgulattı bana. Tamam manevi olarak acı çekiyor olabilirdim rüyalarımda ama fiziksel hiçbir şey hissetmediğime emindim.
Yataktan çıkmaya çalıştığımda üstümdeki pike kayıp yere düştü ve bacaklarımı saran kot pantolonla karşılaştım, tamam belki de rüyaydı çünkü ben pantolon ve kazakla yatmazdım.
Gördüğümün ne tür bir rüya olduğunu anlamak için yataktan çıktım ve camın önüne geçip dışarıyı kontrol ettim, anormal gözüken bir şey yoktu. Odamın içinde Ilgın ya da Mehir'i görmeyi beklesem de onları da bulamadım. En sonunda koridora çıktığımda babam benim odama doğru geliyordu, "Sonunda!" Dedi uzun süredir bunu bekliyormuş gibi. "Kahvaltıya misafirimiz var, bir an önce hazırlan." Babam konuşmama fırsat vermeden hazırlanmamı söyleyip gittiğinde onun çoktan açık mavi bir gömlek ve gri bir pantolon giymiş olduğunu gördüm.
Odama geri girip kendimi banyoya attığımda aynadaki yüzüm korkunç görünüyordu. "Bu... ne ya? Savaştan mı çıktım ben?" Dedim kendi kendime yüzümü ovuşturarak. Konuştuğumda boğazımda oluşan iğrenç yanma hissinden sonra önceki gece içtiğimi hatta biraz kaçırdığımı fark ettim, henüz hiçbir şey hatırlamıyordum.
Kendimi dinç olduğuma ikna etmeme yetecek kadar duşta kaldıktan sonra cildimi de temizlemiş ve göz altıma aslında gece kullanmam gereken maskeleri uyguladıktan sonra banyodan çıkmıştım.
Giysi dolabımın önüne geldiğimde bir an durup düşündüm, kim niye kahvaltıya misafir olarak gelirdi ki? Ben kahvaltı yapmaya kendi evimin salonuna inerken süslenecek miydim? Normal şartlarda bunu yapmazdım fakat misafir babamın misafiri olduğundan riske atmak istemiyordum.
Kış ayında olmamıza karşın dışarıda parlayan güneşe bile isteye aldanıp elbiselerime bakınmaya başladım. Midi boy kare yaka bir elbise alırken çabuk karar verdiğim için şanslıydım keza babam her an tekrar gelecekmiş gibi hissediyordum. Dolabı kapatmadan önce elbiseyle aynı renk kahverengi topukluları da aldım ve üstümdeki bornozu çıkarıp giyinmeye başladım.
"Açel-"
"Geliyorum baba!" Babama seslendikten hemen sonra çantamı bulup telefonumu almış ve saate bakmıştım, saat on iyiye geliyordu. Babama bu günü seçtiği için söylenerek makyaj masasına oturdum, buradaki işim uzun sürecekti işte.
Saçıma şekil vermeye çalıştığım uzun dakikaların sonunda elim makyaj malzemelerine gitmiyordu adeta. Zorla maskarayı alıp kirpiklerime hacim vermiş ve dudak kalemiyle dudaklarımı çerçevelemiştim. En son parmağıma yüzükleri geçirirken dudaklarımın arasına sıkıştırdığım balmı da dudaklarıma sürdüm ve elimdekileri bırakıp hızla doğruldum, adım seslerinden hesaplamama göre babam tam vaktinde kapıyı açmıştı.
"Hazırım baba." Dedim gülümseyerek. Babam geçmem için kapıyı açıp çekildiğinde masanın üstünde duran altın kolyeyi aldım, merdivenlerden inerken onu takmak için uğraşıyordum.
Yemek masasına geldiğimizde her şeyin çoktan hazır olduğunu gördüm ve babama döndüm, "Kim bu misafir, akşam yemeğini bile bekleyemeyeceğin kadar?" Diye sorduğumda babam ben öldürdüm! Demişim gibi baktı bana.
"Adama çok ayıp ediyorsun Açelya da Allah'tan anlayışlı birine benziyor." Dedi hayıflanarak. Söylediklerinden hiçbir şey anlamadığımdan yüzümü buruşturmuştum fakat başka bir şey sormamıştım.
Babam her zamanki gergin ifadesiyle camın kenarında dikilmiş yola bakıyordu, içeriye boğuk bir araba sesi dolduğunda babam camın önünden ayrıldı ve baş parmağıyla arkasındaki kapıyı işaret etti, "Kapıya bak kızım hadi." Sorgulamadan dış kapıya yürüdüm kapıyı açmak için.
Kapıyı açtığımda görmeyi beklediğim manzara babamın beyaz yakalı arkadaşlarından oluşan bir grup adam görmeyi bekliyordum fakat bu tam olarak doğru bir tahmin olmazdı. Evet, gelen beyaz yakalı olmasa da bir adamdı ve kesinlikle babamın arkadaşları gibi gözükmüyordu. Daha çok Tan'a benziyordu bu adam.
"Tan?" Dedim dehşetle ona bakarken. Oysa elinde bir demet çiçekle, gülümseyerek bana doğru geliyordu. Yürüyüşündeki öz güven kaşlarımı havalandırırken burada oluşundan çok görünüşünü düşünüyordum sanırım. Üstüne bej rengi polo yaka bir tişört ve kahverengi bir deri ceket giymişti.
Tam karşımda durduğunda bana göz kırptı, "Naber?" Dedi gülümsemeye devam ederken. Bense onu burada gördüğüme hâlâ inanamıyordum, "Tan... Ne oluyor?" Dedim fakat bana cevap vermek yerine elindeki açelyaları bana uzattı.
Ellerim almak için çiçeğe doğru uzandı fakat sormadan edemedim, "Bunlar ne?"
"Sevgilim için," dedi çiçeğe bakmak için başımı eğdiğimde önüme düşen saçları çekerken. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda hâlâ heykel gibi sırıtıyor olduğunu gördüm ve çaktırmadan koridora doğru baktım. Babam ilerideki köşede durmuş bizi izliyordu.
Babamın Tan'a nasıl ulaştığını anlamasam da yalanımın bir şekilde yayıldığını anlamıştım, ortaya çıkmaması adına ben de Tan'a gülümsedim ve kapıyı kapatmak için çekildim.
Ben kapıyı kapatırken Tan da içeri geçmiş babama selam veriyordu. İkisinin salona geçtiğini gördüğümde kapattığım kapıya yasladım sırtımı, "Allah aşkına ne oluyor şuan?" Dedim kendi kendime.
Oflayarak kapıdan ayrıldıktan sonra çiçekleri mutfağa bıraktım ve yemek masasına babamın ve Tan'ın yanına geçtim, babam masanın başında oturuyordu sol tarafındaysa Tan vardı. Tan'ın karşısındaki sandalyeye oturduğumda ikisininde bakışları kısa bir anlığına beni bulmuştu.
Tan bana döndüğünde ne olduğunu bilmediğim topu bana attı, "Açelya kendisi anlatsa daha doğru olur,"
"Neyi anlatayım?" Dediğimde babam imalı bakışlarını yüzüme dikip konuştu, "Dün gece olanları." Dedi.
Dün gece olanlar... Annem, evet annemin yanına gittim. Sonra? Annem Selim'den bahsetti... Ve ben Tan'ı çağırdım. Çağırdım ve beklemeye başladım, sonra? İçtim. Ne olduğunu bile hatırlamadığım şişeyi yarıya indirdim. Sonra? Tan geldi, sarhoş olduğumu belli etmemeye çalıştım. Sonra?
Nereye kadar uzuyor bu?
Her neyse, sonra biraz daha içtim. Ve bum! Uyandım, evdeyim.
Nasıl?
Ağzım şaşkınlıkla aralandığında beni eve getirenin Tan olduğunu anladım.
Parmaklarım boynumdaki kolyeyle oynarken ikisinin de gözlerine bakmadan konuştum, "Ben, pek hatırlamıyorum..."
"Ben yardımcı olayım," dedi babam ve boğazını temizleyip yönünü bana çevirdi, "Gece patırtılar duydum, kalktım bir bakayım diye. Sonra adamın birini senin odana girerken gördüm, çıktığında dayadım tabii silahı ensesine." Dediğinde kaşlarım havalanmıştı.
"Allah'tan bana bahsettiğin şu erkek arkadaşınmış, yoksa vurmak zorunda kalabilirdim." Diyerek sözünü bitirdiğinde haberim yokken ne kadar rezil olduğumu düşünüyordum. Babam bir anda Tan'a sen benim damadımsın dediğinde ne düşünmüştü acaba adam...
"Konuşacaklarımız vardı o yüzden ofisime çağırmıştım Giray'ı, ben onu beklerken biraz kaçırmışım." Dedim utana sıkıla. Yirmi altı yaşındaydım ve daha önce babam beni elimde sigarayla bile görmemişti.
"Mutlu olman güzel Açelya ama bunu içkiye vurarak ortaya çıkarmazsan sevinirim. Her neyse, Sen bahsetsene biraz Giray neler yapıyorsun?" Babam bana gülümseyerek laf soktuktan sonra Tan'a dönmüştü.
"Söylediğim gibi efendim, antrenörlük yapıyorum. Üniversitede bilgisayar mühendisliği okudum ama çalışma deneyimim olmadı hiç, malum iş bulmak pek kolay değil." Dediğinde sıktığı yalanları ağzım açık dinliyordum. Yargılamıyordum tabii, benim yüzümden söylüyordu bu yalanları. Fakat en az benim kadar profesyonel yalan konuşuyordu.
"Ah, Açelya da mezun olduktan kaç yıl sonra çalışmaya başladı baksana. İstersen sen de bulursun iş eminim." Dedi babam.
Tan kısaca bana bakıp gülümsedi, "Açelya'nın geç başlaması kötü bir karar olmuş, avukatlık ona çok yakışıyor." Yalanları tanıyabilecek kadar fazla yalan dinlemiştim, bu ufak oyunumuza dahil bir yalan değildi. Ben ona başımı yana eğerek gülümsediğimde babam da bıyık altından gülüyordu.
Bir süre sıradan sohbetler eşliğinde kahvaltımızı ettiğimizde babam daha fazla ilişkimiz hakkında soru sormadığı için mutluydum. Tek istediğim bunun bir an önce bitmesi ve Tan'la baş başa kalmaktı, düzeltmem gereken bir yanlış anlaşılma vardı çünkü.
Kahvaltı faslının hızlı geçtiğini kolumdaki saatten anlayabiliyordum fakat bana yıllar sürmüş gibi gelmişti. Babam türk kahvesi içmek gibi bir teklif sunduğunda ikisi masadan kalkıp bahçeye geçmiş, bense mutfağa gelmiştim.
Kahve makinesinin başında beklerken mutfağın camından babam ve Tan'a bakıyordum, babam Tan'a benim için ektiği açelyaları gösteriyordu. Muhtemelen bu damadımsın ama ben hep bir adım öndeyim, demenin bir başka şekliydi.
İçinde olduğum duruma oflayarak fincanları doldurdum ve tepsiye yerleştirdim. Bahçeye çıktığımda onlara doğru seslendim, "Kahveler hazır! Soğutmayın, hadi!"
Hepimiz verandadaki koltuklarda yerimizi aldığımızda herkes sessizce kahvesini içiyordu.
"Neden gerginsin Açelya, büroda işler yolunda mı?" Babamın sorusuyla neden öyle durduğunu bilmediğim çatık kaşlarımı gevşettim, "Hım, yolunda. Müvekkilim gelecek bugün." Dedim bir yudum kahve içmeden hemen önce. "Kim?" Tan'ın sorusuyla ona döndüm, "Korhan." Kaşları kısa bir anlığına havalandı fakat ifadesi hızla eski hâlini aldı.
Konunun gelmesini fırsat bilip fincanımı yerine bıraktım ve ayaklandım, "Büro demişken benim çıkmam lazım artık," Tan'a döndüm, "Arabam orada kaldı, beni bırakırsın değil mi?" Tan başını sallayarak kahvesinden son bir yudum aldı ve kalmadan önce babama döndü, "Davetiniz için çok teşekkür ederim efendim." İkisi beraber ayaklandıklarında tokalaştılar ve peşimden içeri girdiler. Ben paltomu ve çantamı alırken kapının önünde durmuş hâlâ sohbet ediyorlardı.
"Görüşürüz babacığım, dikkat et kendine." Diyerek babamı öptükten sonra hızlı adımlarla evden çıktım ve Tan'ı beklemeye başladım, babamla vedalaştıktan sonra yanıma gelmişti.
Arabanın kapılarını açtığında yolcu koltuğuna geçtim, Tan yanıma oturduğunda sormak için çatladığım soruyu sordum.
"Ben. Ne? Kaçırdım?"
Tan gülerek ve güneşten gözlerini kısarak arabayı çalıştırıp bahçeden çıktı, "Bir şey kaçırmadın güzelim, anormal olan ne var?" Dedi rahat bir tavırla.
"Ne mi var?"
"Ne var biliyor musun, hava kış ayında Ankara için fazla iyi."
"Tan! Dalga geçmeyi kes de ne olduğunu anlat!" Tan dayanamayarak güldüğünde başını sallıyordu, "Tamam, anlatacağım."
"Hadi." Dedim hemen çünkü varmayı bekleyecek sabrım yoktu.
Tan normal bir şey anlatıyormuş gibi bir tavır takındı, "Babanın da dediği gibi enseme silah dayadı, biraz gergin bir tanışma oldu tabii. Ben de dedim ki ben Açelya'nın arkadaşıyım, eve bırakmak zorunda kaldım. O senin dalga geçtiğini sanmış, beni karşısında kanlı canlı görünce şaşırdı adam..." Dediğinde göz devirdim. "Ee?"
"Sonra bana evlenmeyi düşünüyor musun dedi." Dediğinde gözlerimi yumdum utançla. "Ben de emin olamadım, evet dedim. Sen bir düşündün kızımla eğleniyor musun yoksa, dedi." Tan o an bana döndü, "Sanırım babana ufak bir yalan söylemişsin?" Dedi doğru mu anladım? Der gibi.
"Hayır! Şaka! Şaka yaptım ben! Sonra babam seni gördü sen beni almaya gelince, şaka şey oldu biraz... Babam seni o sandı." Utançtan ölmek üzereydim.
"Eh yapacak bir şey yok, ben Açelya'nın bir bildiği vardır deyip uyum sağladım. Henüz Açelya'yla konuşmadık evlilik konusunu, dedim." Dedi Tan omuzlarını kendine çekip yapacak bir şey yok ifadesini takınırken.
"Ben çok özür dilerim Tan ama bunu yapmak zorunda değildin, keşke yapmasaydın." Dediğimde onun için pek önemliymiş gibi gözükmüyordu. "Neden öyle diyorsun, babanın da mutlu olmaya hakkı vardı."
"Sahte bir mutluluk ama bu..." Dediğimde bana bakıp göz kırptı, "Gerçek olur belki?"
🫀
Neler diyorsunuz Tan Bey... Bölümün aşk yüklülük şaka mıydı?
Bölüm etkileşimi
