19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"

Vaveyla Yazarı: Hilal Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"

Ankara, Giray Tan için çok şey ifade ediyordu. Burada doğup büyümüştü, ailesi hâlâ Kızılcahamam'da yaşıyordu. Aynı zamanda çok sevdiği işinin merkezi de buradaydı, Kale onun evi gibiydi. Ve dün gece Ankara'ya dönmüşlerdi, bunun için mutluydu çünkü hem kendisi hem de sevgilisi Açelya Ankara'yı özlemişti. Açelya'yı uçaktan indikten sonra babasının evine bırakmış, kendisiyse eve uğramadan Kale'ye gelmişti. Açelya kendi evine gitmek istemişti ama babası yanına gelmesi konusunda ısrarcı olmuştu.

Şimdi Giray Tan Kale'de toplantı odasındaydı. Yine bir sorgu macerası ekibi bekliyordu, şanslı kişiyi seçme çabasındaydılar. Ne zaman sorguya girecek kişiyi belirlemek kendilerine düşse başarmıyorlardı, bu yüzden başkanın duruma el atması gerekmişti ve tabii ki Giray'dan yana olmuştu seçimi. Giray'ın öfkesi de diriydi üstelik, sorgu odasında bekleyen Baran Akman çok yakın zamanda kimsenin değil onun sevgilisini kaçırmalarına yardım etmişti.

Giray toplantı odasından çıkıp sorgu odasına girdi. Baran Akman'ın ifadesi, karşısında Giray'ı gördüğünde karma karışık bir hâl almıştı. Baran Akman partideyken karşısında konuştuğu adamın bir Türk istihbaratçısı olduğundan bir haberdi demek, kargaşadan sonra bir anda ortadan kaybolduğunu da fark etmemişti. "Sen de onlardan biriydin demek, nasıl anlamadım?" Dedi Baran fakat Giray'ın sert bakışlarıyla sustu. "Ben sorduğum zaman bol bol konuşursun." Dedi Giray kapıdan uzaklaşıp masanın arkasına, Baran'ın tam karşısına, geçerken.

"9 Ocak 2001, olan her şeyi anlat." Diyerek emir verdi Giray, bu tarih Soysal'ın daha doğrusu Selim Başaran'ın evden kaybolduğu ilk günün tarihiydi. "Bu tarihin ne ifade etmesi gerekiyor?" Dedi Baran, hemen cevap vermedi. Giray derin bir nefes aldı, "Baran," dedi nefesini son hecede tüketerek. "Bilgisayarını kopyaladık, ne yaptıysan her şeyi gördük. Şimdi beni yorma ve anlat." Diyerek devam etti. Fakat Baran Akman hâlâ karşısındaki adamın ne kadar ciddi olduğunun farkında değildi çünkü onun Açelya ile bir bağlantısı olacağı aklının ucundan dahi geçmiyordu.

Baran Akman sessizliğini korurken Giray da kendisini sabır gösterebilmek için zorluyordu, "Burası karakolun sorgu odası değil." Dedi büyük bir sakinlikle. "Milli istihbarat teşkilatındasın ve ben sana susma hakkı tanımıyorum." Diyerek tamamladı sözünü. Sakinliği Baran'ı yavaş yavaş ürkütmeye başlamıştı, Giray'ın içinden nasıl bir canavar çıkacağını bilmiyordu.

"Madem konuşmamakta ısrarcısın o hâlde ben sana bildiklerimi anlatayım." Dedi Giray son sabır kalıntısıyla. "Almanya'ya çocukken falan gitmemişsin lise eğitimini burada tamamlamışsın, Selim Başaran da senin sınıf arkadaşınmış. Onu Almanya'ya hangi sebeple götürdün bilmiyorum ama Selim geri dönmek istemiş. Soysal Zaman olarak ülkeye geri dönmüş. Her şey o zaman başladı değil mi? Ülkeye döndü dönmesine ama elinde koca bir hiç vardı, sen ona Almanya'dan tonlarca para gönderdin. O da senin paralarını kullanarak kendisine bir "mağara" kurdu."

Baran, Türkiye'ye para gönderdiğini inkar edemeyeceğini çok iyi biliyordu çünkü Giray bilgisayarındaki her şeye ulaştıklarını kendi ağzıyla söylemişti ve sanal ağ ortamında hiçbir şey asla tam anlamıyla yok edilemezdi, belli ki teşkilat yıllar önce kurtulduğunu düşündüğü banka hesaplarına da belgelere de ulaşmıştı. "Paraları ne için kullandığını bilmiyordum." Dedi biçare fakat Giray'da ona inanacak göz yoktu.

"Gelelim Birol Doğan'a. Aradan on beş yıl geçtikten sonra tarih senin için tekerrür etti, Birol Doğan bir darbe girişimine karıştı ve kaçması gerekti. Sen de bu kez ona yardım ettin, yıllarca Almanya'da barınmasını sağladın. Sonra o da gitmek istedi. Çünkü Soysal'ın ona ihtiyacı vardı." Dedi Giray ve ellerini masaya dayayıp Baran'a doğru eğildi. "Şimdi sana iki soru. İlki, üçünüz arasındaki bağlantı ne? İkincisi, Birol Doğan ve Soysal Zaman nerede?"

Baran Akman köşeye sıkıştığını anlamıştı ve saniyeler aktıkça içindeki öfke büyüyordu. Biri terör örgütü kurmak ve yönetmekle, diğeri devletin imkanlarını devlete karşı kullanmakla suçlu iki vatan haini söz konusuyken sorgu odasında olan kendisiydi. Bu saatten sonra onları korumaya niyeti yoktu.

"Selim Almanya'da biraz para kazanıp ailesinin yanına geri dönmek istiyordu. Almanya'da bazı tarikatların içine girdi, düşünceleri değişmeye başladı. Türkiye'ye döndü ama aynı kişi olmadı." Dedi Baran. Giray sonunda bir şeyler söylemiş olmasına memnuniyetle başını salladı, "Ne tarikatı?" Diye sordu. "Dini tarikatlar." Diyerek cevapladı Baran kendisine yöneltilen soruyu.

Giray bu konuyu daha sonra detaylı incelemeyi aklına not edip Baran'ın devam etmesini istedi. Baran başka bir şey yok der gibi omuzlarını kaldırdı, "Türkiye'ye döndükten sonra ne yaptı bilmiyorum, sadece para gönderdim." Dedi.

"Kimse kimseye yok yere binlerce lira para vermez Baran. Ne karşılığında para verdin, yoksa ortak mı oldunuz?" Baran bu soru karşında başını eğdi, yüzü kızarmaya başlamıştı çünkü ne cevap vereceğini bilmediği için stres yapıyordu, karşısındaki adamı Kandırabilecek kadar kabiliyetli değildi. "Ortaktınız değil mi? Üçünüz de ortaktınız. Para verirsen yönetimi ele geçirince başa seni geçiririz mi dediler? Konuşsana adam!" Diye bağırdı bu kez Giray.

Baran başını hızla iki yana salladı, "Ben Almanya'daydım geri dönmeyi de hiç düşünmedim, ben hain değilim!" Diyerek kendisini savunmaya çalıştı, kan ter içinde kalmıştı. Giray sağ elini kaldırıp masaya vurdu, Baran yüksek sesten irkilerek yerine sindiğinde "Hainsin." Diye fısıldadı Giray öfkeyle.

Birkaç dakika süren sessizliğin ardından Baran bu kez kendi isteğiyle konuştu. "Benden Açelya'yı kontrol etmemi istediler, ne yapıyor öğren dediler. Araştırdım, Korhan Fırat diye bir adamın davasına baktığını öğrendim. Onlara söylediğimde bu sefer de davanın ne olduğunu öğrenmemi istediler. Yemin ederim neden istediklerini bilmiyordum, sadece dediklerini yaptım. Abdullah Akçal diye bir adam cezaevinde öldürülmüş-"

"Hikâyeyi biliyoruz orayı geç, Soysal bunu neden istedi?" Diyerek araya girdi Giray. "Bilmiyorum." Dedi Baran Giray'ın gözlerinin içine bakarak.
"Kızı mı öldürecekti?" Diye sordu bu sefer Giray. Baran emin değildi, "Belki." Dedi. Giray huzursuzlukla kıpırdandı, "Devam et." Dedi sonra.

"Üstünden bir ay geçti, etkinlikte bahsettiği kızı gördüm." Dedi ve durdu Baran. Giray resmen gözleriyle devam etmesini emrettiğinde devam etti, "Çoktan işini bitirdiklerini düşünüyordum." Dedi. Tahmin ettikleri gibi Acelya'nın çoktan öldüğünü düşündüğü için onu gördüğünde şaşırmıştı.

"O hâlde kızla ne yapacaklarını, onu nereye götüreceklerini de biliyordun?"

Baran, "Isparta'ya götüreceklerdi." Diyerek kaçamak bir cevap verdi Giray'ın sorusuna.

"Isparta'ya bir uçak daha geldi ama?" Dedi Giray bu kez.

Baran derin bir nefes aldı, kalbi hızlı çarpmaya başladığı için nefes nefese kalıyordu. "Soysal nereye gittiyse." Dedi bu kez.

Giray ellerini saçlarından geçirerek masadan uzaklaştı ve kendini sakin kalmaya zorladı. Sakin kalmalıydı, mantıklı düşünmeliydi. Kendisini yormadan onun ağzından nasıl laf alacağını iyi biliyordu, bildiğini uygulamaya koymak zorundaydı. Kendisine bir kişiyi yumruklama hakkı verilse seçimi Baran değil Soysal olurdu, bunun için tuttu kendini.

"Baran." Dedi son hecesini uzatarak. Baran başını çevirip ona baktı, Giray siyah camın kenarına yaslanmıştı. "Soysal'ın bütün adamları elimde." Dedi Giray tane tane. "İstersem bir tanesini dışarı çıkarıp eline bir telefon veririm ve Baran Akman'ın kendisini ispiyonladığı haberini Soysal'a uçururum." Baran korkuyla baktı Giray'ın gözlerine. "Eminim bu haberden sonra Soysal seni görmek için sabırsızlanır. Ben de büyük balığın küçük balığı yemesini zevkle izlerim." Diyerek tamamladı Giray sözlerini.
Baran tekrar başını eğdi ve masanın üstünde birleştirdiği ellerine baktı, parmak boğumları bembeyaz olmuştu sıkmaktan.

Giray'ın önüne yaslandığı camın arkasında Evran, Nuray ve Feza sorguyu dinliyordu. "Bu bakışı biliyorum." Dedi Evran Baran Akman'a bakarken. Nuray sordu, "Ne bakışıymış?" Evran tekrar Baran'a bakıp emin oldu, "Birazdan konuşacak. Birazdan her şeyi ötecek." Dedi.

🎭

Açelya Karayel

Sonunda Almanya macerası bitmişti. Dün geceyi babamın evinde geçirmiş, bu sabah da kendi evime gelmiştim. Almanya'daki son günümü tamamen uyuyarak geçirdiğim için eve geldiğimde valizi boşaltıp yemek pişirecek enerjiyi bulabilmiştim kendimde. Saat henüz erkendi, öğle yemeğimi yeni yemiştim ve televizyonun karşısında oturuyordum. Başımda geçmek bilmeyen bir ağrı vardı, çok uyumama bağlıyordum ama canımı sıkmaya başlamıştı.

Telefonumu elime alıp kontrol ettim hâlâ mesaj ya da arama yoktu, Tan sorguya gireceğini söylemişti belli ki işi hâlâ bitmemişti. Baran'ın anlatacaklarını deli gibi merak ediyordum, Soysal'ın yerini bildiğine kendimce emindim sadece itiraf edip etmeyeceği meçhuldü. Umarım sevgilim sorguda iyi iş çıkarır ve Soysal'ın yerini öğrenirdi.

Tan'ın işi olduğuna kanaat getirdiğimde Korhan'ı aradım, döndüğümüzü haber vermek istiyordum. Birkaç kez çaldıktan sonra, "Ooo, avukatım!" Diyerek açtı Korhan her zamanki gibi. "Acaba birileri memlekete mi dönmüş?" Diyerek devam ettiğinde güldüm, "Aynen öyle." Dedim.

"İşiniz uzun sürer sanıyordum." Dediğinde hak verdiğimi belli ederek mırıldandım, "Ben de öyle düşünüyordum neyseki çabuk halloldu." Dedim. "İyi bakalım, ne yapıyorsun? Giray yanında mı?" Diye sordu bu kez Korhan. "Evdeyim, Tan yok. Sen ne yapıyorsun, Arsu okulda mı hâlâ?"

"Arsu okulda, Kızılcahamam'dayım ben." Dediğinde merakla sordum, "Kızılcahamam'da ne yapıyorsun?" O esnada arkadan dışarıda olduğunu belli eden sesler duyuldu, rüzgar esiyordu. "Kadir amcanın yanındayım." Dedi Korhan keyifle. Çıkarmaya çalıştım fakat olmadı sanırım bahsettiği kişiyi tanımıyordum. "O kim?" Diye sordum.

Korhan şaşırdı, "Giray'ın babası?" Dedi sorar gibi. Ben daha çok şaşırdım, Tan'ın Kızılcahamam'da bir babası olduğunu bilmiyordum. "Giray'ın babası mı var?"

"Herkesin babası vardır Açelya?" Dediğinde göz devirdim, "Biliyoruz herhalde, öyle demek istemedim. Tan bahsetmemişti hiç." Dedim.

"Bence bahsetme vakti gelmiş, gelip bir el öpsen fena olmaz."

"Beni biliyor mu?" Diye sordum çekinerek.

"Zannetmiyorum ama vakti gelmedi mi sizce de?" Diye cevapladı Korhan. Haklıydı, zaten uzun süredir benim de aklımı meşgul ediyordu bu konu ama hiç açmamıştım. Şimdi bir anda beni buluvermişti. "Ben bunu Tan'la konuşacağım, şu işleri biraz hafiflesin." Dedim korhan'a.

"Hafifler Allah'ın izniyle sen kafana takma." Diye cevap verdi Korhan bir yandan da ağır bir şey taşıyormuş gibi sesler geliyordu kulağıma. "Sen işine bak ben seni tutmayayım." Dediğimde Tan'ın babasıyla ormana gideceklerini söyledi.

"Anladım, size iyi eğlenceler. Ha bir de benimle konuştuğunu söyleme olur mu?" Korhan güldü, "Peki söylemem, görüşürüz sonra." Dedi. Ben de veda ettikten sonra telefonu kapatıp tekrar koltuğa koydum. Şimdi konusu açılınca yine merak etmeye başlamıştım Tan'ın ailesini ve hatta çocukluğunu. Onunla bu konu hakkında hiç konuşmamıştık, sanırım insanın yaşı ilerledikçe ailesinin ilişkisindeki yeri de o kadar ön planda olmuyordu. Sonuç olarak Tan otuz iki yaşında koskocaman adamdı. Ama ailesi Ankara'da olduğuna göre onlarla tanışmayı ya da en azından beni bilmelerini istiyordum. Anladığım kadarıyla Tan ailesiyle pek sık görüşmüyordu, görüşse mutlaka bilirdim. Ailesiyle görüşmemesinin özel bir nedeni olup olmadığını merak ediyordum ama yalnızca işleri yoğun olduğu için de olabilirdi, konuşmadan bilemezdim.

Ne yazık ki onunla yakın zamanda görüşmem mümkün değildi ve o zamana kadar kendimi oyalamak istiyordum. Kumandayı alıp televizyonu açtım ve koltuğa iyice yerleşip izleyecek bir şeyler aramaya başladım. İlk kez gördüğüm filmlerden birini açıp izlemeye başladım. Fazla kafa yormamı gerektirecek bir konusu yoktu, klasik günümüz ilişkilerini konu alıyordu. Bir süre sonra koltuğun "L" kısmına geçip başımı yastığa gömdüm ve bacaklarımı öne doğru uzatıp battaniyeyi üstüme örttüm, o şekilde izlemeye devam ettim. Gözlerimi itinayla kırpmıyordum, uyumadan bitirmem gerekiyordu bu filmi.

Neredeyse üç saat boyunca yerimden kıpırdamadan filmi izleyip bitirdim. Filmin bitmesine yakın Arsu'ya mesaj atıp okuldan çıktığında bana gelmesini söylemiştim çünkü dersleri genelde bu saatlerde bitiyordu. Filmi kapatıp koltuktan kalktığımda mutfağa girip ocağın başına gittim ve tencerenin kapağını açıp içine baktım, sebzeli tavuk yapmıştım ama Arsu geldiğinde dışarıdan yemek söylemeye karar verdim. Tencerenin kapağını geri kapattım ve alıp buzdolabına koydum. Dolabın kapağını kapattığımda üstüne astığım resimleri görüp gülümsedim. Daha çok Tan'la beraber olduğumuz ya da sadece onun olduğu resimler vardı. Onun resmini çekmeye bayılıyordum, en sevdiğim de bize yemeğe geldiği akşam kucağında Duru ile çektiğim fotoğraftı, en güzel magnetimle o resmi asmıştım. Bazı fotoğraflar da Arsu ve Korhan'la olan resimlerimizdi, Arsu'nun her zaman yanında kamerası oluyordu ve her anın resmini çekiyor, basıp bize veriyordu.

Hep beraber gülümsediğimiz bir resme bakarken kalbimde bir sıkışıklık hissettim ve parmaklarımı göğsüme bastırma ihtiyacı hissettim. Aklıma diğer arkadaşlarım gelmişti. Onlarla da basılmış fotoğraflarım vardı ama çekmecemde bir kutunun içinde durmuşlardı hep, bu resimleri buzdolabının üstüne asarken aklıma bile gelmemişlerdi.

İçime oturan suçluluk hissiyle dolaptan uzaklaştım ve derin bir nefes alıp daralan göğsümü rahatlatmaya çalıştım. Olmayınca mutfaktan çıkıp yatak odama girdim ve yeni dolabımın en alt çekmecesine koyduğum kutuyu çıkarmak için dolabın önüne çömeldim. Kutuyu alıp kapağını açtığımda üste binmiş bir sürü kağıt ve eski eşyayı ellerimle aralayıp en altta kalmış resimleri buldum.

Ön yüzlerini çevirdiğimde resimde gülümseyen genç kızları görmek kalbimi öyle bir acıttı ki, resimlere çok sık bakmasam da, daha önce hiç bu kadar acıttığını hatırlamıyordum. Belki de ilk kez unuttuğum içindi. Onlar bu zamana kadar hep aklımda olmuştu ama yeni arkadaşlarımla yeni resimlerim olduğunda onları unutmuş ve gülüşlerini eski bir kutuya hapsetmiştim, böylece onları ilk kez unutmuştum. Unutmak iyidir diye düşünürdüm hep, öyleyse neden şimdi bu kadar acıtıyordu?

Resimlerden birinde dördümüz sarmaş dolaş, saçlarımız birbirine dolanmış hâlde kameranın dibine girmiş gülümsüyorduk. En çok onu sevdiğime karar verip resmi aldım ve diğerlerini geri koyup kutuyu yerine yerleştirdim ve seçtiğim resmi alarak odamdan çıkıp mutfağa döndüm. Boştaki mahnetlerden birini aldım ve resmi uygun bir yere koyup üstüne magneti yapıştırdım. Onları sürekli burada görmek bana ne hissettirirdi bilmiyordum ama sürekli kapalı bir kutuda durup sararmalarının da bana iyi gelmediği açıktı.

Mutfaktan çıkıp salona döndüm ve etrafı toplamaya başladım. Koltuktaki battaniyeyi katlayıp yastıkları düzelttim ve perdeyi kaldırıp camı açtım. Bugün hava kapalı olduğu için ev sabahtan beri karanlıktı, biraz ışık girmesi gözlerimi rahatlatmıştı. Biraz sonra salondan çıkıp diğer odaları da toparladım ve havalandırmak için pencereleri açtım.

Birkaç dakika sonra kapı çaldığında koşarak kapıya gittim ve delikten bakıp Arsu'yu gördüğümde kapıyı açtım. Arsu kendine has selamlamasıyla zıplayarak boynuma sarıldığında ben de ona sarıldım, "Çok özledim seni." diye mırıldandım onu daha da sıkarken. Arsu kafasını hızlı hızlı salladı, "Ben de ben de!" Ben onun bu hâline gülerken Arsu ayaklarını çırparak UGG botlarını çıkarttı. Hâlâ sarılıyorken onu kucaklayıp içeri girdiğimde Arsu şaşkın bir ifadeyle bağırdı, "Sana da vücut mu çalıştırdılar!?"

"Kuş kadarcıksın Arsu." Dedim kapıyı kapatırken. Arsu biraz minyon bir kızdı bu yüzden onu kucaklarken zorlanmamıştım. Arsu atkısını ve montunu çıkarırken konuştu, "Hiç de bile. Siz çok uzunsunuz sadece." Dedi. Abisi başta olmak üzere etrafındaki herkes uzun boylu ve yapılıydı, böyle hissetmekte çok haklıydı.

"Hadi hadi içeri geç.." Arsu atkısını askıya astıktan sonra kendisiyle beraber içeri soktuğu pastane poşetlerini bana uzattı, "Aman aman eli de boş gelmezmiş." Dediğimde sırıtarak içeri girdi. Poşetleri mutfağa götürdüm ve tatlı kutularını çıkarıp buzdolabına yerleştirdim. Aklıma elinden termos düşürmediği gelince içeri doğru seslendim, "İçecek bir şey getireyim mi?"

"Su!" Diye bağırdı Arsu. Suyunu doldurup salona girdiğimde koltuğa uzanmış olduğunu gördüm. Beni görünce doğruldu ve elimdeki su bardağını alıp kana kana içmeye başladı. "Bugün o kadar yoruldum ki! Bütün gün oturup yazı yazdım. Ben, oturdum ve yazı yazdım." Dedi ve bardağı bırakıp tekrar dramatik bir şekilde koltuğa uzandı.

"Öğrencilerin işi zor vallahi, ben bütün gün yattım." Dedim camın önündeki berjere otururken. Arsu bana öfkeli bir bakış attı, "Ooh! Hem Almanya tatili hem ertesi gün tekrar yatış. İyiymiş ya.." dedi abarta abarta. Almanya'daki de tatil olsaydı, buradaki işimden on kat daha ağır bir mesai olmuştu benim için. Arsu'ya doğru eğildim ve gülümsedim: "Sakın ekiptekilerin yanında da Almanya tatili deme Arsucuğum olur mu?"

"Çalıştık diyorsun yani?"

"Bir zahmet, tatile çıkmadı ya koskoca teşkilat. Ama ben son günümüzün on altı on sekiz saatini falan uyuyarak geçirdim orası ayrı.." Arsu son cümlemi tamamladığımda gözlerini kocaman açtı ve 'on altı mı' diye bağırarak beni tekrar etti. Bense, "Ne yapayım? Başka yapacak bir şey yoktu." Diyerek savundum kendimi.

"Onu biraz tanıyorsam Giray abim sağlığa ne kadar zararlı olduğunu söyleyip durmuştur." Arsu'nun söylediğine yüksek sesle güldüm çünkü çok haklıydı, Ankara'ya döndüğümüzde hastaneye randevu almamı söylemişti fakat ben 'çok uyuyorum' şikayeti ile hangi birime gideceğimi bile bilmiyordum. Arsu'ya da "Hastaneye gitmemi istiyor." Dediğimde güldü, Tan'ın ne kadar pimpirikli olduğunu herkes biliyordu.
Arsu'ya konuşmaya devam ederken aklıma sabah abisiyle konuştuklarım geldi, Tan'ın ailesiyle yani en azından babasıyla Korhan bu kadar yakınsa Arsu da onları tanıyor olmalıydı.

"Sabah abinle konuştum." Dedim bir anda. "Tan'ın babasının yanındaymış, Kızılcahamam'da." Arsu mırıldanarak başını salladı, "Evet, ailesi orada yaşıyor." Dedi.

"Onları tanıyor musun?" Arsu soruma en az abisi kadar şaşırmıştı, "Giray abimin ailesiyle tanışmadın mı?" diyordu kaşlarını kaldırarak. Bu duruma biraz kırılmaya başlamıştım, Tan planlı olmasa da benim ailemdeki herkesle tanışmıştı ama bana kendi ailesinden hiç bahsetmemişti bile. Tabii ki kendisi istediği zaman tanıştırırdı ama en azından burada yaşadıklarını söylemesi gerekiyordu. Ben hep ailesi hakkında hiçbir şey bilmediğim için sormaktan geri durmuştum çünkü hayatta bile olmayabilirlerdi ve Tan'ın bunu sorarak canını yakmak istememiştim. Sonuç olarak teşkilatın bir askeriydi, askerlerin içinde durumu böyle olan bir sürü kişi vardı.

Arsu'ya Tan'ın ailesinden hiç bahsetmediğini ve normal olarak benim de onlarla tanışmadığımı söyledikten sonra baştaki şaşkınlığı yavaş yavaş kayboldu ve Tan'ın bunu özellikle yapmış olmasının bir sebebi olamayacağını ve çoğu zaman erkeklerin birlikte oldukları kadınları karşı aileleriyle tanıştırma konusunda yaşadığı problemleri yaşamaktan korkuyor olabileceğini söyledi. Bu kafamı daha fazla karıştırmıştı, eğer Tan ailesi ile anlaşamayacağımı düşündüğü için beni onlarla tanıştırmıyorsa daha çok üzülürdüm.

"Açelya, ben o anlamda demedim ki! Lütfen Giray abimle konuşun bunları, eminim bu kadar büyüteceğin bir şey yoktur." Dedi Arsu içimi rahatlatmak istercesine. Ama şimdilik pek başarılı olamamıştı çünkü Tan'la ne zaman görüşebileceğimi bile bilmiyordum, telefonu geldiğimizden beri sürekli kapalıydı. Bir of çekip koltukta daha rahat bir pozisyonda oturdum, "İşleri ne zaman biter bilmiyorum ki. Bazen neden sabah dokuz akşam beş çalışan birini bulmadım diyorum. Sonra aklıma birini bulmadığım geliyor." dedim başımı koltuğun arkasına yaslarken. "Birini bulmadım ne demek?" Diye sordu Arsu anlam veremeyerek.

"Tan'la nasıl tanıştığımızı biliyor musun?" diye sordum Arsu'ya, başını hayır anlamında iki yana salladı, koltukta yan uzakarak başını eline yasladı ve dinlemeye hazır bir şekilde, "Anlatsana." dedi. Kendimi sanki çok uzun zaman öncesinde kalmış bir olayı anlatacak yaşlı bir kadın gibi hissettim bir anlığına, beş-altı ay önceydi hâlbuki. Fakat beş altı ayda çok şey değişebiliyordu.

"Yıllar sonra ilk defa dayım aramıştı, yıllar sonra dediğim baya on sene falan. Arayıp bir adres verdi, başta ne için çağırdığını anlamadım çünkü alabileceği hiçbir şeyim kalmamıştı." Aslında kalmıştı. Annem, babam ve benim canım kalmıştı. "Yine de gittin?" Dedi Arsu sorar gibi. Başımı evet anlamında sallayıp anlatmaya devam ettim, "Gittiğimde Tan oradaydı. Bana dayımın onun için çalışmamı istediği söyledi. O gün onu dayımın adamı sanıyordum." Aklıma o gün zihnimden geçen bir düşünce geldiğinde kıkırdadım, "O yakışıklılıkla nasıl bu işi yaptığını sorgulamıştım kendi kendime." Arsu söylediğime benden de çok güldü.

"Sonra nasıl öğrendin?" Diye sordu Arsu, ona ne kadarını anlatabileceğimi bilmediğim için başkan izin verdiğinde teşkilata ait kimliğini gösterdiğini ve her şeyin asıl o zaman başladığını anlattım. Alışılmışın dışındaki tanışma hikayemiz Arsu'nun epey hoşuna gitmişti fakat bir yandan yaşarken ne kadar yorucu olduğunu tahmin ettiğini de söylüyordu. Gerçekten ilk başlarda yorucuydu fakat zamanla Tan bana yorulsam da mutlu olabileceğimi öğretmişti.

"Aslında bir bakıma dayın sizi kavuşturmuş oluyor..." Dedi Arsu düşünceli bir sesle, hiçbir şeye yararı olmayan dayımın ilk kez iyi bir şeye vesile olmuş olabileceği ihtimali üzerinde duruyordu fakat hemen bu fikirden vazgeçmesini sağlayacak o sihirli cümleyi kurdum: "O da teşkilatın planının bir parçasıymış, sanırım Tan aklına sokmuş."

Arsu 'tabii ya' diye mırıldandı ve yerinden kalktı, "Pekâlâ sözümü geri alıyorum. Yemek mi söylesek?" Dedi. Ben de ne zaman acıkacağını düşünüyordum, başımı sallayıp telefonumu aldım. Birkaç dakika tartıştıktan sonra iki hamburger ve kola sipariş ettim, ben bunlarla uğraşırken Arsu da tekrar su doldurmak üzere mutfağa gitmişti.

"Bu sen misin Açelya?" Bana seslendiğini duyduğumda telefonumu sehpaya bıraktım ve mutfağa gittim, Arsu buzdolabının önünde durmuş daha bu sabah astığım resme bakıyordu. "Bunu benim çekmediğime eminim." Dedi gülerek. O an resmi aslında kimin çektiğini hatırladım, resme bakarken hep göründüğü kadarı aklıma geliyordu fakat görünmeyen tarafta, kameranın arkasında Asaf vardı. "Asaf çekmişti." Dedim yarım bir gülümsemeyle. Arsu başını arkaya atarak bana bakıp "Asaf kim?" diye sordu. Asaf lisedeki sınıf arkadaşımdı, arada sırada dördümüzle takılıyordu fakat çoğunlukla yalnızca benimleydi ve onu çok severdim. Fakat zaman içinde onunla da kopmuştuk ve şuan nerede ne yapıyor olduğunu bile bilmiyordum.

"O da arkadaşlarımdan biriydi," bunu ilk kez birine söyleyeceğim için bir iç çektim, "Ve onu diğerlerinden daha çok severdim." Bunu söylediğimde Arsu'nun yüzü bir anda düştü, sanki üzülmüş gibiydi. "O ölmedi." Dedim son anda aklıma gelenle. Arsu rahat bir nefes aldı ve çekinerek "Onu neden ayırdı?" diye sordu. Gülümsedim ve "Bilmiyorum. Uzun bir ömrü varmış demek ki." dedim, gülümsedim çünkü Asaf her zaman olduğu gibi temiz kaldığı için mutluydum, ona siyah lekemi bulaştırmamayı başarmıştım.

"Görüşüyor musunuz?" Sorusuna başımı salladım, onu hiç merak edip etmediğimi sordu bu sefer. "Ediyorum ama korkuyorum." Dediğimde ne demek istediğimi anladı, "Kusura bakma canını sıktım senin de. Fotoğraf çok güzelmiş onu söylemek istemiştim sadece." Dedi fotoğrafı işaret ederek. "Teşekkür ederiz." Dedim, fotoğrafı bugün astığımı söylemedim.

🎭

Giray Tan

"Soysal'ın bütün adamları elimde. İstersem bir tanesini dışarı çıkarıp eline bir telefon veririm ve Baran Akman'ın kendisini ispiyonladığı haberini Soysal'a uçururum." Baran gözlerime bunu gerçekten yapabilir miyim diye düşünerek bakıyordu. "Eminim bu haberden sonra Soysal seni görmek için sabırsızlanır. Ben de büyük balığın küçük balığı yemesini zevkle izlerim." diyerek cümlemi tamamladığımda Baran sessizce oflayarak alnını sıvazladı.

"Düşünmek için vaktin yok Baran, ya konuşacaksın ya da konuşacaksın." Ellerimi masanın üstünden çekip biraz geri çekildim ve sırtımı cama yaslayıp kollarımı önümde kavuşturdum, konuşmasını beklemeye başladım.

"Birol'a sadece Türkiye'den çıkana kadar yardım ettim, sonra bir daha hiç görüşmedik." diyerek Birol konusuna açıklık getirdi önce, bölmedim ve devam etmesini bekledim. "Soysal'a yardım ettim evet, borç verdim. O Pakistan'dan silah getirtiyordu, borcunu geri ödemek için bana silahların bir kısmını Almanya'ya sokmamı teklif etti. Ne halt yediğini o zaman öğrendim."

"Silahları ondan alıp Alman pazarına soktun mu?" Diye sordum. Başını hayır anlamında iki yana salladı, "Düşündüm çünkü iyi para kazandırırdı ve belli ki paramı geri almanın başka yolu yoktu. Ama çok tehlikeliydi, yapmadım." Dedi. Belli ki Soysal yalnızca Birol Doğan ile ortak olmuştu ve Baran Akman'ı kullanmıştı.

"Borcu öylece kalınca bir daha ona ulaşamadım. Birol Açelya'yı onlara verirsem paramı alacağımı ve bir daha onları görmeyeceğimi söyledi." Dedi Baran. Açelya'yı ve Korhan'ı Ispartaya götürdüklerinde Soysal kayıptı ve bütün adamları da tarafımızca tutuklanmıştı bu sebeple yardım alabileceği bir kişi kalkmıştı, o da Baran Akman'dan başkası değildi. "Türkiye'ye mi geldin?" Diye sorduğumda gözlerini yumup açarak onayladı. "Bir süre kaldım; müvekkillerini, evini, ofisini öğrendim."

"Neden diğerleri değil de Korhan Fırat çekti dikkatini? Müvekkili olan hani?"

"Hepsini biliyordum. Ama Abdullah'ın ismini dosyada görünce Soysal'ın bilmek isteyebileceğini düşündüm. Türkiye'deki bir numaralı alıcısı oydu." Dediğinde bir parça daha yerine oturdu. Soysal Korhan'ı sadece dikkat dağıtmak için götürmemişti aynı zamanda müşterilerinden birini öldürdüğünü düşünüyordu. "Soysal Açelya ve Korhan'ı Ispartaya götürdü, oradan da artık her nerede kalıyorsa oraya götürecekti bunu anladık. Götürünce ne yapacaktı, sebebi neydi?" Diye sordum. Ne kadar düşünürsem düşüneyim aklıma mantıklı bir şey gelmiyordu, Soysal'ın amacının Açelya'yı öldürmek olduğunu düşünmüyordum fakat onu yanında istemesinin mümkün olabilecek bir sebebi de aklıma gelmiyordu.

"Yemin ederim ki bilmiyorum, bana her şeyi anlatıyor gibi mi gözüküyor? Hiçbir şey anlatmıyordu, yalnızca istiyordu ve yapmaya zorluyordu ya da para teklif ediyordu. Anlayacağın şerefsizin önde gideniydi!"

Bu öfke patlamasını biliyordum. Boynu, yüzü, gözlerinin içi kıpkırmızı olmuştu ve burnundan derin derin nefes alıyordu. Üstündeki kravatı gevşetti ve düğmelerini açtı. "Ne halt ederseniz edin onlarla, ben hain falan değilim!" Hızını alamayıp ceketini çıkarttı ve bir an ne yapacağını bilemedi, öfkeyle yere fırlattı ceketi. "Bahreyn'e gidin, altını üstüne getirin. Sıçan deliğinin birinde bulursunuz ikisini de! Amına koyduklarım."

Onun sinir krizine müdahele etmedim, sanırım bir süre daha kendi kendine konuşmaya devam edecekti. Küfrediyor, hakaret ediyor ve onunla tanıştığı güne lanet ediyordu. Soysal'ın herkesin üstünde aynı etkiyi bıraktığına emin olmuştum artık. Baran bağırmaya devam ediyordu: "Sor, Bahreyn'in neresinde diye de sor!?" Nerden bileyim ben? En pahalı otelindedir nerede olacak başka!" Artık hem başımı şişirmeye başladığı hem de kendini parçaladığı için sorgu odasının kapısını açtım ve dışarıdaki güvenliğe onu kontrol altında tutmasını söyleyip çıktım. Camın arkasındaki odada ekiptekilerin olduğunu tahmin edebiliyordum fakat oraya girmeden önce Baran'ın az önce söylediklerinin detaylarını öğrenmesi için başka birini görevlendirdim, Baran biraz sakinleşir ve adam akıllı ne biliyorsa anlatırdı.

Benim girmeme gerek kalmadan o odadan Evran, Nuray ve Feza çıktı. Evran iftar sofrasında yeni kalmış bir amca edasıyla elini karnının üstünde gezdirdi, bir çeşit alışkanlıktı. Omzuma vurdu, "Güzel işti, Allah'a şükürler olsun." dedi ve ofise girdi. Onun ardından Nuray hemen çalışmaya başlayacağını söyleyerek ofise girdi, o da neredeyse bir senedir süren bu operasyonun sonuna yaklaştığım için gülümsemesine engel olamıyordu.

En son Feza tokalaşmak için elini uzattığında elini sıktım, "Üstad tebrik ederim, başta bir coştun ama sonra yine sakinliğin işe yaradı." dediğinde başımı salladım. Genellikle ben fazla sakin olduğum için karşımdaki kendi kendine öfke nöbetlerine girer ve tam olarak böyle konuşurdu. "Sakinlik her zaman işe yarar kardeşim." Dedim hep yaptığım gibi çünkü hiçbiri sorguda bu kadar sakin olmayı mantıklı bulmuyordu.

"E hadi gel, başlayalım madem. Bir Bahreyn turuna çıkalım." Diyerek ofisin kapısına yöneldi Feza fakat ona eşlik etmedim, "Ben Açelya'yla konuşacağım, sabahtan beri telefona bakmadım." dediğimde Feza göz devirdi, "Götle don gibisiniz farkındasın değil mi?"

"Biz buna sevmek ve buna bağlı olarak ilgi göstermek diyoruz, senin anlatmayacağın işler." Dedim Feza'ya ve onu ofise yollayıp aşağı indim. Bahçeye çıktığımda üstüme çarpan soğuk, kabanımı giymeyi unuttuğumu fark ettirdi fakat umursamadan bir köşeye geçip telefonumu açtım. Birkaç saniye içinde telefonum açıldığında Açelya'nın iki kez aradığını birkaç kez de telefonum açılmış mı diye kontrol etmek için mesaj attığını gördüm. Burada ekip hâlinde çalıştığımızı ve yoğun olduğumuzu bildiğinden işlerimi aksatmamak için neredeyse hiç rahatsız etmiyordu beni. Fakat ben günde bin kere bile arasa rahatsız olmazdım, bazen kendisini bu kadar kasmasına sebep olmak suçlu hissettiriyordu.

Son aramasının üstündeki geri ara tuşuna basıp telefonu kulağıma götürdüm. Açelya telefonu ismimi söyleyerek açtığında görmese de kaşlarımı çattım, "Tan mı? Sevgilime ne oldu?" Açelya sanki ne yaptığını soruyormuşum gibi davranar Arsu ile beraber olduğunu ve yemek yediklerini söylediğinde utanıyor olması beni güldürdü. "Sen ne yaptın, akşam eve gidebilecek misin? Eğer gideceksen haber ver çünkü yemek getireceğim."

"Yemek mi getireceksin? Eve bu sabah geldin ne ara yaptın yemeği?" Açelya beni çok fena alıştırıyordu ama haberi yoktu. "Sabah geldikten sonra yaptım işte. Sebzeli tavuk. Arsu beğenmedi hiç yemedi zaten. Hepsini sana getireceğim o yüzden." Arsu'nun arkadan 'ben öyle bir şey söylemedim' diye bağırdığını duydum, Açelya ise kabul etmiyor beğenmediğini iddia ediyordu. "Tamam, tamam kavga etmeyin. Ben yiyeceğim sebzeli tavuğunu."

"Geliyor musun yani?" Diye sordu Açelya heyecanlı bir sesle. "Geleceğim ama çok duramayabilirim." Diyerek cevap verdim çünkü aslında eve gitmek gibi bir planım yoktu fakat yemek getireceğini söylediğinde hayır demek istememiştim. "Geldiğinde haber ver ben de o zaman gelirim, malum ikinci bir anahtarın yok." Dedi Açelya, alttan verdiği mesaja takılmadan kabul ettim. Biraz sonra Açelya nasıl olsa evde görüşeceğimizi bu yüzden beni daha fazla tutmak istemediğini söyleyerek veda etti ve telefonu kapattık.

Tekrar yukarı çıktım ve diğer istihbarat uzmanları ile beraber çalıştığımız geniş salona girdim. Ne durumda olduklarını sorduğumda Çankaya'daki Bahreyn Büyükelçiliğine bir yazı gönderildiğini ve cevap beklendiğini öğrendim. Bahreyn ile anlaşma sağlandığı takdirde bizim vereceğimiz bilgiler ışığında Soysal ve Birol'u arayacak ve yakalayıp Türkiye'ye teslim edeceklerdi. Ek olarak Baran'ın söylediklerinin ardından Soysal'ın odasından getirilen belgelerin tekrar incelenmesi gerekiyordu, Bahreyn'de bir bağlantısı varsa bir iz bulunabilirdi.

Bu işi üstlenerek arşiv odasına gitmek üzere salondan çıktım ve alt kata indim. Arşiv odası ferah ve topluydu, birkaç tane de geniş masa ve bilgisayar vardı. Belgelerin çoğu bilgisayara aktarıldığından çalışmaya bilgisayardan başlayacaktım fakat duruma göre belgenin orijinalini de görmem gerekebilirdi, yani bir süre arşiv odasında olacaktım. Saati kontrol etmeyi de unutmamam gerekiyordu çünkü sekiz gibi eve gidecektim.

Bilgisayardan Soysal'ın odasından alınan belgelerin kopyalarını bulduktan sonra hepsini incelemeye başladım. Bu belgeler zaten onun Pakistan ve Afganistan'dan silah ve madde getirerek farklı ülkelerin pazarlarına soktuğunu gösteriyordu fakat bu ülkelerin arasında Bahreyn yoktu, ilk incelediğimiz zaman da bu isme rastladığımızı hatırlamıyordum. Demek ki Bahreyn ile başka bir bağlantısı vardı; başka bir iş ortağı ya da dost. Belki de bir akraba, bilemiyordum. Öğrenmek için çalışmam gerekiyordu, çalışmaya başladım.

🎭

Açelya Karayel

Yemeğimiz yemiş, Arsu ile sohbet ediyorduk. Daha çok onun anlatmasına izin verip dinliyordum çünkü ince ses tonu ile anlattıkları bana huzur veriyordu. Bugün bir şekilde konu çocukluğumuza gelmişti ve çocukluğundan hatırladığı şeyleri anlatıyordu. Arsu aslen Rizeliydi, abisinin doğum yeri de orasıydı fakat kendisi Ankara'da büyümüştü. Çocukluğu hakkında en sevdiği şeyin yazları Ankara'dan Rize'ye gitmek olduğunu söylüyordu ve anlattığına göre epey eğlenceliydi. "Benim annem de babam da buralı, büyürken hiç Ankara'dan uzun süre ayrılmadım." dedim Surat asarak. "Kardeşim de yok zaten."

"Kardeşi olanlar neden var diyor, olmayanlar yok diye üzülüyor... Bir tek abisi olanlar mutlu." Dedi Arsu, nispet yapar gibi bir havası yoktu fakat farkında olmadan yapıyordu, ona ters bir bakış attığımda mahcubiyetle gülümsedi. "Korhan senin de abin olabilir istersen?" diye bir teklifte bulundu sevimli bir ifadeyle fakat ben Artık Korhan'ın yaşındaki adamla beraberdim ve Tan'ı abi olarak gördüğümü düşünemiyordum. "Kalsın, müvekkilimle fazla samimiyete gerek yok.."

"Kuzenlerin var, onlarla da mı görüşmüyordun?" Diye sordu Arsu, başımı iki yana salladım "Bir tek Mesut amcamın kızı Başak vardı, onlar da İstanbul'da yaşıyorlardı." dedim. Aslında Akdemir abimler de Ankara'da yaşıyordu fakat o benden yaşça çok büyüktü ve çocukken onu hiç görmezdim. Şimdi çocukken benimle oynamamak için aile buluşmalarına gelmeyen gıcık kuzenimin bir karısı ve bebeği olması çok tuhaftı, sanırım biraz yaşlanmıştım. Koltukta biraz yayılıp başımı elime yasladım,"Siz Rize'de ne yapıyordunuz?" diye sordum merakla.

Arsu biraz düşündü ve anlatmaya başladı, düşünürken gülümsüyordu. "Okul kapanınca gittiğimiz için giderken çok mutlu oluyordum hep ama gidince çok sıkılıyordum. Abimi darlıyordum sürekli ama o bahçede oturup dedemin çakısıyla böyle odun parçalarını falan yontuyordu."

"Ciddi misin? Bana hep neşeli bir çocukmuş gibi geliyordu." Dediğimde Arsu omzularını kendine çekerek dudaklarını büzüp, "Çocukluğunu bilemiyorum, ben çocukken o ergendi." dedi. "Küçük bir kız kardeşi olduğu için hiç mutlu değildi ama ben onu çok seviyordum."

"Bir de abinin açısından dinlemek lazım, Allah bilir nasıl darlıyordun çocuğu." Arsu söylediklerime karşılık yanaklarını havayla doldurarak ofladı, "Avukatı olduğunu bu kadar belli etme..."

"Mesleki deformasyon." Dediğimde Arsu güldü, "Üç beş aydır yaptığım meslek..." diye düzelttiğimde daha çok güldü. Gerçek buydu, dört yıl evde oturmuştum ve çalışmaya başlamam bir anlık karara bakmıştı. "Neden çalışmadın daha önce?" Diye sordu Arsu, onu söylerken bunu soracağını biliyordum fakat gizleyeceğim bir sebebi yoktu. "Ben aslında tıp okumak istiyordum ama hukuk okudum istemeye istemeye, istemediğim için de çalışmadım." Dedim. Hukuk okurken böyle olacağını düşünmemiştim, dayım kayıp olarak kalır ve onu bulurum sanmıştım fakat işler planladığım gibi gitmemişti. Önce telefonda beni arayan kişinin onu arayan arkadaşı değil dayımın ta kendisi olduğunu öğrenmiştim sonra da MIT tarafından arandığını.

"Ama mesleğin sana çok yakışıyor ve bu işte de iyisin." Dedi Arsu ve daha fazla soru sormadı, sanırım ben söylemeden istemediğim bu bölümü okumamın sebebi hakkında akıl yürütmüştü. Açıklamak zorunda bırakmadığı için ona gülümsedim ve teşekkür ettim ama bu güzel söylemler bile ara sıra kendimi doktor olarak hayal etmeme engel olamıyordu.

"Senin seçtiğin bölüm de sana çok yakışıyor biliyor musun?" Arsu'nun heyecanla gözleri parladığında başımı salladım, "Sempatik bir havan var. Kime ne sorsan cevap verir, haber yapmak istediğin her yere bir şekilde girmeyi başarırmışsın gibi geliyor." Dediğimde Arsu ellerini birleştirerek gözlerini yumdu, "Lütfen öyle olsun!" dedi.

O gözleri kapalı dua etmeye devam ederken telefonu çaldı ve tek gözünü açarak arayana baktı, abisinin aradığını görünce: "Duamı da böl! Onu da böl!" dedi ve aramayı cevapladı.

"Efendim abiciğim?.. Açelya'nın yanındayım... Evet evde... Bilmiyorum çıkarım işte bir saate falan... Abi yemek yapamam!" Ben Arsu'nun yüzündeki komik ifadeye gülerken o da abisinin söylediklerine göz devirmekle meşguldü, Korhan'ın bugün dışarıda çok yorulduğunu, yakında eve geçeceğini söylediğini duyabiliyordum ve geldiğinde Arsu'nun yemek yapmasını istiyordu. "Çorba yapabilirim?" Dedi Arsu Abisine kıyamayıp, "Bir de dünden kalan pilav var." Korhan'ın kabul, dediğini duydum daha sonra Arsu abisiyle vedalaşıp telefonu kapattı.

Biraz daha sohbet edip tatlı yedikten sonra Arsu ayaklandı, "En iyisi ben gidip şunun çorbasını yapayım, sonra da yazıma devam ederim." dediğinde başımı salladım ve ben de onunla beraber kalktım. Birkaç dakika içinde Arsu kapının önünde Ankara soğuğuna dayanacak şekilde hazırlanmış çıkmak üzereydi. Botlarını alıp kapının önünde koyarken, "Ha bu arada.." dedi doğrulup. Ona ne olduğunu sorar gibi başımı salladığımda devam etti "Giray abimin seninle gelemeyecek kadar yoğun olduğunu biliyorum. Hastaneye gideceğin zaman haber, ver seninle geleceğim." Ona gülümseyip kolunu sıvazladım ve haber vereceğimi söyledim.

Arsu'yu uğurladıktan sonra salona dönüp dağınıklığı topladım ve bulaşıkları yerleştirdim. Artık Tan'ın gelmesine iki saat kalmıştı, daha fazla beklemeden yemeği dolaptan çıkarttım ve bir saklama kabına bolca koydum. Oraya gittiğimde vakit kaybetmek istemediğim için dolaptan salata yapmak üzere biraz marul, maydanoz ve havuç çıkarıp hepsini yıkamaya başladım. Hepsini güzelce temizledikten sonra marulları ve maydanozları doğrayıp havucu rendeledim. Yağını, limonunu ve tuzunu orada eklemeyi akıl edip salatayı da başka bir saklama kabına koydum ve yanına bir tane de yarım limon ekledim, evinde yemeklik malzeme olmadığına emindim.

Mutfaktaki işim bittiğinde ellerimi yıkayıp çıktım, şimdi sıra kendimi hazırlamaktaydı. Odama girip dolabın kapaklarını araladım ve gözüme çarpan beyaz triko elbiseyi alıp kapakları geri kapattım. Üstümdekileri çıkarıp elbiseyi giymem kısa sürmüştü fakat saçlarım hemen elektriklenmişti. Onları düzene sokup maşamı fişe taktım ve ısınınca saçlarımın yalnızca uçlarını dalgalandırdım. Maşayı kapattıktan sonra kulağımın üstünden iki tutamı alıp başımın arkasında birleştirdim ve lastik toka ile bağlayıp saçımla uğraşmayı bitirdim. Daha sonra dudaklarıma mat, pembe bir tint sürüp kirpiklerimi kıvırdım ve maskara sürdüm.

Artık çıkmaya tamamen hazırdım. Tekrar mutfağa dönüp saklama kaplarını mutfak çekmecesinden aldığım bez çantaya koydum ve onları kapının önüne bırakıp paltomu ve botlarımı giydim. Son olarak telefonumu çantama koydum ve çantamla yemeklerin olduğu bez çantayı alıp evden çıktım. Dışarı çıktığımda ufak ufak tanelerle kar yağıyor olduğunu görmek beni şaşırttı, hava sabahtan beri kapalıydı fakat kar yağacağını düşünmemiştim, muhtemelen kısa sürer ve tutamadan dinerdi.

Arabama binip kolumdaki çantaları arka koltuğa bıraktım ve kemerimi bağlayıp yola çıktım, Tan'ın evine varmadan yolun üstünde bir fırına ve pastaneye uğramak istiyordum bu yüzden caddeye çıktım, bu beni biraz geciktirecekti fakat sıcak ekmek ve tatlı almak istiyordum. Cadde üstünde büyük bir fırın gördüğümde önünde durdum ve çantamdan cüzdanımı alıp indim. İçeri girdiğimde yüzüme sıcacık, nefis kokan hava vurduğunda gülümsedim. Tezgaha yaklaşıp bir ekşi mayalı ekmek istedim ve sıcak ekmeği dilimdelikten sonra kese kağıdına sarıp poşete koyuşlarını izledim. O esnada tatlıların olduğu tarafa da bakmıştım fakat yalnızca hamur işi ve şerbetli tatlılar vardı, Tan sütlü tatlıları daha çok seviyordu. İçimden keşke sabah film izlemek yerine sütlaç yapsaydım diye geçirdim fakat o zaman Tan'ın eve uğramaya vakti olmayacağına neredeyse emindim.

Ekmeği alıp çıktıktan sonra arama geri döndüm ve bir pastane görene kadar ilerlemeye devam ettim. Daha önce ismini duyduğum bir tanesini gördüğümde onun da önünde durdum ve tekrar inip içeri girdim. Şimdi önümde envaiçeşit tatlı duruyordu. Magnolia ve sütlaç arasında kalmıştım fakat Tan'ı düşünüp açık ara sütlaç kazanınca iki sütlaç alıp çıktım. Tan'ın oturduğu sokaktan epey uzaklaştığım için vakit kaybetmeden arabayı çalıştırdım. Sanırım Tan benden önce varacaktı. Tahmin ettiğim gibi ben yoldayken Tan eve geldiğini söyleyen bir mesaj atmıştı. Evine varıp asansöre bindikten sonra saate baktığımda sözleştiğimiz saatin üstünden yirmi dakika geçtiğini görmüştüm.

Asansör beşinci katta durduğunda kapıların açılmasıyla indim ve Tan'ın kapısının önünde durup zile bastım, içimi sabırsız bir heyecan kapladı. Tan'ın kapıya yaklaşan ayak seslerini tabii ki yine duymuyordum fakat geldiğini hissetmiştim, doğru hissettiğimi doğrular şekilde kapı açıldı. Tan beni baştan aşağı süzdü, "Yine melek gibi olmuşuz.." dedi beğeniyle. Ona yalnızca gülümseyebildim ve kucağımda tuttuğum, yemeklerin olduğu çantası ona uzattım. Tan çantayı, poşetleri ve benim çantamı alıp geri çekildi, botlarımı çıkarıp içeri girdim. Tan dolu ellerine rağmen kollarını açtığında kollarının arasına girip ona sıkıca sarıldım, ayağımda ayakkabı olmadığı için yalnızca kalbine kadar geliyordu boyum.

Tan başımın üstüne bir öpücük bıraktıktan sonra geri çekildim ve kenarda duran ev terliklerimi giyip Tan'ın elindeki bez çantayı ve poşetleri alıp içeri yürüdüm. Salona girdiğimizde Tan'ın çantamı koltuğa bıraktığını ve peşimden geldiğini işittim, ben mutfağa doğru gidiyordum. Elimdekileri ada tezgahın üstüne koyup içindekileri çıkartmaya başladığımda Tan arkama geçti ve kolları belime dolandı, "Sevgilim benim için neler getirmiş..." diye mırıldandı çantaların üstünde hareket eden ellerime bakarak.

"Sebzeli tavuk, salata, ekşi mayalı ekmek ve sütlaç." diyerek getirdiklerimi sıraladığımda Tan beğeni dolu bir mırıltı çıkarttı, "Pastane poşeti görmüyorum, herhalde sütlacı da sen yaptın." dedi. Dalga geçiyordu fakat bozulmadım, yalnızca güldüm ve başımı salladım. "Hadi bana şu yemeği ısıtabileceğim bir şey ver." dedim tavuğu işaret ederek. Tan'ın yemeği ısıtmak için ne kullanıldığını bulmak için dolapları bir bir açarkenki halini keyfile izledim. Büyük bir tencereyi tutup bir elindekine bir yemeğe baktığını gördüğümde daha fazla dayanamayıp güldüm. Uzanıp uygun bir iki kulplu bir tava aldım ve yemeği içine boşaltıp tavayı ocağın üstüne bıraktım.

O ısınırken boş durmayıp salatanın eksik malzemelerini ekledim ve onu da bir salata tabağına koydum. "Tanıştığımızdan bu yana epey hamarat bir kadın oldun farkında mısın?" Diye sordu Tan, ada tezgahın arkasındaki bar sandalyesinde oturuyordu. "Tanıştığımızdan beri çokça değiştim. Bu da onlardan biri olmalı." dedim hafifçe gülümseyerek. Tan bana bakarak iç çektiğinde midemde oluşan yanma hissini görmezden gelmek mümkün değildi, vücudum ona hep tepki veriyordu.

"İşler nasıldı, çok yoruldunuz mu?" Diye sordum sonra. Baran'ın konuşup konuşmadığını sormuyordum çünkü söylemeye yetkisi olmadığını biliyordum. "Çok değil, yorucu kısım yeni başlıyor." dedi Tan, sanırım Baran bir şeyler söylemişti fakat ne söylediği konusunda akıl yürütemiyordum. "Peki az kaldı mı onu bulmanıza?" diye sordum bu sefer. Tan başını salladı, "Bence çok az kaldı." dedi. Bu içimde bir şeyleri harekete geçirmişti fakat bu fazlasıyla rahatsız ediciydi.

"Neyse..." dedim sessizce ve dönüp yemeğe baktım. Yeterince ısındığını düşünüp altını kapattıktan sonra bir tabak, kaşık ve yemeği koymak için kepçe aldıktan sonra yemeği tabağa koyup kaşığı ile beraber Tan'ın önüne bıraktım. "Sen yemeyecek misin?" diye sordu Tan gözlerini yüzüme çıkarırken. Başımı iki yana salladım, "Aç değilim. Ama tatlına eşlik edeceğim."

Tan yemeğini yerken ben de karşısındaki sandalyeye oturdum ve çenemi elime yaslayıp onu izlemeye başladım. Tan yemekten birkaç kaşık aldıktan sonra midesinin bayram ettiğini söylediğinde kıkırdadım, hemen sonra Tan kaşığını yemeğin suyu ve tavukla doldurup bana uzattığında geri çevirmedim, Tan buna sevinmiş daha iştahlı yemeye başlamıştı.

"Bugün Korhan'la konuştum, hatta Arsu'yla da..." Tan lokmasını yutup dinlediğini belli ederek başını salladığında devam ettim, "Ailen Kızılcahamam'da yaşıyormuş." dedim ve bir tepki vermesini bekledim fakat bir şey yapmadı ya da söylemedi. "Bana onlardan hiç bahsetmemiştin." derken bu konudaki kırgınlığım istemesem de sesime yansımıştı. Tan bunu fark ettiğinde kaşığını bıraktı ve dudaklarını silip daha ciddi bir ifadeye büründü, "Ben.. bilmiyorum. Aslında bir sebebi yoktu, seni üzdüm mü?"

Başımı iki yana salladım, "Sen beni üzmezsin. Sadece herkes biliyorken, hatta Korhan bugün babanın yanındayken benim haberimin bile olmaması kötü hissettirdi." Dedim. Tan'ın burada benimle beraber geçireceği çok az vakti olduğunun farkındaydım ve bu konuşmaya harcamak istememiştim fakat kendimi de tutamamıştım. Tan uzanıp tezgahın üstündeki elimi tuttuğunda ellerimize baktım. "Bilerek değildi, gerçekten. Seninle görüşmeye başladığımızdan beri onların yanına gitmedim bile. Emin ol gitsem haberin olurdu, sana söylerdim ve benimle gelmek isteyip istemediğini sorardım." Tan'ın söylediklerine tabii ki inanıyordum, elimi tuttuğu elini sıktım. "Aksini düşünmemiştim zaten. Ama işte... Bir an hissettiklerime engel olamadım. Bunu konuştuğumuz için üzgünüm." Dedim. Konuyu açtığıma pişman olmam uzun sürmemişti.

"Sorun yok, çiftler böyle şeyler konuşur. Değil mi?" Dediğine düşünür gibi dudaklarımı büzdüm, "Sanırım." Tan başını aşağı yukarı salladı. "Hâlâ yanlarına gidecek vaktim yok. Ama tanışmak için hazır hissediyorsan vakit yaratabiliriz." Dediğinde bu söylediğinde şaşırdım ve tepki veremedim, bu konuyu konuşurken hiç onlarla tanışmaya hazır olup olmadığımı düşünmemiştim. Korhan beni bilmediklerini söylemişti, Tan'ın bir ilişkisi olduğunu bile bilmiyorken bir anda tanışmak garip olmaz mıydı?

"Yalan söylemeyeceğim, Korhan'a birkaç şey sordum ve onların senin bir ilişkin olduğundan haberleri olmadığını söyledi." Dediğimde Tan tekrar başını aşağı yukarı salladı, "Evet, yok. Gidince olur işte." Dedi. Bu düşünceyi biraz kafamda tarattım fakat olmadı, mantığıma yatmayınca cıkalayarak başımı geri ittim, "Yok, olmaz. Önce sen tek git, anlat. Sonra ben de seninle gelirim." dediğimde Tan hoşuna giden bir şey varmış gibi güldü ve kabul edip yemeğini yemeye devam etti.

"Sen hastaneye ne zaman gideceksin ondan haber ver?" Dediğinde ofladım, "Zaten gidilecek bir sürü yer vardı, bir de sen hastane çıkarttın. Arsu ile beraber gideceğim bir ara."

"Neresi varmış bir sürü gidilecek?"

"Başta babam var, hatta oraya sen de gelmelisin çünkü hâlâ bize küs." Dediğimde Tan'ın yüzü düştü ve doğru, diye mırıldandı. Babam, Tan ifşa olup her şeyi öğrendikten sonra arkasından iş çevirdiğimiz gerekçesi ile ikimize de küsmüştü. Dün uçaktan indikten sonra onun yanında kalmam için bir ton ısrar etmiş olması, bana küs olduğu gerçeğini etkilemiyordu. Saymaya devam ettim, "Sonra Aslılar var. Duru'yu özledim. E, büro var. Daha da vardır da aklıma gelmiyor."

"Anladığım kadarıyla baya yoğunsunuz hanım efendi fakat hastaneyi başa almanızı tavsiye ederim." Dedi Tan baskın bir edayla. Ona karşı gelmek ne mümkündü? Başımı sallayıp onayladım.

Biraz sonra Tan yemeğini bitirdiğinde tabağını da alarak ayaklandı ve arkamdan geçerken tekrar başımın üstünden öptü, "Ellerine sağlık sevgilim." dedi bulaşıkları makineye yerleştirirken. Ayağa kalkmadan, oturduğum yerden beline sarıldım, "Afiyet olsun." Tan bir eliyle yüzümü kavrayıp yanaklarımı sıkmaya başladığında yüzümün ne kadar çirkin göründüğünü düşünerek geri çekilmeye çalıştım, bir yandan da gülüyordum. Fakat Tan çekilmeme izin vermeyip yanaklarımı daha çok sıktı ve eğilip sıkışmış yanaklarımı öptükten sonra beni rahat bıraktı. Bozduğu saçlarımı düzeltip yerimden kalktım ve ortalığı toplamasına yardım ettim. İşimiz bittiğinde sütlaç kaselerini alıp salondaki oturma grubuna geçtik.

Oturduğumuzda Tan bacaklarını sehpaya uzattı, ben de yanına oturup sırtımı göğsüne yasladım ve bacaklarımı koltuğun L kısmına uzattım. Bir süre sessizce tatlı yedikten sonra başımı geri atarak ona baktım, her açıdan yakışıklı olduğunu görüp önüme döndüm. "Tan.." devam edecekken ağzımdaki lokmayı yutmadığımı hatırladım ve yutkunup devam ettim, "Her şey bittikten sonra ne olacak?" diye sordum tekrar ona bakıp. Tan sorumu tam anlamamış gibi kaşlarını çattığında açıkladım, "Yani onu bulup ne gerekiyorsa yaptıktan sonra ne olacak?"

Bu soru nedenini bilmediğim bir şekilde Tan'ı rahatsız etmişti, bunu anlamam kolay değildi fakat onu ezberlemiştim artık. Tan bir süre sessiz kaldı fakat bozuntuya vermedi, düşünüyormuş gibi yaptı. "Yapılacak iş her zaman vardır. Bize yeni bir iş verirler..." dedi. Bir yıl sonra yeni bir iş alacaklardı. "Sen de..." dedi fakat devam edemedi. Yoluna devam edersin demek istedi, olmadı. Hayatın keyfini çıkarırsın demek istedi, o da olmadı. En sonunda derin bir nefes aldı, "Sen ne yapmak istiyorsun?" Diye sordu.

Cevabım basitti: "Senin yanında olmak. Hep." Dedim düşünmeden. Tan bana baktı fakat bakışındaki anlamı bu kez çözemedim.

🎭

Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18