16. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"
Bölümler 25Şu an: 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1 Ay sonra / 3 Aralık 2024
Benim hayatımda günler birbirini kovalamazdı, beni kovalarlardı. Onlardan kaçmak için koşardım fakat koşuşum küçük bir çocuğun rüyasına giren canavardan kaçışı kadar başarısız olurdu. Hızlı koştuğumu sanarken yavaşlatılmış bir şarkıdan daha hızlı yol alamazdım. Fakat her şey değiştiği gibi bu da değişmişti. Son bir ayın nasıl geçtiğini hatırlamıyordum bile. Sadece işlerim ve kurmaya çalıştığım yuvam için çabalıyordum.
İlk kez kendime ait bir evimin oluşu beni bir çocuk gibi heyecanlandırıyor, sürekli bir şeyler yapmak istememe sebep oluyordu. Sürekli yeni eşyalar alıp oraya buraya koyuyordum, evim kısa sürede yaşlı bir kadının yıllardır tek başına yaşadığı dairesine dönmüştü. Fazla ziyaretçim yoktu ama gelen herkesin hoşuna gidiyordu. Tan bana aklıma gelebilecek her konuda yardım ettiği ve destek olduğu için o ziyaretçi sayılmazdı, onun dışında sadece Arsu, Korhan ve Feza görmüştü evimi. Yeni bir ev ve yeni bir sayfa bana şans getirmiş gibiydi, arkadaşlarım varmış gibi hissediyordum.
Bugün takvim 3 Aralık'ı gösteriyordu. Bu da demek oluyordu ki evime ilk kez veda edecektim, Almanya'ya gitme vakti gelip çatmıştı. Bugün eski MIT binasında son kez toplanacak ve planın üstünden geçecektik, akşam uçağıyla da Berlin'e doğru yola çıkacaktık. Sonunda dayımı bulmak için kendim de bir şeyler yapacağım için mutluydum fakat onu gittiğim gibi bulmak fikri... Sanırım bu fikre karşı önyargılarım vardı. Yine de teşkilat ne yapmamı isterse yapacaktım, hata yapma ya da onları aldatma lüksüm yoktu. Her ne kadar içlerinden bazıları bunu yapacağıma emin olsa da.
Timdeki bazı isimlerin benimle beraber operasyon yürütme fikrinden nefret ettiğine adım kadar emindim, görmek için yüzlerine bakmama gerek bile yoktu. Başkan beni içeri çağırdığı an değişen surat ifadelerini kapının arkasından bile hissetmiştim. Neyseki bunu önemsememeyi öğrenmiştim, sırf bazıları istemiyor diye gitmekten vazgeçemezdim. Zaten hepsi gittikten sonra Ankara'da tek başıma kalma fikri hoşuma gitmemişti, açık hedef gibi dayımın gözüne batardım. Biraz da bu yüzden gitmeyi kabul etmiştim, en azından onların yanında güvende olurdum.
Saate baktığımda Tan'ın beni alacağını söylediği vaktin yaklaştığını gördüm. Dün akşam yani son gece valizimi hazırlamış daha sonra da duş alıp uyumuşum. Bu sabah da son iş olarak şalteri indirip su ve doğalgazı kapattım, ne kadar süreceğini bilmediğim bir yolculuğa çıkıyordum.
Tan ile evlerimiz arasında birkaç sokak vardı, birkaç dakika içinde burada olurdu. Her şeyi son kez gözden geçirdikten sonra bavulumu da alarak apartman arasına çıktım ve kapıyı sıkıca kapatıp kilitledim. Maalesef yeni taşındığım için yakın olduğum bir komşum yoktu, anahtarı babama bırakacaktım.
Gizlilik gereği operasyon hakkında bir fikri yoktu, sadece Almanya'ya gideceğimi biliyordu. Teşkilat ile beraber gittiğimi tahmin etmişti tabii ama detay ya da başka bir şey anlatmamıştım. Birazdan anahtarı vermek için gittiğimde de soru sormaya devam etmemesini umuyordum.
Anahtarı cebime atıp asansör düğmesine bastım, kapı birkaç saniye sonra açıldığında bavulu sürükleyerek bindim ve zemin kata bastım. Dört kat indikten sonra kapılar açıldığında apartmanın aynalı kapısından Tan'ın arabasını görmüştüm. Asansörden inip apartman kapısını açtığımda Tan benim geldiğimi görüp arabasının yaslandığı kapısından ayrıldı.
Elimdeki bavulun kulbunu tutup yüzüme eğildi ve yanağımı öpüp geri çekildi, "Sevgilim." Dedi sadece. Bir şey söyleyeceğinden değildi, onun için merhaba gibi bir şey olmuştu. Durup durup sevgilim, diyordu. Bir şey söylemek yerine parmaklarımı yüzüne uzatıp yanağını okşadım ve parmak uçlarımda yükselip okşadığım yeri öptüm.
Sırıtarak uzaklaşıp bavulu arabanın bagajına yerleştirmeye gitti, ben de o esnada yolcu koltuğuna geçtim. Yanıma aldığım kol çantası fazla büyük olduğundan oturduğum yerden arka koltuğa uzandım ve onu bırakıp önüme döndüm. Döndüğümde Tan binmişti.
"Önce babama uğrayalım, anahtarı ona bırakacağım." Tan başını sallayarak arabayı çalıştırdı, "Kayınbabam beni gördüğüne çok sevinecek." Dedi. Kinaye yapıyordu. Babam son olanlardan sonra ikimizle de konuşmuyordu. Tan'ın kötü niyetli biri olmadığına ikna olmuştu fakat yine de teşkilattan biriyle ilişkim olmasını onaylamıyordu, bu yüzden bana kırgındı. Sanırım ben de ona bu kadar tepki gösterdiği için kırılmıştım, aramızı düzeltmek için hiç ciddi ciddi konuşmamıştık ama yine de Almanya'dan döndüğümde onunla konuşmayı düşünüyordum. Ben oradayken biraz yalnız kalıp düşünür ve kabullenirdi belki.
"Merak etme beni gördüğüne de sevinmeyecek." Dediğimde yüzünü buruşturdu, "Buna sevinmem mi gerekiyor?" Diye sordu. Belki biraz daha iyi hisseder diye söylemiştim ama sanırım hissetmeyecekti.
"Biz işimize bakabilir miyiz lütfen, o bir şekilde düzelir." Dedim. Almanya macerası için yeteri kadar gerginken kafamı başka şeylere de yormak istemiyordum. Yoramıyordum zaten, baş ağrısı yapıyordu.
"Sen gergin misin?" Dedi Tan sanki gergin olmam çok tuhaf olurmuş gibi.
"Yok canım estağfurullah." Diye mırıldandım.
"Sırf seni de götürme şansım varken burada yalnız kalmaman için gelmene izin verdim."
"Buna sevinmem mi gerekiyor?" Dedim onun gibi. Tan bana baygın gözlerle bakıp "Evet, sevinmen gerekiyor." Dedi.
"İyi bari, ben de operasyona katılacağım falan sanmıştım." Tan bana tam anlamıyla hayretle baktı, sanırım ters tarafımdan kalktığımı düşünmeye başlamıştı. Benim doğru tarafım da başkalarına göre ters kalıyordu, sadece bugün Tan'ın beni sevmeyen arkadaşlarıyla beraber yurt dışına çıkmak gibi bir planım vardı ve bu yüzden kendi doğrum da ters kalmıştı. Yani kısacası gergindim.
Tan'ın hâlâ tuhaf tuhaf baktığını gördüğümde konuştum, "Korkma sevgilim, ısırmam."
Tan omuz silkti, "Isırabilirsin, sorun olmaz." Dedi rahat bir tavırla. Bel altı bir şaka yapıp yapmadığını anlamak için yüzüne baktım ama bazen ifadesinden ne düşündüğünü anlamak mümkün olmuyordu. Anlamadığım için sessiz kaldım.
O akşam olanlardan sonra babama belli etmeden kameraların sayısını arttırmış, kör nokta bırakmamıştık. Ayrıca anne ve babam beraber yaşamaya başlamıştı bu yüzden de güvenlik önlemleri daha fazlaydı.
Babam ve ben, ben kaçırılmasaydım yapılacak olan sorguya geçte olsa girmiştik. Anlattıklarımızdan yola çıkarak Soysal'ın bir sebepten ötürü benim peşimde olduğu kanaatine varılmıştı. Ben de buna dayanarak babamı tekrar annemle beraber yaşaması için ikna etmiştim. Bunda Tan'ın etkisi büyüktü, annemin evindeki çalışanlardan şüphelendiklerini söylemişti. Böylece annemi de onlardan kurtarmıştık.
Tanıdık sokağa girdiğimizde huzursuz bir nefes aldım, sokak tanıdıktı ama ben yabancı hissediyordum. Tan bana kısa bir bakış atıp sola döndü ve araba büyük, siyah kapının önünde durdu. "İçeri gelmemi ister misin?" Diye sorduğunda biraz düşündüm fakat başımı olumsuz anlamda salladım, o yokken daha kısa sürede halledip dönebilirdim. Tan, "Peki." Dediğinde bacağının üstünde duran elini teşekkür maiyetinde okşadım ve arabadan indim.
Dışarısı Aralık ayında bir pazartesi sabahı uyanıp üşüyerek okula hazırlanmak gibi kokuyordu. Evet; bu bir kokuydu, soğuğun kokusuydu. Kokunun çocukluğumu hatırlatmasına izin vermeyip hızlı adımlarla bahçeye girip kapıya doğru yürüdüm. Babam geleceğimi bildiği için uyanmış olmalıydı, kapıyı çaldım. Kenardaki camlardan kapıya doğru yürüdüğünü gördüğümde kabanımın cebindeki ellerimi çıkarttım, o esnada kapı açılmıştı.
"Ne kadar erken geldin." Diye mırıldandı babam uykulu sesiyle. Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım, "Erken gidiyorum." Dedim onaylayarak ve anahtarı uzattım. Babam anahtarı alıp pijamasının önündeki küçük cebe koydu.
"Nereden çıktı bu gerçekten anlamıyorum, aklıma bir şey geliyor ama..."
"Emin ol burada olduğumdan daha iyi olacağım." Diyerek sözünü kestim. Öyle olacağını umuyordum. Babam sakince başını salladı, "Peki madem." Dedi kabullenerek. Kapıya bir adım yaklaşıp ona sarıldım ve sırtını sıvazladım, "Annemle birbirinize iyi bakın."
Babam da kollarını sırtıma çıkarıp sıkıca sarıldı, "Bizi merak etme, sadece kendine çok ama çok dikkat et." Dedi geri çekilmeden hemen önce. "Denerim." Diye mırıldandım ben de ondan ayrılırken.
"Seni havaalanına bırakayım mı? Araban orada kalmasın." Dediğinde ifademi bozmamaya çalışarak reddettim, "Giray bırakacak, zahmet etme."
Babam istemeye istemeye kabullendikten sonra son kez vedalaştık, babamdan ve eski evimden uzaklaşıp bahçeden çıktım ve kendimi arabanın içine bıraktım. Omuzlarımı düşürüp sesli bir şekilde ofladım, "Gidebiliriz." Tan ses etmeden arabayı çalıştırdı.
Eski MIT binasına varmamız çok sürmemişti, arabayı hep park ettiğimizden uzağa park edip inmiştik çünkü bizim dışımızdaki herkes çoktan gelip arabalarını park etmişti. Önce bahçeden sonra binadan içeri girdiğimizde havada değişiklik olmadığı için somurttum, bu binanın içi her daim soğuktu.
Üst kata çıkan merdivenleri topuklu botlarımla gürültü yaparak çıkıp toplantı odasının önünde durdum ve Tan'ın bana yetişip kapıyı açması için bekledim. "Girebilirsin." Dedi aheste aheste gelirken fakat içeri ilk giren olmak istemiyordum. Tan söylenerek kapıyı açtı ve içeri girdi, kapı açıldığında burnuma çarpan mandalina kokusunun kaynağını arayarak ben de peşinden girdim ve Feza'nın yerdeki ufonun önünde çömelmiş mandalina kabuklarını ısıtıyor olduğunu gördüm, çok şükür içerisi de sıcaktı.
Tan arkadaşlarına selam verirken peşinden ilerledim ve yalnızca bana baktıklarında başımla selam vermekle yetinip boş sandalyelerden birine oturdum, sağımdaki sandalyeye de Tan oturmuştu. Soluma baktığımda eşyalarından orada oturanın da Feza olduğunu anlamıştım. "İyi bari Evran'ın yanına oturmamışım." Diye geçirdim içimden.
Bir süre sonra sıcaklayıp paltomu çıkarttım ve sandalyemin arkasına astım, tam ben geri oturmak üzereyken kapı açıldı ve içeri Bahri başkan girdi. Herkes sınıfa öğretmeni girmiş öğrenci gibi ayağa kalktığında oturmadım. Başkan selam verip paltosunu çıkartırken eliyle otur işareti yaptı.
Masanın başındaki yerine oturduğunda Nuray önündeki dosyaları üst üste koyup Başkanın önüne bıraktı. Başkan Nuray'a teşekkür edip dosyaları biraz daha önüne çekti ve en üsttekini alıp kısaca göz gezdirdikten sonra kapatıp bize döndü. "Son kez üstünden geçeceğim, iyi dinleyin ve eksik olmadığından emin olun." Dedi.
En üstteki dosyayı alıp diğerlerini biraz uzağa itti ve konuşmaya başladı, "Evran; adın Arslan Kıraç, Kıraç Holding yönetim kurulu başkan yardımcısısın. EFQM etkinliği için Almanya'ya davet edildin. Bir kulağında işitme kaybı var, işitme cihazı kullanıyorsun." Onu bırakıp altındakini aldı. "Nuray; Adın Lale Kıraç, Arslan Kıraç'ın karısısın." Dosyaya biraz daha bakındı ve daha önce defalarca kez söylediklerinden farklı bir şey göremediği için bu dosyayı da bıraktı ve alttakine geçti. "Yiğit; ismin Tobias Katz, etkinliğin gerçekleşeceği müzede güvenlik görevlisisin. Sarışınsın zaten, Alman olmadığını çaktırma." Yiğit masanın en uç kısmından başını uzatıp kafasını salladı.
Başkan o dosyayı da geçip alttakine geçti, "Giray; ismin Aytaç Çevik, Çevik Group yönetim kurulu alt üyesisin. Etkinliğe genç üye olarak davet edildin." Onu kapatıp alttaki bakmadığı dosyayla beraber kenara koydu, "Feza sen de onun ikiz kardeşi Sıraç Çeviksin." Dedi.
Başkan son iki dosyadan üstte olanı aldı, "Açelya sen kendinsin. Seni annenin ailesinin mirasçısı olarak gösterdik, deden adına gidiyormuşsun gibi." Hâlbuki dedeminki küçük bir aile şirketinden fazlası değildi, beni oraya sokabilmek için gerçeklerle biraz oynamışlardı. Başkan benim dosyamı kapattı, hemen alttaki dosya Zehra'nındı, bu kez onu açtı. "Zehra, adın Ece Türkoğlu. Açelya ile beraber Türkiye'den geldin, arkadaşısın."
Koskoca operasyonda herkes iyi kötü bir rol kapmışken hem ben kendimdim hem de Zehra benim arkadaşımdı. Üstelik insanlar bizi böyle bileceği için aynı odada kalmak zorundaydık. Ekipteki herkes aynı otelde kalıyordu ama odalara az önce başkanın anlattığı rollere göre dağılacaktık. Yani Evran ve Nuray, Feza ve Tan, Zehra ve ben kalıyorduk, Yiğit de tek başınaydı.
Bunu ilk öğrendiğimizde Zehra da ben de bu fikirden nefret etmiştik ama başka çare yoktu, plan bu roller üzerine kuruluydu.
"Gerektiği yerde orada tanışmış gibi davranacaksınız zaten ama uçağa binerken de otele giderken de etkinlikte de birbirinizi önceden tanıdığınızı belli etmeyeceksiniz. Kardeşler gerçek bir kardeş, arkadaşlar gerçek bir dost gibi görünecek. Evran ve Nuray, onları gerçekten uzun yıllardır evli olduğunuza inandıracaksınız. Her şey sorunsuz ilerlemeli, adamımız etrafında dönen dolapların farkına varmamalı. Her şey mükemmel bir tesadüf gibi görünmeli, anlaşıldı mı?" Başkanın tiradından sonra herkes anladığında dair bir şeyler söyleyerek başını salladı. Başkan başını bana çevirdiğinde istemsizce gözlerimi kaçırdım fakat o söze girmeden önce tekrar ona döndüm, "Her şey olmasa da çoğu şey sana bağlı, adamın seni tanımasını sağla ama bunu bilinçli yaptığını belli etme. Ona kendini hatırlat ama sen onu hatırlamıyormuş gibi davran." Dedi Başkan. Aynı şeyleri hepsi defalarca kez bana söylemişti zaten, ne yapmam gerektiğini anlamıştım ama başaramamaktan korkuyordum.
Başımı salladığımda tekrar önüne döndü, "Herkes mükemmel bir senkronizasyon içinde olacak." Derken dosyaları sahiplerine veriyordu. "Ben de orada olacağım ama sizinle hiç bağlantı kurmayacağım, sanırım otelde ya da müzeye yakın bir yerlerde olurum." Yiğit'in dosyasını masanın üstünde ona doğru kaydırdı, Yiğit eliyle kayan dosyayı durdurup aldı. "Sana müze güvenliği için verecekleri kulaklığı bizimkiyle değiştireceksin, şüphe çekme." Bu kez Evran'ın dosyasını uzattı, "Senin işitme cihazının içinde de kulaklık gizli olacak."
Biz çoktan dosyalarımızı almıştık, "Kızlar saçlarınız açık dolaşın." Dedi başkan eliyle kulaklarını örten hayali saçları gösterirken.
"Ben de gözlüklerimi akıllı gözlükle değiştireceğim ama Giray ne yapacak?" Feza'nın sorusuyla başkan duraksadı, "Sanırım o normal kulak içi kulaklığı takacak, zaten boyu uzun fazla dikkat çekmez." Dedi.
Bir anda, "O neden gözlük kullanamıyor?" Diye sormuş bulundum. Kimse cevap vermedi, "Yani, normalde gözlük kullanmıyor diye ama... Gerçi kullanmasa da olur herhalde." Dedi başkan bir süre sonra. "O zaman sen de bir akıllı gözlük edin." Dedi Tan'a. "Tabii başkanım." Dedi Tan. Biraz sonra konu dağılınca bana doğru eğildi, "Beni gözlüklü görmek için yaptıklarına hayran kaldım doğrusu." Dedi imalı imalı. Parmağımla şakağıma dokundum, "Zekâmı kullandım sadece." Tan yüzüme sırıtarak baktığında ben de ona gülümsedim, birkaç saniye sonra da dikkat çekmemek için benden uzaklaşmasını sağladım.
"Allah'ım sonunda masa başı olmayan bir iş yapacağım!" Nuray ellerini çırparak önündeki dosyasını heyecanla kucakladı. "Ya ne demezsin!" Diye bir ses yükseldi hemen yanındaki sandalyeden. Onunla aynı dertten muzdarip olan Zehra, şuan masa başı olmayan bir göreve gittiği için hiç mutlu değildi çünkü ortağı bendim. Yine de imasına karşı sessiz kaldım, tartışma çıkartmak istemiyordum.
"Herkes eşyalarını hazırladı değil mi? Biletleriniz, yeni kimlik ve pasaportlarınız dosyaların içinde." Başkan sözünü bitirdiğinde dosyadaki kağıtları kaldırıp cep gibi olan bölmeye baktım, uçak bileti ve kimlik pasaportun arasında duruyordu. Alıp baktığımda üstlerinde yazan bilgiler bana aitti ama gerçek kimlik kartım ve pasaportum bunlar değildi, sanırım teşkilatın bir çeşit güvenlik önlemiydi bu. Yanımda oturan Tan'ın elindeki kimlik kartını alıp inceledim, resminin yanında Aytaç Çevik yazıyordu. Ona dönüp kendisini kafamda Aytaç Çevik olarak canlandırmaya çalıştım ama olmadı, kendi ismi çok daha güzeldi. Ben Tan'ın kimliğine bakarken o da Feza'nınkini almıştı, bu seferde onu aldım elinden. İki kimliğin resim olan taraflarını yan yana getirip baktım, sırf birbirlerine benzesinler diye fotoğraflar aynı acı ve ışık ile çekilmişti. Tek yumurta ikizi olmadıkları aşikardı ama çift yumurta ikizi olarak şansları olabilirdi. Onlara kimliklerini verip kendiminkini de pasaport ve biletle beraber dosyaya yerleştirdim ve dosyayı yanımdaki büyük kol çantasına koydum.
"Yapmayacağınızı biliyorum ama hatırlatayım," herkes başkana baktığında devam etti, "Havalimanına beraber gelmeyin, herkes kiminle takımsa onunla gelsin." Bu basbayağı Tan ve bana yapılmış bir uyarıydı ama herkes anladığını belli ederek başını salladı. "Bir de taksiyle gelin arabanız boşuna otoparkta beklemesin." Diye ekledi başkan.
"Yiğit bilgisayarı bize yansıt, tekrar üstünden geçelim hadi." Yiğit bilgisayarında birkaç tuşa bastıktan sonra başkanın arkasındaki ekran aydınlandı ve son bir aydır görmeye alışık olduğumuz kroki ve resimler ekrana yansıdı. Başkan ayağa kalkıp iç cebinden çıkardığını çubuğu uzattı ve ekranda bir noktayı işaret edip konuşmaya başladı, hepimiz pür dikkat anlattıklarına odaklandık.
🎭
Toplantı bittikten sonra merkezden ayrılıp dağılmıştık; Feza ve Tan arabalarını Tan'ın oturduğu apartmanın otoparkına park etmek için oraya gitmişti, Nuray da Evran'ın arabasına binip onun evine gitmişti, Yiğit'in ne yaptığını bilmiyordum. Zehra ve bense teşkilat binasından biraz uzakta rastgele bir apartmanın önüne gelip taksi çağırmış onu bekliyorduk. Buraya gelene kadar hiç konuşmamıştık, muhtemelen Almanya'ya inene kadar da konuşmayacaktık hatta orada da konuşmazdık. Müsait bir anda beni boğacağını düşündüğüm için onunla aynı odada da uyumaktan korkuyordum. Neyseki operasyon için bana ihtiyaçları vardı.
Karşıdan gelen taksiyi gördüğümüzde Zehra telefonundan plakayı kontrol etti ve çağırdığımız taksi olduğunu anlamış olacak ki bana başıyla "hadi" işareti yaptı. Araba önümüzde durduğunda taksi şoförünün yardımıyla büyük valizlerimizi bagaja yerleştirdik ve kol çantalarımızı alarak arka koltuğa oturduk. Maalesef Zehra'yla pişti olmuştuk. O açık gri kabanının ve mavi geçişleri olan atkısının üstüne büyük, siyah bir kol çantası takmıştı. Aynı kol çantasının kahverengisi benim kolumda asılıydı, üstümdeki sütlü kahve rengindeki kabanla uysun diye takmıştım. "Nereye gidiyoruz?" Taksicinin sorusuyla gözümü yan yana duran çantalarımızdan ayırıp havalimanına gideceğimizi söyledim.
Varmamızın biraz zaman alacağı belliydi, hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı ve iş çıkış saati gelmişti. Yola ya da içinde bulunduğum duruma odaklanmak yerine müzik dinlemeye karar vererek çantamdan kulaklığımı çıkarıp bir tanesini kulağıma taktım ve telefonumdan müzik uygulamasına girdim. Listeye biraz bakındıktan sonra Göksel'in Sen Orda Yoksun şarkısına tıkladım. Göksel bir kulağımda şarkısını söylerken hâlâ dışarıdaki trafiğin sesini, taksi şoförünün kendi kendine konuşmasını, Zehra'nın bıkkın nefes alış verişlerini duyabiliyordum ama onlara değil şarkıya kulak vermeye çalıştım.
Bir süre sonra havalimanına varıp eşyalarımızla beraber dış hatların önüne geldiğimizde, Zehra bavulunun tekeriyle ilgilenirken etrafa bakınıp derin bir of çektim. Keşke Tan gerçekten Aslı'ya anlattığım gibi memur olsaydı da bu saatlerde eve gelsedi ve ben ona akşam yemeği hazırlasaydım. Şimdi onun benden nefret eden platoniği ile "tatil" yapacaktım, acaba benim durumumda olan kaç kadın vardı? Muhtemelen yoktu.
"Haydi, girelim. Onlar da buralardadır, tanıdığını belli etme." Dedi Zehra kapıya doğru yürümeye başlarken. Başkanın zaten yüz kere söylediği bir şeyi sanki bilmiyormuşum gibi söylemesine sinir olmuştum fakat işini yapıyor olduğunu kendime hatırlatarak sakin kalmaya çalıştım ve ben de onun peşinden kapıya ilerledim. İçeri girdiğimizde gözlerim Tan'ı arıyordu, onu görsem konuşamasak bile biraz rahatlayacakmışım gibi hissediyordum. Zehra bu halimi fark ettikten bir süre sonra baygın bakışlarıyla sağ tarafı işaret etti, "İşte, orada." İşaret ettiği yöne baktığımda Tan ve Feza'yı gördüm. Yüzümde oluşan minik gülümseme Zehra'nın bakışlarını hissetmemle yok oldu ve önüme döndüm.
Yürümeye devam edip check-in için sıraya girdiğimizde Tan ve Feza bayağı bir arkamızda kaldıklarından bir daha onları görmemiştim. Zehra sırada önümde duruyordu ve bir kişi sonra sıra ona gelecekti, ellerimizdeki sahte kimlik ve pasaportun açığa çıkmayacağını biliyordum ama görevli kadının hiç şüphelenip şüphelenmeyeceğini merak etmiştim. Sıra Zehra'yla geldiğinde elindekileri kadına uzattı, kadının yüz ifadesi belgeleri incelerken gayet normal gözüküyordu. Zehra sorunsuz bir şekilde sıradan ayrıldığında bu kez aynı şeyi ben yaptım ve yine kadın hiçbir tuhaflık sezmeden iyi yolculuklar dileyerek sıradaki kişiyi kabul etti.
"Şimdi benimle biraz konuş, arkadaşmışız gibi davran." Zehra'nın söylediğiyle etrafa bakmayı kesip ona döndüm, "Ne oldu biri mi var?" Diye sordum. Daha check-in sırasından birkaç metre uzaklaşabilmiştik, bu kadar erken mi başlıyorduk daha Almanya'ya gitmeden! "Hayır, tedbir sadece. Olur da havalimanı görüntülerimizi birileri izlerse diye." Açıklama yaptığında rahatlayarak derin bir nefes aldım. "Ee, canım arkadaşım... Beraber tatile çıktığımız için mutlu musun?" Diye sordum. Zehra şaşkınlığını çabuk atıp yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirdi, "Nasıl mutluyum canım benim!" Dedi hafif de olsa dişlerini sıkarak. Profesyonel olmamız gerekirken neden birbirimize sataşıyorduk bilmiyordum, üstelik o bana tek kelime dahi etmez bu laubali hallerime karşılık vermez diye düşünüyordum ama böylesi daha iyiydi, yanımda tam bir soğuk nevale olsaydı o zaman stresten ölürdüm işte.
Zehra, "Üç buçuk saat ne yapacaksın uçakta?" Diye sorduğunda bilmiyorum anlamında dudak büzdüm. "Bir şeyler izlerim herhalde." Konuşuyor gibi yapmaya çalıştığını fark edince ben de sormak durumunda kaldım, "Sen?" Başını sallayıp kendisinin de film izleyeceğini söyledi. Bir süre sonra uçağa bindiğimizde ortalarda oturan Nuray ve Evran'ı gördük, her zamankinden çok farklı görünmüyorlardı ama bir değişlik olduğu da belliydi. Evran daha temiz bir tıraş olmuş, rahat kıyafetler giymişti kulağında da başkanın bahsettiği işitme cihazı vardı. Nuray ise her zamanki gibi sade ama bu kez daha şıktı. Onlara tepki vermeden yanlarından geçip kendi sıramıza doğru yürüdüğümüz sırada arkamda bir hareketlilik hissettim, arkamdan kim geliyorsa biraz acelesi vardı galiba. Belimde bir soğukluk hissettim, daha sonra bu soğukluğun birinin parmakları olduğunu fark ettim. Bir hışımla arkama döndüğümde arkamdaki kişinin yüzünü görmek için kafamı kaldırmam gerekmişti, başımı kaldırıp baktığımda derin bir nefes alarak önüme döndüm. Arkamdaki Tan'dan başkası değildi ve sanki önce parmaklarını sonra da büyük elini kabanımı çıkarttığım için açıkta kalan belimden içeri sokmamış gibi rahat bir tavırla etrafa bakınıp koltuğunu arıyordu. Neyseki koluna astığı kaban aramızda olan kolunu kapatıyordu, kimse birbirimizi tanıdığımızı anlamayacaktı.
Zehra koltuklarımızı bulduğunda o görmeden elimi arkama atıp Tan'ın elini tuttum ve dışarı çıkarttım. Hem bunu fark etse bizi başkan yerine haşlardı hem de ikimizi bu ya da bunun gibi bir halde görmesini istemiyordum. Onun her şeyden önce Tan'ın arkadaşı olduğunun farkındaydım, arkadaşını üzmek istemiyordum bu yüzden hep ona karşı bu hassas konu hakkında susmuştum. Bunun yanında o bir kadındı ve onu anlıyordum, ben de hoşlandığım kişinin ilişkisini gözüme soka soka yaşamasını istemezdim. Bu yüzden bu Almanya seyahati boyunca Tan'dan uzak duracakmışım gibi gözüküyordu.
🎭
"Das ist ein teures Hotel Warum sind Sie nach Deutschland gekommen?" Taksicinin yeni sorusuyla çevirmemi bekleyen Zehra'ya döndüm, "Burası pahalı bir otel ne için geldiniz, diyor." Dedim fısıldayarak. Ne olur ne olmaz, belki Türkçe biliyordur diye fısıldayarak konuşuyor ve Türkiye'de bıraktığımız gerçek kimliklerimizden bahsetmiyorduk. "Ona ne için geldiğimizi söylenene gerek yok ya? Tatil için geldiğimizi söyle." Başımı sallayıp önüme döndüm, taksici dikiz aynasından bana bakıyordu. "Ich fand es nicht teuer. Wir sind für einen Urlaub hierhergekommen."
"Schönen Feiertag." Taksi durduğunda geldiğimizi anladım, adama iyi tatiller dileği için teşekkür edip ücreti ödedikten sonra indim. Zehra da inmiş girişteki görevliden valizleri almasını rica etmişti, daha doğrusu birkaç el kol hareketi yapmıştı. Biz otelin kapısına tırmanan merdivenleri çıkarken bana döndü, "Nerede öğrendin Almanca'yı?" Diye sordu. "Babam Alman bir hoca tutmuştu." Dedim sadece, sebebini sormadığı için söylemedim zaten çok önemli bir sebebi de yoktu babam daha önce Almanya'da yaşadığı için geri dönme ihtimalimize karşılık öğrenmemi istemişti ve eminim Zehra zaten bu bilgiye sahipti. Onların hakkımda her şeyi biliyor olması beni bazen çıplakmışım gibi hissettiriyordu.
Otelden içeri girip lobiye ulaştığımızda oda kartlarını alma işi de bana düşmüştü. Benim işim birkaç dakika sürerken Zehra bir köşede durmuş bekliyordu. Sonunda kartları alıp o tarafa döndüğümde Nuray ve Evran'ın otele girdiğini gördüm, birazcık ağzım açık kalmış olabilirdi çünkü ikisi yan yana inanılmaz havalı bir çift gibi gözüküyordu. İkisinin de yüzünde güneş gözlükleri, üstlerinde pahalı olduğu belli olan kıyafet ve aksesuarlar vardı, Nuray Kolunu Evran'ın neredeyse Nuray'ın beli kadar kalın olan koluna asmıştı. Zehra'nın da ikisine bakıp bıyık altından güldüğünü gördüğümde dayanamayıp ben de güldüm. "Ne kadar havalı bir çift değil mi? Kim bunlar acaba?" Dedim yanına vardığımda. Zehra bir bana bir arkadaşlarına baktı ve tekrar güldü,"Bilmiyorum ama bence bayağı zenginler."
Maalesef Tan ve Feza'nın geldiğini göremeden yukarı çıktık, aslında istesek bekleyebilirdik ama bu operasyon tehlikeye atmaktan başka pek de bir işe yaramazdı Bu yüzden Zehra'nın da ısrarıyla erkenden odaya çıkmıştık. Bizden hemen sonra valizlerimizi de getirdiklerinde kırışabilecek şeyleri çıkarıp dolaplara yerleştirmeye karar verdik, fazla yol yorgunu sayılmazdık, uçuş en fazla üç buçuk saat sürmüştü.
Valizi yatağımın ayak ucuna getirip açtım, içinde kışlık kazak ve pantolonların dışında birkaç tane şık elbise vardı. Elbiseleri ve topuklu ayakkabıları takılarımın olduğu kutuyla beraber çıkarıp yatağın üstüne bıraktım. Takı kutusunun hemen altından makyaj çantası çıkmıştı, onu da aldım ve uzanıp konsolun üstüne bıraktım. Burada bir müzede olacak olan EFQM etkinliği yarın akşamdı, valizden ilk çıkardığım kırmızı elbise ve siyah topukluları orada giyecektim, onlarla beraber takmak için getirdiğim altın takılar da takı kutumdaydı. Onların ardından kazak ve pantolonlarımı da katlı şekilde kucaklayıp odanın girişindeki dolaplara yürüdüm ve yerleştirdim. Ne kadar kalacağımızı bilmediğim için bir an getirdiklerim gözüme az gözükmüştü ama bunu daha sonra düşünecektim.
Zehra da kendi kıyafetlerini valizden çıkarıp tekrar katlayıp diğer dolabın önüne geldiğinde rahat edebilmesi için kendi dolabımın kapaklarını kapatıp işim bittiği için oradan ayrıldım. Yatağın üstüne bıraktığım takı kutusunu makyaj çantasının yanına konsola bırakıp yatağa uzandım ve ellerimi karnımın üstünde birleştirdim. Şimdi yarına kadar dinlenip vakit öldürmemiz gerekiyordu. Acıkmıştım ama yemek söylemeye üşeniyordum, bu yüzden uzanmaya devam ettim. Ben tavanı izlerken Zehra da kendi yatağına oturmuş telefonunda bir şeylerle uğraşıyordu. En sonunda yatmaktan sıkılıp doğruldum ve Zehra'nın yatağının arkasındaki balkonu gördüm, kalkıp balkona yürüdüm. Kapısını açtığımda bedenime çarpan soğuk rüzgar titrememe sebep olmuştu ama umursamayıp balkona çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım. Otelin yüksek bir katındaydık ve balkon neredeyse tüm caddeyi görüyordu. Aralık ayına yeni girmiş olsak da sokaklar çoktan yeni yıl ve noel için süslenmeye başlamıştı, her her ışıl ışıldı ve cadde bir film sahnesi gibi görünüyordu. Yeni yıl temalı şapka ve atkılarını takmış bir çiftin şeker dükkanından içeri girdiğini gördüğümde gülümsedim, Berlin özellikle bu dönemde diğer Avrupa şehirleri gibi romantik oluyordu.
Biraz daha durursam üşüyeceğimi fark ettiğimde gözlerimi caddeden çekip geri döndüm ve odaya girdim. Zehra konsolun üstündeki telefonu almıştı, "Yemek söylüyordum, ne istersin?" Domates çorbası istediğimi söyleyip teşekkür ettim ve geri yatağıma oturdum. Yatağın üstüne bağdaş kurup yemeğin gelmesini beklemeye başladım, gerçekten sıkılıyordum ve Tan'ın yanına gitmek istiyordum. Ne olurdu ki yani karı koca rolünü biz alsaydık? İkiz rolüne de tamamdım, yine beraber olurduk ama bu şekilde birbirimizi tanımadığımız iki kişiyi oynamak düşündüğümden de zor olacaktı belli ki. Ben düşüncelere dalmışken burnuma gelen domates kokusuyla bakışlarım canlandı ve başımı kaldırdığımda domates çorbam ve kızarmış ekmeklerimin masanın üstünde durduğunu gördüm. Zehra da bal kabağı çorbası içiyordu, onun da kokusunu almıştım ama bence zevksiz bir tercihti.
Kızarmış ekmek parçalarını çorbanın içine atıp kaseyi aldım ve tekrar yatağıma oturup çorbamı orada içmeye başladım. Yavaş yavaş uyku bastırmaya başlamıştı ve hazır uykum gelmişken uykuya dalmak istiyordum bu yüzden çorbamı hızlıca bitirdim, eğer uykum kaçarsa tüm gece stresten uyuyamayacağımı biliyordum. Çorbam bittikten sonra diş fırçam ve macunumu alıp banyoya girdim, buradaki işimi hızlı bitirip bu kez dolaba koyduğum pijamalarımı aldım ve tekrar banyoya girip üstümü değiştirdim. Odaya geri döndüğümde Zehra'nın da uyumak için hazırlandığını gördüm, muhtemelen biraz sonra o da ışığı kapatıp yatardı. Çantamdan telefonumu alıp yatağın içine girdim ve telefonu açıp sabah için alarm kurdum, Zehra'nın yanında öğlene kadar uyumak istemiyordum. Alarmı kurduktan sonra telefonu kapatıp komodinin üstüne bıraktım, aslında Tan'a da mesaj atmak istemiştim ama onlar buraya gelirken farklı telefon numaraları kullanmışlardı ve o numaraya mesaj atmamam gerekiyordu çünkü Açelya Karayel ve Aytaç Çevik birbirini tanımıyordu.
Birkaç dakika sonra Zehra ışıkları kapattı ve yatağına girip arkasını döndü, ben de ona arkamı döndüm ve gözlerimi yumdum. Yarın uzun bir gün olacaktı.
🎭
Nuray
Teşkilatta diğerleri kadar eski değildim ama onlarla çalışmaya başladığımdan beri aynı işi yapıyordum, önemli işleri yapan kimse onu korumaya yardım ediyordum. GPS takip ediyor, kamera görüntüsü izliyor ya da böcek dinliyordum. İşimden şikayetçi değildim çünkü en az saha görevi kadar önemli olduğunun farkındaydım fakat saha görevlerine imrenmediğimi söyleyemezdim. Bugünün geleceğini hiç düşünmemiştim ama bugün resmen ilk saha görevimdeydim. Üstelik bu, bu zamana kadar teşkilatta şahit olduğum en detaylı operasyonlardan biriydi. Yedi kişiydik ve hepimizin rolleri en ince ayrıntısına kadar planlanmış, her şey düşünülmüştü. Başkan, Zehra, Yiğit ve ben günlerce bunun için zihin fırtınası yapmıştık.
Başkan planı kurarken kendisinin belli bir rolü olmayacağını söylemiş, geriye kalanları kendi aramızda bölüşmemizi söylemişti. Yiğit en iyi tek başına çalıştığını söyleyerek güvenlik görevlisi rolünü alıp kenara çekildiğinde Zehra ve ben kalanları dağıtmak zorunda kalmıştık. Zehra'nın Arslan Kıraç ve Lale Kıraç rollerine Giray ile beraber sahip olmayı istediğini biliyordum çünkü o da benim gibi hep saha görevi yapacağı günü beklemişti ve ben, bundan birkaç sene önce eğer böyle bir şey olursa onu Giray ile partner yapacağıma söz vermiştim. Fakat her ne kadar elimde olsa da bunu yapamamış ve sözümü isteyerek tutmamıştım. Açelya varken bunu yapmak doğru gelmemişti, Zehra da verdiğim sözü hatırladığını bilmeme rağmen hiçbir şey söylemediği için onun da bunu doğru bulmadığını anlamıştım ama doğru bulmasa da üzülmüştü. Aslında onu bu kötü durumdan kurtarmak için Evran ile partner olabileceklerini söylemiştim fakat sanırım yanında hep Giray'ı düşlediği için başkasını oraya koymak istememiş, hayal bile olsa orayı Giray'a ayırmıştı. Böylece ben Lale Kıraç, Evran ise eşim Arslan Kıraç olmuştu.
Merkezden ayrılıp havalimanına ve oradan Almanya'ya geldiğimiz süre boyunca karı-koca rolü hakkında hiç kafa yormamıştım, daha doğrusu üstüne hiç düşünmemiştim çünkü görev için çok heyecanlıydım. Fakat tam şuan oteldeki odamızın önüne gelmiştik ve bana burada beraber kalacağımız dank etmişti. Evran'la çok kez aynı arabada, uçakta, hatta helikopterde bulunmuştum ama hiç bir yatak odasında baş başa kalmamıştım ve sanırım bu, şuan sorun teşkil etmek üzereydi.
Düşündüklerimden utanıp üstümdeki gömleğin yakasını aşağı çektim ve boynumu biraz serinletmeye çalıştım, turşuya döndüğümü görmesini istemiyordum, şuan önümde kapıyı açmak üzereydi ve birazdan içeride yüz yüze gelecektik. İçeri girdiğimizde Evran yavaş adımlarla içeri girdi, timdeki erkeklerde huy gibi bir şeydi bu, her zaman yavaş ve sessiz yürürlerdi. Odanın girişindeki dar koridoru bitirdiğinde arkasından çıktım ve üstümdeki mont ve çantamı çıkarıp yatağın ucuna bıraktım, bir yandan da içimden odaları ayarlayan şahsiyete sövmüştüm çünkü iki tane tek kişilik yatak olsun diye ısrar etmeme rağmen sadece bir tane çift kişilik yatak vardı.
Evran içimi okumuş gibi "Otel yönetimi bir tuhaflık olduğunu sezmesin diye böyle bir oda tutmuşlar." Dedi. Bu kez odayı daha detaylı incelemek için arkamı döndüğümde kızarmaması için uğraştığım yüzüm resmen mora döndü. Odanın banyosunu duvarla ayırma gereği duymamışlardı, buradan baktığımda duşu gayet rahat görebiliyordum. Bu odada bir haftayı nasıl geçireceğimizi düşünürken yatağın ucuna oturdum, utançtan ölmek üzereydim.
🎭
"Zehra hemen karşı caddede dükkanları gördüm, gidip bir ceket alacağım!" Zehra başını iki yana salladı, "Güvenmiyorum sana diyorum anlamıyor musun? Senden ben sorumluyum!" Diye bağırdı. Gözlerimi sonuna kadar açarak hayretle baktım ona, "Kimse bana bakıcılık yapmıyor tamam mı? Size operasyon için yardım ediyorum!"
"Belki de dayına yardım ediyorsun?" Söylediği şeyle bağırmaya devam edecekken durdum. Beni bununla suçlamaktan vazgeçmiyorlardı ve bu can sıkıcı olmaya başlamıştı. Bir şey söylemeden çantamı koluma taktım, "Gidiyorum, sakın beni durdurmaya çalışma." Bir şey söylemek üzere olduğunu görmeme rağmen durmadım ve kapıyı çarparak odadan çıkıp hızlı adımlarla asansöre yürüdüm.
Davet saati yaklaşmaya başladığında müzeye gidene kadar elbisemin üstüne giyebileceğim, beni sıcak tutacak bir şey getirmediğimi fark etmiştim ve otele gelirken gördüğüm dükkanlardan birine gitmeye karar vermiştim fakat çıkmadan önce Zehra'ya bunu söylediğimde beni durdurmuş ve davet saati gelene kadar dışarı çıkamayacağımı söylemişti. Bunun başkanın verdiği bir emir olmadığını adım gibi biliyordum, eğer gerçekten çıkamayacak olsaydım bunu çok daha önce söylerdi. Sadece Zehra bana gerçekten güvenmiyordu ve dışarı çıktığımda bir şeyler karıştıracağımı düşünüyordu.
Buraya geleli daha yirmi dört saat olmamışken kavga etmiştik, bunun kaçınılmaz olduğunu biliyordum ve kendimi hep tutmaya çalışmıştım ama bu yaptığı bardağı taşıran son damla olmuştu. Benim Isparta'dan döndüğümdeki hâlimi görmemişler miydi? Beni defalarca kez o hâle getiren bir adama yardım edeceğimi nasıl düşünebiliyorlardı aklım almıyordu. Başımdan geçenleri onlara bir bir anlatmıştım, bunu yaparken de üstümde Nuray'ın elleriyle bağladığı kablolar vardı ve yalan söylediğim an göreceklerdi, buna rağmen hâlâ yalan söylediğimi düşünüyorlardı. Bana inanmamalarının bir nedeni de Tan'la beraber olmamdan rahatsız olmalarıydı fakat Tan saf bir adam değildi, yalan söylüyor olsam fark edecek ilk kişi oydu. Eğer gerçekten onları kandırmak isteseydim hepsini kendime inandırabilirdim ama Tan hiçbir yalana inanacak biri değildi.
Zehra'ya olan öfkem hâlâ kanımı fokurdatırken asansör zemin katta durdu ve indim, çıkış kapısına yürürken telefonuma art arda gelen mesajlarla duraksadım. Biraz kenara çekilip telefonumu aldım, mesajlar başkandan gelmişti. "Unutma Ece Türkoğlu senin arkadaşın. O yüzden alış verişe beraber gidiyorsunuz." Yazıyordu. Yazdığı mesaja öfkeden güldüm, demek Zehra hemen başkana yetiştirmişti. Öfkeli olmama rağmen başkanın attığı mesaj yüzünden otelden çıkmayıp Zehra'yı beklemeye başladım. Kısa süre sonra başka bir asansörden indiğinde o da bana doğru öfkeyle yürüyordu. Aramızda birkaç adım kaldığında daha fazla beklemeden çıkışa yürüdüm, çok geçmeden bana yetişip yanımda yürümeye başladı ve otelden çıktık.
Birkaç saniye caddeye göz gezdirip biraz ilerideki butiğe gitmeye karar verdim ve merdivenleri inmeye başladım. Zehra geliyor muydu, yanımda mıydı bakmıyordum. Bakmamaya devam ederek karşıdan karşıya geçtim ve bir fırın, bir ayakkabı dükkanı ve bir oyuncakçının yanından geçip butiğin önüne geldim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Zehra da peşimden girdi ve kapının kapandığını duydum.
"Willkommen! Wie kann ich helfen?" Görevli kadın kasanın arkasından çıkıp bize doğru yürürken ona gülümsedim, "Ich möchte eine Jacke, die ich über einem schick kleid tragen kann." Kadına şık bir elbiseyle giyebileceğim bir ceket aradığımı söylediğimde gülümseyerek başını sallayıp ceketlerin olduğu reyona yöneldi. Birkaç kürk gösterdiğinde biraz düşündüm fakat kürk giymeyi sevmiyordum, bu yüzden başka alternatifi olup olmadığını sordum. "Eigentlich, ich habe sehr elegante Option." Kadın bir seçeneği daha olduğunu söyleyip en arkadaki askıların önüne gittiğinde onu takip ettim. "Welche Farbe möchtest du?" Hangi renk istediğimi sorduğunda kırımızı renk bir elbise giyeceğimi söyledim ve kadın askıdan kırmızı olanı indirdi. Elindeki belimin üstünde bitecek kadar kısa bir kaşe ceketi ve fermuar ya da düğme yerine yakasında bir kurdale vardı önünü bağlamak için.
"Möchtest du es versuchen?" Başımı evet anlamında salladım ve o ceketi askıdan çıkarırken kolumdaki çantayı kenardaki pufa koydum ve kabanımı da çıkarıp çantamın yanına bıraktım. Kadının uzattığı ceketi alıp üstüme giydiğimde bunu alacağıma emin olmuştum. Aynaya dönüp yakasındaki kurdeleyi bağladım ve kendime baktım, üstümdeki tayt ve body ile beraber bile cok güzel gözüküyordu. Kollarının normal kalıp yerine bileklerine doğru genişlemesi de hoşuma gitmişti. Ceketi çıkarttıktan sonra kadına döndüm, "Ich nehme das." Kadın başını sallayıp elimdeki ceketi aldı. Ben de kendi kabanımı giyip çantamı aldım ve kasaya gittim. Ödemeyi yaptıktan sonra kadın ceketi yılbaşı temalı bir pakete koydu ve tezgaha bıraktı. Paketi alıp teşekkür ettim ve kasanın önünden ayrıldım. Arkamı döndüğümde kapının önünde beklemeye devam eden Zehra'yı gördüm, tüm bu süre boyunca sesini çıkarmadığı için varlığını unutmuştum. Ona doğru yaklaşırken paketi kaldırıp gösterdim "Schau mal, Jacke!" Anlamadığı için yüzünü buruşturarak baktı ve kapıyı açıp dışarı çıktı.
Ben de dükkandan çıkıp birkaç adım arkasında yürümeye başladım, aynı dükkanların önünden geçip yaya geçidine vardığımızda araçlar için yeşil yandı. Kırmızı ışığı beklerken caddeyi incelemeye devam ettim, burada uzun uzun gezip keşfetmeye vaktim olmadığı için üzgündüm. Daha önce birkaç kez Almanya'ya ve farklı Avrupa ülkelerine gitmiştim fakat ne gezmek için ne de başka bir şey için hevesim yoktu o zamanlar, sadece babama iş seyahatlerinde eşlik etmiştim. Şimdiyse ne kadar büyük bir hata yaptığımı fark ediyordum. Şuan her şeyin değişmesi ve burada sevgilimle bir yılbaşı tatili yapıyor olmak için neler vermezdim. Ne yazık ki böyle bir şey mümkün değildi. Birazdan otele geri dönecek ve hazırlanmaya başlayıp davetin düzenleneceği müzeye gidecektik. Tan artık sevgilim Giray Tan Adanır değil, Aytaç Çevik olacaktı.
Yayalar için yeşil yandığında karşıya geçtik ve oyalanmadan otele girdik. Son anda yukarı çıkan asansörü yakalayıp yaşlı bir çift ile beraber asansöre binmiştik. Asansör odamızın olduğu katta durduğunda indik, Zehra önden önden yürüyordu. Göz devirerek peşinden gittim ve odaya girdim. "Hazırlan artık az kaldı." Dedi kapıyı kapattığım gibi. O önce kendisine bakmalıydı, o pırasa saçları bir şekle sokmak epey vakit isterdi. Ona bunu söylemeden üstümdeki fazlalıklardan kurtuldum ve aldığım ceketi paketinden çıkarttım, etiketini söküp yatağın üstüne koydum. Sabah duş aldığım için şimdi duşu kullanmayacaktım, Zehra da bunu bildiği için eşyalarını alıp banyoya girdi. Ben de o yokken valizin gözünden maşamı aldım ve makyaj masasına geçtim. Maşa yaparken daralıp makyajımı bozacağımı bildiğim için önce saçımı yapmaya karar verdim ve maşayı fişe taktım. O ısınırken saçlarımın uçlarını yağlayıp ısı koruyucu sprey sıktım. Daha sonra ısınan masayı alıp saçlarımın uçlarını bukle yapmaya başladım. Başkan saçlarınızı açık bırakın demişti ama kulaklığı kapatacak şekilde nasıl duracağını bilmiyordum. Eğer iki yandan da açık bırakırsam tüm yüzümü kapatır ve kötü gözükürdü. Biraz maşa yaptıktan sonra saçlarımı ellerimle şekillendirip tutarak birkaç model denedim, en iyisi şakaklarımdan iki tutam alıp arkada birleştirmek ve kalan saçlarla kulaklarımı örtmekti. Kulaklık aslında minicik ten rengi bir şeydi ama ne olduğunu bilen biri fark ederse dönen dolapları anlardı, bu yüzden gözükmemeleri gerekiyordu.
Bir süre sonra saçlarımın maşasını bitirip iki tutam saçı aldım ve şeffaf bir lastik tokayla arkada sıkıca bağladım. Üstüne de küçük, kırmızı bir kurdaleye benzeyen tokamı takıp lastiği gizledim. Ben saçımı bitirdiğimde Zehra da banyodan çıkıyordu, makyajını çoktan içeride yapmıştı. Bir süre sonra birkaç eşya alıp tekrar banyoya döndüğünde orada hazırlanmaya devam edeceğini anlayıp kendi işime döndüm, sıra makyaj yapmaktaydı. İşe göz makyajıyla başlayıp göz kapaklarıma kahvenin iki açık tonu ve bir koyu tonunu kullanarak hoş bir makyaj yaptım ve maskara ile tamamladım. Daha sonra tenimi makyaja güzelce hazırlamama rağmen ten makyajını kısa tutmaya karar verdim, çok az fondöten ve kapatıcı kullandım. Normalde bronzer kullanmazdım ama bugün normalden daha ağır bir makyaj yapacağım için onu da sürüp dağıttım. Alık sürmek istemeyip sadece biraz aydınlatıcı kullandım ve rujumu sürüp makyajımı bitirdim. Yaparken kısa sürmüş gibi gelmişti ama saate baktığımda epey zaman geçtiğini görüp apar topar masadan kalktım.
Zehra banyodan çıkana kadar üstümü değiştirecek vaktim olacağını düşünerek elbisemi askıdan indirdim ve fermuarını açıp giymeye hazır hâle getirdim. Makyajımı ve saçımı bozmadan üstümü çıkarıp elbiseyi giydim. Son olarak içimde kalan sütyeni çıkarttım ve yan tarafta olan fermuarı çektim. Aynadan biraz uzaklaşıp kendime baktığımda görüntümden memnundum. Topuklu ayakkabılarımı giydim ve lazım olabilecekleri küçük el çantama koydum. O esnada Zehra neredeyse hazır bir şekilde banyodan çıktı. Gözlerine gümüş ve siyah renkten oluşan bir makyaj yapmıştı, üstünde de gözlerinden daha koyu yeşil renkte bir elbise vardı. O da kısaca beni inceledi ve "Ayakkabılarımı giyeyim sonra çıkalım." Diyerek yanımdan geçip odaya girdi. Yatağın ucuna oturup yerdeki nude renk topuklu ayakkabıları giydi ve çantasıyla kürkünü alarak kalktı. İşinin bittiğini anladığımda kapıya yöneldim.
Etkinlik için yurt dışından Almanya'ya gelen katılımcıların hepsi bu otelde konaklıyordu bu yüzden odadan çıktığımızda aynı etkinliğe giden çiftlerle karşılaşmış ve onlarla beraber asansöre binmiştik. Gözlerim ne kadar arasa da hiçbiri Tan ve Feza değillerdi. Asansörden inip lobiden geçerken de onları göremeyince ümidi kesmiştim. Zehra'nın başka bir yöne dikkatini verdiğini gördüğümde o tarafa baktım, yine Nuray ve Evran'ı görmüştü. Bunlar da her yerdeydi. Sessizce önüme dönüp ceketimi üstüme geçirdim, o esnada otelden çıktık. Otelin önünde katılımcıları müzeye götürmek için gelmiş araçlar vardı, şoförlerden birinin bize aracını işaret ettiğini gördüğümüzde o tarafa yürüdük.
Zehra yine önden gidip araca binen ilk kişi oldu, ben de binmek üzereyken aracın dolu olduğunu görüp duraksadım fakat o esnada topuğum eteğime takıldı. Eteğimi kurtarıp dikkat ederek bineceğim derken içeridekilerin kim olduğuna bakma fırsatı da bulamamıştım. "Elimi tutun isterseniz, yarım edeyim." Bir adamın naif sesini duyduğumda başımı kaldırdım, bir an ismini söyleyecek oldum fakat hemen durdurdum kendimi. Elini tutup gülümsedim ve onun yardımıyla içeri girip yanındaki boş koltuğa oturdum.
"Ben Aytaç Çevik, memnun oldum." Uzattığı elini tuttum, "Açelya." Dedim sadece. Parmaklarının ucundaki elimi tutup kaldırdı ve dudaklarına götürdü, "Ne kadar hoş bir isim." Diye mırıldandı ayrılırken. Ona gülümseyip karşıma baktığımda bize sırıtarak bakan Feza ve başını bu tarafa çevirmeyen Zehra'yı gördüm. Feza ona döndüğümde hemen elini uzattı, "Ben de Sıraç, ikiz kardeşiyim." Onunla da tokalaştım, "İkiz olduğunuz belli oluyor." Dedim kinaye yaparak.
Giray, daha doğrusu Aytaç, lacivert bir takım ve beyaz bir gömlek giymişti. Gözünde de akıllı gözlük diye bahsettikleri siyah çerçeveli gözlükler vardı ve ona çok yakışıyordu. Onu ilk kez takım elbise ile görüyordum ve inanılmaz iyi gözüküyordu. İkinci Çevik kardeş Feza ise koyu gri renk bir takım ve buz mavisi bir gömlek giymiş, aynı gözlüklerden takmıştı.
Tan'ın boynuma vuran nefesini hissettigimde kulağıma eğildiğini anladım ve heyecanlandığımı hissettim. "Seni çok özledim." Dedi fısıldayarak. O kadar sessiz fısıldamıştı ki nefesi kulağıma rüzgar esiyor gibi hissettirmişti. Tam karşımda Feza ve Zehra oturduğu için bir şey söyleyemeyip yutkundum ve başımı salladım. Ben de onu çok özlemiştim. Dudakları kulağımın altındaki ince deriye dokunduğunda dudaklarımı aralayıp titrek bir nefes aldım, sesimi hepsinin duyduğunu biliyordum ama elimde değildi. "Çok güzelsin." Dedi Tan öpücüğünün ardından. Arkamı dönüp onu öpmeyi delicesine istiyordum, yine kendimi tuttum.
🎭
Müze otele yakındı. Yolculuğumuz uzun sürmeden müzeye varmıştık. İçeriden yükselen keman ve miyano sesleri arabadan indiğimiz an kulaklarımızı doldurmaya başlamıştı. Etraf çok ama çok kalabalıktı. Hem davetliler hem de Alman paparazzileri müzenin önünü resmen doldurmuştu. Yere serilen kırmızı halının üstünde geçen herkes poz veriyor, bazıları kendilerine uzatılan mikrofonlara konuşuyordu. Bizim de buradan geçip geçmeyeceğimizi anlamak için Zehra'ya baktım, gözlerini yumup açarak cevap verdi. Öne geçmesini işaret ederek bir adım geri çekildim. Önüme geçmeden önce, "Merak etme kimse ismimizi bilmiyor, bize soru sormazlar." Dedi.
Kalabalığın peşinden girişe yöneldiğimizde hemen arkamızda Tan ve Feza yürüyordu. Yanlarından geçtiğimiz paparazzi sürüsünün içindeki kadınların hatta bazı erkeklerin hemen arkama düşen bakışlarını görebiliyordum. İnsanlar ikisine hayranlıkla bakıyordu. Öyle ki onları görenler biz geçerken indirdikleri kameralarını kaldırıp fotoğraflarını çekiyorlardı. Kendimi tutamayıp arkama baktığımda kameralara poz vermek için durduklarından birkaç adım arkamızda kaldıklarını gördüm. Tan tüm o kalabalığın içinde bir yıldız gibi parlıyordu. O an teşkilatta kimliğinin gizlendiği bir mesleğe sahip olmak yerine her zaman göz önünde olması gerektiğini anladım.
Adımlarım birbirine karışmaya başladığında dikkatimi ondan çektim ve önüme döndüm, içerisi az öncekinden daha dikkat çekici değildi ama hoş bir yere benziyordu. Ceketlerimizi vestiyere teslim edip acelesiz adımlarla salona doğru yürümeye başladık. Salonun içine girdiğimizde sağ tarafımda kapının önünde dikilen Yiğit'i gördüm. Kahverengi gözlerine taktığı mavi lenslerle başka biri gibi görünüyordu ama Almanlara daha çok benzemişti.
Salonun ortasına doğru ilerlerken etrafı incelediğim için ister istemez insanlarla göz göze geliyor ve tebessüm etmek zorunda kalıyordum. Masamıza vardığımızda ellerim heyecandan terlemeye başladığı için çantamı masanın üstüne bıraktım. Garson masanın dolduğunu gördüğünde önümüze iki içki bırakıp gitti. Zehra dokunmazken ben önüme bırakılan kadehi alıp küçük bir yudum içtim. Alttan bir çiçek tadı geliyordu, hoş bir tadı vardı.
"Açelya biraz Zehra'ya yanaş, hemen karşısında duruyor." Beklemediğim bir anda kulaklıktan ses geldiğinde irkildim fakat hemen başkanın dediğini yapıp Zehra'nın olduğu tarafa geçtim ve karşıya baktım. Baran Akman orada duruyordu. Onu daha önce sadece resimlerde gördüğüm ve hiç tanışmadığım için etkilendiğim her olaya tepki veren midemde bir hareketlilik olmadı fakat kalbimde küçük bir acı hissettim. Yıllar önce dayımı ailesinden koparıp Almanya'ya getiren kişi bu adamdan başkası değildi.
Huzursuz bir nefes alıp Zehra'ya baktım, "Ne zaman yanına gideceğim?" Diye sordum. Zehra elini sırtıma koydu, bunu gerçekten içinden geldiği için mi yoksa insanlar bizi arkadaş olarak bildikleri için mi yaptı anlamadım ama "Ne zaman hazır hissedersen." Dedi. Ona başımı sallayıp tekrar adama baktım, masasındakilerle sohbet ediyordu. Mutluydu. Yıllar önce ailemin dünyasını karartmasına rağmen mutluydu.
Ben Soysal'a üzülmüyordum. Selim'e üzülüyordum. Anneme, on yedi yaşındaki kardeşine üzülüyordum. Oğullarına kavuşamadan ebediyete göçen anneanne ve dedeme üzülüyordum. Küçük Açelya'ya da üzülüyordum.
Bu adam çok yaşlıydı. Dayımı Almanya'ya götürdüğünde de ondan yaşça büyük olmalıydı. Onunki gençlikle yapılmış bir hata olamazdı, her şeyi kasıtlı olarak mahvetmişti. Nasıl onun yanına gidip her şeyden bir haber gibi davranacağımı bilmiyordum, canım yanıyordu.
"Wir empfehlen Ihnen, das Museum bis zum Beginn der Veranstaltung zu besuchen." Konuşmacı adam bir süredir konuşuyordu fakat ancak söylediklerine kulak verebilmiştim. "Ne söyledi?" Diye sordu Zehra. Bakışlarımı Baran Akman'dan çekip ona döndüm, "Etkinlik başlayana kadar müzeyi gezelim." Dedim. Konuşmacının bunu söylediğini anlayıp başını salladı "Sen çık, ben salonda kalacağım." Dedi. Sanırım salonda kalıp adamı izlemeye devam etmesi gerekiyordu. "Doğru anda seni çağıracağım." Dediğinde buna emin oldum ve çantamı ve içkimi alıp masadan ayrıldım. Çıkarken bakındım fakat ne Arslan ve Lale Kıraç çifti ne de Aytaç ve Sıraç Çevik kardeşler hâlâ salonda değildi. Bu yüzden salonda bekleme görevi Zehra'ya kalmıştı.
Salondan çıktığımda kapı solumda kalıyordu ve sağ tarafımda tüm duvarı kaplayan büyük bir tablo vardı. Tablonun sağında ve solunda iki koridor uzanıyordu, orada da duvarlara tablolar asılmıştı. Bir de sol taraftaki koridorun ilerisinde üst kata çıkan merdivenler vardı. Koridorlar ve girişteki tablonun önü kalabalıkken üst kata çıkan merdivenler ve yukarıdaki koridorun görünen kısmı boştu. Kalabalığa girmek yerine üst kata çıkmaya karar vererek büyük tablonun önünden geçtim. Tabloyu inceleyenlerin arasında Feza da vardı ama Tan yanında değildi. Bunu garipsedim fakat nerede olduğunu öğrenmemin bir yolu yoktu.
Merdivenleri tırmanıp üst kata vardığımda düşündüğümden daha büyük olduğunu gördüm fakat alt kattakinden daha az tablo ve insan vardı, ışıklandırma da çok daha azdı sanki koca salon mumla aydınlanıyormuş gibiydi. Ortadaki açıklığa yürüdüğüm esnada kulağıma bir fısıltı geldi, başta kulaklık yüzünden olduğunu düşündüm fakat ben tepki vermedikçe tekrar eden bu sesin birinin ıslığı olduğunu anlamam uzun sürmedi. Sesin geldiği yöne döndüğümde sol tarafta, kolonların arkasında kalan camın önünde Tan'ın dikildiğini gördüm. Onu gördüğümü anladığında eliyle yanına gelmemi işaret etti. Bu tehlikeli olmaz mıydı? Etrafa bakındım, bize bakan yoktu. Tekrar ona döndüğümde heyecanla gel işareti yapmaya devam ettiğini gördüm ve daha fazla beklemeyip o tarafa doğru yürümeye başladım.
"Ne yapıyorsun, Tehlikeli değil mi?" Tan sorduğum soruyu umursamayıp elimden tuttu ve aramızdaki birkaç adımı daha hızlı bitirmem için beni kendisine çekti. Artık aramızda bir adım bile yokken konuştu, "Tüm gün müzenin kameralarını izledim ve kör noktayı buldum." Dedi. Söylediği şey hoşuma gitmişti, gülmeden edememiştim. "Şu gülüşün..." Diye mırıldanıp yüzüme eğildi ve yanağımı öptü, "Özledim." Diye tamamladı cümlesini. Çantamı camın kenarına bırakıp boşalan elimle yüzünü tutup kendime yaklaştırdım ve dudaklarına kısa bir buse bıraktım, "Ben daha çok."
Tan dudaklarına değdiğimde sanki ilk seferimizmiş gibi heyecanlandı, artık bunu tepkilerinden anlayabiliyordum. Başını eğip elimdeki kadehe baktı, "Bunu ben de içtim ama nefret ettim," kadehi elimden alıp camın kenarına çantamın yanına bıraktı. Ben ne yaptığını şaşkın bakışlarla izlerken o, tekrar bana döndüğünde elleriyle yüzümü kavradı. "İçinde çiçek aroması olduğunu söylediler ama tadı buna benzemiyordu." Tadının neye benzemiyor olduğunu sormama kalmadan dudaklarımızı birleştirdi.
Öyle hızlı öpüşüyordu ki dudaklarımızda resmen bir gürültü vardı, kendi sesimizi duyabiliyordum. En sonunda nefeslenmek için ayrıldığımda konuştum, "Kızma ama yetişemiyorum." Ortam neredeyse karanlık denebilecek kadar loş olduğundan biraz zor olmuştu ama gülümsediğini görmüştüm. "Buna kızarım işte." Dediğinde bu kez ben güldüm, ilk kez "Neden bana sürekli kızgınmışım gibi davranıyorsun?" dememişti.
"Sayın ikiz kardeşim Aytaç Çevik, alt kata bekleniyorsunuz efendim. Unten kommen efendim unten kommen." Kulaklıktan Feza'nın sesini duyduğumda daha fazla güldüm. Tan kaşlarını çatıp gözlüğünde bir tuşa bastı, "Ne dedi lan o?" Diye sordu karşı tarafa. "Seni aşağı çağırdı sevgilim." Tan bana dönüp öyle mi? anlamında bir mimik yaptı. Başımı salladım, "Evet, duymadın mı?" Tan da hayır anlamında başını salladı, "Ben sana bakıyordum anlamadım hiçbir şey, son dediğini duydum sadece." Dedi komik bir ifadeyle.
"Almanca aşağı gel demeye çalıştı." Dediğimde güldü.
"Çalıştı?"
"Aptal adam, tuşa basınca bir kez daha basana kadar mikrofon açık kalıyor." Bunu söyleyen ben değildim, Feza'ydı ve sanırım herkes konuşmamızı duymuştu.
"Konuşma mı dinliyorsun lan?"
"Başkanım size mi dedi onu?" Feza'nın sorusuyla Tan'ın ifadesi değişti, "Adamı deli etme. Sana dedim tabii ki!"
"Başkanım bunu da size dedi galiba." Tan'ın konuşmasına fırsat vermeden devam etti, "Hayır yani bu operasyonda konuşma dinleme görevi sizde ya, ben ondan şey ettim." Dedi.
"Biz seninle gece aynı odaya dönmeyecek miyiz?" Dedi Tan, Feza'ya göz dağı vermeye çalışıyordu.
"Yuh." Dedi Yiğit.
"Ayıp ama..." Bu da Nuray'dı.
"Başkanım bunu inşallah Açelya'ya demiştir."
Parmağımı kulaklığa bastırıp konuştum, "Feza bekle ben geliyorum aşağıya!" Bu sefer gerçekten bir tokadı hak etmişti! Gerçekten aşağı inmek için çantamı aldım fakat Tan beni durdurdu, konuşmadan önce mikrofonunu kapattı, "Sen sakin ol sevgilim. O,bu gece yediği dayaktan uyuyamayacak." Dedi.
"Ben nasıl aşağıda milletin yüzüne bakacağım?" Diye sordum ellerimle yüzünü kapatarak.
"Onlar Feza'nın dengesiz şakaklarına alışık." Gerçekten beni bayağı rahatlatmıştı bu cümle. Tam bir şey diyeceğim sırada kulaklıktan yine bir ses geldi, biri öksürüp dikkatimizi çekmeye çalışmıştı. Sanırım herkesin onu dinlediğine ikna olduğunda devam etti, "Baran etrafta Açelya'yı aramaya başladı." Dedi Zehra. Söyleyeceğim şeyi unutmuştum. Başımı kaldırıp camdan dışarı, karlı Berlin havasına baktım ve yutkundum. Doğru an bu olmalıydı.
Bölüm etkileşimi
