3. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)3. Bölüm "9 OCAK"
Bölümler 25Şu an: 3. Bölüm "9 OCAK"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yanıyordum. Ankara buz gibiydi ama ben cayır cayır yanıyordum. Bulunduğum yer ya da olduğum kişi önemli bile değildi tam şuan buz gibi suyun altına girmek hatta buz gibi suyun derinlerine dalmak ve hiç çıkmamak istiyordum. Buraya çantamı da alıp gelmiştim oysaki, neden böyle olmuştu? Burada güvendiğim kimse yoktu evet ama zaten hiç olmamıştı. Neydi şimdi korktuğum? Dayımla ilk kez gerçekten, bilincim açıkken, yüz yüze gelecek olmak mıydı? Kendimi buna hazırladığımı zannediyordum fakat yanılmış olamalıydım, hazır bir insan bu hâle gelmezdi.
"Açelya, beni duyuyor musun?" Dediğini duydum Tan'ın fakat cevap veremedim ya da vermek istemedim. Ona beni burdan götürmesini söylemek istedim ama tekrar onun arabasına binmek istemedim. O an kabullenip içeri girmem gerektiğini anladım. Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım ve gözlerimi açtığımda etrafta uçuşan siyah harelerin yok olmuş olmasını umdum. Gözlerimi açtığımda etraf hâlâ biraz karanlıktı ve net göremiyordum fakat önemli değildi. Gördüğüm kapıya doğru yürümeye başladım, Tan hâlâ anlayamadığım bir şeyler söylüyordu.
"Gitmek istemiyorsan geri dönebiliriz." Dediğinde adımlarım bir anda durdu ve ona döndüm, "Ne dedin?" Diye mırıldandım çatallanmış sesimle. Tan bir an ağzından bir şey kaçırmış gibi duraksadı, "Hazır olduğunda geliriz." Diye tamamladı cümlesini. Ona başımı salladım, "Bir daha seninle bir şey yapmayacağım." Tekrar dönüp yürümeye başladığımda Tan kolumu tutup beni durdurdu ve önüme geçti, "İçeride yanında olmayacağım." Dedi, bunu yaparken montumun aşağıda duran fermuarını tutup yukarı çekmişti. Ne yapmaya çalışıyordu hiçbir fikrim yoktu ve anlamamıştım. Onu sertçe ittirdim ve geri çekildim, "Dedim ya yanında olmak istemiyorum zaten!" Tan sanki yüzünü buruşturacakmış bir ifadeyle yüzüme baktıktan sonra, "İçerde dikkatli ol." Gibi saçma bir uyarıda bulundu. "Sen... Sen kimi kimden koruyorsun ya? Daha önce başıma gelenlerden haberin var mı hiç!?" diye bağırdım yüzüne doğru. İçimden geçenleri sesli dile getirmek planlarım dahilinde değildi fakat salak uyarısına karşı kendimi tutamamıştım.
Arkasını dönüp merdivenleri çıkmaya başladığında onu takip ettim. İkinci kata geldiğimizde Tan az önce dayım olduğunu düşündüğüm adamı gördüğüm camın olduğu tarafa doğru yürümeye başladığında daha fazla gerildim, doğru düşünmüştüm. Tan bir kapıyı tıklatıp açtığında ben iki metre gerisinde duruyordum, Tan'ın içerdekiyle konuştuklarını duymuyordum fakat o geri çekilip içeri girmemi işaret ettiğinde girmem gerektiğini anlamıştım. Fark ettirmeden derin nefesler almaya çalışarak Tan'ın yanından geçtim ve odanın içine girdim. Bakışlarımı yerden kaldırmak istemesem de yapmam gerektiğini biliyordum.
Göz kapaklarımı araladım karşımda oturan adama baktım, Soysal Zaman. Annemin, arkadaşlarımın ve ruhumun yok oluş sebebi.
"Dara, kızım. Hoş geldin." Dedi yaşlı yüzüne yerleştirildiği sahte gülümseme ile. Bu sırada Tan dediği gibi odadan çıkıyordu. Bakışlarımı kapanan kapıdan çektim ve tekrar Soysal'a döndüm, "Bana kızım deme." Dedim sadece. Soysal başını anlıyormuş gibi salladı, "Tamam, belli ki hâlâ bu konuda biraz hassassın." Dedi.
"Neden beni inatla buraya getirmeye çalışıyordun?" Diye sorduğumda bir süre düşünüyor gibi yaptı. "Aslında eskiden olsa seni buraya yaklaştırmazdım bile ama görüyorum ki kendini bayağı geliştirmişsin. Avukat olmuşsun, silah kullanabiliyorsun ve iki dil biliyorsun. Anlayacağın epey işime yararsın." O an dumura uğradığımı hissettim ve ağzım şaşkınlıkla açıldı, onun bunları bilmemesi gerekiyordu!
"Sen... Nasıl?" Nasıl diye bağırmak istiyordum şuan. Nasıl? Nasıl? Nasıl!?
"Benden hiçbir şeyi gizleyemezsin Dara."
"Gizlemeye çalışmadım zaten." Diyerek yalan söyledim, basbayağı her şeyi gizli yapmaya çalışmıştım fakat başarısız olmuştum. "Bahsettiğin her şeyi yapabiliyorum ama hiçbirini sen istedin diye kullanmayacağım." Dedim.
"Neden geldin o zaman buraya?" Güzel soruydu. Neden geldim? Çünkü seni öldürmeyi planlıyorum.
"Belki bir ara seni öldürecek fırsat bulurum diye düşündüm." Dedim dürüstçe. Dayım koca bir kahkaha attı. "Aynı benim gibisin Dara, dik başlısın." Dedi hoşuna giden bir şeymiş gibi, muhtemelen gerçekten gidiyordu. "Bana Dara demeyi de kes, ismim Açelya. Sana bunu bir türlü öğretemedim." Dayım bir kez daha güldüğünde, bunun en savunmasız anlarından biri olduğunu fark etmiştim. Gülerken istemsizce gözlerini kapatıyor ve geriye yaslanıyordu. Şuan silahımı çıkartsam ve bir el ateşlesem ne olduğunu anlayamazdı.
Fakat kendimi tuttum, doğru anı beklemeye söz verdim. Doğru anı beklemeye ve onu öldürmeye söz verdim.
"Açelya öldü sanıyordum." Dedi gülmesi yavaş yavaş durulurken. Kollarımı önümde bağlayarak sinir bozucu bir ifade takındım, "Evet, çoktan öldü ama o hâlâ benim ismim." Dayım başını aşağı yukarı salladı, "Tan sana odanı gösterecek, Dara. Merak etme diğerlerine en uzak odayı seçtim." Dedi ikinci ismime vurgu yaparak. İğrendiğimi gizleme gereği duymadan yüzümü buruşturdum.
"Tüm bunları neden yaptın? Ve neden devam ediyorsun?" Diye sorduğumda on yıl önce yaşananlar bir kasedin geri sarılışı gibi gözümün önünden geçti. Bu soruyu defalarca kez ona soruşum ve hiçbir seferinde cevap alamayışım da öyle. Soysal yine cevap vermedi.
Çıktığımda Tan'ı ilerideki duvara yaslamış bir şekilde gördüm, beni gördüğünde yaslandığı yerden doğruldu ve bana doğru yürümeye başladı. Gitmeden önce çantamı almam gerektiğini hatırladığımda, "Çantam arabanda kaldı, onu almam lazım." Dedim. Tan başını salladı, "Çıkalım, alırız." Dedi. Beraber merdivenlerden indik ve binadan çıktık, "Sen bekle ben alıp geliyorum." Diyerek yanımdan ayrıldı ve arabasının ön koltuğundan çantamı alıp yanıma geri geldi. Bu sırada montumu çıkartıyordum ve Tan elinde çantayla beklemek zorunda kalmıştı, çantayı omzuna astığında yürümeye başladı. Peşinden ilerleyip, "Verebilirsin çantamı." Dediğimde, "Gerek yok taşıyorum." Demişti. Söylenerek ona yetiştim ve çantamı almak için hamle yaptım fakat hem çantamı alamamıştım hemde Tan koluma astığım montumu da kaşla göz arasında alıp taşımaya başlamıştı.
"Ne yapıyorsun versene şunları!" Tan omzunun üzerinden bana bir bakış attı ve önüne döndü, "Rengin atmış resmen her an düşüp bayılacak gibisin, birde şunları taşıyıp davetiye çıkartma. Sonra sadece bunları değil seni de taşımak zorunda kalırım." Dedi. Uzak olsundu lütfen! Beni taşıması fikrinden nefret etmiştim. "Aman eksik olsun." Diye mırıldandım yüzümü buruşturarak.
🎭
Tan kızın montunu sağ koluna astı ve belli etmeden fermuara ulaşmaya çalıştı, sonunda metal parçası parmağına çarptığında fermuarı tuttu ve üzerinde yerleştirdiği dinleme cihazını çıkarıp aldı. Küçük dinleme cihazını pantolonunun cebine attı ve yürümeye devam etti. Açelya muhtemelen Tan'ın ne montunun fermuarını düzeltmesine ne de montunu taşımasına anlam veremiyordu fakat Tan bunları yapmak zorundaydı. Soysal kendisine elle tutulur hiçbir şey anlatmıyordu, diğer adamlarının üzerine dinleme cihazı yerleştirmekse zor ve riskliydi. Fakat Açelya muhtemelen dinleme cihazının neye benzediğini bile bilmiyordu ve şuan oldukça savunmasızdı, olan biteni anlamamış olması da buna kanıttı.
Bir süre sonra askerlerin, daha doğrusu teröristlerin, yatakhanelerinin olduğu binaya gelmişlerdi. Kadınların binasına girdiklerinde içerisinin epey boş olduğunu gördüler, örgütteki kadın terörist sayısı erkeklere nazaran azdı. İki katlı binanın ikinci katına çıktılar ve koridorun solunda en uçta bulunan odaya kadar yürüdüler. Bir kapının önünde durduklarında Açelya gergince kapıya bakıyordu, sonunda kapıyı açtı ve içeride gözlerini gezdirdi. İçeride iki tane ranza bir dolap ve bir komodin vardı. "Başkalarıyla mı kalacağım?" Diye sordu Tan'a bakmadan. Sormasının nedeni şımarıklık yapıyor olması değildi, onlarla aynı odada kalmaktan korkuyordu.
"Hayır, sadece bütün odalar dört kişilik." Dedi Tan. Açelya içeri girdiğinde onu takip etti ve kızın eşyalarını yataklardan birinin üzerine bıraktı. Bu sırada Açelya kapının arkasına bakıyordu, "Kilidi yok." Dedi istemsizce titreyen sesiyle. "Yani?" Dedi Tan. Açelya kızarmış gözlerini devirdi, "Size güvenmiyorum." Dedi. Tan onu anlıyordu, teröristlerle dolu bir binada kilidi bile olmayan bir odada uyumak ölümle burun buruna uyumak gibi bir şeydi. Çünkü bu insanların kuralları yoktu; onlar bir Türk askerinin, Türk polisinin sahip olduğu hiçbir erdeme sahip değillerdi.
"Eminim dayın bir şeyler yapabilir." Demekle yetindi Tan. Açelya bir şekilde başının çaresine bakabileceğini düşünerek dayısından yardım istemeyi listenin sonunda bir yerlere attı ve listeyi zihninde ateşe verdi.
"Tamam, git hadi burdan. Bundan sonrasını kendim hallederim." Dedi Açelya Tan'ı kovarak. Tan kolunu kapının pervazına yasladı, "Daha ne nerde bilmiyorsun bile, nasıl halledeceksin?" Dedi. Açelya ince kollarını önünde bağladı ve bilmiş bir tavır takındı, "Öğrenmek istersem öğrenirim, sana ihtiyacım yok."
Tan kapıdan ayrıldı ve kollarını havaya kaldırdı, "Öyle olsun, seni milletin elinden toplamak istemiyorum." Dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı.
"Bekle," Açelya odadan çıkıp arkasından seslendiğinde durup ona döndü, "Neden sürekli benden sorumluymuşsun gibi konuşuyorsun?"
Tan bir an duraksadı ve kısa bir cevap verdi, "Çünkü bana emanetsin." Bana emanetsin çünkü seni, bir masumu, buraya bir polis olarak ben soktum.
🎭
"Çünkü bana emanetsin, de ne demek oluyor?" Dedim kendi kendime. Bana verilen odada oturmuş olanları düşünüyordum. "Dayım beni başkasına emanet edecek kadar umursamıyor ki." Diyerek düşünmeye devam ettim. Evet, sesli düşünüyordum. "Neyse, fazla düşünmenin lüzumu yok." Diyerek kendi kendime yaptığım konuşmayı kestirip atım çünkü düşünmem gereken asıl şey burada aradıklarımdı. Ne aradığımı bilmeden işe koyulamazdım.
Zihnimde bir harita oluşturdum, haritanın ortasında dayımın resmi vardı, muhakkak onun resminden çıkan birkaç kaç ok olmalıydı. Önce bu okların kimi gösterdiğini bulacaktım öyleyse. Oturduğum yataktan kalktım ve beyaz şişme montumu geri giydim, Komodinin üzerinde duran silahımı belimdeki kemere taktım ve telefonumu montumun cebine atıp odadan çıktım. Boş binadan çıkıp kendimi geniş bahçenin içinde bulduğumda karşıma ilk çıkan kişi iri yarı, sakallı bir adamdı. Gözleri sadece bir an gözlerimde durmuş daha sonra adam yönünü öbür tarafa çevirmişti. Onu umursamadan Tan'la beraber geldiğimiz asfalt yolu geri yürüdüm ve ana bina olduğunu düşündüğüm yere geldim. Tekrar ön kapıyı kullanıp dayıma görünmek istemediğimden arka kapı var mı diye bakınmaya başladım. Tahmin ettiğim gibi bir merdiven ve yangın çıkışı vardı. Beton merdivenleri çıkıp kapının önüne geldiğimde kapının, önüne taş konularak ufacık açık bırakıldığını gördüm. Kapıyı araladım ve içeri süzülüp ses çıkartmadan kapıyı eski konumuna getirdim. İçerisi daracık bir koridordu ve iki yana doğru uzayıp gidiyordu, hangisini seçeceğimi bilmediğimden sağ tarafa döndüm ve yürümeye başladım. Umarım bu bir tuzak falan değildi.
Koridor gittikçe karanlık olmaya başlamış fakat bir süre sonra tekrar ışık görünmüştü, oradan sola döndüğümde tanıdık bir koridora çıktım. Belliki az önceki tünel yalnızca zaman kaybettirmek için yapılmıştı, bunu zihnimin bir köşesine kazıdım ve yürümeye devam ettim. Burası ön kapının çıktığı açıklıktı, etrafta üst kata çıkan iki merdiven birkaç kapı ve koca bir boşluktan başka bir şey yoktu. En yakınımdaki kapıya yöneldiğimde buranın bir tuvalet olduğunu gördüm, yanındaki kapıysa temizlik malzemelerinin durduğu küçük bir ardiyeydi.
Bu binada dayımın odası dışında elle tutulur, işe yarar hiçbir şey yoktu.
Dayımın odasında olup olmadığını anlamak için üst kata sessizce çıktım ve merdivenleri çıkmayı bitirdiğimde bir an durup dinledim, ses var mıydı? Başta etraf tamamen sessizdi fakat bir anda bir sandalyenin çekildiğini ve birilerinin ayaklandığını duymuştum. Sessizce küfür ettim ve bir an ne yapacağımı şaşırdım, önce sağa ya da sola gitmek arasında kalıp sonra sağ tarafa doğru koşmaya başladım.
Umarım açık bir kapı bulurdum.
"Hassiktir ya of! Açılsana gerizekalı!" Zorladığım kapıyı açmayı başardığımda kendimi karanlık bir odada buldum fakat ses çıkartmamam gerektiğinden korkumu içime gömdüm ve bir süre bekledim. "Gidelim de görelim bakalım, kimmiş o itler." Diyordu Soysal. Ortada bir it varsa o vallahi de sensin! Dedi iç sesim.
Sesler giderek azaldığında ve tamamen yok olduğunda tuttuğum nefesi verdim ve odanın içinde ışık düğmesi aramaya başladım. Ben kendi etrafımda dönüp düğmeyi ararken kafama çarpan bir şeyle durdum ve elimi havada sallayarak onu yakalamaya çalıştım, sonunda tutmayı başardığım ipi çektiğimdeyse karanlık oda aydınlandı. "Hadi be, hangi çağdan kalma burası?"
İçerisi korkunç derecede eski ve bakımsızdı. Bir kere duvarlar betondandı ve üzerinde kan ya da pas olduğunu düşündüğüm kırmızı lekeler vardı, ortada metal bir masa duruyordu ve masanın ayakları yere sabitliydi, sandalye de öyledi. Masanın üzerinde ise masaya yapışık bir kelepçe vardı. Buranın ürkütücü bir sorgu odası olduğunu anladığım an çıkmaya karar verdim ve dışarıdan ses gelmediğine emin olduğumda kendimi koridora attım.
"Allah kahretmesin ya kendi ayaklarımla sorgu odasına girmişim!" Diyerek söyledim kendi kendime. Umarım bu bir işaret değildi. Kendi kendime konuşmayı kesip yürümeye devam ettim ve diğer kapıları da zorladım fakat diğer hepsi kilitliydi. Soysal'ın odasının önüne geldiğimde içeri girmek konusunda tedirgindim fakat yakalanırsam bir kılıf uydurabileceğimi düşünerek önce elimi kaldırdım ve kapıyı tıklattım.
Kapıyı daha sert çaldım ve boş olduğunu bilmeme rağmen içeri seslendim, "Açsana kapıyı, içerde olduğunu biliyorum!" Açılmayacağını bildiğim için kapıyı kendim açtım ve rahat bir tavırla içeri girdim. "Gerzek herif kapı kilidi nedir bilmiyor bile."
İçerisi ilk girdiğim gibiydi, masanın üzerinde bir bilgisayar ve bir sürü kağıt. Gözükmemeye çalışarak cama yaklaştım ve göz ucuyla dışarı baktım, Soysal yanında en az iki metre bir adamla bahçenin soluna doğru gidiyordu. Gittiğini gördüğümde cama biraz daha yaklaştım ve kapının önüne baktım, yatakhaneden çıktığımda gördüğüm adam şimdi de buradaydı. Şüphelenmeye vaktim olmadığını hatırladığımda camdan uzaklaştım ve masanın başına geçip kağıtları okumaya başladım.
"Wir haben um Soldaten gebeten, nicht um Waffen, Soysal. Die Delegation wartet in Berlin. Wenn Sie noch länger warten, rufe ich Nubar an."
"Biz silah değil asker istedik Soysal. Heyet Berlin'de bekliyor. Biraz daha beklersen Nubar'ı arayacağım." Kağıtta Almanca yazılmış olanları sesli okuduğumda pek bir şey anladığım söylenemezdi, heyet ne heyetiydi ya da Nubar kimdi bilmiyordum ama Dayımın Almanlara yardım ettiğini anlamıştım. Belki de haberlerde sürekli gördüğüm Alman terör hareketleri dayımın başının altından çıkıyordu. Bu adam tam olarak ne yapıyordu?
Bundan daha önemli şeylere ihtiyacım olduğunu düşünerek masanın üstündekilere bakmayı kestim, belki de bunları Almanca bildiğimi bilerek buraya koymuştu. Çekmeceleri karıştırmaya başladığımda en alt çekmecenin zemininin bir garip durduğunu fark ettim ve elimle kenarlarını yoklamaya başladım, birkaç saniye sonra çekmecenin tabanı elimde kalmıştı. Fakat altında bir çekmece daha yatıyordu. Elimi içine daldırdığımda parmaklarım kutu gibi bir şeye çarptı, tuttup çekmeceden çıkarttım. Bu tahta bir kutuydu ve aynısından annemde de vardı, şimdi benim odamda duruyordu.
Hızlanan kalbimi göz ardı etmeye çalışarak kutunun kapağını kaldırdım, sararmış bir avuç kağıtla karşılaşmıştım. Buz kesen parmaklarım en üstte duran kağıda uzandı, kağıdı aldım ve kutuyu büktüğüm dizlerimin üzerine bırakıp kağıdı açtım.
"1992 9 Ocak
Bu soğukta neden bu kağıdı yakmak yerine not tutmak için kullanıyorum bilmiyorum bile. Burası hep bu kadar soğuk olur muydu onu da hatırlamıyorum..."
Ben kağıdın daha iki satırını okuyabilmişken kapının önünde duyduğum seslerle dolan gözlerimi hızla sildim ve elim ayağıma dolaşmasına rağmen kutuyu yerine koyup çekmeceyi eski hâline getirmeyi başardım. Çömeldiğim yerden kalktığımda bir an sesleri dinledim ve göz ucuyla camdan aşağı baktım, kapıdaki iri yarı adam bağıra bağıra Soysal'a bir şeyler söylüyordu. Onun yarattığı zaman boşluğundan faydalanarak odadan çıktım ve koşar adımlarla merdivenleri inip kapıdakilere görünneden arka kapıya giden koridora girdim.
Karanlık koridoru bitirip dışarı çıktığımda rahatlarım sanmıştım fakat öyle olmamıştı, temiz hava alıyordum ama ihtiyacım olan bu degildi. Az önce gördüğüm, dayımın ilk kez ortadan kaybolduğu gece yazdığı nottu ve ben tamamını okuyamamıştım bile...
Odaya gidip ağlamak istediğime karar vererek merdivenleri indim ve hızlı adımlarla arka tarafa doğru yürümeye devam ettim, bir süre sonraysa koşmaya başladım. Yatakhane akşam olduğunu gibi değildi şimdi, saat ilerledikçe insanlar gelmeye başlamıştı. Gözlerinin feri, yüzlerinin rengi gitmiş kadınlar bana bakıyorlardı fakat ben onları değil görmek bakışlarını hissetmek bile istemiyordum. Koşarak üst kata çıktığımda bir kaçının peşimden geldiğini gördüm ve odanın önüne gelene kadar koşmayı kesmedim. İçeri girip kapıya sırtımı yasladığımda yaklaşan adım seslerini duyabiliyordum.
"Sen aç hele şu kapıyı bir!" Adeta kulağımın dibinden gelen şiveli sesle irkildim ve gözlerim korkuyla açıldı. Silah kullanmaya hazır mısın Dara? Hayır! Öyleyse kapıyı sakın açma! Fakat ben kapıyı açmadıkça kadın daha sert vuruyordu! "Git buradan!" Diye bağırmak zorunda kaldım en sonunda.
"Kim olduğunu söyle önce!" Dedi o da. İnanın dayımın yeğeni olmaktan utanmasam ona bunu söylerdim ama bu yüz kızartıcı bir suçtan daha utanç vericiydi benim için. "Tan seni milletin elinden toplamak istemiyorum derken bundan bahsediyordu demek." Dedim korkudan nefes nefese çıkan sesimle. İnşallah kadının elinde kalmazdım.
"Çıkmıyor mu?" Diyen birkaç ses duyduğumda kapının ardının epey kalabalık olduğunu anladım. Derin bir nefes aldım ve seslendim, "Kapıdan uzaklaşın ancak öyle açarım!" Kadınlar bir süre kendi aralarında konuştular ardından, "Uzaklaştık." Diye seslendi biri. Sırtımı kapıdan ayırdım ve kapıya dönüp yavaşça kulpu indirdim, karşımda silahlarla dikilmiş insanlar görmeyi bekliyordum fakat kadınlar gayet normal gözüküyorlardı. Eh, silahlarının olmaması normaldi sadece. Yoksa bir terörist hiçbir zaman normal gözükmezdi.
"Sen yeni misin?" Dedi kadınlardan ilk peşime takılan. Başımı iki yana salladım, "Gideceğim." Söylediğimle beraber hepsi gülmeye başladı, "Desene seni de kandırmışlar." Dedi arkadan bir kadın. Onlara yüzümü buruşturdum, "Evet kandırdılar bende inandım, gidin şimdi." İçimden gitmeleri için adeta yalvarıyordum çünkü çok fena bir şekilde ağlamaya ihtiyacım vardı. Kadınlardan biri bir süre acı içinde kıvranan suratıma baktı ve en sonunda, "Baksanıza nasıl kurbanlık koyun gibi bakıyor, o zaten iki güne kurda kuşa yem olur haydi gidelim." Dedi, muhtemelen benimle vakit kaybedip uykusundan çalmak istememişti. Fakat önemli bile değildi şuan, Allah razı olsun abla! Diye bağırmak istiyordum. Kadınlar onunla aynı fikre varmış olacaklar ki bana son bir bakış atıp kapının önünden ayrılmaya başladılar, bugün Allah'ın sevgili kuluydum galiba.
Gittikleri gibi kapıyı tekrar kapattım ve arkasına oturdum. Derin bir nefes bile alamadan gözyaşlarım göz pınarlarımdan boşalmaya başladı.
Bugün arkadaşlarımın ve ruhumun, Açelya'nın, katiliyle yüz yüze gelmiştim. O an nasıl ayakta durmuştum hiçbir fikrim yoktu ama şuan anlıyordum, ben çok korkuyordum. Onun sesi, yüzü, adımı söyleyişi beni dehşete düşürüyordu. Öte yandan yazdığı not vardı o gece nerdeydi öğrenmek üzereydim, tüm ailemin cevabını alamadan gittiği sorunun cevabına bir nefes kadar yakındım ama öğrenememiştim. Başladığım yerden bir fersah bile ileri gidememiştim ve bu burada geçmiş boş birkaç saatti. Bir işe yaramamıştı, ruhumu zedelemekle kalmıştı.
"Çok zor, Allah'ım çok zor! Tüm bunlara tek başıma uğraşmak... Çok zor!" İsyan ne kötü bir şeydi fakat isyan ediyordum işte. Yalnızlığımdan bir kez daha nefret ediyordum bu gece. Bu gece bir kez daha yalnızlığımdan, Dara'ya olan nefretimden dem vuracaktım ve bunu tek başıma yapacaktım.
Ben, Dara ya da Açelya kim olduğumu bilmiyorum ama ne yaptığımı biliyorum ve bundan sonsuza kadar nefret edeceğim. Tüm bunlar benim lanetim ve lanetler tek başına sırtlanmak içindir, ya hiçbir ağırlığı yokmuş gibi onları taşırsınız ya da altında ezilir, yok olup gidersiniz.
🎭
Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖
Bölüm etkileşimi
