24. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"
Bölümler 25Şu an: 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölümümüzün şarkısı
"Son Seslenişim"
Keyifli okumalar.
Mağaralar, zor şartlara sahip dağların güvenli sığınak noktaları gibi gözükebilir ancak bir dağ için boşluktur mağaralar, dağın kendisine hiçbir faydası olmayan birer boşluk.
🖤
İntihar ederek hayatına son veren insanlar, artık uğruna yaşayacak hiçbir şeyleri kalmadığı için mi yapıyorlardı bunu? Herkesin bir yaşam amacı olmak zorunda mıydı ve yaşam amacımızı yitirdikten sonra yaşamımız da sona erer miydi? Benim hiç yaşam amacımı kaybettiğim bir dönemim olmamıştı; çocukken yaşamayı zaten seviyordum, biraz büyüdüğümde ileride başarılı bir insan olmak istediğim için kendimi geliştirmek benim amacımdı, biraz daha büyüdüğümde Soysal ortaya çıkmıştı ve artık amacım onu yakalamaktı, onun tekrar kayıplara karıştığı on yıl boyunca da amacım hâlâ aynıydı. Sonra, işin içine istihbaratçılar girdiğinde üstümdeki Soysal'ı yakalamaya dair yükün kalktığını hissetmiştim.
Ama yine de amaçsız kaldığım bir anım olmamıştı, Tan ile birbirimize hislerimizi açtıktan sonra yeni amacım oydu. Amacım, onu kaybetmemek ya da onu sonsuza kadar mutlu etmek diyemezdim; amacım doğrudan oydu, onun varlığı benim amacımdı
Ve tam bugün, rüzgarlı bir günde elinizden kaçan kağıt destesinin savrulup kayboluşu gibi ben de yaşam amacımı kaybetmiştim. Tan, artık beni affedebilir miydi bilmiyordum... Bir karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar naif, kendinden önce yanındakilerin iyiliğini düşünecek kadar fedakâr, alicenap bir insandı o. Canice öldürülmeyi hak etmeyen, masum arkadaşlarımın ölümünün ardından o sayfaları yazan ben ise ona layık değildim. En başından beri bunu biliyordum aslında, yürüdüğümüz yoldaki çukurları da görüyordum ama Tan görmüyordu, onu çukurlara düşmekten kurtarıyordum, aslında kendimi kurtarıyordum. Şimdi gözlerini açmış, yolumuzun ne kadar engebeli olduğunu görmüştü. Ondan görmezden gelmesini isteyemezdim çünkü okuduklarının onunki gibi saf bir kalbe ne kadar ağır geleceğini biliyordum, altından kolayca kalkamayacaktı.
Ben de onun gözlerindeki hayal kırıklığının altından kalkamıyordum. Kale'den ayrılıp eve geleli saatler oluyordu, hava çoktan kararmış hatta belki yeni gün çoktan başlamıştı ama ben eve geldiğimde oturduğum koltukta bir milim bile kıpırdamamıştım. "Ya beni hiç affetmezse, ya hikayemiz burda bittiyse?" Sorusu zihnimde yankılanmayı kesmemiş, beni adeta oturduğum gere çivilemişti. Başka hiçbir şey düşünmemiştim, ona kendimi nasıl affettirebileceğimi bile. Çünkü kendimi savunmaya utanıyordum, affet demeye yüzüm yoktu. Sonumuzu o belirleyecekti, ben o kadar güçlü değildim.
Ona Kale'nin bahçesinde sarılırken aklıma gelenler tekrar zihnimde zuhur ettiğinde göz pınarlarımda akmak için hazır duran yaşlar boşalmaya başladı, tekrar iç çekerek ağlamaya başladım. Ağlarken omuzlarım sarsılıyordu, sanki kayaları yuvarlanarak tepesi göçecek bir mağaraydım. Ya o son sarılışımızsa? Ya bugün onu son kez gördüysem? O bir istihbarat çalışanıydı, şapkasını değiştirir gibi kimliğini değiştirebilir; bulut olup kaybolabilirdi ve ben onu bir daha asla göremeyebilirdim. Bu normal bir ayrılık değildi, bir istihbaratçı ile birlikte olmak kadar ayrılmak da zor olmalıydı. Bunu tecrübe etmek istemiyordum, onu kaybetmek istemiyordum.
Ağlamaya devam ediyor fakat vücudumun da bacaklarımdan yukarı doğru uyuştuğunu hissediyordum, artık kalkmak ve başka bir şey yapmak zorundaydım. Sanki porselenden bir bibloymuşum da eklemlerimi hareket ettirdiğimde parçalanarak yok olacakmışım gibi bir yavaşlıkla dizlerime doladığım kollarımı çözdüm ve bacaklarımı koltuktan aşağı sarkıttım. Oturduğum yerden kalıp pencereyi örttüğüm kalın, bej rengi perdeleri iki yana açtım ve yalnızca sokak lambalarının aydınlattığı, ayın bile gözükmediği geceyi gördüm. Bu nasıl bir geceydi böyle? Bakışlarımı yola indirip baktığımda gördüğüm çöp kovasının üstünde oturan kedi bile öfkeli gözüküyordu, bana mı öfkeliydi acaba?
Bomboş sokağı izlemeyi bırakıp perdeleri tekrar kapattım ve ağır ağır yatak odama ilerledim fakat kapıda durdum, tam bu noktadan onu defalarca kez yatağımda uzanırken izlemiştim ama şimdi o yoktu, yeri bomboştu. Kıyafetlerimizin yerlere saçıldığını, onun üstündeki tişörtü çıkarıp yatağın bir köşesine fırlattığımı hatırlıyordum. Şimdi ise hiçbiri yoktu, onun elinde günlüğüm ile dona kalmış görüntüsü ve benim yavaşça sönen gülümsememi görüyordum yalnızca.
Derin bir iç çekerek odanın kapısını kapattım ve yavaşça yere çöktüm, hiçbir şeyi atlatmayı becereyemeyerek bütün çocukluk travmalarını yetişkin hayatına aynı hastalıklı hâliyle taşıyan ben; bunu nasıl atlatacaktım? Başımı çevirdiğim her köşede onu görmeyi nasıl bırakırdım? Odamda o vardı, babamın evinde o vardı, ofisimde o vardı, en sık gittiğim kahve dükkanında o vardı, tek arkadaşımın -Arsu'nun- hayatında o vardı, evinin olduğu sokağın yanından geçmek bile bana onu hatırlatırdı... Ben onu unutamazdım, Ankara bana Giray Tan'ı unutturmazdı.
Hoş, unutmak da istemiyordum ama eğer o beni unutur, ben onu unutamazsam... İşte bu benim sonum olurdu. O benden vazgeçerse ben her şeyden vazgeçerdim; bu dünyaya ait, bu dünyada kalacak her şeyden. Belki kalmayacak olanlardan da...
Oturduğum yerde iyice küçüldüm, başımı ellerim arasına aldım. Düşüncelerimi ellerimle durdurabilseydim keşke. Aklıma içinde ben ve Tan'ın olduğu hayallerim, planlarım geldiğinde bağırmamak için dişlerimi sıktım; vücudumdaki tüm kemikler ezilerek ufacık parçalara ayrılıyor gibi bir acı içindeydi ruhum. Tan arkasını dönüp giderken içime ektiği tüm çiçekleri de söküp götürmüştü sanki, hissettiğim her şeyin bu kadar kötü oluşunu başka hiçbir şey açıklamazdı.
Kollarımı bu kez karnıma doladım, "Neden?" diye fısıldadım duvara doğru. Neden tüm iyi şeylerin bir sonu olur? Midem bulanıyor, şakaklarım zonkluyor ve ayağa kalkamayacak kadar başım dönüyordu. Başımı tavana doğru kaldırdım, "Allah'ım," nefesim uzun bir cümle kurmaya yetmediğinde hıçkırarak derin bir nefes aldım, "canımı al! Canımı al, bana onu böyle kaybetmenin acısını yaşatma!"
O an bekledim, ettiğim en içten duanın kabul olması için saniyeleri saydım ama beklediğim olmadı. Kalbim atmayı durdurmadı, aksine daha hızlı atmaya ve göğsümü sıkıştırmaya başladı. "Ölmek istiyorum!" diye bağırdım yukarı doğru, "Beni affetmeyecekse ölmek istiyorum!" diye haykırdım. Fakat ruhum can çekişerek ölmeye başladıysa da bedenim ölmüyordu.
Düşüncelerim, sözlerim, kendi ellerim bana zarar veriyordu artık. Ben istemesem de vücudum kendini korumak istedi; sindiğim o köşeden kalkmaya fırsat bulamadan ellerim, kollarım boşaldı ve gözlerim yavaşça kapandı. O an bayılıyor muyum yoksa uykuya mı dalıyorum ayırt edemedim, kendimi bıraktım.
Uyandığımda hâlâ aynı yerdeydim, vücudumun her bir parçası sancıyordu, güneş doğmuştu ve evi boğuk bir hava basmıştı, sanki kötü enerji tüm gece içeride dolaşıp her köşeyi etkisi altına almıştı. Duvara tutunarak doğrulup dosdoğru mutfağa gittim, buzdolabının kapağından gözlerimi özellikle kaçırarak önünden geçtim ve camı açıp temiz havayı soludum. Hava çok soğuktu, güneş tamamen doğmasına rağmen bulutların arkasında utangaç bir çocuk gibi saklanıyordu, gri bulutlar ise gökyüzünü hiç boşluk bırakmadan kaplamıştı. Camı kapatmadan mutfaktan ayrıldım ve misafir banyosuna girip yüzümü birkaç defa sıcak suyla yıkadım.
Çıktıktan sonra saate baktım, öğlen on ikiye geliyordu, dün gece geç saate yapamayacağım için ertelediğim bir şeyi yapmak için doğru vakit olduğunu düşünerek kabanımı giyip atkımı taktım ve yanıma yalnızca telefonum, anahtarım ve kulaklığımı alarak evden çıktım. Kapımı kilitleyip merdivenleri indim ve apartmandan çıktıktan sonra sokağın sonunda yokuş olan sol tarafına doğru yürümeye başladım. Yokuşu inip caddeyi geçtikten sonra cebimden kulaklığımı ve telefonumu çıkarttım, kulaklığı taktıktan sonra aydınlanan telefon ekranında bizim evde yemek yediğimiz akşam Tan'ı Duru'yu tutarken çektiğim fotoğrafı gördüğümde hızla ekranı kaydırıp müzik uygulamasına girdim, ekrandaki şarkı isimlerini okurken kaşlarım çatıktı.
Şarkıya tıkladım ve ellerimi cebime koyup yürümeye devam ettim.
Bir bilsen ne hâllerdeyim
Öldüm de gömülmelerdeyim
Depremsiz başıma yıkıldı evim
Bak, taksi kapıda bekliyor
Ki'tlendi, ayağım gitmiyor
Al, kalbim neyine yetmiyor?
Her kalp her kalbi kabul etmezdi. Beyaz, beyaz ile; siyah, siyah ile.
Bu sana son seslenişim
Bunca yıl beklemişim
Bundandır vazgeçişim
Başımı iki yana salladım, "Ben senden vazgeçmem." dedim Tan'ın zihnimdeki silüetine.
Bak, gölgen yansıyor dağlara
İnancım kalmadı güllere
Ben ner'den başlasam ölmeye?
Gözlerimi sıkıca yumup açtım. Onun gölgesi dağın kendisiydi. O güldü, ben dikenleri olabilirdim ancak. Ölmeye, benim aksime onun ne kadar masum bir insan olduğunu fark ettiğimde başlamıştım ben.
İlk gençlik mutlu bir hatıra
Bir şehri ilk kez görür gibi
Saklayacak bir mezar var mı beni?
Durağa varmıştım, otobüsün gelmesini beklerken aynı şarkının defalarca kez çalmasına rağmen değiştirmedim. Kaç dakika sürdüğünü hesaplayamadığım yolculuğun ardından inme vaktimin geldiğini bir anda değişen atmosferden anladım, hızla yerimden kalkıp otobüsten indim ve kapıya doğru döndüm "Karşıyaka Mezarlığı 1. Giriş kapısı." Yazısını okuduktan sonra kulaklıklarımı çıkarıp cebime koydum ve kapıya doğru yürüdüm.
Kapıdan geçerken attığım her bir adımda ayaklarım daha da ağırlaşıyor, botlarım yere saplanıyordu âdeta. Buraya en son gelişimin üstünden belki bir yıldan uzun süre geçmişti, istihbarat olayı bile başlamadan önceydi. Mezarlıklara ne için gelindiğini biliyordum, insanlar dua etmek için geliyorlardı ama burada ben başında dikilip dua ettiğimde hoşnut olacak kimse yatmıyordu, ben de bunu bildiğim için pek sık gelmiyordum, yalnızca içim çok daraldığında ve buraya gelip kendimi affettirmeye çalışmaktan başka çarem olmadığını anladığımda nadiren gelirdim. Ama bugün bunun için burada değildim, yalnızca konuşmak istiyordum.
Mezarlığın içindeki kıvrımlı yollarda yürüyüp unutmaya başladığım yolları tanıdık isimleri görmeye başlamamla hatırladım ve birkaç adım sonra kendimi Mehir'in mezarının başında buldum. Mezarlıklarda mezar taşının tam karşısına geçtiğinizde altındakinin sizi duyabileceğine dair bir yazı okumuştum, doğru olup olmadığını bilmesem de mezar taşının tam karşısına geçtim.
"Günlüğümü hatırlıyor musun, hani şu telefonun geldiği günden sonra tutmaya başlamıştım? Tan, bence kim olduğunu biliyorsun, onu okudu ve siz öldüğünüz için çok mutlu olduğumu düşünüyor? Buna katılıyor musun?" sorularıma yanıt alamayacağımı bilecek kadar kendimdeydim hâlâ, konuşmaya devam ettim. "Kabul, Ilgın öldükten sonra seninle yakın olmak güzeldi ama bunun içimizden biri hayatını kaybetmeden de mümkün olmasını isterdim, içimde hep bunun huzursuzluğu vardı." Derin bir nefes aldım, "Sonra sen de gittin, Ecem de öyle. Sonra bir sessizlik oldu. Nasıl anlatsam? Etrafı kasıp kavuran korkunç bir fırtına dindikten sonra oluşan sessizlik gibi, başta gürültü dindiği için sevinirsin ama dışarı çıkıp her tarafın yerle bir olduğunu görünce... O günlüğü yazarken henüz dışarı çıkıp yıkımın ne denli büyük olduğunun farkına varamamıştım."
"Kendimi savunmak istemiyorum, bu konuyu konuşmaktan da nefret ediyorum ama... Hepiniz art arda öldükten sonra defalarca kez karakolda sorguya alındım, günlerce hastanede kaldım, Soysal'ı anlatmak istedim ama onu da yapamadım, ona ulaşmak istedim ama gücüm yetmedi... Kafayı kırmadan önceki son durak o günlüktü, her şeyi yazıp içimi döktüm ve kapağını kapattım ama bir türlü atamadım o defteri. Şimdi de cezamı çekiyorum işte."
Uzun uzun konuştuktan sonra sustum; konuşurken cevap alamamak tuhaf bir histi, dinleyip cevap verememek de zor olmalıydı. Eğilip parmaklarımın ucuyla toprağına dokundum, ne kadar ilgilenilse de soğuk hava çabucak kurutuyor olmalıydı toprakları. Gelirken çiçek, su, başka bir şey getirmeyi akıl edemeyecek kadar dalgındım ama konuşmak iyi gelmiş olmalıydı ki en azından eksikliğini fark edebiliyordum. "Neyse," Dedim yüzümü asarak, "benden gelecek herhangi bir iyi niyet göstergesini de istemezdin herhalde." diyerek tahmin yürüttüm. Tam mezarın başından ayrılacaktım ki arkamda bir hareketlilik hissettim, dönüp baktığımda biraz ilerideki bir mezarın başında bir kadın ve küçük bir erkek çocuğunun durduğunu gördüm. Küçük çocuğun başına geçirdiği kapüşonunun kenarlarından çıkan kıvırcık, kumral saçları beni gülümsetti. Başını kaldırıp beni gördüğünde yeşil gözlerini kaçırdı ve dua etmek için açtığı küçük elleriyle yüzünü örterek mezar taşının arkasına saklandı.
Önüme döndüğümde derin bir nefes aldım, "Bismillahirrahmanirrahim," dedim ve ellerimi açtım, Fatiha suresini okumaya başladım. O küçük çocuk bir mezarlığa gelindiğinde ne yapması gerektiğini biliyor ve yapıyordu, ben de biliyordum ama az önce gitmek üzereydim, nedense dönüp çocuk gibi duayı okumadan gidememiştim gördükten sonra. Elimle yüzümü sıvazlayarak dua okumayı bitirdikten sonra Mehir'in ismine son kez baktım ve oradan ayrılıp mezarlığın içinde ilerlemeye devam ettim.
Mezarlığın içinde yürümek, gittikçe medeniyetten uzaklaştığım bir ormanın derinliklerine ilerlemek gibi hissettiriyordu. Yürüdükçe yaşayan her şeyden uzaklaşıp ölümün daha da içine giriyordum sanki. Birçok mezarın ortasında kalan boş bir noktada durduğumda etrafıma baktım, dünyadaki yolculuğun sonu buydu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, Allah'a seslenirken göğe bakmak eski Türklerdeki Gök Tanrı inancından kalma bir alışkanlıktı ve aslında ne Allah ne de inanılan başka bir tanrı gökyüzündeydi ama yine de uzun uzun göğe baktım, dün gece ölmek için Allah'a yalvardığım geldi aklıma.
Bir şey söylemedim, aklımdan bile söylenecek hiçbir şey geçmedi ve mezarlığın içinde ilerlemeye devam edip Ilgın'ın mezarının başına geldim. Buraya gelmek az öncekinden de fazla sıkıştırıyordu göğsümü çünkü Ilgın'ın beni gerçekten burada istemediğine emindim fakat yine de az önceki gibi mezarın tam ayak ucunda durdum. "Mehir'e söylemeyi unuttum," diyerek başladım söze, sanki havadan sudan normal bir konuşmadaymışız gibi. "katil sonunda yakalandı. Yani benim... Benim neyim olduğunu biliyorsun işte."
"Hayır, yakalandığı için üzgün değilim." dedim. Eminim Ilgın şuan kanlı canlı karşımda oturuyor olsa benim de en az onun kadar suçlu ve kötü olduğumu, onun yakalanmasına da üzüldüğümü iddia ederdi. Ölüler hakkında bu kadar sık varsayımda bulunmak doğru muydu bilmiyordum ama kendimi de tutamıyordum. "Neyse," Dedim kendi kendime. "üzgün olmamın sebebi Tan'ın günlüğümü okuması."
Burada, uyurken rüyalarımda, gündüzleri kendi kafamın içinde Ilgın ile aynı konuşmayı çok kez yapmıştım ama hepsinde yalnızca ben konuşuyor olduğum için konuşma tamamlanmış hissettirmiyordu. Tekrar söyledim aynı şeyi, "Sen bu kadar..." mezarın başında kötü bir şey söylememek için öfkeyle gözlerimi yumdum ve daha yumuşak bir sıfat aradım, "Bu kadar tuhaf olmasaydın," dedim üstüne basarak. "bunların hiçbiri yaşanmazdı."
"Evet, belki Soysal yine beni bulur size zarar verirdi ama seni, sizi arkanızdan güzel hatırlardım. Ya da benimle hiç arkadaş olmaz ve zarar da görmezdiniz. Keşke o gün sınıfınıza gelip sizinle hiç tanışmaydım. Büyüdükçe daha iyi anladım ki insanlar değişmiyor, senin tuhaf huyların değişmese bile ben bir şeyleri kendim önleyebilirdim aslında... Bunların olabileceği hakkında en ufak bir düşüncem olsaydı yanınızda bir dakika daha durmazdım, o telefonu da açmazdım.
"Ama insanın aklına gelmiyor; on altı yaşındayken cevapladığı bir telefon yüzünden arkadaşlarının öleceği, arkadaşları yüzünden on yıl sonra tanıştığı adamın onu terk edeceği... Nasıl gelsin ki?"
Yavaş yavaş ruhumun ardından bedenim de yorulmaya başlıyordu, dik durmakta zorlanıyor ve gözlerimi açıp kapattığımda birkaç saniye karanlıkta kalıyordum. Artık gitmem gerekiyordu yoksa eve ulaşamadan bir yerde bayılıp kalabilirdim, en son dün bu saatlerde yemek yemiştim. Mehir'in mezarının başında dua ettiğim aklıma geldiğinde gönülsüzce ellerimi ceplerimden çıkartıp burada da dua ettim. İçim hâlâ doluydu, "Sonra konuşmak için tekrar gelirim." dedim.
Arkamı dönüp uzaklaşırken Ilgın'ın beni bekleyeceğini söylediğini hissettim.
🎭
Giray Tan / Beş gün sonra
"Suçlunun, 12.01.2025 tarihinde yürütülen operasyonda yakalanarak Türkiye'ye getirilmesinin ardından yapılan kimlik tespit çalışmaları sonucu Selim Şanlı olduğu doğrulanmıştır."
Klavyenin üstünde hızlıca hareket eden parmaklarım durdu, raporun devamında ne yazmam gerektiğini hatırlamak için birkaç saniye durdum ancak zihnimde beliren hiçbir şey olmadı, kafamın içinde kocaman bir boşluk vardı sanki. Basit bir raporu bile yazamıyor oluşuma sinirlenerek yerimden kalktım ve sandalyeyi masanın altına iterek masanın başından uzaklaştım, çıkardığım gürültü yüzünden masanın öbür ucunda çalışmakta olan Feza ve Yiğit başlarını kaldırarak bana baktılar fakat ben onlara bakmadan geçip arka taraftaki koltuklara oturdum.
Feza'nın fısıldayarak bir şeyler söylediğini duyduğumda birazdan yanıma geleceğini anlayarak gözlerimi yumdum ve başımı arkaya yatırarak gelmekten vazgeçmesini sağlamaya çalıştım fakat birkaç saniye içinde karşımdaki koltuğa biri kendini atarak oturdu ve "Giray, neyin var kardeşim senin? Kaç gündür başka biri gibisin, Evran Taşdelen'den iki tane oldu anasını satayım." dedi.
"Olduysa oldu Feza, ne yapacaksın?"
"Sana o gün Açelya'yı buraya getirdikten sonra bir şeyler oldu. Adam Açelya'ya bir şey mi söyledi?" diye sorduğunda gözlerimi sıkıca yumup açtım.
"Söyleme adını." dedim ağız ucuyla, aklıma geldikçe kalbim parçalanıyordu.
"Adını söylemedim zaten, adam dedim?" dedi Feza. Aklına Açelya ile aramızda bir sorun olmuş olabileceği bile gelmiyordu çünkü biz hep iyiydik, kavgayı geçtim anlaşmazlık bile olmazdı aramızda. Ama şimdi, bir kavgadan bile daha kötü bir gerçek aramıza bomba gibi düşmüştü ve ikimiz de farklı yönlere savrulmuştuk, bomba aramızdaki yolu da yıkıp yok etmişti.
"Kardeşim sen boş ver, ben iyiyim. Şu raporum bitsin, konuyu tamamen kapatalım hiçbir şeyim kalmayacak." dedim ve yerimden kalkıp tekrar bilgisayarın başına geçtim, Soysal Zaman dosyasında çalışan uzmanlar olarak hepimizin kendi dosyası için birer rapor hazırlanması gerekiyordu. Benimkini yazmaya çalışıyordum ama her kelimesinde Açelya'nın zihnimdeki yüzü daha da belirgin bir hâl alıyordu ama rapor bitene kadar o gün yaşananları ve günlükte okuduklarımı düşünmek istemediğim için raporu yazmak beni çok zorluyordu.
Feza'nın başka bir şey söylemesine kalmadan dizüstü bilgisayarımı da alarak ofisten çıktım ve yalnız kalabileceğim başka bir çalışma odasına geçtim. Günlerdir bir burada bir ofiste raporun üstünde çalışıyordum, eve bile doğru düzgün gitmiyordum çünkü ev de bana onu hatırlatıyordu. Nasıl oluyordu bilmiyordum ama yeni yıkanmış nevresimlerde bile saçlarının kokusu vardı. Evin orasında burasında unuttuğu tokaları, kremleri, ojeleri... Her yerde ondan bir iz vardı. Bir gün eve gidip onun evde bu kadar olup da aynı anda bir o kadar da yok oluşunu görmek dakikalar boyu olduğum yere çivilemişti beni. Ne ara ona bu kadar aşık olmuştum? Canımdan bir parçaydı sanki, ona olan aşkım içime sığmıyordu. Şimdi ne yapacaktım bu aşkla?
Koca cüssemden utanmasam parkta annesini kaybetmiş küçük bir çocuk gibi ağlayacaktım. Gözlerimi kırpmadan ekrana bakıyor ve raporu yazmaya devam ediyordum, aklımın başka yerde oluşundan dolayı rapor kötü olursa en baştan yazmak zorunda kalırdım ama şimdi bunu yazmaktan daha iyi bir seçeneğim yoktu. Yazmayı bırakırsam ya kendi kendime dünyayı dar eder ya da onun yanına giderdim, en iyisi çalışmaktı.
Uzunca bir süre pes etmeden yazmaya devam ettim, yazdıkça zihnim berraklaştı ve kelimeler biribirini daha düzgün takip etmeye başladı, raporum kötü olmayacaktı. Bunun verdiği güvenle ve bir daha yazamama korkusuyla raporu olması gereken yere kadar getirmeyi başardım, yalnızca Soysal'ın yargı süreciyle ilgili tamamlanmamış bir kısım vardı ve onu Soysal'ın cezası belirlenip cezaevine girdikten sonra yazacaktım. Böylece bir yıldır üstünde çalıştığımız dosya kapanacak, raporum bitecek ve yepyeni bir sayfaya hazır olacaktım.
Rapor şimdilik bittiği için bilgisayarımı kapattım ve sandalyemde geri yaslanarak karşımdaki camdan dışarı baktım. Sıradaki görevin ne olacağını tahmin etmek imkansızdı ama bir daha hayatımdaki hiçbir görevin bunun gibi olmayacağını biliyordum. Önce hayatımın aşkını bulduğum sonra da hayatımın en büyük şokunu yaşadığım bir görev olmuştu. Dosya kapandıktan sonra Açelya ile sonumuz ne olurdu bilmiyordum, buradaki soru işareti yeni de değildi, işin başından beri bir belirsizlik vardı. Soysal'ı yakaladıktan sonra buna bir çare bulmayı aklımın bir köşesinde yazmıştım ancak Açelya ile aramızda oluşan bu durum o planımı ertelememi gerektirmişti.
Onu affetmeyi, o günlüğü hiç okumamış olmayı deli gibi istiyordum ama ben tüm hayatım boyunca dürüst bir insandım, okuduklarımı tamamen görmezden gelme düşüncesi kendime ihanet ediyormuş gibi hissettiriyordu. Açelya benim için kendi benliğinden vazgeçsin istemezdim, eminim o da benim bunu yapmamı istemiyordu. Ama onu affetmemi istiyor olmalıydı.
Başımı ellerim arasına alıp dirseklerimi masaya yasladım, "Ben de istiyorum." dedim sanki beni duyabilecekmiş gibi. "Ben de seni affetmek istiyorum."
Önce konuşmamız gerekiyordu, bana okuduklarımı açıklaması gerekiyordu ama onunla konuşmaktan korkuyordum. Ya yazdıklarını savunursa, ya o zamanki düşüncelerinin aynen arkasında durursa? O zaman ne yapardım? En büyük korkum buydu. Soysal'ın kötü ruhundan bir parça taşıyan genç bir kadına aşık olmuş olma ihtimalim.
Saçlarımı parmaklarımın arasına alarak sıkıştırdım. "İlk aşkımdın." dedim gözlerimi yumduğumda önümde bir portre gibi asılı duran, her şeyden habersiz gibi gülümseyen Açelya'nın yüzüne. "Aşkımsın." diye düzelttim. "Kalbimin çiçeğisin sen Açelya. Nasıl onun gibi olabilirsin?"
Kapının açıldığını duyduğumda dudaklarımı birbirine bastırarak başımı kaldırdım ve gelene baktım, kapının ağzında Evran duruyordu. Ben bir şey demeyince içeri girip kapıyı kapattı. Yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu, "Bitti mi rapor?" diye sorduğunda başımı sallayarak bittiğini söyledim. Sonra elini omzuma koydu, "Giray, raporu sormak için gelmedim." dedi.
Başımı salladım, "Biliyorum."
"Açelya ile ilgili değil mi? Başkan bir şey mi söyledi?" diye sordu. Aklıma günlüğü okumadan saatler önce başkan ile konuştuğumuzda bana işinin olduğu kadar aşkının da savaşçısı ol deyişi geldi. İlişkimizin önündeki taş o değildi. Başımı iki yana salladım, "Başkan bir şey demedi, artık kabullendi operasyon için takip ettiğim kadına aşık olduğumu." dedim omuzlarımı düşürerek.
"O zaman sorun ne oğlum? Anlat, yardım edeyim."
Evran fazla fevri, çoğu zaman öfkeli hatta şiddete meyilli olmasıyla bilinirdi Teşkilatta ama içinde sıcacık bir kalp taşıyordu; dostunu yarı yolda bırakmayan, çorbada tuzunu eksik etmeyen, kimsede kimsenin hakkını bırakmayan iyi bir adamdı ve şimdi en başta onaylamadığı ilişkimi toparlamam için bana gönülden bir yardım teklifinde bulunuyordu. Feza'dan, Korhan'dan ya da Yiğit'ten gelecek yardım da işimi çözerdi belki ama Evraniki daha değerliydi.
"Evran, ya yanlış kişiye aşık olduysam?" diye sorduğumda Evran güldü, "Aşkın yanlışı olur mu?" diye sordu. Aşk ile ilgili bilgilerim Açelya ile yüz yüze tanıştığım zamana dayandığı için pek derin değildi, "Olmaz mı?" diye sordum.
"Olmaz. Sen hiç oturup düşündün mü, Türkiye aşık olunacak vatan mı diye? Düşünmedin çünkü kalbin buraya ait olduğunu biliyordu. Beşeri aşk da böyledir." dediğinde aşk ile ilgili kulağa bu kadar doğru ve felsefi gelen cümleler kurabiliyor olmasına şaşıp kaldım, Evran'ın bilmediğim bir yönü vardı demek ki.
"Neden yanlış kişiye aşık olduğunu düşünüyorsun?" diye sordu bu kez. Ona günlükte okuduklarımı anlatmam doğru olmazdı, "O Soysal'ın yeğeni." dedim.
Evran başını salladı, "Sana onu dayısı yüzünden suçlayamayız demeyeceğim çünkü ben söylersem bir anlamı olmaz ama gerçekten mantıklı bir bakış açısı değil. En başta olaylar yaşanırken Açelya daha çocukmuş."
Farkında olmadan doğru bir şey söylemişti, Açelya o günlüğü yazdığında da çocuktu ama korkum o çocuğun düşüncelerini değiştirmemiş olmasıydı. "Ya o çocuk hâlâ içindeyse?"
"Herkesin çocukluğu içindedir, onu öldüremezsin ama onunla gurur duymak zorunda da değilsin." dediğinde Açelya'nın ne düşünüyor olduğunu düşünmeye dalarak bir süre sessiz kaldım. Evran tekrar elini omzuma koydu, "Daha önce ne dediğimi biliyorum ama artık öyle düşünmüyorum, Açelya iyi biri. Seni nasıl sevdiğini gördüm, hatta bizi bile. O gün doğum gününde nasıl sıcak ağırladı hepimizi? Sanki senin evinde değil de onun evinde, onun küçük oğlunun doğum günündeydik. Seninle de bizimle de aynı öyle ilgileniyordu ve herkes mutlu olduğu için çok mutluydu. Kalbinde kötülük olan insanların gözleri öyle güzel parlamaz."
Evran'a abime sarılıyormuş gibi sarıldım, "Eyvallah." dedim sırtına vurarken. İçim ferahlamıştı çünkü Evran'ın söylediklerine ve hislerine güveniyordum. Artık içimde Açelya ile konuşabilmek için ufak bir kıvılcım da olsa cesaret vardı ama ne zaman parlardı ve onunla konuşabilirdim bilmiyordum.
🎭
Açelya
Korhan'dan gelen üçüncü aramayı da meşgule attım ve telefonumu ters çevirerek yemek masasına koydum, kahve kupamı alıp bacaklarımı sandalyeye topladım ve açık balkon kapısından korkuluklara konan kuşu izlemeye devam ettim. Arsu bana günlerdir ulaşamadığı için abisine de haber vermiş olmalıydı, ya da onun telefonundan arıyordu bilmiyordum. Onunla hiçbir şey olmamış gibi konuşmayı denemiştim ama çok zordu, Tan ile olanları anlatacak gücüm de yoktu bu yüzden telefonlarını açmıyordum. Bu nereye kadar böyle devam edecekti bir fikrim yoktu, iki gün önce evine kadar gitmiştim ancak arabası orada değildi, bu yüzden merkezde çalışıyor olduğunu düşünerek eski MİT binasının olduğu sokağa gitmiştim ama orada da kapı duvardı, benim adresini bile bilmediğim asıl merkezlerinde olduğunu anlayarak pes etmiş ve eve dönmüştüm.
Ona ulaşmamı bile istemiyorken nasıl kendimi affettirecektim?
Korkumdan telefonuna ne mesaj atabiliyor ne de arayabiliyordum, oradan da ulaşamazsam başka bir yolum kalmıyordu çünkü. O da bana ulaşmıyordu, belki de kararını çoktan vermişti ve beni, bizi unutmaya çalışıyordu. Ne kadar sürerdi ki unutmak? Belki de benim sandığım kadar uzun sürmezdi. Sonuçta tanışalı aylar olsa bile yalnızca üç aydır birlikteydik, belki de daha az...
Kendi evimde bana onu anımsatmayan tek yer küçük ve kullanışsız, yılın çoğu vakti de soğuk olduğu için mutfağı havalandırmak dışında hiç kullanmadığım balkonumdu. Günlerdir vaktimi mutfak masında balkonu izleyerek geçiriyordum, yatakta uyumak istemiyordum, zaten uyuyamıyordum da. Unutmayı geçtim hatırlamamak bile bu kadar zorken nasıl kısa sürede unutulurdu ki aşk?
Derin bir nefes aldığımda boğazımdan geçip ciğerlerime dolan hava buz gibi girdi içime, kalkıp balkonun kapısını kapatmam ve gidip sıcacık battaniyemin altına girmem gerekiyordu ama istemiyordum. Ben onu istiyordum. İstediğim tek şey oyken ulaşamamak, sesini duyamamak, görememek canımdan canı götürüyordu.
İçeri dolan soğuk havanın etkisiyle kupanın dibinde kalan birkaç yudum kahve de çabucak soğuyunca kalıp kupayı bulaşık makinesine koydum ve balkonun kapısını kapatıp salona geçtim. Perdeler kapalı olduğu için içerisi karanlıktı ama balkondan giren temiz hava buraya da ulaşmıştı; ortadaki alçak sehpanın üstündeki ilaç kutularını, su bardaklarını ve mandalina kabuklarını alıp mutfağa döndüm ve çöpe gidecekleri çöpe atıp geri kalanları yerlerine yerleştirdim.
Mutfakta ve salonda birkaç iş daha hallettim; hepsini yaparken yüzüm, hayatında hiç ufak bir tebessüm etmemiş kadar asıktı. İçimde kıvrılıp yatmak ve bir hafta öncesine dönmek ya da yıllar sonrasına gitmek dışında bir istek olmadığı için işleri de zorla yapıyordum, onu da yapmazsam son iki gündür olduğu gibi yalnızca yatıyordum.
Yapılacak hiçbir iş kalmadığında istemeye istemeye yatak odama girdim ve oradaki dağınıklığı toplamaya başladım; bluzlarımı tekrar katlayıp yerleştirdim, kullanmadığım makyaj malzemelerini ayıkladım, temiz olmasına rağmen nevresimi değiştirdim... Gözüm dolabın altındaki çekmecelere kaydığında kendimi tutamayarak eğildim fakat çekmeceyi açmadan hemen önce durdum. O günlüğe tekrar elimi sürersem onu yok etmem gerekirdi. Dönüp dönüp eski Açelya'yı hatırlayamazdım.
Günlüğü yerinden çıkarttım, huzursuzluk içimde çirkin bir yaratık gibi göğsümü tırmalamaya başladı. Sayfalarını karıştırırken birbirine karışmış kelimelerin üstünde parmaklarımı gezdirdim, hiçbirini okumadım çünkü bu günlüğü defalarca kez sanki bir romanmış gibi tekrar tekrar okumuştum. Tekrar okuyup ruhumu daha da daraltmak istemedim. İçinde ne yazdığını gayet iyi bildiğim günlüğümü alarak doğruldum ve hızlı adımlarla mutfağa gittim, bir çakmak buldum.
Çakmağı yaktım ve günlüğün en kötü sayfasını tuttum. Sanki sayfalar yanıp kül olduktan sonra o günler de hiç yaşanmamış gibi hafızamdan silinebilecekmiş gibi hevesle sayfayı tutuşturdum. Günlüğü yavaşça lavabonun içine bıraktım ve tek tek sayfalarının yanışını izledim. Alevler ilerledikçe artan kızıl ışık yüzümü ısıttı, gözlerimi kırpmadan izlemeye devam ettim. O sayfalarda güzel hiçbir şey yoktu, düşmanım için bile dilemezdim onları. Yaşarken yazmak iyi geliyordu o zamanlar ama şimdi okurken Ilgın, Mehir ve Ecem ile beraber beni de tekrar tekrar ölüdürüyordu. On yıl önceki Açelya'dan herkes nefret ediyordu ama ben ona acıyordum.
"Çok normal," dedim ateşi izlemeye devam ederken. "o da bendim. On yıl önceki Açelya da bendim, yabancıya değil kendime acıyorum." dedim konuşurken boğazım düğümleniyor olmasına rağmen. Önümde yanacak hiçbir şey kalmadığında suyu açtım ve çıkan dumanlara arkamı dönerek ellerimi tezgaha yasladım. Sonunda o günlükten kurtulduğum için hafiflemiş hissediyordum. Geçmişe ait somut şeylerden vazgeçememek gibi kötü bir huyum vardı ancak o eşyalar şimdiki hayatımı bu denli olumsuz etkiliyorsa onları elimde tutmak kendime kötülük yapmaktan başka bir işe yaramıyordu. Günlükten kurtulmam iyiydi.
İs kokusunun çıkması için balkonun kapısını açtım ve kapı pervazına yaslanıp tamamen batmak üzere olan güneşin, koyu mavi gökyüzünde bıraktığı sarı harelerin yeşile dönüşünü izledim. Bir gün daha onsuz bitmek üzereydi ve benim elimde yanmış bir günlükten başka hiçbir şey yoktu. Mutfak masasına uzanıp telefonumu aldım, telefonumu çok elime almamaya çalışıyordum çünkü duvar kağıdındaki resmi kaldırmaya içim el vermiyordu.
Resme bakakaldığımı ekranın kararmasıyla anladım. Telefonu tekrar açtım ve rehbere girdim, alakasız numaraların birkaçını kaydırdıktan sonra fazla aşağı inmeme gerek kalmadan bir isim okudum: Evran Taşdelen. Almanya'da dağ evindeyken konuşmak için yanıma geldiğinde baştaki tavrı yüzünden kabul etmeyeceğimi düşünse bileözür dilemiş ve abi kardeş olarak tekrar başlamayı teklif etmişti bana, özrünü tabii ki kabul edecektim ve benim için teklifi de çok değerliydi. Ama biliyordum ki bunu asıl yapma sebebi Tan'ı kardeşi gibi görüyor olmasıydı, zaten Tan da Evran ile aramızı düzelttiğimizi gördüğünde çok sevinmişti çünkü onun fikirlerine değer veriyor ve beni de kabullenmesini istiyordu.
Evran'ı aramak Tan'a ulaşmak için bir Truva atı kullanmak gibi olacaktı ama ben bunu Evran'ın bana artık seninle de abi kardeşiz demesine güvenerek yapacaktım. Evran'ı arayıp telefonu kulağıma götürdükten kısa bir süre sonra telefon açıldı, ne diyeceğimi düşünmeden aradığım için birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra ona kısaca hâlini hatrını sordum. "İyiyim, çalışıyoruz ne olsun? Sen nasılsın?" diye sordu Evran. İyi değildim bu yüzden iyiyim de demedim, "Müsait olduğun bir vakit biraz konuşsak olur mu?" diye sordum ve saati kontrol ettim, "Bu akşam olursa
iyi olur."
"Sesin pek iyi gelmiyor. Evde misin seni almamı ister misin?" Sorusuna karşılık gülümsedim, aylar önceki Evran ile şimdiki Evran'ın aynı kişi olduğuna inanmak zordu.
"Ben sana adresi atayım, geldiğinde burada konuşalım." Telefonu kapattıktan sonra adresi Evran'a mesaj atıp tekrar masanın üstüne bıraktım ve mutfaktan çıkıp salona geçtim.
Evran'dan Tan'ın beni affetmesi için yardım isterken günlükte yazanları da ona anlatmam gerekecekti, açıkçası bunu kendi irademle yapacak olmaktan memnun değildim ama kendim anlattığımda Tan'ın aksine Evran'ın beni anlayacağını düşünüyordum. Evran bir kez benim dayım gibi biri olmadığıma ikna olmuştu, şimdi de beni anlardı.
Bir süre sonra zil çaldığında yerimden kalkıp diyafonun anahtar tuşuna bastım, hoparlörden kapının açıldığını duyduktan sonra kilitli olan daire kapısını da açtım ve biraz sonra merdivenlerde Evran gözüktü. Göz göze geldiğimizde tebessüm etti, aynı şekilde karşılık vererek geçmesi için kapıyı araladım. "Hoş geldin, geldiğin için teşekkür ederim." dedim içeri girdiğinde. Evran başını salladı, "Hoş buldum. Kardeşim çağırdıysa gelirim." dedi gülümseyerek. Günler sonra ilk kez gerçekten gülümsedim ve dayanamayarak Evran'a sarıldım, "Tan'ın neden seni bu kadar sevdiğini anlıyorum." diye mırıldandım.
Geri çekildiğimde Evran'ı kaşları çatılmış hâlde görmeyi beklemiyordum, "Ne oldu?" diye sordum rahatsız olmuş olmasından çekinerek. Evran bir anda elinin tersini alnıma yasladı, "Sen hastasın, ateşin var." dediğinde ben de yanağıma dokundum, gerçekten sıcaktı. Sebebini tahmin etmekse zor değildi, ocak ayında Ankara'da açık balkonun önünde oturursan böyle olurdu.
"İlaç alırım şimdi bir şey olmaz, sen içeri geç." diyerek salona yönlendirdim Evran'ı. "Ev de buz gibi, ne oldu burada?" Diye sordu içeri girerken. O oturduktan sonra karşısındaki koltuğa otururken derin bir nefes aldım, "Tan anlatmadı mı?" diye sordum. Evran beklemediğim bir şekilde başını iki yana salladı, "Bir derdi vardı ama hayır, anlatmadı." dedi.
"Derdi benim günlüğüm, günlüğümü okudu."
Evran başta anlamadı, "Günlüğünü okuduğu için mi kızdın ona?" diye sorduğunda keyifsizce güldüm, ona bunun için kızmaya ne fırsatım olmuştu ne de yüzüm vardı o gün.
"Ben ona kızmadım, okudukları yüzünden o bana kızdı. Sana anlatacağım ama lütfen beni dinle, o dinlemeden çekip gitti."
Evran birkaç saniye tepki vermeden gözlerime baktı ama gözlerinde sert bir ifade yoktu, aksine anlayışlıydı. Daha sonra başını salladı, "Söz, dinleyeceğim." dedi. Sözünü tutacağına emindim, anlatmaktan vazgeçmedim ve zor da olsa konuşmaya başladım: "Günlüğü lisedeyken tutuyordum, Ilgın öldükten sonra başlamıştım, bir süre de yazmaya devam ettim. Tan sonlarını okumuş, kızların üçü de ölmüştü." dedim ve durdum, Evran dirseklerini dizlerine yaslamış dikkatle dinliyordu. Beni sorguya aldıkları akşamki gibi korkutucu gözükmüyordu gözüme ama aslında aynı şeyleri anlatıyor sayılırdım.
Zihnimden o akşamı atıp konuşmaya devam ettim, "Tek arkadaşım onlardı, ona da arkadaş olmak denirse. Birlikte bir yerlere gidiyor, fotoğraf çekiniyor, okulda ders dışındaki vakitlerimizi birlikte geçiriyorduk ama üçünün arasındaki samimiyet bana gelince yoktu, dostluk hiç yoktu. Hani şu birlikte mağaraya gittiğimiz gece vardı ya, dönüşte Feza beni sizinle birlikte yemeğe çağırmıştı. Aslında benden hoşlanmıyordun ama Feza'nın hatrına aynı masada yemek yedik, sanki sizden biriymişim gibi. Onlarla sürekli öyleydik, benimle arkadaşmış gibi yapıyorduk. Pek girişken biri değildim, onlardan ayrıldıktan sonra yeni arkadaş edinememekten korktuğum için bu duruma hiç sesimi çıkartmıyordum."
Nefeslenmek ve kelimelerimi doğru seçmek için durduktan sonra tekrar konuşmaya başlamak üzereyken Evran'ın gülümsediğini gördüm ve devam edemedim ama neden güldüğünü de soramadım. Evran konuştu, "Sen de günlüğüne ölmüş olmalarına rağmen onlar hakkında hoş olmayan şeyler yazdın." dediğinde şaşırarak başımı salladım.
"Hani Tan anlatmamıştı?"
"Anlatmadı zaten," diyerek omuz silkti "günlük başkası okusun diye yazılmaz, kendi hislerini yazarsın. Sana iyi gelmeyen bir arkadaşlığı güzel hatırlamıyorsan, kötü hatırladığın hâliyle yazarsın." derken sesinden hayatımda hiç maruz kalmadığım kadar çok anlayış akıyordu, karşısında far görmüş tavşan gibi kalmıştım.
"Ama onlar öldükten sonra rahatladığımı yazmışım günlüğe?" dedim hâlâ anlayışlı kalıp kalmayacağını görmek için fakat buna da beklediğim tepkiyi ermedi, "On altı yaşında bir çocuğun ortasında kaldığı bir savaştan sonra yazdığı yazılardan bahsediyoruz Açelya, ne kadar sağlıklı düşünceler bekleyebiliriz?" dedi aynı anlayışlı ifadesiyle.
Evran'ın sözleri sanki göğsümde, tam o boşluğun olduğu yerde bir balonu şişirmişti ve boşluk hissi geçici olarak dolmuştu. Evran böyle düşünüyorsa bunu Tan'da anlatabilirdi.
"Madem sen anlatmama gerek bile kalmadan anlayabiliyorsun, Tan neden böyle yaptı?" diye sordum, işte bunu gerçekten merak ediyordum.
"Çünkü seni seviyor." dedi Evran gülümseyerek. "Seninle alakalı her şey onun için daha hassas. Eminim aşırı tepki verdiğini anlayacak ve bu durumu uzatmayacaktır."
Bunları Evran'dan duymak benim için çok değerliydi ve bilmiyordu ki bu akşam bana yaşama amacımı geri vermişti.
"Onunla konuşamadın değil mi? Kale'den neredeyse hiç çıkmadı, telefonunu açtığını da görmedim." dedi yüzünü buluşturarak.
Başımı salladım, "Maalesef."
Evran oturduğu yerden kalkarak ellerini birbirine vurdu, "Hadi hazırlan, gidiyoruz." Dediğinde bir saniye bile düşünmeden heyecanla ayağa fırladım, "Nereye?" diye sordum gözlerimi açarak.
Evran utanmasa çocuksu heyecanıma kahkaha atacaktı, "Giray'a kaybettiğini vermeye." dedi derin bir nefes alarak.
Açelya'nın kaybettiğini bulmaya demedi, Giray'a kaybettiğini vermeye dedi.
🎭
Evett bu bölüm de bittiğine göre sadece iki bölümümüz kaldı... Bu bölümleri ilk yazmaya başladığımda iki yıl önce ekim ya da Kasım ayıydı, bir yandan yazıp bir yandan ders çalışmaya çalışıyordum
Ve hâlâ öyle, hiçbir şey değişmedi ama hiçbir zaman yazmaya ara vermek aklımın ucundan bile geçmedi, ara vermedim.
Bu yüzden yazdıklarımı seviyorum, dönüp dönüp okuyorum ve tamamen bittiğinde oturup baştan sona okuyabileceğim bir kitabım olacak.
Bu tamamen bir veda mı olur yoksa geri dönmek üzere mi giderler bilmiyorum ama her türlü Soysal Zaman dosyasını kapatacağız. Bu kitap ve o dosya benim için içsel hesaplaşma gibiydi, sanırım bitecek olması beni biraz da bu yüzden rahatlatıyor.
Kitabın finali bir yana bu bölüm Açelya'yı yazarken çok üzüldüm, siz de o yalnızlığı hissettiniz mi? Sizce Tan bu kafa karışıklığını aşıp onu affedebilecek mi? Nasıl veda edeceğiz onlara? Düşüncelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın.🖤.
Bölüm etkileşimi
