17. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"
Bölümler 25Şu an: 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Onlar Feza'nın dengesiz şakaklarına alışık." Gerçekten beni bayağı rahatlatmıştı bu cümle. Tam bir şey diyeceğim sırada kulaklıktan yine bir ses geldi, biri öksürüp dikkatimizi çekmeye çalışmıştı. Sanırım herkesin onu dinlediğine ikna olduğunda devam etti, "Baran etrafta Açelya'yı aramaya başladı." Dedi Zehra. Söyleyeceğim şeyi unutmuştum. Başımı kaldırıp camdan dışarı, karlı Berlin havasına baktım ve yutkundum. Doğru an bu olmalıydı.
Bakışlarımı camdan çekip tekrar Tan'a döndüm, "Açelya'yı arıyor, dedi. Ne yapacağım şimdi?" Diye sordum telaşla. Her ne kadar defalarca üstüne konuşmuş olsak da şuan hepsi aklımdan uçup gitmiş gibi hissediyordum. Tan kollarımı tuttu, "Sadece sakin ol tamam mı? Birazdan aşağı ineceksin, ben de Feza'yı bulup peşinden geleceğim. Hepimiz orada olacağız, yalnız kalmayacaksın tamam mı?"
Sakin ve ol kelimelerini içimden defalarca kez tekrar ederken başımı salladım, "Zehra yanımda kalsın, söylememem gereken bir şey söylemek istemiyorum." Dedim. Denize düşen yılana sarılırdı. Tan başını sallayarak beni onayladıktan sonra başımı kendisine yaklaştırıp beni alnımdan öptü ve artık gitmem gerektiğini söyledi. Bulunduğumuz aradan hızlı bir şekilde çıktım fakat merdivenleri ağır ağır iniyordum çünkü nefesimi düzene sokmam ve adama bir terslik olduğunu belli etmemem gerekiyordu.
Baran muhtemelen yıllar önce Soysal'ın daha doğrusu Selim'in kaçmasına yardım etmişti, hâlâ görüşüp görüşmediklerinden emin değildik bu yüzden beni hiç tanımayabilirdi de ama içimden bir ses bir şekilde ikisinin bağları koparmadığını söylüyordu. Mağara'da Soysal'ın odasına girmeye çalıştığımızda kapıdaki dijital kilit sistemi Almanca çalışıyordu ayrıca odasındaki dosyaların büyük bir kısmı da Almanya'ya ait dosyalardı. Muhtemelen Baran'a o dosyalar sayesinde ulaşmışlardı.
Tekrar aynı tablonun önüne geldiğimde derin bir nefes aldım ve sakin görünmeye çalışarak salona girdim. Zehra aynı masada duruyor, Baran ise diğer konuklar ile ilgileniyordu. Zehra beni gördüğünde gülümseyip elini salladı, ona gülümsediğim esnada Baran'ın beni fark ettiğini gördüm fakat gözlerimi o tarafa çevirmedim.
Zehra'ya yaklaştığımda dişlerini göstererek gülümsedi, "Birazdan buraya gelecek." Dedi dudaklarını oynatmadan. Bunu o kadar iyi yapmıştı ki bir an başkasının konuştuğunu düşünerek etrafa bakmıştım. "Gelsin bekliyorum." Diye mırıldandım çantamı masanın üstüne koyarken.
Gerçekten de birkaç saniye içinde Baran bize dönerek gülümsedi ve anlamını bilmediğim bir el işareti yaptı. Hemen ardından karşısındaki misafirler ile vedalaştı ve masamıza doğru yürümeye başladı; sanırım az önceki hareket bekleyin geliyorum, demekti.
"İyi akşamlar hanımlar," bize yaklaşırken yüzünde çarpık bir gülümseme oluşmuş, dirseğinden havaya kaldırdığı elleri tuhaf bir ahenkle sallanmıştı. Tam karşımda durduğunda elini uzattı, "Ben Baran Akman, etkinliğin ev sahibiyim." Dedi aynı şekilde gülümsemeye devam ederken. Uzattığı elini tutmakta zorlandım, zihnimin bir oyunu muydu yoksa gerçekten gözleri her şeyi bildiğini haykırırcasına mı bakıyordu emin olamıyordum. Her şeyi bilse de bilmese de benim hiçbir şeyden haberi olmayan bir kadın olduğumu düşünmesi gerekiyordu, elini tutup onunla tokalaştım. "Açelya, Açelya Karayel. Memnun oldum."
Baran Zehra'yla da aynı şekilde tanışıp tokalaştıktan sonra kollarını iki yana açıp bakışlarını müzenin salonunda gezdirdi, "Hoşunuza gitti mi? Sergileri mutlaka gezmelisiniz." Dedi. Zehra gülümseyerek başını sallayıp "Gerçekten güzele benziyor fakat bir müze nasıl işletilir hiç bilmiyorum, biraz bahsetseniz güzel olurdu." Dedi. Amacı onu konuşturmak ve sohbet uzadıkça dikkatini dağıtıp ağzından bir şey kaçırmasını sağlamaktı.
"Ah! Avrupa'da turistlerin en sevdiği yerler şüphesiz müzelerdir. Tabii önemli olan onlarca turisti kendi müzene çekebilmek. Bizim müzemizdeki eserler Ortadoğu ve Batı Asya'dan getirilen nadide parçalardır, Avrupalılar kendilerininkinden oldukça farklı olan bu kültürlere fazlasıyla ilgi gösterirler."
Baran bazı parçaları Ortadoğu'dan getirdiklerini söylediğinde Zehra'nın gözlerinin parladığını gördüğüme yemin edebilirdim. Yüzündeki gülümseme genişlerken tıpkı avının kurduğu tuzağa doğru yaklaştığını görmüş bir avcı gibi bakmıştı. "Bizim de burada Türk kültürüne ait eserler görmek hoşumuza gitti, değil mi Açelya?" Dedi Zehra. Onaylamak için başımı salladım, "Biraz bakma fırsatı buldum, gerçekten hepsi çok güzel gözüküyor."
Baran söylediklerime memnun olmuş gibi ağır ağır başını salladı ve ağzındaki baklayı çıkardı. "Siz Başaran holding adına buradasınız sanırım Açelya Hanım, dedenizi tanırdım." Dedi. Başaran, annemin soyismi ve dedemin sahip olduğu fabrikanın da adıydı. Baran kendisini onayladığımda düşünüyormuş gibi yaptı fakat aslında düşünmediğini biliyordum. "Başaran bir fabrika sanıyordum." Dedi. Öyleydi, sadece teşkilat buraya girmek için holding gibi göstermişti.
"Öyleydi, işler büyüdü. Ben sizi önceden tanıdığımı sanmıyorum, dedemin de eski dostu olmalısınız?"
Baran'ın söylediğim yalana inanmadığını görebiliyordum hatta o da benim bunu gördüğümü anlamıştı fakat kimse bunun hakkında söz etmedi. "Tam olarak dedenizin dostu sayılmam, sadece tanırdım." Dedi az öncekine nazaran daha soğuk bir tavırla.
"Açelya, şimdi duyacaklarını ona söyle. Annemin sizinle aynı yaşlarda olacak bir erkek kardeşi var, sanırım onunla arkadaşlık ediyordunuz?" Kulaklıktan gelen ses Başkana aitti. Burada değildi ama müzeye fazla uzak olmayan bir yere park edilmiş minibüsten bizi dinliyordu.
"Annemin sizinle aynı yaşlarda olacak bir erkek kardeşi var, sanırım onunla arkadaşlık ediyordunuz?" Dedim Baran'a. Baran yine düşünüyormuş da çıkaramıyormuş gibi yaptı, "İsmi neydi acaba?" Diye sordu bu kez. "Selim Başaran." Dediğimde başarılı olmadığı oyununu sahnelemeye devam etti, "Ah! Tabii Selim. Onu ağabeyim ile beraber Almanya'ya taşınmadan önce tanırdım, çocukken." Dedi.
"Almanya'ya sadece iki kardeş mi taşındınız? Tutunmak zor olmuş olmalı." Baran Zehra'nın yorumuyla ona dönüp hüzünlü bir ifade takınarak başını salladı, "Zordu tabii... Fakat bugün buradayım." Dedi. Sohbet artık onu sıkmaya başlamış gibiydi, bakışları etraftaki diğer konuklara kayıp duruyordu. En sonunda bir tanesini gözüne kestirdi, "Afedersiniz ben konuklarımla ilgilenmeye devam etmeliyim, tanıştığımıza memnun oldum." Dedi ve cevabımızı doğru düzgün dinlemeden masadan ayrılıp arkamızda bir yere doğru yürümeye başladı. Dönüp baktığında yanına gittiği çiftin Lale ve Arslan Kıraç çifti olduğunu gördüm, yani Evran ve Nuray.
"Adam resmen dayını tanıdığını belli etmemek için debelendi." Dedi Zehra yine dudaklarını oynatmazken.
"Gerçekten böyle mi yapmak zorundayız çünkü ben o şekilde konuşamıyorum." Dediğimde Zehra hayır anlamında başını salladı, "Kolay bir şey değil ondan." Dedi hâlâ dudakları hiç hareket etmiyordu!
"Her neyse, bence kesinlikle bir şeyler biliyor ve benim bildiğimi de biliyor." Dedim kendimi işaret ederek.
"Onu nerden çıkarttın?"
"Nasıl baktığını görmedin mi? Resmen gözleriyle yalan söylediğini biliyorum, diye bağırıyordu."
"Gözlerinin pek masum bakmadığı aşikar." Dedi Zehra başını sallayarak. Biraz sonra yanından geçen garsonun tepsisinden iki tane şampanya alıp birini bana uzattı, "Hazır top onlardayken biraz davetin tadını çıkaralım bari." Dedi. Bu fikre bayılmıştım.
"Feza, Tan koridora geçin. Birazdan da yukarı çıkıp bir bakın." Başkanın komutunun ardından Feza ve Tan birkaç saniye daha davetle ilgileniyor gibi durduktan sonra aralarında bir şeyler konuşmuş ve salonun çıkışına yönelmişlerdi. Müzenin üçüncü katında Baran Akman'ın bir ofisi vardı, bu gece davet bittikten sonra teşkilatın ufak bir ziyaret düzenleyeceği bir ofis... Bu yüzden Tan ve Feza'nın önden gidip etrafı görmesi gerekiyordu.
Birkaç dakika boyunca kulaklıklardan hiç ses gelmedi; bu süre zarfında Baran, Nuray ve Evran'ı da rahat bırakmıştı.
Bir süre sonra Feza'nın sesini duyduk. "Başkanım yukarıda iki tane koruma bekliyor ama görünürde kamera yok." Dedi. Belli ki Baran'ın odasında kimsenin görmesini istemediği şeyler vardı. Zehra iç çekti, "Umarım heykel kaçakçılığı çıkmaz." Dedi.
"O ne demek?" Diye sordum.
"Yani umarım bu gizliliğin sebebi heykel kaçırmasıyla değil Soysal ile ilgilidir. Bizim sınırdan silah kaçırıyorlar, buralarda da heykel..." Dedi. Bunu düşünmekten hoşlanmıyordum fakat umarım Zehra haklı çıkardı.
Baran Akman, Nuray ve Evran'ın yanında fazla oyalanmadı çünkü artık etkinliğin açılış konuşmasını yapması gerekiyordu. Geniş salonun camdan uzak olan duvarında büyük bir tablo asılıydı, misafirlerin arasından sıyrılarak tablonun önüne geçtiğinde kameralar ve mikrofonlar da karşısında yerini aldı. Baran konuşmasına Almanya'nın başkenti Berlin'de bir Türk olarak bu müzeye sahip çıkmaktan onur duyduğunu ifade ederek başladı daha sonra da EFQM vakfından ve vakfın bu yılki ödül töreni etkinliğine ev sahipliği yaptığı için ne kadar mutlu olduğunu söyledi. İlk kez böyle bir etkinlikte bulunduğum için vakıf ve ödül hakkında fazla bilgim yoktu, bu vakfın Avrupa kalite yönetiminden sorumlu olduğunu ve ödüllerin de yönetmeliğe en uygun firmalada gideceğini yaptığı konuşma ile öğrenmiştim.
Konuşmasını bitirdiğinde salondan alkışlar yükseldi, biz de topluluğa ayak uydurup alkışladık. Baran, teşekkür edip ödüllerin birazdan sahipleriyle buluşacağını söyleyerek konuşmasını yaptığı tablonun önünden çekildi ve arkasındaki tilki figürü görüldü.
"Buradaki tablolardan en az birinin kaçak olduğuna yemin edebilirim." Dedi Zehra tekrar iç çekip etrafa bakınırken. "İsterseniz onu da ortaya çıkarabilirsiniz, sizin elinizde." Dedim omuz silkerek. Zehra ilk kez gülümseyerek bana baktı, "Bunu duymak güzel hissettirdi." Dedi. Daha çok kendini beğenmiş bir gülümsemeydi fakat takılmadım çünkü dalga geçtiği belliydi.
"Değerli konuklar ve sayın basın mensupları, isterseniz sergimizde ufak bir geziye çıkalım ve geri dönüp ödülleri sahipleriyle buluşturalım!" Baran İngilizce herkese hitap ettikten sonra kalabalık parçalar halinde salonun çıkışına yönelmeye başladı, herkes sergiyi görmek için hevesli görünüyordu. Bizim onlarla beraber gideceğimizden emin değildim fakat Evran ve Nuray'ın ayrıldığını gördüm. "Baran'ı sürekli göz önünde tutmamız gerekiyor, gidelim." Dedi Zehra da. Masadan çantamı alıp onu takip ettim.
Herkes tabloları incelerken bizim gözlerimiz Baran Akman'ın üstündeydi. Baran girişteki büyük tablonun önünde durmuş hakkında bir şeyler anlatıyordu fakat biz hâlâ kapıya yakın olduğumuzdan duyamıyorduk. Evran ve Nuray'ı Baran'ın hemen arkasında gördüğümde şaşırdım, gerçekten yakın takip yapıyorlardı ve belli ki meraklı çift rolünü gayet iyi oynuyorlardı.
Baran o büyük tablodan da koridordaki diğer resimlerden de uzun uzun bahsetti, artık topuklu ayakkabıların üstünde bu kadar dikilmekten ayaklarım ağrımaya başlamıştı fakat bir hareketlilik olmuyordu. Zehra'ya baktım, "Ne zaman bir şey olacak?" Diye sordum sıkıldığımı belli ederek. Zehra bir süre düşündükten sonra, "İnisiyatif kullanacağım..." Dedi ve tekrar kafasındaki düşünceyi tarttı. En sonunda, "Gidip tekrar konuşmaya çalışalım." Dedi. Kabul etmekten başka seçeneğim yoktu, zaten bunu kendim istemiştim.
Baran'ın arkasındaki kalabalığa karışıp anlattıklarını dinlemeye başladık. "Bu tablo, Mahmud Gaznevî'nin bir portresi. Hindistan'a tam on dört sefer düzenleyerek Ortadoğu'da islam kardeşliğini sağlayan, ilk kez sultan ünvanını kullanmış Türk hükümdar." Biraz duraksayıp oldukça etilenmiş gibi resme baktı, "Müthiş bir adam." Dedi. Açıkçası tarih ya da sanat hakkında o kadar da bilgili gözükmüyordu, tüm tabloların başında hemen hemen aynı şeyleri anlatıyordu.
"Mahmut Gaznevî'nin bu güzel portresini hangi sanatçı resmetmiş?" Diye bir soru yöneltti Zehra. Baran hatırlamaya çalışıp başarılı olamayınca ben konuştum, "Sinan Bey." Diye mırıldandım. Baran bana bakıp gülümsedi, "Doğru, Sinan Bey." Dediğinde yavaşça başımı salladım.
"Dayım nasıl bir çocuktu Baran?" Dediğimde Baran'ın ifadesi değişti, fakat alenen kaşlarını çatmadı. Benim için de sormak kolay olmamıştı. "Hatırlamıyorum, çok küçüktük." Dedi en kolay cevabı vererek ama benim karnım basit cevaplara toktu.
"Annem çocukken ona benzediğimi söylerdi." Dediğimde Baran bu kez gözlerime öyle bir baktı ki ne düşündüğünü merak ettim.
"Yüzün onu andırıyor." Dedi bir süre yüzüme baktıktan sonra. Yüzümde özenle yaptığım makyajım, maşaladığım saçlarım ve giydiğim kırmızı elbise de ona benzeyen tarafımı örtmeye yetmiyordu demek. "Biliyorum." Diyebildim sadece.
Eğer ona dayımın kaybolduğunu ve ona ne olduğunu bilmediğimizi ya da dayımla ilgili hissettiğim güzel bir şeyi söylersem yani yalan konuşursam operasyon tehlikeye girebilirdi çünkü Baran'ın dayımla aramda geçenleri bilip bilmediğini bilmiyorduk, her şeyden haberdar ise ona yalan söyledigimde bunu anlardı ve hiçbir şey öğrenemezdik. Bu yüzden daha fazla konuşmaya nasıl devam edeceğimi bilmiyordum, kısıtlı şey söylemeye iznim varken konuşmak çok zordu.
"Neden onun hakkında konuşurken böyle bakıyorsun?" Diye sorduğunda beklemediğimden şaşırdım. "Nasıl bakıyorum?" Diye sordum gerçekten merak ettiğim için. Gözlerime bakıp kaşlarını kaldırdı, "Yaralı hatta paramparçaymış gibi." Dedi. Dudaklarım aralandı fakat bir şey söyleyemedim, yutkunup boğazımdaki acıyı bastırmaya çalıştım sadece. Ne söylemeliydim, haklı olduğunu mu yoksa yanlış düşündüğünü mü?
"Başına gelenler sence de üzücü değil mi?" Konuşurken tamamen hislerime güvenmiştim, onun düşündüğüm gibi dayımla bağlantısını kesmediğini varsaymıştım.
"Başına neler geldiğini bilmiyorum." Dedi fakat gözleri aksini söylüyordu. Başımı kabul etmediğimi belli ederek iki yana salladım, "Çok iyi biliyorsun."
Baran Akman yine gözlerime uzun uzu baktı, artık bilmediğim şeyleri değil bildiklerimi görüyordum gözünde. Neredeyse Soysal'ın gözlerinde gördüklerime benzer olanları. En sonunda bakışlarını üstümden çekip tekrar kalabalığa döndü ve sanki az önce hiçbir şey konuşulmamış gibi misafirlerine hitap etmeye başladı.
"Açelya," birinin omzuma dokunduğunu hissettim, Zehra'ydı. "çok iyiydin, haydi gel." Diyerek koluma girdi ve bizi kalabalığın aksi yönüne çekti. Tabloların önünden uzaklaşırken Tan ile göz göze geldik, yüzünde sert bir ifade vardı. Dolan gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüm. Onunla Almanya'ya gelene kadar geçirdiğimiz bir ay dolu dolu geçmişti, ne kadar yoğun olursak olalım birbirimize vakit ayırmıştık ve ben çok iyi biliyordum ki yüzündeki bu ifadenin sebebi yanıma gelemiyor oluşuydu.
Türkiye'ye dönmeden önce bir şekilde bu saçma rollerden kurtulup bir araya geleceğimizi kendime hatırlatarak ben de içimdeki ona koşma isteğini bastırdım. Üstelik bugün kendi ayaklarım üstünde durabilmem gerekiyordu çünkü başkasının değil benim hayatımı onmaz hâle getirmişti. Ve buradaki kimsenin değil benim dayımdı.
Salona geri döndüğümüzde Zehra etraftakilere belli etmeden elini saçına daldırdı ve kulağındaki kulaklığa dokunup başkana az önce olanları anlattı. "Gerçekten güzel ilerlemişsin Açelya tebrik ederim, buna ihtiyacımız vardı." Dedi Bahri Başkan. Ona teşekkür ettim fakat sesim pek iç açıcı değildi. Başkan, "İsterseniz siz biraz çekilin, bir süre Giray ve Feza'yı bekleyelim." Dediğinde minnet duyarak kabul ettim.
Masamızda dikilmeye devam ederken müzenin dışarıdan nasıl göründüğünü hayal etmeye çalıştım. Muhtemelen camlardan dışarı vuran sarı ışık ve dışarıdaki kar yağışı mükemmel bir manzara oluşturuyordu. Kapının önündeki muhabirler bile bu akşamki işlerinden ayrı bir keyif alıyor olmalılardı; Berlin gibi güzel bir şehirde, yılbaşı süslerinin, kar tanelerinin arasında ve böylesine otantik bir müzenin önünde yayın yapmak güzel olurdu. Arsu aklıma geldiğinde gülümsedim, o da medya okuyordu ve eminim ki burada olmayı çok severdi.
Buraya Tan, Korhan ve Arsu ile beraber yılbaşı tatili için gelseydik nasıl olurdu acaba? Ankara'dayken dördümüz vakit geçirmeyi çok seviyorduk, sık sık beraber akşam yemeği yiyor ya da dışarı çıkıyorduk. Arsu her ne kadar benden birkaç yaş küçük olsa da iyi arkadaşlık etmeye başlamıştık, Tan ve Korhan olmadan da sürekli görüşüyorduk. O, okul çıkışında ofisime gelmeyi seviyordu bazen de ben onu okuldan alıyordum ve bir yerlere gidiyorduk. Eminim hep beraber Berlin'de de çok eğlenirdik. Belki bir gün yapacak fırsatımız olurdu, bunun için bu şehri ilk sıraya yazacaktım. İyi ki o gün Korhan'ın avukatı olmayı kabul etmişim diyordum şimdi, o zaman korkup geri çekilseydim bunları planlayacak arkadaşlarım olmayacaktı.
"Bunlar ne kadar daha sergi gezecek ya?" Zehra'nın sesini duyduğumda dalgınlıkla gülümsemeye devam ederek ona baktım, "Vay canına, gülüyorsun." Dedi Zehra şaşırarak. Bu sefer sesli güldüm, "Kusura bakma yanlışlıkla oldu. Ne diyordun?"
"Diyorum ki ben de sıkılmaya başladım artık." Dediğinde başımı salladım. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum ama artık ödül töreni yaklaşıyor olmalıydı, kalabalık üst kattaydı orayı gezmeyi bitirip aşağı ineceklerini düşünüyordum. Zehra parmağını tekrar kulaklığa yerleştirip konuştu, "Başkanım, Fezalardan haber var mı?" Diye sordu.
"Tuvaletteyiz." Dedi Feza. Zehra yüzünü buruşturup bana baktı, "Neden?"
"Üstüme içki döküldü, Giray çitiliyor şimdi." Feza'nın söylediğine kapının önünde dikilen Yiğit bile kendini tutamayıp güleyazmıştı. "Peçeteyle silmeye çalışıyorum!" Diye açıklamalada bulundu Tan ama nafileydi, onu bir kez pantolon çitilerken hayal etmiştik.
"Başkan sizi oraya araştırma yapın diye gönderdi, araştırma yapın!" Dedi Zehra. Kulaklıktan bir süre hışırtı sesleri geldi, sanırım Tan yine gözlüğün mikrofonunu açık unutmuştu. Birkaç saniye sonra Feza, "Koridorda üç beş resim, iki tane de izbandut gibi adam var neyini araştıracağız?" Diye sordu.
"Eksi birinci kata inin o zaman. Personel odaları orada, adamların gece de orada kalıp kalmadığını öğrenin." Zehra'nın konuşmasından sonra Feza birazdan oradan çıkıp aşağı ineceklerini söyledi ve mikrofonlarını kapattılar.
Zehra tam zamanında parmağını kulaklıktan çekmişti, konuklar ve Baran sonunda salona giriyorlardı. Herkes yavaş yavaş yerini almaya başladığında Baran bu kez kapının sağ tarafında kalan, fazla yüksek olmayan sahneye çıktı. Tekrar bir konuşma yaptı ve konuşmasının sonunda artık ödüllerin getirilmesini istedi. Ödüller bir köşeye özenle dizildiğinde ilkini aldı ve ödülün içeriğinden bahsetti, daha sonra da sahibinin İsmini söyledi ve bir alkış koptu. Ödülün sahibi olan adam sahneye çıkarken ben arkadaki ödülleri sayıyordum, on bir tane daha vardı. Anlaşılan bu fasıl uzun sürecekti.
🎭
Giray Tan
Bu operasyon tam olarak şuan sinirlerimi zorlamaya başlamıştı. Açelya, yanında Zehra ile beraber Baran'ın yanına gitmişti ve bir şeyler konuşmaya başlamışlardı. Acelya'nın arkası bana dönüktü ama Baran'ın dudaklarını okuyabiliyordum. Az önce uzun uzun Acelya'nın yüzüne bıkmıştı ve "Yüzün onu andırıyor." Demişti. Hiç şüphesiz Soysal'dan bahsediyordu. Acelya'nın ne tepki verdiğini görmemiştim ama başı eğilmişti, ona benzetilmekten hoşlanmıyordu çünkü. Dişlerimi sıkıp derin bir nefes aldım, istemsizce yerimde kıpırdandığımda Feza'nın bakışları bana döndü ama o tarafa baktığımı gördüğünde ne olduğunu anlaması uzun sürmedi.
Bir süre daha konuşmaya devam ettiler, "Neden onun hakkında konuşurken böyle bakıyorsun?" Diye sordu Baran Açelya'ya. Açelya muhtemelen nasıl baktığını sordu, "Yaralı hatta paramparçaymış gibi." Dedi Baran cevap olarak. Baran'ın dediklerini Feza'ya söylediğimde kasları çatıldı, "Acaba gerçekten Acelya'nın bakışlarından dolayı mı böyle söylüyor yoksa bir şey mi biliyor?" Diye sordu. Başımı iki yana salladım, "Kesinlikle bir şey biliyor." Diye mırıldandım. Bir şey, belki de çok şey biliyordu.
Sanki Feza ile konuştuklarımızı duymuş gibi, "Başına neler geldiğini bilmiyorum." Dedi Baran. Acelya'nın başını hareket ettirdiğinde hareket eden saçlarından bir şeyler söylediğini anladım. Baran, onun söylediklerinden rahatsız olmuş gibi baktı daha sonra da önüne dönüp tablolarla alakalı konuşmaya devam etti. Gözlüğümün mikrofonu açan tuşuna basıp konuştum, "Zehra, ayrılın artık oradan." Zehra Acelya'nın omzuna dokunup bir şeyler söyledi ve koluna girip bizim olduğumuz tarafa doğru yürümeye başladı.
Açelya ile göz göze geldiğimizde ne bu konuşmanın tahmin ettiğim gibi onu ne kadar üzdüğünü fark ettim. O ise benim sert yüzüme bakıyordu, neler hissettiğimi anlamış mıydı bilmiyordum ama gözleri yanına gitmemi istediğini söylüyordu. Ne yazık ki ikimiz de bunu yapamayacağımı biliyorduk. Fakat bir şekilde bu müzeden çıktıktan sonra bir araya geldiğimiz bir an olacaktı elbet.
"Haydi, artık yukarı çıkalım." Açelya ve Zehra'nın salona girdiğini gördüğümde Feza'ya başımı salladım ve merdivenlere yöneldik, çıkmadan önce Feza garsonun tepsisinden bir içki almıştı. Merdivenleri çıkmaya başladığımızda Feza bardağı yavaşça çevirmeye başladı, "Acaba korumanın üstüne döküp kapıdan mı uzaklaştırsak." Dedi. Cıkladım, "Bence sen onu iç." Dedim.
İkinci katı geçip üçüncü katında merdivenlerini çıktığımız esnada Feza içkiyi çevirirken üstüne döktü. "Giray! Gitti takım!" Diye bağırdı. Ofladım, "Aferin Feza!" Merdivenleri bitirip korumaların görüş açısına girdiğimizde Feza o tarafa dönüp lavabonun yerini sordu. Adam koridorun sonunu işaret ettiğinde teşekkür edip tuvalete yöneldik.
"Neyse iyi oldu, biraz burada oyalanırız bir şey duyarız ya da görürüz belki." Dedi Feza tuvalete girerken. Onu içeri doğru itekledim, "Aynen kesin yaşanır bu." Dedim. Adamlar hiç de konuşkan görünmüyorlardı. Feza lavabonun başına geçip musluğu açtı ve elini ıslatıp içkinin döküldüğü yere sürmeye başladı. Yararı dokunmadığını gördüğünde ceketimin cebindeki mendile baktı, "Şunu versene." Dedi elini uzatarak. Mendili çıkarıp ona verdiğimde onu da ıslatıp gömleğindeki lekeyi silmeye başladı.
"Sen de pantolonumu silsene." Dediğinde şaşırarak baktım ona, "Af buyur?" Feza lekeyi çıkarmaya çalışırken oflayıp tekrar yüzüme baktı, "Çitile lan işte iki dakika!" Diye çemkirdi. Burdan çabucak çıkmak adına kapının arkasındaki peçetelikten bir peçete alıp elimi ıslattım ve oflayarak pantolonundaki lekeyi silmeye çalıştım.
Biz hâlâ lekeyle uğraşırken kulaklıktan Zehra'nın sesi duyuldu ve ne durumda olduğumuzu sordu. "Tuvaletteyiz." Diye cevap verdi Feza. Ne olduğunu sorduklarında ise, "Üstüme içki döküldü Giray çitiliyor şimdi." Diye cevap verdi. Güldüklerini duyduğumda Feza'nın bacağına elimle sertçe vurdum. "Peçeteyle silmeye çalışıyorum!" Zehra araştırma yapmak için burada olduğumuzu hatırlattığında Feza araştırılacak bir şey olmadığını söyledi fakat daha onun yüzünden araştırma yapmaya vakit bile bulamamıştık! Zehra eksi birinci kata inip personel odalarına bakmamızı söyledi.
Biraz daha Feza'nın üstündeki lekelerle uğraştıktan sonra doğruldum, "Oldu mu Feza?" Diye sordum. Feza ceketinin önünü ilikleyerek gömleğindeki su lekesini gizlemeyi başardı fakat bacağındaki su lekesi hâlâ biraz belliydi. "Neyse yapacak bir şey yok, gidelim hadi." Dedi Feza. Sonunda tuvaletten çıkıp tekrar zemin kata indiğimizde ödül töreninin çoktan başladığını ve koridorların boş olduğunu gördük. Bu iyiydi, aşağı dikkat çekmeden inebilirdik.
Alt kata inen bir asansör olduğunu gördüğümüzde inmek için onu kullandık, asansörden indiğimizde karanlık bir koridora çıktık. Etrafta kapı ya da başka bir şey olmadığından dümdüz yürümeye başladık, biraz yürüyüp köşeyi döndüğümüzde kapıları gördük. Feza ilkine baktığında temizlik malzemelerini gördük ve devam ettik. Başka bir kapının arkasında da depolanmış eşyaları gördük. Sonunda soyunma odası gibi bir yer bulduğumuzda içeri girdik. Çalışanların dolapları burada yer alıyordu. Feza dolaplara yönelirken ben duvardaki çizelgeye baktım. Resepsiyon, sergi salonları ve güvenlik bulunan noktalarda kimin hangi gün çalıştığı yazıyordu ve anladığımda göre üçüncü kattaki odanın önünde hep aynı iki adam duruyordu aynı zamanda Türklerdi. Gözlüğün kamerasıyla çizelgenin görüntüsünü aldıktan sonra Feza'ya döndüm, "Çalışma saatlerini sabah dokuz akşam altı olarak gösteriyor, eğer doğruysa bina gece bomboş oluyor." Dedim.
"İyi, dolaplarda bir şey yok." Dedi dikildiği dolabın önünden ayrılırken. Üçüncü kattaki güvenliklerin dolaplarına bir de ben bakmak istediğim için dolaplarda isim olup olmadığına baktım fakat sadece numaralar vardı üstlerinde. Odada kontrol edecek başka bir şey kalmadığında çıktık. "Bu operasyon pek de verimli geçmedi, ne dersin?" Diye sordu Feza. Hak veriyordum, gerçekten bu kez bir şeyler bulmak zordu. "Tek umudumuz yılbaşı partisi, yoksa yeni bir plan yapmak zorunda kalacağız." Dedim. Ödül töreninden birkaç gün sonra buradaki konuklar ile bir yılbaşı partisi verilecekti ve ev sahibi yine Baran Akman'dı. Üstelik bu kez kendi evinde. "Ecnebilerin after party dediği şey bir işe yarasa bari." Dedi Feza.
Elimizde hiçbir şey olmadığı için canım sıkılmıştı, tekrar balo salonuna geldiğimizde bir masaya geçtik ve törenin geri kalanını izlemeye başladık. Açelya'yı durduğumuz yerden görebiliyordum, dirseklerini masaya yaslamış başını elleri arasına almıştı. Gerçekten yorulmuş ve sıkılmış gözüküyordu. Onu Türkiye'de bıraksaydık nasıl olurdu diye düşündüm fakat hemen bu fikrin berbat olduğuna karar verdim en azından buradayken gözümün önündeydi ve iyi olduğuna emin olabiliyordum.
Ödül töreni dakikalarca devam edip nihayetinde son bulduğunda güzel bir melodi çalmaya ve çiftler dansa kalkmaya başladı. "Umarım kimse Açelya'yı dansa kaldırmaya çalışmaz." Dedim kendimi tutamayarak. Feza söylediğime gülerken lokmasını yutmakta zorlandı, "Merak etme Açelya kabul etmez." Dedi. Açelya'yı başka bir adamla dans ederken hayal etmeyi bırakıp silkelendim, "Doğru, yapmaz benim çiçeğim." Dedim kendi kendime.
🎭
Evran Taşdelen
Vatan nedir.Vatan belki bir güldür
Kokladığın.Ve koynunda sakladığın.
Sevmek sevilmektir vatan.
Özgürlük uğruna özgürlüğü yok etmek değildir.Vatan, ana baba bacı ve komşularımız, mesaide arkadaşımızdır.Vatan, haksızlığa başkaldırmak. Mazlum için dövüşmektir.Vatan, kucaklamaktır herkesi kardeşçe. Kendi insanına yan gözle bakmamaktır.Vatan, Benliğinden vazgeçmek.Ve çıkarına sarılanları uyandırmaktır vatan! ...
Böyle söylemiş Orbay Eken, ne güzel anlatmış vatanın ne demek olduğunu. Benim gibiler için çok daha fazlası vatan. Bu yüzden bu kadar sertim, başkalarının deyişiyle, çünkü o gülün yapraklarını koparanlara, mazlum için değil mazluma karşı dövüşenlere, kendi insanına yan gözle bakanlara, çıkarına sarılanlara yaptıklarının vatana ihanet olduğunu birinin göstermesi, cezanın ne demek olduğunu öğretmesi gerekiyor.
Ve benim, Soysal Zaman diğer terör örgütleriyle beraber vatanın bütünlüğüne darbe indirmiş, indirmeye de devam eden bir vatan hainiyken bu görevi ciddiye almamam söz konusu bile değil. Soysal Zaman denen adamın sebep olduğu patlamaların, silahlı saldırıların, yaralıların ve şehit düşenlerin görüntüleri hep aklımın bir köşesindeyken ne o adamı ne de Acelya'nın onun öz yeğeni olduğu gerçeğini uzun süre unutamadım. Hâlâ Soysal'ın bir hain olduğunu unutmuş değilim tabii ancak maalesef Açelya'ya haksızlık yaptığımın farkındayım.
Bunca zaman onun dayısına yardım ettiğine ve dayısı gibi bir hain olduğuna inandım, gözümün önünde aksini kanıtlayacak onlarca şey olmasına rağmen. Bilmiyorum, belki gözümün önünü bürüyen vatan aşkı belki de ön yargım yüzünden.
Giray, onun sevdiği kadın olduğunu söylediğinde Giray'a hep gözüm kapalı güvendiğimi hatırladım, onun bir haine aşık olmak gibi bir hataya düşmeyeceğini içten içe biliyordum. Fakat ancak kabulleniyordum Acelya'nın aslında hainlerin değil de Soysal'ın hayatını kararttığı masumların arasında olduğunu. O hâlâ benden hoşlanmıyordu ve ondan bir şekilde özür dilemem, hem onunla hem de dostumla yani Giray'la aramı düzeltmem gerekiyordu. Giray kimseyi silip atacak bir adam değildi ama yine de bana kırgın olduğunu biliyordum ve gönlünü almak istiyordum. Şuan hâlâ balo salonunda ödüllerin verilmesini izliyorduk, az önce Feza ve Giray da salona girmişti. Bugün bunu yapmanın sırası değildi ama Almanya'dan ayrılmadan önce bu işi halletmeyi aklımın bir köşesine yazmıştım.
Ödül töreni bittiğinde salonda tekrar bir alkış koptu ve ardından hoş bir müzik sesi salonu doldurdu. Çiftlerin tek tek dansa kalktığını gördüğümde ne yapmam gerektiğini anlamıştım. Yanımda duran Nuray'a fark ettirmeden derin bir nefes aldım. Nuray... O da vatanım gibi başka bir güldü.
Ona döndüğümde nazik olmaya çalışarak elimi uzattım fakat hiçbir şey söyleyemedim, neyseki o durumu anladı ve gülümseyerek ince parmaklarıyla elimi kavrayıp benimle dans pistine geldi. Elini bırakmadan karşısına geçtim ve diğer elimi de beline koydum, onun eliyse omzumda değil üst kolumda duruyordu. "Fazla yüksektesin, özür dilerim." Diye mırıldandı gülümseyerek. Sorun yok manasında başımı salladım. Yüksekte olduğum konusunda haklıydı ama o, bu açıdan çok güzel görünüyordu.
Müziğe ayak uydurup yavaşça dans etmeye başladığımızda hata yapmaktan endişe duyarak elimi daha sıkı tuttu. O an avuç içlerimdeki nasırlardan rahatsız olup olmadığını düşündüm, umarım olmazdı. Başını kaldırıp gülümsediğinde yutkundum, bunu fark etti.
Nuray benim koklamaya kıyamadığım bir güldü. O kadar kıyamıyordum ki kendimden bile sakınıyordum onu bu yüzden de kalbimi ona bir türlü açamıyordum. Uzun, hem de çok uzun süredir. Ve şimdi vücudumun ona verdiği tepkileri fark etmesi beni, bu koca cüssemi utandırıyordu.
"Neden bu kadar gergin duruyorsun? Biraz gevşe." Dediğinde kollarımı bile sıktığımı fark ettim ve söylediği gibi biraz gevşemeye çalıştım. "İlk defa dans ediyorum." Diye itiraf ettim. Hâlbuki dans ettiğim için değil, onunla dans ettiğim için bu kadar gergindim. Nuray güldü, gülüşü de tıpkı konuşması gibi ince ve zarifti.
Dans ettiğimiz süre boyunca Nuray'ın gülümsemesi hiç solmamıştı, benim içinse dakikalarca onu izlemek okyanusun ortasında bir sal bulmak gibiydi. O sala sıkı sıkıya tutundum ve asla kaybetmek istemedim, hep Kıraç ve Lale olarak kalmak istedim. Şarkı sonlanıp durduğumuz zaman tekrar Nuray'ın elinden tuttum ve masamıza geri döndük. Masamızda Alman, yaşlı bir hanım vardı "Çok güzeldiniz çok!" Dedi yanına vardığımızda, üstelik Türkçe konuşmuştu. Nuray bu sefer dişlerini göstererek gülümseyip kadının ellerini tuttu, "Çok teşekkür ederiz, Vielen Dank!" Dedi. Anlayıp anlamayacağından emin olmadığı için Almanca da söylemişti ama kadın eşini işaret ederek Türk olduğunu söylediğinde sandığımızdan iyi Türkçe bildiğini anladık, bir süre onlarla sohbet ettik zaten burada yapılabilecek daha iyi bir seçenek yoktu.
İçki ve diğer ikramlardan sonra kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı, gitme vakti yaklaştığı için mutluydum zaten Nuray ve timdeki diğer herkes de yorulmuş gözüküyordu. Gerçekten yorucu işlere alışıktık aslında ama sadece dikilip sohbet etmek daha yorucu gelmişti.
Girişteki görevlilerden biri gelip otelin gönderdiği aracın geldiğini söylediğinde masadaki çiftle yılbaşı partisinde görüşmek üzere vedalaştık ve Nuray koluma girdikten sonra salonun çıkışına doğru yürümeye başladık. Bu akşama dair özleyeceğim tek şey bu olacaktı sanırım.
Müzeden otele dönmek uzun sürmedi, geldiğimiz gibi hızlıca asansörlerden birine bindik ve kaldığımız katın numarasına bastım. Asansör durduğunda iç cebimden oda kartını çıkarttım ve Nuray'dan önce varıp kapıyı açtım. İçeri girdiğimizde ilk işim ceketimden kurtulmak ve gömleğin fazla kapalı yakasını açmak oldu, Nuray da topuklu ayakkabılarını çıkarıp bir köşeye bırakmış takılarını çıkartıyordu.
Duş almaya ihtiyacım vardı ama odadaki tek duş hiç de mahrem bir banyo deneyimi sunmuyordu. Memleket gibi değildi ki burası anasını satayım, otelde hamam da yoktu. Nuray'ın da duşa bakıp aynı şeyi düşündüğünü anladığımda başımı eğip ensemi ovuşturdum. "Ben büfeye ineyim," dedim ve gerisini getiremeyip ceketimi alarak kapıya yöneldim.
Odadan çıktığımda ofladım, resmen sıcak basmıştı. Tekrar asansöre binip zemin kata bastım, resepsiyonun arkasında içecek büfesi vardı. Asansörden inip büfeye girdiğimde soğuk bir şeyler getirmelerini istedim. Nuray ile aynı odayı paylaşmak zordu, o yatakta uyurken ben koltukta yatıyordum ama zor olan koltukta yatmak falan değildi. O, oradayken gözlerimi kapatıp uykuya dalamıyordum ve sebebini bilmiyordum.
İçeceğim geldiğinde değişik bardağa ve saçma sapan süslere yüzümü buruşturup pipetle bir yudum içtim, şurup gibiydi. Bardağı itip geri yaslandım ve oturmaya devam ettim.
🎭
Açelya / Ertesi gün
Telefonumun alarmı üçüncü kez çalmaya başladığında daha fazla dayanamayıp telefonu elime aldım ve alarmı kapatıp dirseklerimin üstünde doğruldum. Şuan tam karşımda duran aynadan kendimi görebiliyordum ve bu ben olamazdım! Saçlarım korkunç derecede dağılmıştı ve gözlerim yine panda gibi gözüküyordu, bu sefer dudağımda kalan ruj da dağılmıştı.
Üç tane alarmın amacı da bugün toplantı yapmak için bir dağ evine gidecek olmamızdı. Buralarda birinin bizi fark etmesi riskini almamak için teşkilat bir dağ evi ayarlanmıştı. Bu güzeldi çünkü etrafta kimse olmadığından Tan ile de rahat rahat görüşebilecektik, en azından bir günlük.
Bu düşüncenin verdiği güçle yataktan çıkıp banyoya girdim ve kendimi duşa attım, hem saçlarım düzelirdi hem de makyajımdan kurtulurdum. Zehra'nın da girmek isteyeceğini düşündüğümden acele ettim, dün gece çok geç döndüğümüz için ikimiz de geldiğimiz gibi uyumuştuk.
Duştan çıktıktan sonra banyoda saçlarımı kuruttum ve iç çamaşırlarımın üstüne bornozumu giyip dolaba yöneldim. Siyah bir termal tayt ve bluz alıp bornozumu çıkarmadan taytı giydim. Zehra uyanmış telefonuyla ilgileniyordu fakar çekinmeden bornozumu çıkarıp bluzu giydim.
Zehra sonunda kalkıp banyoya giderken ben de makyaj masasının önüne geçtim ve saçlarıma birkaç ürün sürüp dünkünden daha günlük olacak şekilde maşalamaya başladım. Neyseki Türkiye'deyken saçlarımı kestirmiştim, artık eskisi kadar uzun sürmüyordu. Saçlarım bittiğinde hızlıca makyaj yapıp etrafı topladım. Üstümdeki bluzun üstüne giyeceğim siyah, parmak detaylı hırkayı ve atkı, mont gibi şeyleri de çıkarıp yatağın üstüne bıraktım, çıkmanıza yakın giyinecektim.
Zehra'nın çıkıp hazırlanmasını beklerken balkona çıkıp cadde manzarasını izlemeye başladım, buraya ne için gelmiş olursak olalım burada olmanın bana iyi gelmediğini söyleyemezdim. Her ne kadar tam bir Ankara kadını olsam da kabul etmeliydim ki Ankara'dan uzaklaşmak iyi gelmişti.
Kaç dakika balkonda vakit geçirdiğimi anlamadım bile, Zehra balkon kapısını açıp artık gidebileceğimizi söylediğinde içeri girdim. Hızlıca hırkamı, montumu ve botlarımı giyip atkımı ve kol çantamı aldıktan sonra Zehra'nın peşinden odadan çıktım.
Oraya beraber gidemeyeceğimiz için otelin önüne çıktıktan sonra bir taksi çevirip bindik.
Başkanın minibüsüne bineceğimiz noktaya olan yolculuğumuz bir saati aşkın sürmüştü, onunla yol üstünde bir restoranın önünde buluşacaktık. Restoranın kapısına doğru yürüdük fakat bizi bırakan taksinin beklemeden uzaklaştığını gördüğümüzde içeri girmemize gerek kalmadan yan tarafta park halinde duran minibüse yöneldik.
Kapı açıldığında herkesin çoktan içerideki yerini almış olduğunu gördüm, ilk binen Zehra oldu ve Nuray'ın yanındaki boşluğa oturdu. Ben de Feza'nın kayıp yer açmasıyla Tan'ın yanına geçtim. "Hoş geldiniz kızlar." Diye seslendi Başkan ön taraftan fakat cevap veremedim çünkü Tan sarılırken resmen boğmuştu beni.
"Nasıl bu kadar geç gelmeyi başardınız?" Diye sordu Feza. "Taksici çok yaşlı bir adamdı, korktuğu için yavaş sürüyordu." Dedi Zehra. Gerçekten de Nuray ve Evran'dan erken çıkmanıza rağmen geç varmıştık. "Neyse artık, Yiğit sür oğlum daha yolumuz var." Dedi Başkan ve tekrar yola çıktık.
Başlarda içerisi sessiz olsa da Feza kimseye sataşmadan durmadığı için bir süre sonra yine gürültü oluşmuştu. Tan bunu fırsat bilerek bana döndü, "Dün gece yanına gelmeyi çok istedim." Dediğinde gülümsedim ve omzuma attığı elini tuttum. "Biliyorum, hissettim." Tan, beni biraz daha kendisine çekip başını eğip benimkine yasladı. "Bugün akşama kadar oradayız, toplantı bittikten sonra ormanda yürüyüşe çıkabiliriz." Dediğinde hevesle başımı salladım, onu çok özlemiştim.
Nuray, "Giray'ın, Feza'nın pantolonunu çitilemesine ne diyorsunuz?" Deyip bir kahkaha patlattığında Tan'ı dürtüp gülmeye başladım. Tan, öfkeyle cıkladı, "Bir daha size iyilik yaparsam adiyim." Dedi.
Feza, "Sen dayanamazsın oğlum bize." Dediğinde Tan ona aksini iddia ederek baktı fakat aralarındaki inatlaşmayı Feza kazandı, herkes Tan'ın ne kadar yumuşak kalpli olduğunu biliyordu. Göğsünü okşadım, "Sen doğru olanı yaptın." Dediğimde gülümseyip Feza'ya kaşlarıyla beni işaret etti.
Feza dil çıkarıp önüne döndü ve telefonunu çıkardı. "Ne olur düşündüğüm şeyi yapıyor olma." Diye mırıldandığını duydum Zehra'nın fakat neyden bahsettiğini anlamadım. Birkaç saniye sonra Feza'nın telefonundan bir müzik sesi yükseldi, Feza da sesini sonuna kadar açıp bağırarak şarkıyı söylemeye başladı. "Burası bizim mahalle adres sana banane herkes herkes burada merkez herkes burada gel hadi hepsini topla
Şimdi eller havaya..." Ve gerçekten ellerini havaya kaldırıp kıvırıyordu. Şarkının yabancı dilde olan yerlerinde susup sadece dans ediyor, daha sonra söylemeye devam ediyordu. "Hakan çalhanoğlu burda on numara her yerde şimdi eller havaya!" Dedi ve tekrar ellerini kaldırıp dans etmeye başladı.
"Allah'ım! Sus artık!" Diye bağırıyordu Zehra fakat Feza öyle eğleniyordu ki onu eliyle eliyle geçiştirip söylemeye devam ediyordu. Bu sefer de Evran konuştu, "Lan tamam! Yeter artık Giray durdur şunu." Giray gözlerini büyüterek ona baktı, "Ben ne yapabilirim bu duruma?" Dedi, bir yandan da gülüyordu.
En sonunda Feza'nın şarkısı bittiğinde sustu ve arkadaşlarına baktı, "Bir şarkı dinlettirmediniz be!" Diye çemkirdi. "Buna şarkı mı diyorsun?" Dedi Evran yüzünü buruşturarak. "Sen sadece türkü dinlediğin için beğenmezsin tabii Evran dede." Diye cevap verdi bu sefer de Feza. Ve Evran'ın, Feza'nın üstüne eğilip ensesini tuttuğu gibi yüzünü yere eğmesi bir oldu, Feza kalkmaya çalıştıkça daha çok itiyordu aşağı. "Tamam tamam yeter, kıpkırmızı oldu çocuk!" Diyerek müdahalede bulundum en sonunda, Evran'ın sözümü tutup durmasını beklemiyordum ancak yavaşça Feza'nın kafasını bırakıp geri yaslandı. Feza da kızarmış kafasını kaldırırken "Allah razı olsun." Diye mırıldanıyordu. Feza arkasına yaslanıp oturduktan sonra ben de tekrar Tan'ın göğsüne yasladım ve o şekilde yola devam ettik, yavaş yavaş internet de çekmemeye başladığında herkes Feza bir daha şarkı açamayacağı için rahatlamıştı.
🎭
"Allah be! Doğa be! Oh, yemin ederim canlandım." Feza minibüsten indiği gibi esneme hareketleri yapmaya başlamış, elini yüzünü kara sürüyordu. Tan onu ittirerek arabadan inerken Feza kendisini kara doğru bıraktığında güldüm, bir yandan da Tan'ın inmeme yardım etmek için uzattığı elini tuttum. Dağ evinin şehirden bu kadar uzak olmasına memnun kalmıştım, Feza'ya kendini karlara bırakmasında hak veriyordum. Arabadan en son bizimle beraber Yiğit inmişti, beraber eve doğru yürümeye başladık.
"Akşam epey eğlenmiş duruyorsun." Dediğimde Yiğit gözlerini beyazını gösterecek kadar yukarı baktı, "Ne demezsin... Utanmasalar anahtarı elime verip çıkarken kilitle diyeceklerdi." Dedi, epey iş kitlemiş olmalılardı. "Bence sen tek kelime Almanca bilmemene rağmen Alman olduğuna inandıklarına şükret." Dedi Tan. Yiğit ona yan gözle baktı, "İki üç cümle ezberleyip gittik herhalde, Guten Abend, mein Name ist Tobias, ich werde die Halle verteidigen." Dedi. Tan bu sefer bana döndü, "Ne söyledi?"
"İyi akşamlar, benim ismim Tobias..." Dayanamayıp güldükten sonra devam ettim, "Salonu savunacağım." Tan söylediğime gülmeye başladığında Yiğit adımlarını hızlandırıp önümüze geçti, sanırım biraz bozulmuştu. "Gel buraya salon avukatı!" Diye seslendi Tan arkasından gülmeye devam ederken. Yiğit onu dinlemeyip içeri girdiğinde de omuz silkip elimi tuttu.
İçeri en son biz girdiğimiz için Tan, kapıyı arkamızdan kapattı ben de o esnada atkımı çıkarıyordum. İçeride herkes bir tarafa dağılmıştı, sanırım kızlar mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Ben onların yanına yardıma giderken Tan da koltukların önündeki sehpanın üstüne bilgisayarlarını ve daha ne olduğunu bilmediğim bir çok şeyi yerleştirmeye başlayan arkadaşlarının yanına gitti.
Ellerimi yıkayıp ada tezgahın önüne geldiğim gibi Nuray önündeki peynir kutusunu kaydırarak bana pasladı, "Sen kahvaltılıkları tabaklara koy, ben de yumurta kırayım." Dedi. Zehra da sanırım çay yapmak için ısıtıcıya su koyuyordu. Nurayla tezgahta çalışmaya başladığımızda konuştu, "Dün akşam nasıldı?" Diye sordu. Dudak büzüp omuz silktim, "Bilmem, kötü değildi sanırım." Dedim.
"Her operasyonda hemen sonuç alamayız, sabırlı olmamız lazım." Dediğinde başımı salladım, haklı olduğunu biliyordum. "Sizin için nasıl geçti, biraz alışılmadık bir işti." Sorduğum soruyla Nuray hemen başını kaldırıp Evran'ın duyup duymadığına baktı. Ben de baktım fakat Evran şömineyle ilgileniyordu. Nuray, bizi duymadığını anladığında bana biraz yaklaştı. "O kadar zor ki!" Dedi bir anda. Şaşırdığım için biraz geri çekilip ona baktım, "Gerçekten mi?" Nuray bu kez başını salladı, "Dışarıdayken neyse ama aynı odada kalmak o kadar zor ki. Açelya, odamızdaki duş yatağın karşında duruyor ve içeriyi görebiliyorsun." Dedi rahatsız oluyormuş gibi ki rahatsız olmakta haklıydı. "Her duş alman gerektiğinde ona bunu söylemek çok utanç verici!" Söylerken bile kızardığını gördüğümde gerçekten kötü bir durum olduğunu anladım ve istemsizce yüzümü buruşturdum.
Nuray hissettiği yanmayı bastırmak için derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam etti, "Sizin Zehra'yla nasıl gidiyor, anlaşabiliyor musunuz?" Diye sordu. İlk günün verdiği adrenalinle biraz atışmıştık ancak sonra o kadar kötü gitmemişti, "Anlaşıyoruz sanırım." Dedim bu yüzden. Nuray başını salladı, "Buna çok sevindim." Dedi içten bir şekilde. Zehra'yı çok sevdiği belliydi ama bana karşı mesafeli de değildi bu yüzden onunla aramı dengelemek istemesini anlayabiliyordum. Zehra tezgâhtaki işini bitirip yanımıza geldiğinde bu konu da hızlı dağıldı ve Zehra'yla beraber kahvaltılıkları hazırlamaya devam ettik, Nuray da kırıp çırptığı yumurtaları pişirmek için ocağın başında gitmişti.
Biz yemeklerle uğraşırken bilgisayarları kurmakla uğraşan ekibin işi neredeyse bitmek üzereydi ama Feza işten kaytarmış buraya doğru geliyordu. Ellerini ada tezgahın üzerine yaslayıp poşette duran Alman çöreklerine doğru eğildi ve koklayıp içine bir oh çekti, daha sonra da elini poşete daldırdı. "Feza ama! Ellerini yıkadığını görmedim ben?" Dediğimde çoktan eline aldığı çöreği ısırmıştı. "Yıkamadım zaten." Dedi ağzı hâlâ doluyken. Tan hâlâ arka tarafta bilgisayarlarla ilgilenirken onu taklit etti, "Yokomodom zoton."
Ben Feza'yı zorla ellerini yıkamaya gönderdikten sonra Tan da payını almamak için peşinden lavaboya gitti. İkisi dönene kadar yumurta pişmişti, diğer kahvaltılıklarla beraber onu da sofraya yerleştirdik. Herkes masanın başına geçtiğinde sonunda yemek yiyeceğimiz için memnundum, ilginç bir şekilde buraya geldiğimizden beri iştahım açılmıştı.
Tan tabağımı doldurduğumu gördüğünde başını salladı, "Ankara'dayken zorla yediriyordum, iştahını neye borçluyuz?" Diye sorduğunda gülümsedim. "Ne?" Dedi bir anda Tan, şaşırarak başımı kaldırdığımda aslında bunu söyleyenin Feza olduğunu anladım. Çatalı havada kalmıştı ve far görmüş tavşan gibi bize bakıyordu. Ağzındaki lokmayı zorla çiğneyip yuttu ve duymakta zorlanacağım kadar sessizce fısıldadı, "Hamile misin?" Tan'ın da benim de şaşkınlıktan ağzımız açık kalmıştı. "Saçma sapan konuşma Feza!" Diye fısıldadım ben de, umarım bu konuşmayı kimse duymuyordu...
"Yüzünde sanki nur inmiş gibi gözüküyor." Dedi bu sefer de Feza. Masanın altından bacağına vurdum, "Yüz serumu o gerizekalı!" Feza yine de şüpheyle baktığında sabır çekerek önüme döndüm.
"Yılbaşı partisinden sonra otelden ayrılmanız gerekecek ya başkanım, acaba böyle bir yere mi geçsek?" Nuray'ın sorusuna başkan başını sallayarak cevap verdi, "Neden olmasın?" Dedi bardağındaki poşet çayı yudumlamadan önce. "Başkanım süper olur!" Diye atladı Feza, "Burada kar kolay kolay erimez, şöyle adam akıllı bir kartopu savaşı yaparız." Dedi kendinden emin bir şekilde. "Gerçekten kocaman adam şöyle şeyler söyleyince komik kaçıyor." Diye yorumda bulundu Evran memnuniyetsiz bir şekilde. O kocaman adam daha neler diyordu bir bilseydi!
Başkan, Feza'nın Evran'a cevap vermek üzere olduğunu gördüğünde bıkkın bir sesle araya girdi, "Evran, Feza başlamayın yine oğlum." Sanki ikisi küçük çocuklarmış gibi uyarı alınca hemen susmuşlardı. "Başkanım ben bu sefer Feza'ya sıkılmak konusunda hak veriyorum, biz daha çarpışmalı operasyonlara alışığız ne yapalım?" Dedi Nuray. Yiğit o esnada tabağındaki salamı küçük parçalara ayırıyordu, "Çarpışma yok diye kartopu savaşı." Diye mırıldandı. "Cümleleri eksiltili kuruyorsun." Dedim Alman çöreğinden bir ısırık almadan önce. Yiğit omuz silkti, "Üşeniyorum, anladın işte." Dedi. Onun da neden bu kadar sessiz olduğunu merak ediyordum aslında ama sanırım hiçbir zaman sorabileceğim bir samimiyete ulaşamayacaktık çünkü adam konuşmaya üşeniyordu.
"Kahvaltıdan sonra hemen toplantıya mı geçeceğiz?" Diye sordu Zehra başkana ithafen. Başkan cevap vermeden önce Zehra'ya baktı, sonra Zehra'nın bakışlarından ne anladıysa yemekten hemen sonra başlamak zorunda olmadığımızı söyledi. Zehra neden böyle bir şey istemişti anlamamıştım ve biraz huzursuz olmuştum çünkü sabahtan beri, arkadaşlarını gördüğünde bile, hiç gülümsememişti de. Benimle alakalı bir şey olmamasını ümit ediyordum sadece.
Kahvaltı faslı bittikten sonra el birliğiyle masayı toplayıp kahve yaptık ve herkes farklı bir köşeye dağıldı. Evran ve Yiğit koltuklarda kahve içiyorlardı, Feza'ysa kardan adam yapmaya çıkmıştı. Nuray ve Zehra da üst kata çıkmışlardı. Başkanın nerede olduğunu bilmiyordum.
Tan ve ben ise Feza'ya görünmeden arka kapıdan bahçeye çıkmaya çalışıyorduk çünkü Feza bizi gördüğünde zorla kartopu savaşı yapmak isteyecekti ve sevgilimle geçireceğim yarım saati bunun için harcamak isteyeceğimi hiç sanmıyordum.
Neyseki görünmeden evden çıkmayı başarmış ve biraz uzaklaşabilmiştik. "Tan, kar yüzünden patika bile kaybolmuş nasıl yürüyeceğiz burada?" Kar neredeyse dizlerime kadar çıkıyordu ve yürümek çok zordu. Tan biraz önden gidiyordu, "Yürürsün yürürsün gel." Diyordu bir de. Onun için kolaydı tabii. Yürüdüğü yerlerde benim bıraktığımın iki katı izler bıraktığını gördüğümde tam arkasına geçtim ve onun izlerinden yürümeye başladım. "Sevgilim senin izinden gidiyorum bak." Diye korkunç bir şaka yaptığımda Tan arkasına bakana kadar şakamı anlamadı. Anladığındaysa eğilip aldığı karı yüzüme fırlattı, "Bir tane de ben yapayım mı?"
"Yap." Dediğimde Tan beni bir kolumdan ve bacağından tutup karların içine fırlattı. Anın şokuyla bağırdım, "Giray!" Giray tepemde dikilmiş sırıtıyordu, "Bu kar, bu da karım." Deyip gülmeye başladığında hoşuma gittiğini belli etmemek için onu komik bir şekilde taklit ettim ve onu elinden tutup aşağı çektim. Amacım onu karların arasına gömmekti fakat onu çekerken yanlışlıkla kendimi kaldırmıştım ve o kıpırdamamıştı. Bozuntuya vermeden yürümeye başladım, "Bir daha beni karın içine fırlatma!" Dedim manasızca. Tan arkamdan gelip bana sıkıca sarıldı, "Üşüdü mü benim çiçeğim?" Dedi yüzünü buz gibi olmuş yanaklarıma yaslarken. Maalesef böyle şeyler söylediğinde hâlâ utanıyordum, "Çoğu çiçek soğuğu sevmez diyelim." diyebildim.
"Ben bu çiçeği toplamak istiyorum o zaman." İlk defa ne yapacağını anladığım için kendimi birazdan havalanmaya hazırlayabildim ve tahmin ettiğim gibi bir saniye sonra Tan'ın kucağındaydım. Yüzümün onunla aynı hizzada olmasını seviyordum çünkü her bir detayını görebiliyordum. Yanaklarının soğuk yüzünden pembeleştiğini gördüğümde yaklaşıp sol yanağına dudaklarımı bastırdım. Birkaç saniye sonra geri çekildiğimde parmaklarımı az önce öptüğüm yere sürttüm, "Isınmışsın." Diye mırıldandım. Tan dudaklarıma uzanıp uzunca öptü, "Sevgilimin üşümesine dayanamazdım." Diye mırıldandı geri çekilirken. Gülümsedim, "Seni çok seviyorum." Dedim kollarımı boynuna dolarken. Tan burnunu saçlarıma yaklaştırıp bana sokuldu, "Ben seni daha çok."
Tan bu sefer kucağında benimle beraber karların içinde yürümeye devam etti, bir süre sonraysa kendisini yine benimle beraber karın içine bıraktı. Şimdi o kara gömülüyken ben de kucağında oturuyordum neyseki benim yerim daha sıcaktı. Tan kapüşonunu kapatıp başını da yere koydu ve beni de aynı şeyi yapmam için dürttü. Ben saçlarımı örtüp başımı onun gibi karların üstüne koyduğumda derin ve huzurlu bir nefes aldım.
"Dün ne düşündüm biliyor musun?" Dedim sessizce, Tan cıkladı. "Buraya Korhan ve Arsu'yla beraber de gelmeliyiz ve onları baya özledim." Dediğimde Tan tutmaya devam ettiği belimi okşadı, "Geliriz tabii, çok güzel olur." Tıpkı benim gibi devam etti, "Ve onlarla bu kadar iyi anlaşmanı baya seviyorum." Dedi. Aslında bu bir nebze içimi buruyordu çünkü Tan her ne kadar onun arkadaşlarıyla iyi anlaşmamı gerçekten seviyor olsa da ben sadece Korhan ile anlaşabiliyordum, timdekilerle birbirimize karşı hâlâ biraz mesafeliydik bu yüzden Tan Korhan ile iyi anlaşmama bu kadar seviniyordu.
"Bence bir gün timdeki arkadaşlarınla da bu kadar iyi anlaşabiliriz?" Dedim sorar gibi, bir umutla. Tan dirseğinin üstünde doğruldu, "O nasıl söz? Zaten anlaşıyorsunuz." Dediğinde başımı iki yana salladım. "Belki Feza'yla o da Feza çok sıcak kanlı olduğu için." Tan bu sefer tamamen doğrulup yüzümü avuçları içine aldı, "Anlatmak istediğin bir şey mi var?" Dediğinde tekrar hayır anlamında başımı iki yana salladım, "Sadece benden hoşlandıklarına dair bir şey hissetmiyorum, hepsi bu." Dedim. Tan bir süre düşündü, "Bunun için bir şey bulacağım." Dedi daha sonra. "Tan, lütfen kimse beni sevmek zorunda değil. Bir mesele varsa bile yetişkin gibi çözmemiz lazım, onlar ve benim yani." Dedim fakat Tan'ın dinlemeyeceğini biliyordum, "En azından şimdi yapma." Diye tamamladım cümlemi. Tan kabullenip tekrar karın üstüne yattı ve beni de göğsüne çekip ellerini karnımın üstünde birleştirdi.
"Feza'nın kahvaltıda söylediği şeyi hatırlıyor musun?" Diye sorduğunda kendimi tutamayıp güldüm, Tan'ın karnımın üstündeki elleri de hareket etmişti. "Söylediğine gerçekten inanmış gibi görünmesine gülüyorum." Dedim güldüğüm için derin bir nefes alırken. "Keşke gülmek yerine evet deseydin ve ben şok olsaydım..." Dedi Tan iç çekerek. O an şaka yaptığını biliyor olmama rağmen içimi tuhaf bir his kapladı, Tan gerçekten bunu ister miydi acaba? "Açelya, sessizleştin. Yoksa gerçekten bir sürpriz mi geliyor?" Dediğinde düşündüklerimi belli etmemek için güldüm. "Bebek lafla olmuyor canım." Diye mırıldandım doğrulurken. Bu konuyu Tan'ın üstünde yatıyorken konuşmaya daha fazla devam edemeyecektim.
"Bebek lafla olmuyor demek ha? Tamam, nasıl oluyorsa öyle hallederiz yeter ki iste."
🎭
Dağ evine döndüğümüzde toplantıya hâlâ vakit olduğunu öğrenmiş, bu yüzden bir kahve daha alıp koltuklara geçmiştik fakat kısa süre sonra başkan Tan'ı timdeki diğer erkeklerle beraber yanına çağırmıştı ve ben salonda yalnız kalmıştım, öğrendiğime göre kızlar hâlâ yukarıdaydı.
Tan kalsaydı iyiydi ama yalnız kalmak da fena bir seçenek değildi bu yüzden sorun etmeyip şömineye en yakın koltuğa oturdum ve bacaklarımı kendime çektim. Tam karşımdaki camdan dışarıdaki manzara da çok güzel gözüküyordu, kahvenin tadını bile daha iyi alıyordum. Birinin arkamda öksürdüğünü duyduğumda o tarafa baktım, Evran kapının ağzında dikiliyordu. "Gelebilir miyim?" Diye sorduğunda başımı sallayıp toparlandım ve bacaklarımı aşağı indirdim.
Evran karşımdaki koltuğa oturdu ve bir süre rahatsız edici bir sessizlik oluştu. Ne zaman bozmam gerektiğini düşünürken Evran konuşmaya başladı, "Kötü bir başlangıçtı biliyorum." Dedi ve başını kaldırıp bir tepki vermemi bekledi. Mecburen başımı evet anlamında salladım. "Biliyorum hiçbir manası yok ama özür dilerim. Koruma içgüdüsü ya da bilmiyorum, ön yargı gibi bir şeydi galiba. Gerçekten böyle olsun ve bu kadar uzun sürsün istemezdim." Dedi Evran.
"Hayır, emin ol manası var." Dedim birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra. Ilgın, Mehir ve Ecem eğer yaşasalardı benden özür dilerler miydi sorusu öldükleri günden beri içimi öyle kemiriyordu ki bir özürün aslında ne kadar anlamlı olabileceğini en iyi ben biliyordum. Evran söylediklerime hem şaşırmış hem de memnun olmuştu, yavaşça gülümsedi. "Giray'ın seni ne kadar sevdiğini görebiliyorum ve inan ben de onu öz kardeşim olarak görüyorum. Bu yüzden beni affet ve abi kardeş olarak tekrar başlayalım." Dediğinde onun yüzündeki gülümseme istemsizce benim dudaklarıma yayıldı. Kendime itiraf etmek istemesem de heyecanlanmıştım. Yavaşça başımı salladım, "Başlayalım." Diyebilildim sadece. Evran'ın bana hiçbir zaman kötülüğü olmamıştı, buradaki kimsenin olmadığı gibi. Sadece dayımın bana sürdüğü kara leke yüzünden bana karşı tutumları mesafeliydi ve Tan her söylediğinde inanmasam da zaman buzları eritmişti. İçten içe Tan'ın buraya geldiğimizde Evran'a bir şey söylemiş olabileceğini düşünmüştüm ama Tan ona şimdi yapma dediğimde yapmazdı üstelik hiç yanımdan bile ayrılmamıştı. Sanırım Evran Tan'ın bu duruma içinin sıkıldığını hissetmişti, kardeşler hissederdi.
"Ne oluyor burada?" Tan'ın meraklı sesini duyduğumda ona döndüm, gülümsediğimi gördüğünde şaşırarak bir bana bir de karşımda oturan Evran'a baktı. Ne olduğunu tahmin etmesi biraz vaktini almıştı. Evran yerinden kalkıp ona yöneldi ve Tan'ı kendisine çekip sıkıca sarıldı. Tan'ın gülümsediğini gördüm, o da Evran'a sıkıca sarıldı.
Sanırım dönüp baktığımda bu Almanya yolculuğunu düşündüğümden çok daha güzel bir anı olarak hatırlayacaktım...
🎭
Bölüm etkileşimi
