2. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)2. Bölüm "TEŞKİLAT"
Bölümler 25Şu an: 2. Bölüm "TEŞKİLAT"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Giray Tan Adanır / bir hafta sonra
Gözlerim timdeki diğer arkadaşlarım üzerinde gezinirken düşünüyordum, ŞS örgütü lideri Soysal Zaman'ı ne zaman enseleyecektik? Zira aylardır yürüttüğümüz bu operasyondan sıkılmıştım, resmen terör örgütü üyesiydim bir süredir! Elimin üzerinde bir el hissettiğimde bakışlarımı daldığım yerden çektim ve yanımda oturan Zehra'ya çevirdim, "Dalgınsın." Diye mırıldandı sessizce. Ona kısaca gülümsedim ve elimi geri çektim, "Bir şeyim yok." Dedim cevap olarak. Bahri başkandan uzakta oturduğumuzdan konuşmamızı duyamamıştı, toplantı sırasında özel konuşulmasından nefret ediyordu.
"Evran artık sen de sahaya iniyorsun, Giray Açelya'yı örgüte girmeye ikna ettiğinde sen de onlarla beraber içeri sızacaksın." Bakışlarım başkanla kesiştiğinde kızı örgüte sokmak konusunda kararlı olduğunu gördüm. "Anlaşıldı başkanım." Dedi Evran. Başkan Evran'dan tekrar bana döndü, "Kızla tekrar konuştun mu?" Başımı olumsuz anlamda iki yana salladığımda devam etti, "Onu bu gece ikna etmeni istiyorum, operasyon hızlanmak zorunda. Soysal Türkiye'deyken halletmeliyiz." Başka çarem olmadığını anladığımda kabullendim.
Toplantı bitip başkan çıktığında timdeki herkes oturmaya devam ediyordu. "Vay anasını be! Ben de sahaya ineceğim!" Dedi Evran koca cüssesini gererek. Zehra ona güldü, "Zaten hep çıkmıyor musun?" Evran itiraz ederek başını iki yana salladı, "Ben hep adam dövüyordum hiç örgüte onlardan biri gibi girmemiştim." Dedi. Evet, onu genelde ben yapıyordum.
Feza dosyaların arasından Açelya'nın dosyasını buldu ve üzerindeki resme baktı, "Yalnız kız güzel ha..." Dedi beğeniyle. "Daha çok sabıka kaydı var gibi duruyor." Dedi Nuray. Doğru söylüyordu çünkü kızın keskin yüz hatları, siyah saçları ve koyu kahve gözleriyle bir araya gelince ortaya gerçekten bir suçlu çıkıyordu. Ama güzel bir suçluydu şimdi. "Vardır zaten." Dedi Feza ve bana döndü, "Var değil mi?" Diye sordu. "Pek sayılmaz, sadece arkadaşlarının ölümüne sebep olmuş." Dedim. Bu aslında bildikleri bir bilgiydi fakat detaylara sahip değillerdi, "Nasıl olmuş o?" Diye sordu Nuray. Omuz silktim, "Ne o ne de öbürü anlatmadı." Feza ve ikisi bana başlarını sallayıp konuşmaya devam ederken Zehra bana döndü, "Saat geç oluyor bir an önce kızla konuş, bu akşama halletmelisin." Diyerek hatırlatmada bulundu. "Haklısın.." Diye mırıldandım huysuzca ve sandalyemin arkasına astığım deri ceketimi alarak kapıya yöneldim, "Hadi Allah'a emanet!" Diye seslenerek yanlarından ayrıldım.
Operasyon için kullandığım telefonu çıkarttım ve Açelya'ya bir mesaj yolladım, "Geçtiğimiz sefer bir yere varabildiğimizi sanmıyorum, bu gece tekrar oturup konuşmalıyız." Mesajım bir terörist için fazla kibar olmuştu muhtemelen ama kızın suyuna gitmekten başka çarem yoktu.
🎭
"Yeter ama artık ya! Önce Soysal olacak o şerefsiz sonra da iti! Gelmiyorum ya, gelmiyorum hiçbir yere! Zorla mı? Zorla mı kardeşim? İstemiyorum gelmek! İs-te-mi-yo-rum!" Ciğerlerimdeki tüm havayı konuşurken yitirdiğimi fark ettiğimde derin bir nefes aldım ve telefonu yatağın üzerine fırlattım. Hem Soysal tekrar beni rahatsız etmeye başladığı için hem de tekrar kendi kendime konuşmaya başladığım için sinirliydim. Aslında kendi kendime konuşmak gibi bir problemim yoktu fakat bütün arkadaşlarımı kaybettiğimde ve tamamen yalnız kaldığımda bu durum ortaya çıkmıştı ve bundan nefret ediyordum.
Tan'a cevap vermem gerektiğini fark ettiğimde fırlattığım telefonu geri aldım ve kısa ve öz bir cevap yazdım. "Bir daha aynı konu hakkında konuşmak istediğimi sanmıyorum, bir daha asla görüşmemeliyiz." Mesajı gönderdikten sonra telefonu bırakmayı ve bir daha almamayı düşünüyordum ki cevap beklediğimden hızlı bir şekilde ekranıma düştü, "Tekrar konuşabilir miyiz, demedim. Tekrar konuşalım dedim. Bir saat içerisinde Lagetom' da olur musun ben mi zorla getireyim?"
"Şerefsiz puşt." Diye mırıldandım sessizce. En sık gittiğim kahve dükkanına kadar biliyordu, beni oraya çağırmıştı. "Evime yaklaşmayı deneme bile." Son mesajımı gönderdikten sonra telefonumu tamamen kapattım ve yatağın üzerinde bırakarak dolaplarımın olduğu köşeye yürüdüm. Beyaz bir kazak ve siyah bir kot altına da bir çift postal giydim. Kartlığımı ve anahtarımı deri ceketin cebine koydum ve yatakta bıraktığım telefonumu da alarak evden çıktım.
Kendim araba kullanmak istemediğim için çağırdığım taksiyi bekliyordum şimdi. Arkama dönüp baktığımda içeride bir sürü ışık yanan evimizi gördüm fakat içerisi bomboştu. Babamın evde olmaması evin boş olduğu anlamına geliyordu. Soysal'ın geri dönüşü annemi götürmüştü, bu hikayenin detaylarıysa anlatmak istemeyeceğim kadar trajikti. İç çekerek önüme döndüm, yaşadığım hayattan nefret ediyordum. Soysal'dan nefret ediyordum, onun yıllarca ortaya çıkmayışından nefret ediyordum, onun ortaya çıktığı günden de nefret ediyordum, bütün arkadaşlarımın ölmüş olmasından nefret ediyordum, annemin dağılışından nefret ediyordum, Soysal'ın güvendiğini iddia ettiği tek insan olmaktan ve onun annem ile babamın arasına girişinden nefret ediyordum.
Yüzüme öyle bir maske geçirmiştim ki dışardan bakan biri her zerresiyle yaşadığım hayattan nefret ettiğime asla inanmazdı. Evet maskem de benim gibi soğuktu fakat en azından yaşıyordu. Nefes alıyordu, yemek yiyordu, çalışıyordu... Ben bu değildim, Açelya bunların hiçbirini yapmıyordu. Dara'nın ise yaptığı tek şey güçsüz düşmüş olmasına rağmen savaşmaya devam etmekti.
Daldığım derin düşüncelerden çıkışım taksinin kornası sayesinde olmuştu, araca bindikten sonra gideceğim lokasyonu söyledim ve geri yaslandım. Muhtemelen Lagetom şuan bomboş ve sessizdi, onunla bu kadar yalnız bir yerde konuşmak istediğimden emin değildim. Zaten önceden de Soysal benimle konuşacağında tek olmamı isterdi ve bu bana güvensiz hissettiriyordu. Onun yanıma gönderdiği adamlardan birinin bir gün beni öldüreceğine o kadar emindim ki... Fakat ne kadar beklesem de gerçekleşmemişti bu düşüncem. Onun yerine çevremdeki herkes tek tek ölmüştü, ben de dolaylı yoldan ölmüş sayılırdım.
Fakat artık o kadar kolay değildi, küçük bir çocuk değildim. Kazağın altından tenime değen soğukluk bana güvende hissettiriyordu bu sefer. Artık bir çocuk olmadığımın ve tehlikeli bir yaşam sürdüğümün farkına vardığımda ruhsatlı bir silah edinmiştim.
Araç durduğunda ücreti ödedim ve inip yolun karşısına geçtim, Tan'ın doğa dostu arabası buradaydı. Acelesiz adımlarla içeri girdim ve bakışlarımı kafenin içinde gezdirdim. Köşede bir çift oturmuş telefona bakarak bir şey tartışıyordu, beni bekleyense sağ taraflarında bir masada oturuyordu. İstemeye istemeye masaya yaklaştım ve karşısına oturdum. Bir şey söyleyeceğini anladığımda elimi kaldırarak onu susturdum, "İnan hiç sana 'hoşbuldum' diyesim yok, lütfen konuya gir. Evet o beni yanında istiyor, başka?" Tan suratıma garip garip baktığında konuşmaya devam ettim, "Ne bakıyorsun konuşsana, hadi!" Tan yan masada oturanlara ufak bir bakış attıktan sonra tekrar bana döndü, "Az daha bağır, adamın arkadaşlarını öldürdüğünü duymadılar daha." Bu söylediği üzerine ona sadece baktım, söyleyecek bir şeyim yoktu.
Konuşmayacağımı anladığında, "Burada yaşadığın hayatın bomboş olduğunun ikimiz de farkındayız Açelya. Onun yanında burada olduğundan daha mutlu olursun emin ol." Dedi.
"O bana istediğim hiçbir şeyi veremez, ben intikam istiyorum ve intikam almak istediğim kişi-" tam o an cümlem yarıda kesildi çünkü intikam almak istediğim kişi Soysal'dı ve ben intikam almak istediğim kişiden kaçıyordum. Bunca zaman hep onun bir bedel ödemesini istemiştim fakat o tekrar ortadan kaybolmuştu ve ne ben ne de polis ona ulaşamamıştık. Şimdi o ayağıma gelmişti ve ben kaçıyordum. Kaybedecek neyim vardı ki? Bir babam vardı, ona da ben yanındayken zarar vermezdi. "Tamam geleceğim." Dedim bir anda. Tan'ın ifadesi öyle bir değişti ki bunu saklayamadı bile. "Ne?" Dedi afallayarak.
"Bunu istemiyor muydun, geliyorum dedim işte."
Bir süre bir şeyi düşündü ardından, "Evet, evet tam olarak bunu istiyordum." Dedi.
"Ee ne zaman gidiyoruz?" Tan bana şüpheli bakışlar atarak telefonunu çıkarttı ve sandalyesini geri iterek masadan kalktı. Telefonla konuşacağını anladığımda, "Yanımda konuşsana yabancı sayılmam." Dedim göz devirerek. Tan söylediğimi umursamadan masadan uzaklaştı ve tahmin ettiğim gibi bir arama yaptı fakat ne sesini duyabiliyordum ne de dudaklarını okuyabiliyordum.
Birkaç dakika sonra karşımdaki sandalye çekildiğinde Tan yerine geri oturmuştu, "Yarın akşam orada olacağız." Dedi. Orası neresiydi ki? "Nerede olacağız?" Dedim soran gözlerle.
"Örgütün kendine ait bir arazisi var her şey orada, oraya gideceğiz."
"Ankara'da mı burası?"
"Şehrin dışında."
Bu kadar kolay mıydı yani, adam şehrin dışında bir yerlerde -muhtemelen kabak gibi ortada bir yer- yaşıyordu ve polis onu yakalayamıyor muydu? Bu koca bir saçmalıktan başka bir şey değildi fakat artık bunu değiştirmenin vakti gelmişti. Yarın akşam oraya gidecektim ve telefonların arkasında neler olduğunu kendi gözlerimle görecektim.
🎭
Örgüte girmeye karar verdiğim andan beri orada başıma gelebilecekleri düşünüyordum ve kendimi her senaryoya hazır olmaya ikna etmeye çalışıyordum. Bir katil ordusunun yanına en çok ihtiyacım olacak şey pek tabii bir silah ve bolca mermiydi. Silahımı zaten belimden hiç çıkartmayacaktım, üç şarjörümüyse sırt çantama koymuştum. Soysal silah kullanmayı bildiğimi hatta bir silahım olduğunu bilmiyordu, onun gözünde hep savunmasız ve salak kalmalıydım.
Telefonum çalmaya başladığında elimdeki tabancayı komodinin üzerine bıraktım ve arayanın kim olduğuna bakmadan çağrıyı yanıtladım, nasıl olsa telefonumda kimsenin numarası kayıtlı değildi. "Alo?" Dedim telefondakine, cevap gelmediğinde bir an o olabileceği düşüncesi aklıma düşmüştü fakat çok geçmeden yanıldığımı anladım, "Açelya selam, Buray ben. Yarın gece bizim fakülteden burada kalanlarla bir şeyler yapalım diyoruz, gelirsin değil mi?" Buray... Buray... Yok yüzünü dahi çıkaramamıştım. "Davetin için teşekkürler Buray fakat işlerim var." Dedim düşünmeden.
"İlk davanı aldın mı?" Diye sordu bir anda Buray. O an onun kim olduğunu hatırladım, biz Ankara hukukta beraber okurken sürekli ilk davamızın ne olacağı hakkında konuşan bir boş boğaz vardı. "Yok, sen alabildin mi?" Diye sordum asla merak etmezken. "Bir inşaat şirketinin yolsuzluk davasına baktım." Dedi gururla. Onu sahte bir şekilde tebrik ettikten sonra yarın akşam orada olamayacağımı tekrar ettim ve telefonu kapattık.
Telefonu tutmaya devam ederek yatağımın köşesine oturdum, farkında olmadan dudaklarımı kemirmeye başlamıştım. 'Acaba hata mı yapıyorum?' Diye düşünmeye başlamıştım bir anda. Acaba her şeyi boşverip intikam almaktan vazgeçmeli ve cüppemi giyip avukatlık mı yapmalıydım. Mezun olalı ve stajımı bitireli epey olmuştu ve ben bir davaya dahi bakmamıştım. "Sanki istediğim için avukat oldum! Onu da bu adam yüzünden yaptım, davasına bakabilmek için oldum avukat!" Dedim sinirle. Şu hayatta mesleğim bile bana ait değildi, Soysal ona da karışmıştı.
"Yok yok, vazgeçemem. En kötü inine kadar girmişken öldürürüm onu biter gider her şey!" Nasıl olsa ben şuan yaşamıyordum, o öldükten sonra başıma gelecekler çok önemli değildi.
🎭
Giray Tan Adanır
"Kız bir anda 'tamam geleceğim' dedi başkanım, ben de anlamadım ne olduğunu ama muhtemelen aklında bir şeyler var. İntikam istediğini söyledi." Başkan tek kaşını kaldırarak bana baktı, "Sakın aptalca bir şey yapıp operasyonu mahvetmesine izin verme." Dedi kesin bir dille. "Bir bakıcı olmadığım kalmıştı, o da oldu." Diye mırıldandım yarım ağızla, kocaman kadına bakıcılık mı yapacaktım? "Duyamadım?" Dedi başkan sorar gibi.
"Pardon başkanım."
Başkan dosyalarını aldı ve odadan çıktı. Şimdi ofiste tek başıma kalmıştım ve olabilecekleri düşünüyordum. Açelya'nın bir şeyler planladığı kesindi ama ne zaman ne yapacağını kestirebileceğimden emin değildim. Onu uzun süredir izliyordum ve tespitlerime göre Açelya pek bir şeyleri düşünen bir tip değildi. Bir keresinde arabasını şehir içi trafikte son hızla kullandığına şahit olmuştum, sanki araba her an bir yere çarpacak ve Açelya içinde parçalara ayrılacak gibiydi. Başka bir sefer de yüksek katlı bir binanın camından dışarı doğru sarktığını ve saçlarını boşluğa doğru savurduğunu görmüştüm, o an gülüyordu hatta kahkahaları sokakta yankı yapıyordu ama görüntü korkunçtu. Açelya dokuz canı varmış gibi yaşıyordu fakat bu dokuz canı olduğundan değil aslında hiç canı olmadığındandı. İşte bu yüzden oraya gittiğimiz an adamı çekip vurmasından falan korkuyordum, eline silah geçtiği an sonrasında başına gelecekleri umursamadan adamı öldürse şaşırmazdım.
Tabii buna izin vermemem gerekiyordu, gerekirse ona istihbarattan olduğumu ve yürüttüğümüz operasyonu anlatırdım fakat onun Soysal'a bir şey yapmasına izin veremezdim. Klasikti ama doğruydu, o bize canlı lazımdı.
Ofisin kapısı gürültülü bir şekilde açıldığında başımı kaldırıp gelene baktım, Gelen Feza'ydı. "Naber kardo?" Dedi kendisini tekerlekli sandalyelerden birine bırakıp dönerken. "İyi, sen?" Dedim düz bir sesle. Feza kendisine beş karış suratla yanıt vermemi umursamadı bile, "İyiyim ya..." Dedi sırıtarak. Masanın üzerinden ona doğru eğildim ve yüzüne baktım, ciddi bir şey söyleyeceğimi düşünerek sırıtmayı kesti ve o da bana doğru eğildi. Konuşmak için ağzımı açtım, "Sen niye bu kadar mutlusun Feza?" Dedim ciddiyetle. Feza seslice nefes vererek geri yaslandı, "Bir şey oldu sandım gerizekalı. Ayrıca mutluyum reis nolmuş yani?" Dedi rahat bir tavırla dönmeye devam ederken.
"Hani Kale'de çalışıyoruz ya, insan biraz ciddiyet bekliyor." Dedim geri yaslanırken.
Feza elini düzgün, hatta bayağı düzgün, olan kumral saçlarına daldırdı ve konuşmaya devam etti, "Ha diyorsun ki, istihbaratçı dediğin gudubet olacak."
"Aynen kardeşim, bak ne güzel simsiyah giyinmişsin ama içindeki ergen bir büyümedi gitti."
"Ergenlikten değil o canım, benim sizin gibi ruhum ölmedi ondan."
Ona ağız büktüğümde beni taklit etti ve sandalyeyle kendi etrafında bir tur attı. "Yarın gece gidiyor musun?" Diye sordu sadece ela gözlerini çevirerek bana bakarken. Ona başımı salladığımda, "Ne zaman döneceksin?" Diye sordu bu sefer de. "Bilmem." Diyerek omuz silktim.
"Evran çok kaptırdı kendini ne olacak bilmiyorum inşallah bir hata yapmaz." Dedi. Evran mizacı gereği çok çabuk alevlenen biriydi ve birkaç kez operasyon sırasında sinirlerine hakim olamayıp millete kafa gömdüğü olmuştu. O anlardan biri gözümün önüne geldiğinde yüzümü buruşturdum, "Geçen sefer Tamer'in burnunu kırdığı anı hâlâ hatırlıyorum." Dedim. Feza da iğreniyormuş gibi bir ses çıkarttı, "Adam oracıkta bayılmıştı." Dedi.
Bir süre odada sessizlik hüküm sürdü, bu süre zarfında saatin tik taklarından başka bir şey oyalamamıştı zihnimi. Fakat Feza'ya her türlü rahat battığı için sessizliği bozdu ve konuyu olabilecek en kötü yere getirdi.
"Zehra'yla nasıl gidiyor?" Dedi.
Masanın üzerinden ona uzandım ve üzerindeki tişörtün yakasına yapıştım, "Lan! Kaç kere diyeceğim açma şu konuyu!" Feza gülmeye başladı, "Tamam ya kızma!" Dedi kahkaha atarken. Tişörtünü sertçe bıraktım, "Kızma mı? Lan piç, arkadaşız diyorum hâlâ aynı konuyu konuşuyorsun!"
Feza kaşlarını kaldırdı ve bilmiş bir tavır takındı, "Sizin sadece arkadaş olduğunuza Kadir İnanır bile inanmaz, o bile inanmaz yani öyleli." diyerek iğrenç bir kelime oyunu yaptı. Şaka demeye dilim varmıyordu, yalnızca bir kelime oyunuydu.
"Zehra beni ne olarak görüyor bilmiyorum ama ben onu arkadaşım olarak görüyorum." Dedim açıklamada bulunarak, burası iş yerimizdi ve iş arkadaşımla olduğu iddia edilen ilişkimle gündeme gelmek istemiyordum!
"Lan yürü git!" Diye yükseldi birden Feza, "Geçen Nuray gösterdi fotoğrafınızı göt kadar koltukta aha böyle burun buruna uyuyordunuz!" Diye devam etti, 'aha böyle burun buruna' derken parmağını burnuna yapıştırıp gözlerini burnuna dikmeyi de unutmamıştı.
"BEN ZATEN UYUYORDUM O YANIMA YATMIŞ!" Diye bağırdım belki yüz bininci kez. "Vallahi iki haftadır başka bir şey konuşmuyorsunuz yeter ama!" Feza omuz silkti, "Varsa bir şey kabul edeceksin kardeşim, cesur ol biraz." Dedi burun kıvırarak.
"Yok!" Devam edeceğim sırada kapı Feza geldiğinden beri ilk kez açıldı ve içeri Nuray ve Zehra girdi. Kızlara bir şey demeden oturduğum yerden kalktım ve kapıyı çarparak çıktım, arkamdan Nuray'ın, "Ne oluyor buna?" Diye sorduğunu duymuştum ancak önemli değildi. Şuan hem Feza'ya hem Zehra'ya sinirliydim hatta Nuray'a da sinirliydim, fotoğrafımızı çekip tüm ekibe göstermesine gerek yoktu.
Kale'nin içerisi de aynı Ankara gibi sıkıcı ve monoton olduğundan yapacak pek bir şeyim yoktu, en fazla üst kattaki toplantı odasına falan giderdim. El mecbur öyle de yaptım ve laptopumu alıp masalardan birine geçtim, Soysal Zaman'ın dosyasını açtım.
"Soysal Zaman
Örgüt kurmak ve yönetmek suçuyla aranıyor, 58 yaşında erkek, bir seksen boylarında, siyah saçlı, kahve gözlü, yüzünde kendini belli eden bir yara var. 1992 yılında ailesi tarafından kayıp başvurusunda bulunuldu, 2016 yılına kadar kendisinden haber alınamadı. 2016 sonbaharında Açelya Dara Karayel ile telefon yoluyla iletişime geçti."
Bu böyle uzayıp giderken diğer dosyaya geçtim, bu da Açelya'nın dosyasıydı.
"Açelya Dara Karayel
26 yaşında kadın. Bir yetmiş boylarında, siyah saçlı, kahve gözlü. Ankara barosuna kayıtlı avukat. Soysal Zaman'ın 2016 yılında iletişime geçtiği şahıs. Ilgın Dinçer, Mehir Jale ve Ecem karasu'nun ölümüne sebep olduğu düşünülüyor fakat delil yetersizliğinden dava sonuçlanmış değil."
Manzaraya bakıldığında görünen şuydu, Soysal terörist bir katildi ve Açelya bundan faydalanıp arkadaşlarını öldürmüştü. Fakat olayın iç yüzü ağır tehditler ve baskılarla doluydu. Şimdiyse Açelya tüm bunlar için intikam almak istiyordu.
Karşımda duran karmaşaya karşı derin bir iç geçirdim, "Of!" Açelya'yı oraya götürmek tam bir aptallık olacaktı.
🎭
Açelya Dara Karayel
Güneş yavaş yavaş odanın içine dolmaya başlarken yorganı başıma kadar çektim ve güneşin doğuşunu reddetmek istedim. Keşke her ne kadar iğrenç bir gece olsa da dün gece de kalsaydım, sonsuza kadar ağlasaydım ve bugün Soysal'ı görmek zorunda kalmasaydım. Evet, bugün o gündü. Bu akşam onun Mağara olarak adlandırdığı üssüne gidecektim. Kapıdan girdiğim an silahımı çıkarıp onu vurmayı düşünüyor olsam da bunu yapmadan önce benden sakladığı ne varsa öğrenmeli ve ona çekebileceği en kötü acıyı yaşatmalıydım.
Soysal ülkeme ve masumlara zarar vermeye devam eden, güce bağımlı bir paranoyaktan başkası değildi. Ankara'nın, başkentin, göbeğindeydi ve kimse ona dokunamıyordu. Bilmiyorlar mıydı? Sanmıyordum. MİT'in binası Kale bile burdaydı ve bir Kale bir mağarayı yenemiyor muydu? Onu yakalamak bana mı kalmıştı? Tek bir davaya bile bakmamış bir avukata? Durum vahimdi. Tekrar ve tekrar sırtıma yüklendiğini hissettiğim yükle doğruldum ve yataktan çıktım.
Dişlerimi fırçaladım, duş aldım, cilt bakımı bile yaptım. Saat ancak yedi oldu. Sonra aşağı indim, bir sürü meyve biraz yulaf ve sütle kahvaltımı hazırladım. Dizi açtım ve kahvaltımı yaptım, saat dokuz oldu. Odama çıktım, dün akşam şarjörleri attığım çantama iki kazak iki pantolon ve bir tişört tıktım. Biraz oturdum ve akşam olacakları düşündüm, saat on iki bile olmadı.
En sonunda telefonumu çıkarttım ve mesaj uygulamasına girdim,
"Gitmek için akşamı beklemek zorunda mıyız?"
Tan'a böyle yazmıştım. Birkaç dakika telefon ekranına bön bön baktım ve bildirim düştüğünü gördüğümde hevesle okudum fakat hevesim kursağımda kalmıştı.
"Oraya gündüz gidemezsin." Yazmıştı. Neydi bu, aptal bir güvenlik kuralı mı? Muhtemelen öyleydi.
🎭
"Ben bazen gitmek istiyorum uzaklara, kaçmak istiyorum bu iklimden, belki de kendimden... Ben bazen gitmek istiyorum uzaklara, kaçmak istiyorum bu iklimden, belki de kendimden..." Gergin bekleyişimi hafifletmek için söylediğim Simge şarkısını notaların içinden geçerek söylemeyi kestim ve üzerimdeki montun fermuarını ağzıma kadar çektim. Ankara'nın ayazında durmuş Tan'ın doğa dostu arabasını bekliyordum. Zaten Soysal'ın yanına gidiyor olma fikri yeteri kadar iğrençken bir de onun itiyle gidiyor oluşum daha da midemi kaldırıyordu fakat ne kadar inat etsem de kendim gitmeme izin vermemişti. Ankara bozkırdı işte, dümdüz gitsem yine bulurdum niye bu kadar gizli bir şeymiş gibi ısrar etmişti anlam veremiyordum.
Sonunda kendisi yolun başında göründüğünde dizlerimi birbirine sürtmeyi kestim ve arabanın durmasını bekledim. Araç önümde durup kilidi açıldığında elim istemeye istemeye ön kapının kulbuna gitti ve kapıyı açıp içeri geçtim. Şükürler olsun sıcak bir yer! Diye geçirdim içimden.
Tan iç sesimi duymuş gibi, "Seni evinden alabilirdim, caddede beklemek için ısrar etmesen donmazdın." Dedi arabayı tekrar yola çıkarırken. Göz ucuyla ona baktım, "Benim senin arabanda oluşum zaten saçma." Dedim ters bir ifadeyle. Tan, "İyi, don soğuktan umrumda bile değil." Dedi birkaç saniye sessizliğinin ardından.
"Geleceğimi biliyor mu?" Diye sordum ona bakmadan. Tan gözlerini kısarak bir süre düşündü, "Geleceğini söyledim ama ne zaman geleceğini söylemedim." Dedi.
"Sen..." Bir süre aklımdaki soruyu nasıl soracağımı düşündüm fakat saçma bir soruydu. "Sen onun neyi oluyorsun?" Dedim en sonunda olabilecek en saçma soruyu sorarak. Tan sorumu benim gibi komik bulmamış olacak ki sorumu ciddiyetle cevapladı ve "İstihbarat." Dedi sadece. Demekki sürekli Mağara'da değildi, daha çok dışarıda işine yarıyordu.
"Çok uzak mı?" Diyerek bir soru daha yönelttiğimde Tan'ın tepkisini ölçmeye çalışıyordum fakat gayet sabırlıydı. "İki saate yakın sürüyor." Dedi. Yuh! Diye bağırmak istedim, iki saat boyunca bu gudubet suratla sıkıntıdan ölürdüm.
Fakat ona rağmen sessizliğimi korumayı başardım. Tam iki saat boyunca sadece sustum.
İlk konuşan Tan oldu, "Az kaldı, girdiğimizde bir çılgınlık yapayım deme. Etraf silahlı adamlarla dolu, ters bir hareket yaptığın an ölürsün." Dedi. Ben oraya zaten ölmeye gidiyordum. "Neden bunları söylüyorsun?" Dedim sakin bir sesle. Sonuç olarak beni öldürme ihtimali olanlardan biri de oydu. "Sana bunları söylemekle yükümlüyüm. Söylediklerimin dışına çıkarsan seni korumam." Dedi bir robotu andıran sesiyle. Başımı sallayarak kabul ettim, birilerinin beni korumamasına zaten alışmıştım bu hiç önemli değildi.
O an etrafta ağaçların ve karanlığın arkasına gizlenmiş birkaç yapı olduğunu gördüm, araba ağaçlık yollardan birine döndü ve ilerlemeye devam etti. Soysal gizlenmek için kendisine burada yeni bir dünya kurmuş gibiydi. Kalp atışlarım hızlandı ve parmakların tekrar buz kesti. Araç önümüze çıkan gişede durdu, gişeye gelene kadar tam on tane asker görmüştük. Daha doğrusu terörist. Gişe açıldı ve araba bahçeye girdi, kalbim daha da hızlandı.
Koyu gri bir binanın önünde durduğumuzda Tan başıyla inmemi işaret etti ve arabadan indi, ben de onu takip ettim. Kapıya kadar geldiğimizde Tan rahat adımlarla içeri doğru yürüyordu fakat ben yapabilecek gibi hissetmiyordum. "Dur." Diye mırıldandım Tan'a. Durup arkasına döndüğünde bakışları değişti ve kaşları çatıldı, "İyi misin?" Diye sordu fakat ben iyi olmaya çok uzaktım. Adımlarım geri doğru gitmeye başladığında Tan bana doğru atıldı fakat bir an ne yapacağını bilemediğinde elleri havada asılı kaldı. Olduğu kişi yüzünden, bir terörist oluşu yüzünden, bana dokunmasını istemeyeceğimi düşünüyorsa doğru düşünüyordu. Şu an beni izliyor olması bile midemi burkuyordu, kusacak gibi oluyordum. Ben burada olmamalıydım, bu kadar teröristi, bu kadar katili bir arada görmemeliydim.
Ve daha önemlisi, onun üst kattaki camdan beni izlediğini bilmemeliydim.
Bölüm etkileşimi
